Kehf Suresi Tefsiri

Kehf Suresi Tefsiri

KURAN’I KERİM TEFSİRİ

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Kehf Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması


Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübarek sûre, yüzon âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bütün bu âyetler, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Ancak bir görüşe göre (28) inci âyeti kerime Medine’i Münevvere’de inmiştir. Bu sûre-i celilede bir kudret hârikası olan ashab-ı kehf’in hallerine dair haber verildiği için buna böyle “Kehf Sûresi” adı verilmiştir. Bu mübârek sûrenin başlıca konuları şunlardır:

1 – Allah Teâlâ’nın övgüye, tesbih ve birlenmeye lâyık olduğunu gösteren Kur’an-ı Kerim’in yüceliğine ve ne gibi hikmetlere, faydalara binaen nâzil olmuş olduğuna ve diğer bir kısım ilâhî eserlere işaret olunmaktadır.

2 – Haddızatında pek garip olan ve haşir ile neşire bir örnek oluşturan eshab-ı kehf’in hadisesi, ve bununla beraber Allah’ın kudreti ile bundan daha garip daha hârikulâde nice yaratılış hâdiselerinin meydana getirilebileceği beyan buyurulmaktadır.

3 – Resûl-i Ekrem’in kutsî vazifesi, onun hak yolunda sabır ile vasıflanmış olması bildirilmektedir. İmân edenlerin pek güzel bir âkibete nail olacakları müjdelenmektedir. Küfür ve zulmü seçenlerin de nasıl korkunç cezalara kavuşacakları ihtar olunmaktadır.

4 – Dünya varlığına kapılıp da fâni servet ve sâmanına güvenen, uhrevî bir hayattan gafil bulunan bir şahsın bu cahilce hali ile güzel bir inanca sahip bulunan ve Cenab-ı Hak’ka sığınıp ondan başarılar dileyen bir zatın hâli arasındaki bir mukayese ve fâni varlıkların ibret veren örneği ve neticesi dikkatlibakışlara takdim buyurulmakadır.

5 – Şeytanın ve iblis tabiatlı kimselerin ilâhî emre itaatden nasıl kaçındıkları bildirilmektedir, onların nihayet imdattan nasıl mahrum, azaba mâruz kalackaları ihtar dilmektedir.

6 – Kur’an’ı Kerim’de insanlar için ne kadar ibret ve uyanmaya vesile olacak kıssaların anlatılmış olduğu, o ilâhî kitabın âyetlerini dinleyip anlamaktan kaçınan kimselerin de hidayetten ne kadar mahrum bulunduklarını bildirmektedir. O gibi kimselerin sırf bir ilâhî rahmet eseri olarak derhal helâke maruz kalmayıp kendilerine bir düşünce müddeti verilmekte bulunduğu beyan olunmaktadır. Ve bir kısım yok olmaya mâruz kalmış ülkelere halkın dikkat nazarları çekilmektedir.

7 – Hazreti Musa’nın bir seyahati esnasında Hazreti Hızır’la karşılaştığı, aralarında cereyan etmiş olan konuşmaları ve Allah’ın kudretine şahitlik eden bir takım hârikaların vücude gelmiş bulunduğu birer ibret örneği olmak üzere beyan buyurullaktadır.

8 – Zülkarneyin’in doğu ve batıya seyyahatı Yecüc ve Mecüc’ün etrafa yayılmasına geçici olarak mâni olacak bir seddin inşa edilmiş olduğu ve bir takım hakikatları kabul etmiyerek inkârcı olarak yaşıyanların kötü âkibetleri İmân ve güzel amel sahiplerinin de ebedî saadetlere kavuşacakları bildirilmektedir. Resûl-i Ekrem Efendimizin de halka hitaben Allah’ın birliğini nasıl telkine memur bulunmuş olduğu izah buyurulmaktadır.

1. Hamd Allah Teâlâ’ya olsun ki, kulunun üzerine kitabı indirdi ve onun için bir ihtilâf bir çelişki yapmadı.

1. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı Kerim’in ne gibi Yüce maksalara binaen son peygamber hazretlerine indirilmiş olduğunu bildiriyor. İnananlar! ebedî saadetle müjdeliyor, kâfirlerlerin de pek çirkin iddialarını red ilekendilerinin cehâletlerini teşhir etmektedir. Şöyle ki: (Hamd) şükür, güzel övgü, hamd ve yüceltme (Allah Teâlâ’ya olsun ki) insanlık hakkında pek büyük bir lütufta bulundu, muhterem (kulunun) Yüce Peygamberi olan Hazreti Muhammed’in (üzerine) izzet semasından Kur’an’ı Kerim gibi pek yüce, son derecede mükemmel bir (kitabı indirdi) onun kutsî hükümlerine riayetle bütün kullarını mükellef kıldı (ve onun için) o apaçık kitap için, içinde (bir ihtilâf yapmadı) bütün içeriği, çelişkiden uzaktır, ne lafızlarında bir bozma, ne de mânasında hakka davetten bir sapma vardır, bütün âyetleri, insanlığın selâmet ve saadetini temin edecek güzel, edebî, ruha gıda veren beyanlardan ibarettir.

2. Dosdoğru olarak indirdi ki tarafından gelen bir şiddetli azap ile kâfirleri korkutsun ve güzel güzel amellerde bulunan müminleri de müjdelesin, ki onlar için şüphe yok güzel bir mükâfat vardır.

2. Evet.. O hikmet sahibi Yaratıcı, o Kur’an’ı (dosdoğru olarak) indirdi. O kitap ifrat ve tefritden uzaktır, bütün insanlık için bir hidayet vesiledir, dinî ve dünyevî ihtiyaçları karşılayabilecek bir mahiyette bulunmaktadır, müjde ve uyarı içeren âyetleri toplamıştır. Ta (ki) Allah Teâlânın (tarafından gelecek olan bir şiddetli azap ile) kâfirleri (korkutsun) o küfür ve yalanlamaları yüzünden böyle bir azaba uğrayacaklarını onlara ihtar eylesin (ve güzel güzel amellerde bulunan müminleri de müjdelesin ki, onlar için) İmanları ve güzel amelleri karşılığında (şüphe yok ki, güzel bir mükâfat vardır) o da cennetten ve orada olan pek güzel nimetlerden ibarettir.

3. Orada o müminler ebediyyen ikamette bulunacaklardır.

3. Bir halde ki: (orada) o mükâfat âleminde o müminler (ebedî olarak ikamette bulunacaklardır) onların mükâfatları asla son bulmayacaktır.

4. Ve Allah kendisi için çocuk edindi diyenleri de korkutsun diye o kitabı indirdi.

4. (Ve Allah) Teâlâ kendisi için (çocuk edindi diyenleri de korkutsun) diye o yüce kitabı indirdi. Arap kâfirleri, melekleri Allah’ın kızlarıdır demekte idiler, bir kısım ehli kitap da hazreti Uzeyr’ın, Hazreti Mesih’in Allah’ın birer oğlu olduklarına inanmışlardır. Böyle bir iddia ise, Yüce Allaha karşı büyük bir iftiradır, pek rezilce bir cür’ettir. Bunun içindir ki, bunların böyle cezaları haketmiş oldukları da ayrıca açıklanmıştır. Aslında ikinci âyetteki inzâr = korkutma, bütün kâfirlere ait olduğundan Cenab’ı Hak’ka evlât isnat edenleri de kapsar. Çünkü onlar da kâfirdirler. Fakat onların bu iddiaları pek çirkin bulunduğundan o korkutma kısmı, onların hakkında ayrıca da zikredilmiştir. Mucize olan Kur’an’ı Kerim’e ait usuldendir ki: Genel bir mesele zikredilince onun üzerine bazı özel hadiseler atfedilerek ayrıca açıklanır. Bunların (o genel içerisinden) en önemil özel mesel olduğuna bu bir uyarı demektir. Melekler zikredilince bunlara atıf yapılarak Cebrail ve Mikâil’in ayrıca zikredilmesi bu kabildendir.

5. Buna dair ne kendilerinin bir bilgisi vardır ve ne de babalarının. Ne büyük bir söz ki, ağızlarından çıkıyor. Onlar başka değil, ancak yalan söylüyorlar.

5. (Buna dair) Cenab-ı Hak’kın kendisine evlât edinmiş olduğuna dair (ne kendilerinin) böyle bir iddiada bulunanların (bir bilgisi vardır ve ne de babalarının) bütün onlar, bir delile, bir bilgiye dayanmaksızın böyle gerçeğe aykırı bir iddiaya cür’et etmekte bulunmuşlardır. Onların bu iddiaları, bir küfür ve iftiradan ibaret olan lâkırdıları (ne büyük bir söz ki, ağızlarından çıkıyor!.) bu gerçek dışı sözün ne kadar büyük bir cehalet eseri, bir mes’uliyet sebebi olduğunu düşünemiyorlar.. (Onlar başka değil, ancak yalan söylüyorlar) asla doğru olamayacak bir lakırdı da bulunuyorlar. Haşa,Allah’ın şânı, evlat edinmekten yücedir. Buna inanmışızdır.

6. Demek ki, onlar bu Kur’an’a inanmazlarsa arkalarından bir şiddetli üzüntü ile kendini tüketeceksin.

6. Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem’in halk hakkında ne kadar iyilik ister ve onların küfrlerinden dolayı ne derece fazla üzülür olduğunu göstermektedir. Ve yeryüzündeki ilâhî nimetlerin ne gibi bir imtihan vesilesi olduğuna, bu devam eden nimetlerin sonuda elden çıkacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!.. Sen inkârcıların hâllerine bakarak pek çok üzülüyorsun. (Demek ki, onlar bu Kur’an’a inanmazlarsa) onun ilâhî bir kitap olup âyetlerinin vakit vakit indiğini tasdik eylemezlerse o münkirlerin (arkalarından) öyle tasdik ve tevhitten yüz çevirdiklerinden dolayı (bir şiddetli üzüntü ile kendini tüketeceksin) mübarek hayatına kastetmiş gibi olacaksın. Sen vazifen olan irşadı ifa etmektesin. Sen onların kalplerini İmana erdiremezsin. Hikmetin gereği ne ise o meydana gelecektir. Artık o kadar üzüntü ve keder içinde kalma.

7. Biz yeryüzünde olanları onun için bir ziynet kıldık ki, hangisi amelce daha güzeldir diye insanları imtihan edelim.

7. Evet.. (Biz yeryüzünde olanları) “mevalidi selâse” denilen mâdenleri, bitkileri, bütün hayat sahiplerini (onun için) o yer sahası için (bir ziynet kıldık ki: Hangisi amelce daha güzeldir diye insanları imtihan edelim) haklarında bir imtihan muamelesi vücude gelmiş olsun, kendi kabiliyetleri kendilerine gösterilmiş bulunsun. Evet.. Yeryüzünü süsleyen şeyler, Öyle birer ziynet, birer güzellik eseridir ki, onlar güzelce düşünülürse onların Allah’ın varlığına şahid oldukları pek güzel anlaşılır. Artık bunları görenler, bunlardan istifade edip duranlar, bunları yaratmış olan Yüce Yaratıcıyı tasdiketmeli değil midirler?. Halbuki, onlardan biliceleri bu süslere bu muhteşem varlıklara birer nazarı gafletle bakarlar, bunların yaradılışındaki hikmeti düşünmezler, sapıklık içinde kalır giderler. Binaenaleyh Ey Yüce Resûl.. Kur’an’ı Kerim gibi kâinatı süsleyen ilâhî kitabı ve senin gibi pek ziyade hayırsever Yüce bir Peygamberi takdir ve tasdik edemiyenlerin hallerinden dolayı o kadar üzüntüye tutulma. Öyle inkarcılar bu dünyada eksik değildirler.

8. Ve bununla beraber onun üzerinde ne varsa muhakkak ki, biz hepsini de kupkuru, dağınık bir toprak edicileriz.

8. (Ve bununla beraber) o inkarcılar, bütün insanlar yeryüzünde öyle daima nimetler içerisinde olup kalacak değildirler. (Onun üzerine ne varsa) yeryüzünde zinet vesilesi olacak neler mevcut ise (muhakkak ki, biz hepsini de) hayvanları da, bitkileri de, mâdenleri de (kupkuru dağınık) bitirme gücünden mahrum (bir toprak edicileriz) sonunda bu topraklar da değişerek baki kalmayacaktır. Artık başka bir âleme sevk edilecek olan o inkarcılar, dünyadaki dinsizliklerinin müthiş cezasına kavuşacaklardır. Elbette ki, Allah’ın kitabını inkâr edenlerin, Hakkın nimetlerine karşı nankörlükte bulunanların âkibetleri başka türlü olmayacaktır. Artık onların hallerinden dolayı o kadar üzülmeye gerek yok!.

9 Yoksa sandınmı ki; Eshabı kehf ile Rakım, bizim âyetlerimizden şaşılacak bir şey olmuşlardır.

9. Bu mübarek âyetler, yeryüzünü çeşitli şeyler ile tezyin etmiş, nice hârikalar vücude getirmiş olan Yüce Yaratıcının kudretinin büyüklüğüne bakıldığında Ashab-ı kehf hadisesinin büyütülemeyeceğini bildirmektedir. Ashab-ı kehf’in ne gibi bir hikmete binaen düşmanlarından himaye edilerek senelerce mağarada yatıp kaldıkları, sonra da yenidenhayata kavuştukları beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey akıl ve irfan ile temayüz etmiş olan Yüce Peygamber!.. Sen (yoksa sandınmı ki, ashab-ı kehf ile rakım) öyle mağarada uzun bir müddet uyku halinde yaşayıp durmaları itibariyle (bizim âyetlerimizden) kudretimize delâlet eden hâdiselerden (bir şaşılacak şey olmuşlardır?.) Hayır.. Onlar o kadar şaşılacak şey değildirler. Gerçek şu ki: Onların öyle uzun bir müddet sağ olarak mağarada uyku halinde yaşayıp durmaları haddızatında bir hârikaî âdettir, bir ilâhî kudret eseridir. Öldükten sonra dirilmenin olabileceğini isbat edecek açık bir alâmettir. Fakat Yüce Yaratıcı, gökleri, yerleri yaratmış, nice binlerce hayret verici şeyler vücude getirmiş, özellikle yeryüzünü çeşitli şeyler ile tezyin buyurmuş olduğundan bunlara göre ashab-ı kehf hadisesi pek o kadar garip görülmemelidir. Evet.. Cenab-ı Hak’kın bu kâinatta o kadar kudret âyetleri tecelli etmektedir ki, ashab-ı kehf’in başından geçen bu olay onların yanında ehemmiyetsiz kalır. Herhangi bir hayat sahibinin asırlarca uyku halinde yaşayabilmesi aklen caiz ve haddızatında olmuştur. Bir kısım hayvanatın topraklar altında hiçbir gıdaya ihtiyaç görülmemeksizin bütün kış boyunca uyuyup kaldıkları görülmektedir. Gıdâî maddeler vesaire hayatı devam ettirmek için âdî sebeplerdir. Hak Teâlâ Hazretleri isteyince hangibir mahlûkunu gıdasız da pek uzun bir müddet yaşatabilir. (Ve hüve alâ küllî şey’in kadir = O, her şeye kadirdir.) Kehf, dağda bulunan geniş bir mağara demektir. “Rakîm” de bu mağaradakilerin yanındaki köpekleri demektir. Veya rakim, bir lâvhadır ki onda ashab-ı kehfin adları, kıssaları yazılmış, mağaranın kapısı üzerine asılmıştı. Diğer bir rivayete göre de rafi, ayrıca üç zâttan ibarettir ki, bunlar da yağmurdan kaçarak bir mağaraya girmişlerdi. Ansızın koca bir taş düşerek mağaranın kapısını kapatmış, bunlar içersinde kalmışlardı. Sonra her birisihayır adına yapmış olduğu bir şeyi söylemiş, mağaranın kapısı azar azar açılmış, üçüncüsünün ifadesi neticesinde de tamamen açılarak dışarıya çıkabilmişlerdi. Buna dair tefsirlerde ve sahiheynde geniş bilgi vardır.

10. O vakit ki, o gençler mağaraya sığındılar da dediler ki: Ey Rabbimiz! Bize kendi katından bir rahmet ver ve bizim için işimizden dolayı bir muvaffakiyet hazırla.

10. Hatırla.. (O vakit ki, o gençler) o kendilerinden sorulan dindar ve birnice yaşlılardan daha olgun olan ve imanlarını muhafaza için kâfirlerden kaçınarak mağaraya kapanan o genç zatlar, (mağaraya sığındılar da) hemen orada (diler ki: Ey Rabbimiz!. Bize kendi katından bir rahmet ver) bizim için rızık vesilesi olsun, bizi düşmanlarımızdan korusun, bizim için mağfiret sebebi bulunsun (Ve bizim için işimizden dolayı) öyle dinimizi muhafaza için kâfirlerden ayrılıp mağaraya sığındığımızdan dolayı (bir muvaffakiyet hazırla) o sayede hidayete ermiş, rüşt ve sevap yoluna kavuşmuş olalım.

11. Bunu müteakip onların kulakları üzerine mağarada senlerce perde vurmuş olduk.

11. (Bunu müteakip) onların bu duaları üzerine ve bu sebeple (onların kulakları üzerine mağarada) müteaddit (senelerce) dışardaki şeyleri işitmelerine mâni bir perde (vurmuş olduk) onları güzel bir uykuya daldırdık, o sayede o mağarada uzun bir müddet rahat rahat yaşayıp kaldılar, dışardaki seslerden etkilenip uyanmadılar.

12. Sonra onları uyandırdık, iki taifeden hangisinin bekledikleri müddeti daha iyi hesab ettiklerini bilelim diye.

12. (Sonra onları) o mağarada uykuya dalmış olan zatları (uyandırdık) onları ölüme benzeyen bir uykudan kaldırdık (iki taifeden) o mağarada yatmış ve bu yatmaları süresi hakkında görüşleri başka başka bulunmuşolan gençlerden veyahut o müddet zarfında o havalide zaman zaman hükümdar olanlar ile bu ashab-ı kehif arasında (hangisinin) o ashab-ı kehfin (bekledikleri müddeti daha iyi hesap ettiklerini bilelim) diye onları böyle yeniden hayat sahasına çıkardık. Yani: Ezelden bilinen bu hakikat, İlim, gözlem sahasına gelsin, başkaları da bunu öğrenerek bununla da Allah’ın kudretine delil getirsin.

13. Biz sana onların haberlerini doğru olarak hikâye ediyoruz. Onlar genç bir zümre idiler. Rablerine imân etmişlerdi ve biz de onların hidayetini arttırmış idik.

13. Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak’kın ashab-ı kehfe dair Yüce Resûlüne bilgiler verdiğini ve o zatların Hak Teâlâya nasıl sığınarak onu birleyip takdiste bulunduklarını bildirmektedir. Ve kavimlerinin nasıl bir şirke düşmüş olduklarını ifade ederek mağaraya çekilmelerini birbirine tavsiye ettiklerini ve Allah’ın rahmetine nâil, işlerinde kolaylığa mazhar olacaklarına ümitvar bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey âlemlere rahmet olan Resûlüm!, (biz sana onların) o ashab-ı kehf in mühim olan (haberlerini doğru) hakikate uygun (olarak hikâye ediyoruz) Yani: Onların o ibret verici kıssalarını, yüce zâtımla sana vahy yoluyla bildiriyorum. (Onlar genç bir zümre idiler) birer uyanık ruha sahip bulunuyorlardı (Rablerine imân etmişlerdi) aralarında bulundukları bir çok kimseler gibi küfre düşmüş değildirler, (ve) sonra (biz de onların) bu imanlarına mükâfat olarak (hidâyetin! arttırmış idik) onların ruhlarını aydınlatıp, kalplerini ilâhî bilgiler ile tezyin ve kendilerini İmânlarında kararlı kılmış idik.

14. Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik, o vakit ki: Kıyam ettiler de dediler ki: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir, ondan başkasına bir ilâh diye tapamayız. Diyecek olsak elbette ki, haktan pek uzak bir sözsöylemiş oluruz.

14. (Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik) İmanlarını açık olarak da gizli olarak da muhafaza ettiler, İmanları uğrunda zahmetlere katlandılar, yurtlarını, vatandaşlarını terkederek bir mağaraya kapandılar (o vakit ki) onlar, kendilerini putperestliğe davet eden “Dekyanus” adındaki zorba bir hükümdarın yanından (ayağa kalkarak dediler ki: Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir) öyle mahlûk, fanî olan şeyler nasıl rablık vasfına sahip olabilir ki, biz onları kendimize Rab edinelim? Biz (ondan) o göklerin ve yerin yaratıcısından (başkasına bir ilâh diye tapmayız) çünki o kâinatın yaratıcısından başkası ilahlık vasfına asla sahip olamaz. Öyle bir mahlûka ilâh (diyecek olsak elbette ki) andolsun ki (haktan pek uzak bir söz söylemiş oluruz.) akıl dışı pek ziyade zulüm ve cehaletten ibaret bir lakırdıda bulunmuş oluruz.

15. Şunlar, şu bizim kavmimiz, o’ndan başkasını ilâh edindiler. Onların üzerine bir açık delil getirmeli değil mi idiler? Artık bir yalanı Allah’a karşı iftira edenden daha zalim kim vardır?

15. O nurlu gençler, birbiriyle konuşarak dediler ki: (şunlar, şu bizim kavmimiz) bizden daha yaşlı, daha mevki sahibi oldukları halde (o’ndan) o ortak ve benzerden yüce olan Allah Teâlâ’dan (başkasını ilâh edindiler.) Allah Teâlâ’nın birliğini bilemediler. Putlara tapındılar, pek yersiz şüphelere kapıldılar (onların) o ilâh olduklarına inandıkları mahlûk şeylerin (üzerine bir zâhir hüccet) bir kesin delil (getirmeli değil mi idiler?) Ne yazık ki, onlar öyle bir delile asla sahip olamazlar, öyle bir delil de asla olamaz. Fakat biz -Allah’a hamd olsun- onun birliği hakkında birnice açık, kesin delillere sahip bulunmaktayız, (artık) ortak edinmek gibi, (bir yalanı Allah’a karşı iftira edenden) kasden öyle bir isnâttabulunandan (daha zalim kim vardır?.) Elbetteki, o her zalimden daha zâlimdir, ondan daha zalim bulunamaz. O ilahlık şanına aykırı öyle batıl bir isnâda cür’et etmiş bulunmaktadır.

16. Vakta ki, onlardan ve Allah’tan başka tapındıkları şeylerden siz sakındınız, artık mağaraya çekiliniz, sizin için Rabbiniz rahmetinden yayar ve sizin için işlerinizden bir kolaylık hazırlar.

16. O mübarek gençler, güzel bir niyete nail ve Cenab’ı Hak’kın lütuf ve keremine fazlasıyla mazhar oldukları için onların bazısı, bazısına şöyle demişti: (Vakta ki, onlardan) o putperest kavminizden (ve Allah’tan başka tapındıkları şeylerden) onların bâtıl mabûtlarından (siz kaçındınız) Allah Teâlâ’dan başkasını mabut edinmediniz, kavminizden inanç bakımından ayrıldınız, ve onlardan cismanî bir ayrılışta bulunmak da istediniz (artık mağaraya çekiliniz) dağdaki büyük mağaraya sığınınız (sizin için Rab’biniz) kerem sahibi ve ihsan edici olan yaratıcınız (rahmetinden yayar) size iki âlemde de kifayet edecek malzemeyi ihsan buyurur, (ve sizin için işlerinizden bir kolaylık hazırlar) o düşmanlardan dininizi korumak için sizi muhafaza eder, ve lâzım gelen şeyleri onlardan istifade edebilmeniz için sizlere kolaylıkla ihsan buyurur. Maddî ve manevî hayatınız emin bulunur. İşte imanın mükâfatı..

17. Ve güneşi görürsün ki, doğduğu zaman onların mağaralarının sağ tarafına meyleder ve battığı vakit de onların sol taraflarına dönüverir ve onlar ondan bir geniş orta yerdedirler. Bu Allah’ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse o hidayet bulmuş olur ve kimi de saptırırsa artık onun için bir irşat edici yardımcı bulamazsın.

17. Bu mübarek âyetler, ashab-ı kehf in mağara içinde ne gibi bir vaziyette bulunduklarını ve kendilerini korumak içingüneşin mağaraya karşı ne şekilde doğup batmakta olduğunu bildiriyor ve onların mağaradaki duruşlarının ve devam eden yaşayışlarının ne kadar hayret verici olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûl-i Ekreme veya hangi bir zata hitaben buyuruluyor ki: (Ve güneşi görürsün ki) yani: O zaman ashab-ı kehfin mağarasında bulunmuş olsaydın görürdün ki (doğduğu zaman onların mağaralarının sağ tarafına meyleder) ziyası orada yalanların üzerine isabet etmez, onlara eziyet vermez ve güneş (battığı vakit de onların sol taraflarına dönüverir.) di, ziyası, onların üzerlerine dokunmazdı, onları rahatsız etmezdi. Güneşin böyle hareketi, ashab-ı kehf hakkında bir keramet olarak Allah’ın kudreti ile vücude gelmiş bir harika idi. Maamafih şöyle de denilmiştir ki: O mağaranın kapısı kuzey tarafına doğru açık bulunmuştu. Güneş doğunca mağaranın sağ tarafına, batınca da sol tarafına müteveccih bulunmuş olurdu. Bunun böyle olması da yine ashab-ı kehfi korumak gibi bir hikmete müstenid bulunmuş demektir. (Ve onlar) o mağaradakiler (ondan) o mağaradan (bir geniş orta yerdedirler) orada güzel bir hava ile, güzel rüzgârların kendilerine isâbetiyle rahatça yatıp duruyorlar. (Bu) garip vaziyet güneşin öyle doğması ve batması (Allah’ın âyetlerindendir,) o Yüce Yaratıcının ilminin kemâline, kudretinin büyüklüğüne şahitlik eden hayret verici hârikalardandır. Artık böyle bir şey olabilir mi diye tereddütte bulunmaya mahal yoktur, İlâhî kudretin büyüklüğüne inanmış olan bir insan böyle bir hârikayı inkâr edemez. Evet.. (Allah kime hidayet ederse) kimin kalbinde hidayet nurlarını parlatırsa (o hidayet bulmuş olur) işte ashab-ı kehf bu zümredendir. Onlar, kendi yeteneklerini, tercihlerini güzel muhafaza ettikleri için bu hidayete lâyık bulunmuşlardır, (ve) bilakis (Allah Teâlâ kimi de) onun kötü terciline, küfrü benimsemesinden dolayı (saptırırsa) hidayet yolundan uzak düşürürseartık onun için bir irşat edici yardımcı bulamazsın) artık onu hiçbir kimse ‘lak yoluna sevkedemez. Nitekim Allah’ın birliğini inkâr edenler, kudreti ilâhîye ile hârikaların vücude gelmesine inanmayanlar Dekyanus gibi insanları putperestliğe sevketmek isteyenler böyle sapıklığa düşürülmüş kimselerden ibarettirler.

18. Ve onları uyanıklar sanırsın, halbuki, onlar uykudadırlar ve onları sağ taraflarına ve sol taraflarına çeviririz ve köpekleri de iki kolunu kapı tarafına uzatmış bir haldedir. Eğer onların bu hallerine muttali olsa idin elbette onlardan döner kaçardın ve onlardan korku ile dolardın.

18. (Ve) eğer ey muhatab olan zat!. (Onları) eğer görecek olsan (uyanıklar sanırsın) çünki onların gözleri havaya doğru açık, kendileri uyanık gibi bir vaziyette bulunmaktadırlar. (Halbuki, onlar uykudadırlar) rahat rahat yatıp duruyorlar (ve onları) o uyku hallerinde kudretimizle (sağ taraflarına ve sol taraflarına) çokca (çevîririz) ta ki, havayı nesimi vücutlarının her tarafına isabet etsin ve daima bir tarafları üzerine yatıp da bundan etkilenmesinler. (ve köpekleri de) Kıtmir, veya Sevr veya Reyyan adında olup kendilerini takibetmiş ve tekrar tekrar kovmalarına rağmen yine kendilerinin arkalarından ayrılmamış olan köpekleri de (iki kolunu) yere koyup mağarada (kapı tarafına uzatmış bir haldedir) bunun bir arslan olduğu da rivayet edilmiştir. (Eğer onların bu hallerine muttali olsa idin) onların mağaradaki vaziyetlerini görse idin (elbette onlardan döner kaçardın) kendilerine bakmaya cür’et edemezdin (ve onlardan korku ile dolardın) içine büyük bir korku ve ürperti düşerdi. Çünkü Allah Teâlâ onlara büyük bir heybet, pek garip bir vaziyet vermişti. Deniliyor ki: Bir hikmet gereği olmak üzere onların kabirlerini mağaraya girip ziyaret etmeğe kimse muvaffak olamamıştır. Hattâ rivayete göre onları ziyaret için Hz.Muaviye tarafından gönderilen bazı kimseler, mağaraya girer girmez bir rüzgâr zuhur ederek kendilerini yakıvermiştir. Ebussuut ve Siracülmünir tefsirleri.

19. Ve onları böylece uyandırdık ki, aralarında soruşturuversinler onlardan bir sözcü dedi ki: Ne kadar durdunuz? Dediler ki: Birgün veya bir günün bir azı kadar. Dediler ki: Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz daha ziyade bilendir. Şimdi birinizi şu gümüş akçanız ile şehre gönderiniz, yiyecek olarak hangisi daha temiz ise ondan size bir rızk getirsin ve çok dikkatli hareket etsin ve sizi sakın bir kimseye haber vermesin.

19. Bu mübarek âyetler, ashab-ı kehf’in asırlarca mağarada uyuyup kaldıkları halde uyanarak ne kadar az bir müddet uykuya dalmış olduklarında ihtilâfa düştüklerini bildiriyor. Ve kendilerine şehirden erzak getirmek için içlerinden gönderdikleri bir zata ne kadar ihtiyatlıca hareket etmesini tavsiye eylemiş, aksi takdirde felâketlere uğrayacaklarını ihtar eylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onları) o mağarada olanları (böylece) uykuya daldırdığımız ve bedenlerini çürümekten koruduğumuz gibi, kendilerini de âdeta öldürdükten sonra diriltmek kabilinden olarak o garip uykudan (uyandırdık ki) Allah’ın kudretine bir delil teşkil etsinler. Bu hakikatın tecellisi için (aralarında soruşturuversînler) mağarada bir hikmet gereği ne kadar kaldıkları nazar dikkate alınarak Allah’ın korumasına mazhar oldukları güzelce anlaşılsın, ilâhî kudret hakkındaki kesin inançları daha ziyade artsın (onlardan bir sözcü) onların “Mekselmina” adındaki reisleri (dedi ki,) ey din kardeşleri!. Bu mağarada biliyor musunuz?, (ne kadar durdunuz?.) ne kadar uyuyup kaldınız, bu “hususta zannınız nedir?. Onlardan bazıları (dediler ki: Birgün veya bir günün birazı kadar) durmuş olmalıyız. Çünküonlar, güneşin doğacağı sırada mağaraya girmiş, güneşin batacağı zaman uyanmış oldukları için böyle sanmışlardı. Fakat onlardan bazıları da “Temliha” gibi reisleri de veya hepsi de meselâ: Tırnaklarındaki, saçlarındaki bazı değişikliklere bakarak veya kalplerine gelen ilâhî ilhama binaen tekrar (dediler ki) Bu mağarada (ne kadar durduğumuzu Rabbimiz daha ziyade bilendir) biz bunu tayin edemeyiz. Bu zatlar birbirini cehaletle itham etmiş olmamak için böyle kemâli nezaketle güzel bir mütalâada bulundular ve dediler ki: (Şimdi birinizi şu gümüş akçanızla şehre) rivayete göre içinden çıkıp gelmiş oldukları Tarsus beldesine (gönderiniz) varsın dikkat etsin (yiyecek olarak hangisi daha temiz ise) dinimizce helâl, temiz bulunmuş ise (ondan size bir rızk getirsin) ondan hepimiz yeyip gıdamızı temin edelim. (Ve) bununla beraber şehre gidince (çok dikkatli hareket etsin) kendisini gizlesin, böyle mağaraya sığınmış kimselerden olduğu anlaşılmasın. (Ve sizi sakın) şehir ahalisinden (bir kimseye haber vermesin) sonra vaziyetimiz etrafa yayılır başımız belâya uğrar.

20. Şüphe yok ki, onlar eğer size galebe ederlerse sizi ya taslayarak öldürürler, veya sizi kendi dinlerine döndürürler ve o takdirde artık ebedî olarak kurtuluş bulamazsınız.

20. Evet.. (Şüphe yok ki, onlar) o şehir halkı (eğer size galebe ederlerse) sizin bu hâlinizi öğrenirlerse (sizi ya taslayarak öldürürler) hakkınızda öyle bir cinayete cür’et gösterirler (veya) onlara yumuşaklık gösterirseniz (sizi kendi dinlerine döndürürler) sizi de kendileri gibi ilâhî dinden mahrum bırakırlar. (ve o takdirde) onların dinlerine istemeyerek de olsa döndüğünüz takdirde (artık ebedî olarak felâh bulamazsınız) ne dünyada ve ne de ahirette başarı ve kurtuluşa nail olamazsınız. Evet.. İnsana lâzımdır ki; nail olduğu hakikî bir dinin kadrini bilsin. Dünyevî ve uhrevî selâmetve saadete ancak o sayede nail olacağına kani bulunsun. Bu mukaddes dini uğrunda her türlü fedakârlıkta bulunmayı pek yüksek bir vazife telâkki etsin. Bir kimse kalben mümin olduğu halde bir zorlamadan dolayı istemeyerek dinsizlik gösterse hemen kâfir olmuş olmaz. Fakat dinî bir direniş gösterir de bu yolda şehit olursa elbette derecesi pek yüksek olur. Bununla beraber istemeyerek dinsizliği kabul eden bir kimse, korkulur ki, gidegide dinsizliğe ısınır, kalbi küfre meylederek inancını zayi eder kalır. Artık böyle bir fitneye, bir felâkete düşmemek için olanca zorlamaya karşı metanet gösterilerek dinde sebat etmek elbette ki, daha iyidir. Böyle bir zat, şüphe yok ki, Allah katında bir din kahramanı sayılmış olur.

21. Ve böylece onların hallerine başkalarını muttali kıldık ki, vaadi ilâhinin şüphesiz bir hak olduğunu ve kıyametin vuku bulacağında da bir şüphe bulunmadığını bilsinler. O sıradaki, o şehir ahalisi aralarında onların işlerine ait tartışmada bulunuyorlardı. Binaenaleyh dediler ki: Onların üzerlerine bir bina yapınız. Onları Rableri daha iyi bilicidir. Onların durumunu anlayanlar da dedi ki: Elbette onların yanlarında bir mescid edineceğizdir.

21. Bu mübarek âyetler, ashab-ı kehf in durumlarından insanların haberdar olmalarındaki hikmet ve faydaya işaret ediyor. Onların sayıları hakkında ihtilâfa düşülmüş üzerlerine bina veya mescit yapılması istenilmiş olduğunu bildiriyor. Ve onları sayıları hakkında başkalariyle münakaşaya lüzum bulunmadığı ve onlara dair başkalarından bir fetva istenilmemesi beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) o mağaradaki gençleri koruyup asırlarca uyku halinde muhafaza ettiğimiz gibi (onların) şaşılacak (hallerine başkalarını) da (muttali kıldık ki) o başkaları da (Allah’ın vâdinin) insanları öldürdükten sonra yeniden hayata kavuşturacağına vemüminleri cennetlere ulaştıracağına ait ilâhî müjdesinin (şüphesiz bir hak olduğunu) bu vesile ile de güzelce anlasınlar (ve kıyametin vukû bulacağında da bir şüphe bulunmadığını) bununla da (bilsinler) çünki bir mağara içinde asırlarca uyuyan, sonra hiçbir noksan ârız olmadan yeniden tam bir sıhhat ile uyanarak bir müddet daha yaşayan bir zümrenin bu pek şaşırtıcı hali, ilâhî kudretin büyüklüğüne bir şahittir, ölülerin tekrar hayat bularak mahşere sevkedileceklerine dair göz ile görülen bir canlı örnek demektir. (O sırada) o şehir ahalisini, o gençlerin bu hallerinden o vakit haberdar kılmış idik ki, bu ahali (aralarında onların) ashab-ı kehf’in (işlerine ait tartışmada bulunuyorlardı) bu ahali, iki kısma ayrılmış gibi idi. Bir kısmı, insanların öldükten sonra ruh maalceset haşrolunacaklarına inanmış idiler. Diğer bir kısmı ise bunu inkâr ediyorlardı. Haşrın yalnız ruhanî olacağına veya herhangi bir insanın öldükten sonra artık dirilmeyeceğine inanmış bulunuyorlardı. İşte böyle bir sırada Cenab-ı Hak, ashab-ı kehf’in hallerinden onları haberdar kıldı. (Binaenaleyh) o haşri inkâr eden kimseler (dediler ki: Onların üzerlerine) mağaralarının etrafında veya kapısı üzerinde (bir bina yapınız) onlar bizdendirler, öylece muhafaza edilmiş olsunlar. Yahut onların o hallerini kimse anlayıp da fikir değiştirmesin. Bununla beraber münakaşa edenler dediler ki: (onları Rableri daha iyi bilicidir) onların hangi zümre ile inanç bakımından aynı olduklarını hakkiyle bilen ancak Allah Teâlâ’dır. Yahut bu, bir ara cümlesi olarak başlı başına Allah’ın bir kelâmıdır. (onların işini) o mağaradaki gençlerin hallerini (anlayanlar da) mümin olan zatlar da, o havalinin dindar olan yeni hükümdarı da (dedi ki: Elbette onların yanlarında bir mescit edineceğizdir.) orada namaz kılınsın. Gerçekten de o mağaranın kapısı yanında bir mescit yapılmıştır.

22. Diyeceklerdir ki: Onlar, üçtür, dördüncüleriköpekleridir ve diyeceklerdir ki: Beştir, altıncıları köpekleridir. Bu iki söz gayba taş atmaktır ve diyeceklerdir ki: Yedidirler, sekizincileri de köpekleridir. De ki: Onların sayılarını en ziyade bilen. Rabbimdir. Onları ancak pek azı bilir. Artık onların hakkında zahiri bir mücadeleden başka münakaşada bulunma ve onlara dair bunlardan hiç birinden bir fetva da isteme.

22. Hz. Peygamber’in zamanındaki müslümanlar ile ehli kitabın ashab-ı kehf hakkındaki ihtilâflarını beyan için de buyuruluyorki: Ehli kitabın bir kısmı (diyeceklerdirki: Onlar, üçtür) üç erkekten ibarettir (dördüncüleri köpekleridir) ki, onların arkalarına takılmıştır (ve) diğer bir kısmı da (diyeceklerdir ki:) onların erkekleri (beştir, altıncıları köpekleridir) bu iki söz (gayba taş atmaktır) bir kuru zanna dayanmaktadır, (ve) müminler de (diyeceklerdir ki) o gençler (yedidirler, sekizincileri köpekleridir) müfessirlerin çoğuna göre hakikata uygun olan da budur. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Resûlüm!, o iki iddiayı red için (de ki: Onların sayılarını en ziyade bilen Rabbimdir) insanların bilgileri ise noksandır. (Onları) o mağaradakileri veya onların sayılarını insanlardan (ancak pek azı bilir) işte yalnız müminlerdir ki, onların tam sayılarını bilmiş bulunuyorlar. (ve) Yüce Resûlüm!, (artık onların hakkında) o gençlerin durumları hususunda ehli kitap ile, (zâhiri bir mücadeleden başka münakaşada bulunma) Kur’an-ı Kerim’in verdiği bilgileri anlatmakla yetin, onların iddialarını yalanlamaya tenezzül buyurma (ve onlara dair) ashab-ı kehf’e ait (bunlardan) ehli kitap denilen Yahudi ve Hıristiyanların (hiçbirinden bir fetva da isteme) onların kıssalarına dair bir sualde bulunma. Çünkü bunların o hususta doğru bir bilgileri yoktur. Kur’an-ı Kerim’de verilen bilgiler ise bu hususta yeterlidir.

23. Ve bir şey hakkında: Ben bunu elbette ki, yarın yapacağım deme.

23. Bu mübarek âyetler, her işte başarı sağlamanın ve herhangi bir şeyden haberdar olmanın ancak Cenab-ı Hak’kın dilemesiyle olacağını bildirmektedir. Ashab-ı kehf’in mağaradaki uyuma müddeti de ancak her şeyi hakkiyle bilen, kulları hakkında bağımsız koruyucu olup ortaktan uzak olan Hak Teâlâ’nın bildirdiği şekilde olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Yapmak veya haber vermek istediğin herhangi (birşey hakkında ben bunu elbette ki, yarın) yani: gelecekte (yapacağım deme) öyle kesin bir şekilde söz verme. Çünkü yarın ne olacağı meçhuldür. İhtimâl ki, insan ölür veya bir mânia karşısında kalır da o sözünü yerine getirmeğe muvaffak olamaz. Takdiri ilâhînin nasıl tecelli edeceği, ortaya çıkmadan önce bilinemez. Bu emir Resûl-i Ekrem vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.

§ Rivayete göre Yahudilerin teşvikiyle Mekke ahalisi, Peygamber efendimizden ruha, ashab-ı kehfe ve Zülkarneyn’e dair malûmat istemişler. Resûl-i Ekrem de “onlara dair size yarın haber veririm” diye buyurmuş. İnşallah dememiş, bunun üzerine onbeş gün veya kırk gün ilâhî vahiy gecikmeye uğramıştı.

24. Ancak Allah Teâlâ dileyecek olursa = yapacağım de. Ve unuttuğun vakit Rabbini zikred ve de ki: Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir dosdoğru hayra bir muvaffakiyete eriştirir.

24. Evet.. Öyle kesin bir vaatde bulunmamalıdır. (Ancak Allah dileyecek olursa) yapacağım veya haber vereceğim demelidir. Inşallah demekten gaflet etmemelidir. Çünkü aksi takdirde o üstlenilen şey belki yapılamaz, insan sözünden dönmüş olur. (ve unuttuğun vakit) inşallah demeyi unuttuğun, sonra da hatırladığın zaman (Rabbini zikret) hemen yin inşallah demekte bulun. Bu takdirde Allah’ınadı ile teberrukte bulunulmuş olur ve insan gaflet günahından kurtulur. Fakat boşama, azat etme gibi muameleler hususunda böyle bir istisnanın tehiri geçerli değildir. Meselâ: bir kimse, eşine: Seni boşadım dese şer’an derhal boşama gerçekleşir. Daha sonra inşallah dese bu geçerli sayılarak boşama hadisesi ortadan kalkmaz. Çünkü aksi takdirde hiçbir anlaşmaya ve muameleye ait sözlerin kıymeti kalmaz. Bütün yüce fakihler bu görüştedirler. Evet.. Cenab-ı Hak’ki daima zikret (ve de ki: Umulur ki: Rabbim beni bundan) bu sual edilen ashab-ı kehf’e ve saireye ait haberlerden (daha yakın) benim peygamberliğime daha çok dalâlet eden (bir dosdoğru habere) bir muvaffakiyete (eriştirir) beni bir nice hârikalar göstermeye nail kılar. Nitekim de kılmıştır. Evet, ashab-ı kehf’in kıssasından daha büyük, daha zahir olan bir kısım yüce peygamberlerin kıssalarından hebardar buyurulmuş ve geleceğe ait birnice hadiselere dair bilgiler vermiştir.

25. Ve onlar mağaralarında üçyüz sene durdular, dokuz sene de arttırdılar.

25. (Ve onlar) o ashab-ı kehf (mağaralarında) ölmeksizin uyku halinde (üçyüz sene durdular) artık uyanmaları yaklaşmıştı, bu müddeti sonra (dokuz) sene (de arttırdılar) tam üçyüz dokuz sene öyle uyku halinde yaşadılar, durdular. Bir yoruma göre onlar, güneş yılı itibariyle üçyüz, ay yılı itibariyle de üçyüz dokuz sene mağarada böyle uyku halinde kaldılar. Çünkü güneş yılı ile, ay yılı arasında her yüz senede üç sene fark vardır. Bununla beraber bu yorum pek geçerli değildir.

26. De ki: Ne kadar durduklarını Allah Teâlâ daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı onun içindir. O ne güzel görür, ne güzel işitir! Onlar için o’ndan başka bir yardımcı yoktur ve hükmünde hiç bir kimseyi ortak kılmaz.

26. Resûlüm!. (De ki:) ashab-ı kehf’in mağarada (ne kadar durduklarını Allah Teâlâdaha iyi bilendir) işte onların mağarada uyku halinde ne kadar kalmış olduklarını bize haber veriyor. Artık ondan daha doğru bir haber olabilir mi?. Yahut ehli kitabın bu husustaki haberleri muhteliftir ve asrı saadete kadar aradan ne kadar zaman geçtiğini ise ehli kitap vesaire doğru tâyin edemezler. O müddeti en doğru bilen ancak Allah Teâlâ’dır. (Göklerin ve yerin gaybı onun içindir) gaybı tam olarak bilmek o Yüce Yaratıcıya mahsustur, (o) Ezelî Yaratıcı (ne güzel görür), o’nun göremediği hiçbir şey bulunamaz. O Kerem Sahibi Yaratan (ne güzel işitir!.) o’nun göremediği işitemiyeceği gizli bir söz, bir dua ve niyaz yoktur. (Onlar için) göklerin ve yerin ahalisi için (Ondan) o Yüce Yaratıcıdan (başka yardımcı yoktur) o’ndan başka bir destekçi, bir yardımcı mevcut değildir, (ve hükmünde) kazasında ve gayba İlim hususunda (hiçbir kimseyi) bir olan zatına (ortak kılmaz) artık her hususta o hikmet sahibi Yaratıcıya sığınıp dayanmalıdır, o’nun bütün beyanatını, hikmetin kendisi ve sırf hakikat bilip tasdik ve yüceltmeye devam eylemelidir. Ashab-ı kehf’in bu kıssası, bu sûredeki dört kıssanın birincisini teşkil etmektedir.

§ Ashab-ı kehf’in özet olarak tercümei halleri: Şöyle ki:

1 – Kur’an-ı Kerim’de ashab-ı kehf’in garip kıssaları bir ibret ve uyanma vesilesi olmak üzere bildirilmiştir. Onların zamanları ve bulundukları yer tayin buyurulmamıştır. Bu hususa dair tefsirlerde ve tarih kitaplarında uzunca ve kesin olmayan beyanat vardır. Bu cümleden olarak deniliyor ki, ashab-ı kehf denilen genç bir zümre soylulardan kimseler idiler, Allah’ın birliğine inanıyorlardı. Hz. İsa’nın dini üzere yaşıyorlardı, adları: Telmiha, Mekselmina, Meslina, Mernûs, Dedernus, Şazenuş, Keşef tetayyuş idi. Kendilerine tâbi olan köpeğin adı da Kıtmir idi.

2 – Ashab-ı Kehf denilen bir zümre, Tarsusveya Efsûs veya Dekinos denilen bir şehir ahalisinden idiler. O tarihte Hiristiyanlık mahiyetini kaybetmiş, Rum hükümdarı olan Dekyanus, halkı putperestliğe sevketmekte bulunmuş idi. Bu gençleri de kendi bâtıl dinine davet etmiş, kabu etmedikleri takdirde bunları öldüreceğini söylemişti. Bu gençler ise ağlamışlar, tevhit dininden ayrılamayacaklarını söylemişlerdi. Zalim hükümdar bunlara bir mühlet vermiş, kendisi de geçici olarak başka bir şehre çıkıp gitmişti. Bu gençler de başlarının çaresini aramışlar, o civardaki “Neclus” adındaki bir dağda bulunan bir mağaraya gidip kapanmışlardı. Bu mağaranın Tarsusun kuzeybatısında, ondan üç saatlik bir mesafade bulunan bir dağın eteğinde bulunduğu müslümanlarca sanılmaktadır. Hrstiyanlar da buna bir takım azizlerin bir hapishanesi bulunmuş gözüyle bakmaktadır. Burası herkesçe bir ziyaret yeridir.

3 – Hükümdar Dekyanus, hükûmet merkezine dönmüş, bu gençlerin böyle mağaraya gidip saklanmış olduklarını haber alınca orada ölüp kalmları için mağaranın kapısını kapattırmıştı. Diğer iki mühim zat ise ashab-ı kehf’in adlarını, haberlerini iki kurşun lâvhaya yazarak orada saklamışlardı. Tâ ki, bu vasıta ile o gençlerin hallerine ileride muttali olacak zatlar ortaya çıksın da onların o dindarca haberleri meçhul kalmasın. Bu levhaya da “rekim” denilmiştir.

4 – Dekyanus, bir müddet daha yaşamış, sonra ölmüş, bulunduğu muhitte birçok değişiklikler meydana gelmiş, ahalinin bir kısmı putperest bir halde kalmış, diğer bir kısmı da Allah’ın birliğine inanmıştı. Aradan böylece asırlar geçmiş, o havalide mümin, salih bir zat hükümdar olmuştu. Adı Tendüvis imiş. Altmış sekiz sene hükümdarlıkta bulunmuş, memleketindeki insanlar, fırkalara ayrılmışlar idi. Onlardan bir kısmı Allah’a ve, ahirete imânetmişlerdi, diğer bir kısmı ise bunları inkâr ediyorlardı. Dindar olan bu hükümdar, onların inkârlarından çok üzülmüştü, bâtıl ehlinin hak ehlinden, fazla olduğunu görünce gece ve gündüz ağlıyor, yarabbi!. Bu kavme haşri nesrin gerçekleşeceğine dair şahitlik edecek bir harika göster diye duada, niyazda bulunuyordu.

5 – Ashab-ı Kehf ise üçyüz dokuz seneden beri o mağarada uyuyup kalmışlardı. Cenab-ı Hak, kendilerini harikulâde bir şekilde muhafaza etmişti. Bir aralık bir kimse o mağaranın önünde kendi koyunları için bir hazire = ağıl yapmış, bu sebeple mağaranın kapısı tekrar açılmış idi. İçindeki gençler ise sıhhatleri, neş’eleri yerinde olarak uyanmışlardı.

6 – Vaktaki, gençler uyandılar, henüz yatmış oldukları günde bulunduklarını sandılar, içlerinden Telmiha’yı gizlice şehre gönderdiler kendilerine erzak getirmesini, ve şehrin ahvalinden haberdar olmalarını istiyorlardı. O zat, çıkıp şehre gelince her şeyin değişmiş olduğunu görerek hayrette kaldı. Kendisinin elindeki pek eski zamanlara ait gümüş akçe ise herkesin nazarı dikkatini celbetti, o zatın eski bir hazineyi elde etmiş olduğunu sanıverdiler ve onun sözlerine bakarak cinnet getirmiş olduğuna inandılar. Sonunda işi tetkike başladılar, mağaraya gelip diğer gençleri de orada ibadet ve itaatle meşgul görüp şaşırıverdiler. Oradaki o eski lâvhalarda bu gençlerin tarihî hayatını göstermiş oluyordu.

7 – Mağaradaki o gençleri görenler durumu hükümdarları Tendüvis’e gidip haber verdiler. Hükümdar hemen mağaraya koşup geldi, öyle asırlardan beri mağarada yatıp kalmış gençleri gördü, onların o harikulâde hayatını anlayarak duasının kabul edilmiş olduğundan dolayı, Cenab’ı Hak’ka şükretti. Çünkü haşir ve nesrin imkânına ait istediği bir harika, bir kuvvetli delil bu şekilde vücude gelmiş bulunuyordu. Buolaydan sonra artık o gençler hayatı terk ederek o mağara içinde defnedilip kaldılar. O mağaranın yanında bir mescit inşa edildi, o gençlerin adlarını devam ettirmek için bununla da hizmet edilmek istenildi. Allah’ın rahmeti onların üzerine olsun.

27. Ve Rabbin kitabından sana vahyolunanı oku, onun kelimelerini değiştirecek yoktur ve ondan başka bir sığınak da bulamazsın.

27. Bu mübarek âyetler, değiştirme ve bozmadan korunmuş bulunan Kur’an’ı Kerim’in okunmasına devam ve Cenab-ı Hak’ka iltica edilmesini emrediyor. Nefsinin isteklerine karşı sabırlı olup ibadet ve itaate devam eden Allah’ın cemalini isteyen zatara katılmayı ihtar buyuruyor. Allah’ın zikrinden gafil, havalarına tâbi kimselerden de kaçınılmasını, hakkı kabul etmeyip küfrü tercih edenlerin de pek müthiş âkibetlerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. Ashab-ı Kehfin durumları gibi nice gaip şeylerden seni haberdar eden ve bir vahy mucizesi olan Kur’an’ı Kerim’i okumaya devam et (ve Rab’bin) o muazzam (kitabından sana vahyolunanı oku) ona itimat et, onunla amelde bulun, bir takım dinsizlerin sözlerine, bize bir başka Kur’an getir demelerine iltifat etme. (Onun) o Kur’an’ı mübinin (kelimelerini değiştirecek yoktur) o kitabı ilâhîyi değiştirme ve bozmaya kimse kâdir olamaz (ve ondan) o Kur’an’ı sana indiren Allah Teâlâ’dan (başka bir sığınak da bulamazsın) ki, bir sıkıntı meydana geldiğinde kendisine sığınabilesin. Veyahut o Kur’an’ı Kerim’e müracaat etmez isen hakkı beyan ve halkı irşat için başka bir başvuracak yer elde edemezsin.

28. Ve nefisince de sabret, o kimseler ile beraber ki, sabah ve akşam Rab’lerine dua ederler, o’nun cemalini dilerler ve dünya hayatının ziynetini dileyerek onlardan gözlerini çevirme ve o kimseye uyma ki, bizim zikrimizden kalbini gafil kılmışızdır ve havasına tâbi olmuştur ve işi de israftan ibaretbulunmuştur.

28. (Ve) Ey Yüce Resûl!, (nefsince de sabret) onu durdur (o kimseler ile beraber) sohbet etmeye tahsis eyle (ki,) onlar (sabah ve akşam Rab’lerine dua ederler) yani: Her vakit ibadetle, dua ile meşgul olurlar (ve) bu ibadetleriyle, niyazlariyle (onun) o kerem sahibi Rabbin (cemalini dilerler) o’nun rızasını isterler, o’nun mukaddes cemalini görme nimetine kavuşmak temennisinde bulunurlar. O zatlar ise müminlerin fakirlerinden olan Suheyb, Ammar, Hebbab gibi zatlardır veyahut yetmiş kadar zâttan ibaret olan ashab-ı Suffedir. Ve Habibim!. Sen (dünya hayatının ziynetini dileyerek) bir takım zenginlerden, eşraftan bulunan dünyalık sahibi kimseler ile birlikte oturmak düşüncesiyle (onlardan) o müslümanların fakirlerinden (gözlerini çevirme) onları meclisinden çevirme, onları meclisinden uzaklaştırma. Gerçekten de bir takım mevki sahibi müşrikler, o fakir zatlar ile birlikte oturmaya tenezzül etmiyorlar, onlar Hz. Peygamber’in huzurundan uzaklaştırılmadıkça kendileri peygamberin huzuruna gelmekten kaçınıyorlardı. Fakat bunların bu gururlu hallerine iltifat edilir mi?, İnsanlık şerefinin öyle maddî bir servetle değil manevî olgunluklar ile ayakta durduğu bilinmelidir ve müslümanlar arasında aslî bir eşitlik bulunduğu takdir edilmelidir, (ve) Resûlüm!. Öyle fakir müslümanları meclisinden uzaklaştırmak gibi bir davranışla (o kimseye uyma ki, bizim zikrimizden) onun (kalbini gafil kılmışızdır). Yeteneğinin bozukluğundan dolayı onu zikir ve fikirden gafil kılmışızdır. İşte o fakir müslümanların Hz. Peygamber’in huzurundan kovulmalarını isteyen şahıslar bu kimse kabilindendirler. (Ve) o kimse ki (havasına tabi olmuştur) nefsanî şehvetler peşine düşmüştür (ve) onun (işi de israftan ibaret bulunmuştur) o her hususta ifrat ve tefritten ayrılmaz, hayatını zayi eder de haberi olmaz.Evet.. En şerli, bedbaht insan odur ki, kalbi Allah’ın zikrinden boş olur, bütün boş hava ve hevesi ile dolu bulunur. Bu yüzden kalbinde hakikat nuru parlayıp durmaz, büyük bir karanlık içinde kalmış olur ve bu karanlığı nur sanarak kendisini nurlu görür. Artık böyle pek karanlık bir hayat sahibi olan kimse ile nasıl ülfet edilebilir?. Onun sözlerine, arzularına nasıl kıymet verilip riayet olunabilir?.

29. Ve de ki: Hak Rabbinizdendir. Artık kim dilerse imân etsin ve kim dilerse inkâr eylesin. Şüphe yok ki, biz zalimler için bir ateş hazırlamışızdır. Onun perdeleri kendilerini kuşatmıştır. Ve eğer yardım dileğinde bulunacak olurlarsa katran gibi bir su ile imdat olunurlar ki, yüzleri kavurur. O ne fena içki, ne fena rahat edilecek bir yer!

29. (Ve) Ey peygamberlerin efendisi!. O gibi nefsanî arzularına uyan ve bir kötü maksada mebni ashab-ı kehfe vesaireye dair sana soru sormaya cesaret eden kimselere (de ki: Hak Rab’binizdendir) bana vahyettiği şey, hakikatın kendisidir, ashab-ı kehf hakkındaki bilgiler de ilâhî vahye dayanan bir hakikatten başka değildir. (Artık kim dilerse imân etsin) bu beyanatı kabul eylesin, hakikî bir mümin olduğunu bu şekilde de göstersin, bunun faidesi kendisine aittir. (Ve kim dilerse inkâr eylesin) bu beyanatı kabul eylemesin, onun mes’uliyeti zararı elbette ki kendisine aittir, bu inkârının muhakkak ki, cezasına kavuşacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!.. (Şüphe yok ki, biz zalimler için) öyle hakikatları kabul etmeyen, haddi aşarak nefislerine zulm eyleyen kâfir kimseler için (bir ateş hazırlamışızdır) ki, o da müthiş cehennemden ibarettir. (Onun) o ateşin (perdeleri kendilerini) o zâlimleri (kuşatmıştır) hepsini de çepeçevre kuşatmış olacaktır, (ve eğer) o ateş içinde kalacak olanlar (yardım dileğinde bulunacak olurlarsa) kendilerinin imdadına koşulmasını, kendilerine hararetleriniteskin edecek bir su verilmesini isteyecek bulunurlarsa (katran gibî) veya eritilmiş bir demir sıvısı gibi (bir su ile imdat olunurlar ki) o su şiddetli hararetiyle (yüzleri kavurur) onu içmeğe bile yaklaşamazlar. Artık düşünmeli!. (O ne fena içki) öyle katran gibi olan ateşin bir su ve (ve fena rahat edilecek) kendisine dayanılıp itimat kılınacak (bir yer) o cehennem sahası! İşte hakkı inkârın müthiş neticesi!.

30. Şüphe yok, o kimseler ki, îmân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular biz elbette öyle güzel amel işleyenlerin mükâfatını zâyi etmeyiz.

30. Bu mübarek âyetler de güzel amellerde bulunan müminlerin ahiret âleminde kâfirlerin aksine olarak ne kadar büyük mükâfatlara, nimetlere nail olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (şüphe yok, o kimseler ki İmân ettiler) Resûl-i Ekrem’e vahyolunan hakikatları tasdik eylediler (ve güzel güzel) Allah’ın rızasına muvafık (amellerde bulundular) namaz gibi, oruç gibi, tevhit ve tesbih gibi mübarek ibadetlerde devamda bulundular. Elbetteki, büyük mükâfatlara kavuşacaklardır. (Biz elbette) öyle (güzel amel işleyenlerin mükâfatını) hiç bir şekilde (zâyetmeyîz) onlar herhalde lâyık oldukları nimetlere kavuşacaklardır.

31. İşte onlar için adn cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar. Orada tahtlar üzerine kurularak altından bilezikleri ile süsleneceklerdir ve ince dibadan ve kalın dibadan yeşil elbiseler giyeceklerdir. O ne güzel mükâfattır ve ne kadar güzel bir kalma yeridir.

31. Evet.. (İşte onlar için) ahiret âleminde (adn cennetleri vardır ki) orada ikâmet edeceklerdir. İkâmetgâhlarının (altlarından ırmaklar akar) öyle güzel, lezzetli suların akmasını, ruha gıda veren manzarasını görür mutlu olurlar. Ve o mümin, salih zatlar (orada tahtlar üzerine kurularak altundan bileziklerile süslencceklerdir ve) bedenlerini örtmek için (ince dibadan ve kalın dibadan) dibac denilen dallı ve çiçekli ipek kumaşlardan (yeşil elbiseler giyeceklerdir.) fevkalâde güzel bir şekilde süsleneceklerdir. (O ne güzel mükâfattır) ne büyük ilâhî lütuftur!, (ve) o cennetler, o tahtlar (ne kadar güzel bir kalma yeridir!.) Cenab-ı Hak cümlemize nasip buyursun, Âmin..

32. Onlara iki erkeği misâl getir ki Biz; onlardan birine iki üzüm bağı vermiş ve bunları hurmalıklarla kuşatmış ve aralarında da bir ekin yetiştirmiştik.

32. Bu mübarek âyetler, fakir müslümanlara karşı mallariyle, yardımcılarının çokluğuyla iftiharda bulunan kâfirlere bu gururlu hareketlerinin uygun olmadığını bir misâl getirerek ihtar ediyor ve o misali teşkil eden iki şahıstan dünyaya dalmış, ahireti inkâr etmiş olan birinin cahilce, bencilce yerli yersiz davranışlarını tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. (Onlara) o fakir müminlere karşı kibirli bir şekilde vaziyet olan zengin, gururlu kâfirlere (iki erkeği misâl getir ki; onlardan birine) o kâfir olan şahsa (iki üzüm bağı vermiş) kendisini çeşit çeşit asmaları, bağ kütüklerini içeren iki bostana sahip kılmış idik (ve bunları hurmalıklarla kuşatmış) idik. Hurma ağaçları onları ihata etmiş bulunuyordu. Bu ağaçlar, sıcağa dayanıklıdır, çok kere bazı zararları üzüm ağaçlarından engellemeye sebep olurlar. (Ve) o iki bağın (aralarında da bir ekin yetiştirmiştik) bu suretle o iki bağ, hem meyvelerin en hayırlısını ve hem de gıda teşkil eden şeylerin en üstününü içine almış bulunmakta idi.

33. O iki bağ da yemişlerini meydana getirmiş ve onlardan hiçbir şey noksan bırakmamıştı ve bunların arasında da bir ırmak akıtmıştık.

33. (O iki bağ da yemişlerini) onlardan beklenilen meyveleri ve gıda maddelerini (meydana getirmiş ve onlardan hiçbir şeyinoksan bırakmamıştı) her sene meyveleri, ekinleri tamam bir şekilde vücude gelmekte idi. (Ve bunların) bu iki bağın (arasında da bir ırmak akıtmıştık) bu, güzel bir manzara teşkil ediyordu, bundan sürekli olarak içilmekte idi, bu sayede yağmurlara ihtiyaç görülmemekte idi.

34. Ve onun için başka bir nevi mal da vardı. Sonra o arkadaşına onunla konuşarak dedi ki: Ben malca senden daha fazlayım ve cemaatce de senden daha kuvvetliyim.

34. (Ve onun için) o bağlara sahip olan şahsa ait (başka bir nevi mal da vardı) altun, gümüş, hayvanat gibi bir servete de sahip bulunuyordu. (Sonra o) bağlara vesaireye sahip olan kâfir (arkadaşına) mümin, fakat fakir olan muhatabına (onunla konuşarak) övünür bir eda ile ona söz yönelterek (dedi ki: Ben malca senden daha ziyadeyim) görüyorsun ya, benim bağlarım, meyvelerim var (ve cemaatça da senden daha kuvvetliyim) bana hizmet eden kimselere, erkek evlada vesaireye sahip bulunuyorum.

35. Ve o nefisine zulümeder olduğu halde bağına girdi, dedi ki: Ben zannetmem ki, bu ebediyyen yok olsun.

35. (Ve o) gururlu şahıs, (nefsine zulmeder olduğu halde) malına güvenip kulluk vazifesini yerine getirmekten kaçınır olduğu bir halde (bağına girdi) övünürcesine bir vaziyet alarak (dedi ki: Ben zannetmem ki, bu) bağlar, bu nimetler (ebedî olarak yok olsun) yok olmaya yüz tutsun, elimden çıksın. Bu şahıs, büyük bir gurura, gaflete kapılmış derin bir ihtirasa tutulmuş, mümin olan muhatabının öğütlerine karşı bu gibi yerli yersiz sözlere cür’et göstermişti.

36. Ve zannetmem ki, kıyamet kopsun ve eğer Rabbime döndürülür isem elbette bundan daha hayırlı bir merci bulurum.

36. (Ve) şunu da ilâve etmişti: (Benzannetmem ki, kıyamet kopsun) onun vuku bulacağına ben inanmıyorum, (ve eğer) diyelim ki, senin iddia ettiğin gibi kıyamet kopar da (Rabbime döndürülürsem elbette) ben (bundan) bu bağlardan, servetlerden (daha hayırlı bir merci) bir âkibet, bir istirahat alanı (bulurum) bu dünya nimetlerine nail olduğum gibi o iddia edilen âlemde de yine böyle nimetlere fazlasıyla nail olurum. Gafil şahıs, kendisinin bu dünya nimetlerine bizzat hak ettiği için sahip olduğu sanıyordu. Bunların bir gün yok olabileceğini düşünmüyordu, bunları kendisine lütfen vermiş olan kerem sahibi Yaratıcısına şükr etmiyordu, bir ahiret âleminin varlığına inanmadığı için bu yüzden ne kadar mahrûmiyetlere, azaplara maruz kalacağını hiç düşünmüyordu.

37. Arkadaşı ona, onunla karşılıklı konuşarak dedi ki: Seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra da seni bir erkek olarak tesvîye edeni inkâr eder mi oldun?

37. Bu mübarek âyetler de, ahireti inkâr eden, dünyadaki varlığına gururlanan şahsa karşı mümin olan arkadaşının vermiş olduğu cevabı bildiriyor. Ve o kibirli şahsı ilâhî azap ile tehdit ederek onun ne kadar boş iddialarda bulunduğunu kendisine bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Arkadaşı ona) o servetine gururlanan ahireti inkâr eden şahsa (onunla muhaverede) onun hatasını kendisine anlatmak için sohbette (bulunarak dedî ki: Seni) senin aslın ve yaradılışın sebebi olan Hz. Adem’i (topraktan) yaratan (sonra) da seni (bir nutfeden) en yakın varlık madden olan bir damla meniden (yaratan sonra da seni bir erkek olarak tesviye edeni) seni böyle birçok hayat aşamaları neticesinde tam, baliğ bir insan olarak vücude getiren Yüce Yaratıcıyı (inkâr eder mî oldun) çünkü ahiret hayatını inkâr, onun meydana geleceğini haber veren ve ona kâdir olan Allah Teâlâyı inkâr demektir. Halbuki, bütün kâinat zerreler! ve özellikle birdamla sudan vücude getirilmiş olan bir mükemmel insanlık kitlesi, o Yüce Yaratıcının varlığına, kudretine, haber verdiği şeylerin birer hakikat olduğuna en parlak bir delildir.

38. Fakat ben inanıyorum ki o Allah benim Rabbimdîr ve ben Rab’bîme hiçbir ferdi ortak edinmem.

38. (Fakat) ey inkârcı! Ben inanıyorum ki: (o Allah benim Rabbimdir) beni yaratan, rızıklandıran ancak o’dur (ve ben Rab’bime hiç bir ferdî ortak edinmem) ben onun ortak ve benzerden uzak olduğunu tasdik etmekteyim. Zenginliği de, fakirliği de yaratan ancak o’dur. Verdiği nimetten dolayı şükrederim bir derde, bir ihtiyaca düşürürse bir hikmet gereği olduğunu düşünerek sabır eylerim. O’nun takdiri, kudreti olmadıkça kendi kendime hiç bir şey kazanıp meydana getiremeyeceğime inanmış bulunmaktayım, bencillikten, kibirlice hareketlerden kaçınmayı bir kulluk vazifesi bilirim. Burada o kibirli şahsın müşrik olduğuna bir işaret vardır.

39. Bağına girdiğin zaman “Maşallah, lâ kuvvete illâ billâh” demeli değil mi idin? Eğer beni malca ve evlâtça senden daha az görüyorsan.

39. Sen ey servetiyle övünen şahıs!. (Bağına girdiğin zaman maşaallah) yani: Emr, Allah’ın dileyeceğidir veya Allah’ın dilediği ne ise o mutlaka olacaktır (lâkuvvete illâ billâh) ve hangi bir kuvvet, hangi bir şeyi vücude getirmeğe takat, ancak Allah Teâlâ’nın dilemesiyle, yardımıyledir. Asıl kudret, Allah’a aittir. (Demeli değil mi idin) bize lâyık olan, aczimizi itiraf ederek böyle demektir. Sen neden kendi nefsine gururlanarak Hâlikı Kerimi böyle takdis ve tebcil etmiyorsun?. Ey bencil, inkarcı muhatabım!. (Eğer beni malca ve evlâtca senden daha az görüyor isen) bundan dolayı bana karşı gururluca bir vaziyet almış bulunuyorsan bu doğru değildir.

40. Umulur ki, Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir ve senin bağın üzerine de gökten bir yıldırım gönderir de orası kayacık bir toprak kesilir.

40. Evet.. (Umulur ki:) Cenab-ı Hak’kın bir hikmeti gereği olmak üzere ümit edilebilir ki: (Rabbim sana senin bağından daha hayırlısını verir) dilerse beni bu dünyada nice nimetlere nail kılar ve dilerse ahirette bir çok cennetlere muvaffak buyurur (ve senin bağın üzerine de gökten bir yıldırım gönderir de) veya mukadder olan bir ilâhî hükmü tecelli eder de (orası kayacık) yalçın (bir toprak kesilir.) bu düşünülebilir. Artık orada ne otlar, çiçekler, ağaçlar yetişebilir, ne de üzerinde ayaklar sabit kalabilir.

41. Yahut suyu çekilir de artık onu aramaya asla güç yitiremezsin.

41. (Yahut) daha başka bir âfet gelebilir. Meselâ: (suyu çekilir de) yerlerin altına kaçıp kaybolur, (artık onu) o kaybolan suyu (aramaya asla güç yetiremezsin) onu bir daha elde edemezsin. İşte dünya varlığı böyledir. Bunun kalıcılığına güvenilemez, bunun varlığıyle ona buna karşı gururluca bir vaziyet alınamaz.

§ Bu âyetlerde işaret olunan iki şahıstan maksat, bir rivayete göre israiloğullarından iki kardeş veya iki ortakdır ki, biri mümin olup adı “Yehuza” diğeri de kâfir olup adı “Katrus” imiş. Aralarında müşterek olan sekiz bin altunu bölmüşler, kâfir olan kendi hissesiyle mülk vesaire satın almış, mümin olan da hissesini Allah rızası için hayır yollarına sarfetmiş, sonra aralarında işte beyan buyurulduğu üzere bir konuşma geçmiştir ki, Hak Teâlâ Hazretleri bunu, bir mesel bir uyanma vesilesi olmak üzere anlatmıştır. Evet.. Şüphe yok ki, dünya varlığına beyan buyurulduğu üzere güvenilemez. Bir kere gayrı meşru şekilde elde edilen bir dünya varlığı,sahibi için bir felâket sebebidir. Meşru şekilde elde edilen bir servetin de kadri bilinmez, zekâtı verilmez, onu ihsan etmiş olan Yüce Yaratıcıya şükredilmezse onun da ebedî bir faidesi yoktur. Bir gün o da elden çıkar, ahirette sorumluluk gerektirir. Bütün insanlığın hayat safhası bu gibi misallerle doludur. Nice servet ve mevki sahiplerinin daha dünyadalarken ne kadar zilletlere uğradıkları daima görülmektedir. Nice fakir, âciz kimselerin de daha sonra servet, mevki sahibi oldukları malumdur. Binaenaleyh ihtiraslı olmamalı, dünya varlığına güvenerek başkalarına karşı büykülük taslamamalıdır. Meşrû şekilde bir nimet elde edilince de kadrini bilmeli, ondan güzelce istifade etmeli, onunla insanlığa hizmet etmelidir. Yoksa onunla insanlığa karşı hükmedercesine, kibirlice bir vaziyet almamalıdır. Ve maddî, fanî bir menfaat ümidiyle öyle kibirli, gururlu kimselere karşı yaltaklıkta bulunmamalıdır.

Bakî merhumun şu sözleri ne kadar güzeldir.

“Beş eğmeyiz edaniye dünyayı dun için”

“Allah’adır tevekkülümüz, itimadımız”

“Minnet hüdaya devleti dünya fena bulur”

“Bakî kalır sahife! âlemde adımız”

42. Ve meyvesini servetini helâk kapladı. Artık ona sarfettiği şeylerden dolayı iki avucunu ovuşturmaya başladı. O bağ ise çardakları üzerine çökmüş ve diyordu ki: Ne olurdu, ben Rabbime bir ferdi ortak koşmamış olsaydım!

42. Bu mübarek âyetler, o mümin zatın yaptığı ihtarların gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. O kâfir şahsın güvendiği bağlarının mahv ve harap olduğunu, hiçbir kimseden yardım göremediğini, pişmanlıklar göstererek cehaletin! anladığını bildiriyor ve insanları her türlü felâketlerden korumak, hayırlara kavuşturmak için Allah Teâlâ’dan başka bir koruyucu bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Sonunda o servetine güvenen,müşrik şahsa dünyevî bir felâket geldi (ve meyvesini) yani: servetini, bağlarını, onlardaki meyve ağaçlarını ve diğer mallarını (helâk kapladı) hepsi de mahvolup gitti (artık ona) o bağların vesairenin imarı, gelişip çoğalması için (sarfettiği şeylerden dolayı iki avucunu) bir pişmanlık eseri olarak (ovuşturmaya başladı) ellerini bir birine çarpıp durdu. (O) hurmahklarla çevrilmiş olan bağ (ise çardakları üzerine çökmüş idi) üzümler için yapılmış direkler yıkılıp bitmiş oldu. (ve) öyle dünyevî zararlardan dolayı bir temennide bulunarak (diyordu ki: Ne olurdu ben Rabbime bir ferdi ortak koşmamış olaydım!.) bu ifadesi arkadaşının nasihatini bir nevi hatırlama anlamındadır. Ve şirkten bir tövbe mahiyetindedir. Fakat bu, İmân etkisiyle Allah için samimî bir şekilde yapılmış bir tövbe değil, maddî bir varlığın zayi olmasından dolayı bir pişmanlık eseri olduğundan bu sözleriyle tevhid dinini kabul etmiş sayılamayacağı düşünülmektedir.

43. Ve onun için Allah’tan başka yardım edecek bir cemaat de yok idi ve kendisi de kendisine yardım edebilecek bir halde değildi.

43. (Ve onun için) kendisine gelmekte olna bir felâketi bertaraf edebilmek için (Allah’tan başka yardım edecek bir cemaat de yok idi) vaktiyle kendilerine güvenmekte bulunduğu yardımcılarından, evlâdından hiç bir kimse ona gelmekte olan felâketi bertaraf etmek için kendisine yardım etmeğe muktedir bulunmuyordu. (Ve kendisi de kendisine yardım edebilecek bir halde değildi) kendisini ilâhî intikamdan kurtarabilecek, kendisine yüz gösteren felâketi bertaraf edebilecek bir kuvvete sahip değildi. Bunlara kâdir olan, ancak Allah Teâlâ’dır.

44. Böyle bir vaziyette velâyet, ancak hak olan Allah’a mahsustur. O sevapca en hayırlıdır ve âkibetce de en hayırlıdır.

44. (Böyle bir vaziyette) bu gibi şiddetli birmusibet hususunda (velâyet) yardım, o felâketi bertaraf edecek kuvvet ve selâhiyet (ancak hak olan Allah’a mahsustur) ondan başka mahlûkat üzerinde böyle bir tasarrufa kimsenin kuvveti, selahiyeti yoktur. Cenab-ı Hak’kın mahlûkatı üzerindeki her tasarrufu ise sadece bir hikmet ve menfaat gereğidir. (O) Yüce Yaratıcı, mümin kulları için (sevapca en hayırlıdır) bir güzel amelden dolayı birçok sevaplar ihsan buyurur (ve âkîbetce de en hayırlıdır) iyi kullarını sonunda muvaffakiyete erdirir, en güzel bir sona nail eder, onları ebedî cennetlere kavuşturur. Binaenaleyh insan, böyle güzel bir sona kavuşmak için çalışmalıdır. Yalnız fanî bir dünya varlığına aldanıp durmamalıdır, gerçek geleceği düşünmelidir.

45. Ve onlara dünya hayatının misalini irad et. Bir su gibi ki, onu gökten indirdik, sonra onunla yerin bitirmiş olduğu şeyler karıştılar. Sonra da cüzleri kurudu parçalandı, rüzgârlar onu savurur, dağıtır oluverdi. Ve Allah Teâlâ her şey üzerine gücü yetendir.

45. Bu mübarek âyetler, fani varlıklara aldanmış olanları uyandırmak için umumî bir misal getiriyor. Dünya hayatının başlangıçta gelişip büyüyerek güzelce bir manazara teşkil ettiğini, daha sonra birer arıza ile mahvolup gittiğini bildiriyor. Servetin, çoluk çocuğun dünya hayatına ait birer süsten ibaret olduğunu, Allah katında asıl hayırlı olan şeyin ise iyi amellerden ibaret bulunduğunu ihtar ediyor. Sonunda bütün dünyevî varlıkların alt-üst olacağını, bütün mahlûkatın mehşere sevkedileceğini ve insanların da ilk hayat sahasına geldikleri gibi tekrar hayat bularak ilâhî mahkemeye getirileceklerini ve ilâhî adaletin zuhur edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. (Ve onlara) o dünya varlığına güvenerek fakir müslümanlara karşı böbürlenerek vaziyet alanlara (dünya hayatırmı misalini irad et)geçici ve zahiri olan dünya hayatının güzellik ve hayret vericilik bakımından ve çabucak yok olması itibariyle benzeri olan bir manzarayı bir misâl olarak beyan et, ta ki, uyansınlar, öyle fanî şeylere bağlanarak ebedî hayattan gafil bulunmasınlar. O misâl, o darbı mesel ise (bir su gibi ki, onu gökten indirdik) şeffaf bir yağmur halinde yeryüzüne indirilmiş oldu (sonra onunla) o su ile (yerin bitirmiş olduğu şeyler) bütün bitkiler ve ağaçlar birbirine (karıştılar) büyük bir yekûn oluşturdular. Fakat bu hal devam etmedi (sonra da cüz’leri kurudu parçalandı) darmadağın oldu. Bir haldeki, (Rüzgârlar, onu savurur dağıtır oluverdi) sanki o güzel varlık, o hoş manzara hiç vücude gelmemiş gibi oldu. İşte dünya varlğının sonu da böyledir. (Ve Allah Teâlâ her şey üzerine muktedirdir.) onun kudreti her şeye yeterlidir. Dilediği şeyleri böyle yaratır ve böyle yok edebilir.

46. Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ölümsüz olan iyi ameller ise Rabbin katında sevapca hayırlıdır ve ümitce de hayırlıdır.

46. İşte dünya varlığı türünden olan (mal ve oğullar) da (dünya hayatının süsüdür.) Aslında bunlar da bir ilâhî lütuftur, fakat madem ki, bütün dünya hayatı, fanidir binaenaleyh bunlar da o türden oldukları için bir gün yok olacaklardır. Artık bir akıllı kimseye lâyık mıdır ki, bunlar ile iftihar ederek başkalarına karşı kibirlice bir vaziyet alsın?. (Ölmez olan iyi ameller ise) beş vakit namaz gibi,tesbih ve tahmîd gibi, fakir insanlara yardım etmek gibi pek güzel şeyler ise (Rabbin katında) ahiret gününde (sevapca) faidece dünya süsünden (hayırlıdır.) ve bu güzel ameller (ümitce de hayırlıdır) sahibi o sayede ümitli olduğu ahiret nimetlerine nail olur. İşte insanlar için selâmet ve saadete sebep olan şeyler öyle dünyevî varlıklar değil, böyle güzel amellerdir. Artık asıl bunları elde etmeğe çalışmalıdırlar.

47. Ve hatırla o günü ki dağları yürütürüz veyeri apaçık görürsün. Ve onları haşretmiş oluruz. Artık onlardan bir ferdi bile terketmemişizdir.

47. Evet.. Dünyevî şeyler geçicidirler, çabuk yok olurlar. (Ve) o dünyâperest kimselere (hatırla) o günü ki, yeryüzündeki (dağları) kudretimizle (yürütürüz) onlar yerlerinden kaldırılır, havada dalgalanır giderler. Nitekim şimdi de dağlar ve üzerinde oturduğumuz yeryüzü deveran edip durmaktadır, bizler ise bunun farkına varamıyoruz.

Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler.) âyeti kerimesi, dağların bulutlar gibi yürümekte olduklarını bildirmektedir. (Ve) Ey insan!, birgün gelir ki, (yeri apaçık görürsün) üzerinde ne bağ ve ne bahçe kalır, her tarafının görülmesine bir engel kalmaz, (ve) Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (Onları) bütün mahlûkatı (haşretmiş oluruz) onları mevkıf denilen yerde toplarız, hesaplarına bakılır, (artık onlardan) o hesaba tabi öncekiler ve sonrakilerden hiç (bir ferdi bile terketmemişi’îdir) hepsi de tesbit edilmiştir. (Hepsi de hesap yerine sevkedilecektir.) Artık o günü düşünmeli!.

48. Ve Rabbine bir saf olarak arzedilmişlerdir. Muhakkak ki, siz, kendinizi ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır.. Siz iddia etmiş idiniz ki, sizin için hiçbir mevid tayin etmiyeceğiz.

48. (Ve) kıyamet günü bütün mahlûkat (rabbine bir saf olarak) dağınık ve karışık olmaksızın bir düzen içerisinde (arzedilmişlerdir) Yani: Hepsi de birbirine engel olmaksızın muhasebe için sevkedilmiş olacaklardır. Ve onlara denilecektir ki:(Muhakkak siz kendinizi ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz) hepinizde birer birer, baş açık, yalın ayak veya mallar ve yardımcılardan yanınızda bir şey bulunmaksızın mahşer mahkemesine sevkedilmiş bulundunuz. Ahireti inkâr etmiş olanlara da kınamak için denilecektir ki: (Hayır. siz) dünyada (iddia etmiştiniz ki, sizin için hiç bir mevid) kendisinde toplanacağınız bir vakit, bir yer (tayin etmiyeceğiz) evet.. Ey inkarcılar!. Siz sanıyordunuz ki, sizi öldürdükten sonra artık diriltmiyeceğiz, iyi kulları mükâfatlara kavuşturmayacağız bu hususta ilâhî bir vaad yoktur. Şimdi bu kıyamet gününü görünüz bakalım!.

49. Ve kitap amel defterleri meydana konmuştur. Artık günahkarları onda olanlardan dolayı korkar kimseler görürsün ve derler ki: Eyvah bizlere! Bu kitaba ne oluyor ki: Küçük, büyük bir şey bırakmaksızın hepsini, saymış, tesbit etmiş! Ve yapmış oldukları şeyleri hazır buldular ve Rabbin hiçbir kimseye zulüm etmez.

49. (Ve) o kıyamet gününde (kitap) herkesin amel defteri meydana (konmuştur) herkesin amel defteri ya sağ veya sol tarafından eline verilecektir. (Artık günahkarları) ahiret âleminde (onda) o amel defterlerinde yazılı (olanlardan dolayı korkar kimseler görürsün) o kitaplarda yazılı olan çirkin, kâfirce amellerinden dolayı Allah katında azaba ve insanlar katında da zillete uğrayacaklarını anlayarak titrer dururlar, (ve) o günahkârlar (derler ki: Eyvah bizlere!.) Ey helâkımız!. Nerdesin? Gel, artık şu korkunç âleti görmeğe takatimiz kalmadı, (bu kitaba ne oluyorki) bu ne kadar kapsamlı bir amel defteri ki (küçük, büyük birşey bırakmaksızın hepsini saymış, tesbit etmiş) dünya kitaplarında bu kadar kapsamlı kayıtlar, malûmat düşünülemez; herkesin en küçük, basit, bir ameli dahi, meselâ: Tebessümü, kahkahası, birisinemerhamet veya düşmanlık gözüyle bakmış olması bile o kitapta tesbit edilmiştir. (Ve) o mahşere sevk olunanlar, dünyada iken (yapmış oldukları şeyleri) iyi ve kötü amelleri, o kitaplarda (hazır) yazılmış, tesbit edilmiş (buldular) haklarında ilâhî delil, ilâhî adalet bu şekilde de tecelli etmiş olacaktır, (ve Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez.) Herkesin hakettiğine göre muamele yapar, İyi kullarını fazlasıyla ilâhî lütuflarına nail buyurur. Kâfir ve günahkâr olanları da hakettikleri azaplara kavuşturur. O Yüce Mabûdun her emir ve yasağı, her sevab ve cezası birer hikmet ve adalet gereğidir. Buna inanmışızdır. Elbette melekler gibi ilâhî emre riayet edenler, mükâfata kavuşacaklardır. Şeytan gibi emre muhalefet edenler de lâyık oldukları kötü sona kavuşacaklardır, İşte Kur’an’ı Kerim de insanlığa bunu haber veriyor.

50. Ve hatırla, o zamanı ki: Meleklere demiştir ki: Âdem’e secde ediniz. Onlar da hemen secde ettiler. İblis müstesna, cin tâifesinden idi. Rabbinin emrinden çıkıverdi. Şimdi benden gayrı onu ve onun zürriyetini dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin için bir düşmandır. Zalimler için ne kötü bir değişme.

50. Bu mübarek âyetler de bu sûredeki ikinci kıssayı oluşturmaktadır. Şeytanın kibirlice bir vaziyet alarak Hz. Adem’e secdeden kaçındığını, böyle ilâhî emre muhalefet neticesinde ise nasıl kahredilmiş olduğunu bildiriyor. Şeytanı ve onun benzerlerini rehber edinerek fakir müslümanlara hakaret gözüyle bakanların da kötü ahlâkî ve kötü âkibetine işaret ediyor. Cenab-ı Hak’kın birliğini ve hakimiyetini düşünmeyip kendi fanî varlıklarına ve kendileri gibi fani varlıklara güvenenlerin daha sonra yardımdan mahrum, azaba uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve hatırla, o zamanı ki) pek şerefli, pek nuranî birer mahlûk olan (meleklere) emr edip (demiştik ki: Adem’e secde ediniz) ona karşısaygı secdesi ve selâmda bulununuz (onlar da) asla büyüklük, bencillik göstermeksizin (hemen secde ettiler) ilâhî emre riayette bulundular. (Iblis müstesna) o secde etmedi. Melekler arasında bulunduğu halde kendisine de teveccüh eden bu emre muhalefet etti, bencillik göstererek secdeden kaçındı. Şeytan esasen (cin tâifesinden idi) ateşten yaradılmıştı, melekler kadar bir nuranî yaratılışa sahip değildi, öyle olduğu halde yine kendisine büyük bir kıymet verip (Rabbinin emrinden çıkıverdi) onun mukaddes emrine itaat etmedi, onun emrini uygunsuz görerek fasık, kâfir oldu. Artık ey Adem oğulları!. Ve ey bir kısım kibirli, ilâhî emre riayetten kaçınan kimseler!, (şimdi benden gayrı) bana itaati bırakarak (onu) o şeytanı (ve onun zürriyetini) evlât ve tabilerini (kendinize dostlar mı edinîyorsunuz?.) siz de o şeytan gibi kibirlice bir harekette bulunmak mı istiyorsunuz?. Bir takım fakir müslümanlara bir hakaret gözüyle bakmak alçaklığını mı gösteriyorsunuz, (halbuki, onlar) o şeytan ile onnu zürriyeti ey insanlar! (sizin için bir düşmandır,) tâki, ilk babanız hazreti Adem’den beri ona, onun evlât ve torunlarına düşmanlıkta bulunup hepsini de şaşırtmak günaha sokmak istemektedirler. Artık (zalimler için) emrolundukları şeylerin zıddını yapanlar için şeytan ve onun zürriyeti (ne kötü bir bedel!.) Allah Teâlâ’nın emrine riayeti bırakıp da onun yerine şeytanî vesveselere kapılmak, onun gibi kibirlicesine bir tavır takımak ne kadar çirkin, sorumluluğu gerektiren bir hareket!.

51. Onları ne göklerin ve yerin yaradılışına ve ne de kendi nefislerinin yaradılışına şahit tutmadım ve ben insanları saptırıcı olanları da yardımcı edinir olmadım.

51. Şeytanın ve zürriyetinin ne kıymetleri vardır ki, onlar dost edinilebilsinler!. İşte Cenab’ı Hak buyuryor ki: Ben Yüce Yaratıcı (onları) şeytaları, onların yoldaşlarını (negöklerin ve yerin yaradılışında ve ne de kendi nefislerinin yaradılışında şahit tutmadım) onları o yaradılışta hazır bulundurmadım, onların kendi varlıkları bile kendilerinin hiçbir tesiri, haberi olmaksızın Allah’ın kudreti ile vücude gelmiştir. Artık onlar nasıl dost edinilebilir? Onlardan ne fâide beklenilebilir? (Ve ben) insanları (saptırıcı olanları da) o şeytanı ve onun zürriyetlerini de bu mahlûkatın yaradılışında ve diğer kâinatla ilgili işlerde kendime (yardımcı edinir olmadım) artık onlar, âlemin yaratılışı hususunda Allah’ın zatına nasıl ortak zannedilebilirler?. Onlara nasıl rablık, mabudluk vasfı verilebilir?. Onların izlerinde nasıl gidileblir?. Velhâsıl: Bu hakikatı bilip anlamayı? da şeytana ve onun yardımcılarına tâbi olanların ne kadar adî görüşe, aklî zayıflığa sahip kimseler olduğu meydanda değil midir?.

52. Ve o gün ki, diyecektir: O bana ortaklar olduklarını iddia ettiğiniz şeylere nida ediniz. Hemen onları çağıracaklardır, fakat kendilerine icabet etmiş olmayacaklardır. Ve aralarına bir tehlikeli bir vadi koymuşuzdur.

52. (Ve o gün ki) Allah Teâlâ kâfirlere, kınamak ve aczlerini ortaya çıkarmak için, emredip (diyecektir ki, o bana ortak olduklarını iddia ettiğiniz şeylere seslenin) de gelsinler ve size şefaat etsinler, sizi azaptan kurtarsınlar. O kâfirler ise hâlâ cehaletlerinde devam ederek (hemen onları) o ortak koşmuş oldukarı âdi mahlûkları (çağıracaklardır) onları kendilerine yardım etsinler diye çağırmış alacaklardır. (Fakat) o çağırdıkları kimseler gelip (kendilerine icabet etmiş olmayacaklardır) bunların imdadına koşamıyacaklardır. Çünkü buna imkân yoktur, hepsi de kendi başına gelen felâketle meşgul bulunacaktır. (Ve) bu çağıranlar ile çağırılanların (aralarına bir tehlikeli vadi) bir cehennem berzahı veya helâkı gerektiren şiddetli bir düşmanlık (koymuşuzdur) artık biribirlerinden istifadeedebilmeleri mümkün olabilir mi?.

53. Ve günahkârlar, ateşi görüş, artık kendilerinin ona düşeceklerini anlamışlar ve ondan savuşacak bir yer bulamamışlardır.

53. (Ve) o (günahkârlar) o bencil olup. İsyanlara dalanlar, daha sonra (ateşi görmüş) karşılarında cehennem ateşi parlamaya başlamış (artık kendilerinin ona düşeceklerîni anlamışlar) veyahut daha uzaktan gördükleri halde hemen o anda cehenneme düşeceklerini zannetmişler, böyle bir korku içinde kalmışlar (ve ondan) o cehennemden kaçıp (savuşacak bir yer bulamamışlardır) yani: Muhakkaktır ki, kıyamet günü melekler, o inkârcıları herhalde cehenneme sevkedeceklerdir. Artık inkâr ettikleri âkibete kavuşmuş olacaklardır. İşte inkârın müthiş cezası!.

54. İlahlığımın şerefi hakkı için bu Kur’an’da insanlar için her türlü misalden çeşit çeşit beyan ettik. İnsan ise tartışma bakımından her şeyin ekseri olmuştur.

54. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı Kerim’de insanlara daha nice misaller beyan olunduğu halde insanların batıl mücadeleyi yine terketmez olduklarını bildiriyor Kendilerine gönderilen birer hidayet rehberini kabul etmeyen inkârcıların geçmiş kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlerin, azapların kendi başlarına da gelmesini beklemekte olduklarını ihtar ediyor. Peygamberlerin birer müjdeci ve korkutucu olarak gönderilmiş oldukları halde kâfir olanların ise hakkı ibtal için onlar ile mücadelede ve alayda bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (İlahlığım hakkı için muhakkaktır ki: (Bu Kur’an’da insanlar için) insanların faydaları, menfaatler gaflet uykusundan uyanmaları için, (her türlü misalden çeşit çeşit beyan ettik) bir çok ibret verici misâlleri tekrar tekrar bildirdik. Meselâ: İki şahsın durumları ile ilgili olan misal, dünya hayatına ait bulunan misal veçeşitli şekilde beyan olunan yaratılış harikaları bu cümledendir. Bunlar böyle bildirilmiştir ki, insanlar bunlardan öğüt almış olsunlar. (İnsan ise) yaratılışı itibariyle tartışma bakımından her şeyin ekseri olmutur) birçok şeyler hakkında mumelede ve şiddetli tartışmada bulunur.

55. Kendilerine hüda Kur’an geldiği zaman insanları imân etmelerinden ve Rablerine istiğfarda bulunmalarından men eden olmadı, ancak kendilerine evvelkilerin sünnetinin haklarında mukadder olan helâkın gelmesini veya kendilerine azabın açıkça gelmesini istemeleri olmuştur.

55. (Kendilerine hüda) Hazreti Peygamber vasıtasiyle Kur’an-ı Kerim (geldiği zaman insanları) bir kısım Mekke ahalisini, fakir müslümanların koğulmasını isteyen bir takım servetlerine aldanmış kimseleri (İmân etmelerinden) şirki bırakıp Allah’ın birliğini kabul eylemelerinden (ve rablerine istiğfarda bulunmalarından) tövbekâr olmalarından kendilerini (engelleyen) bir şey (olmadı) bir mâni bulunmuş değildi (ancak kendilerine evvelkilerin sünnetinin) yani: Haklarında takdir edilmiş olan felâketin, helâkin (gelmesini veya kendilerine) kökünü kesecek şekilde bir (azabın ayanen) apaçık bir biçimde (gelmesini istemeleri olmuştur) bu da ahiret azabıdır veya Bedir savaşındaki kahra uğramalarıdır. Evet.. Cenab-ı Hakkın birliğine, Resûl-i Ekrem’in doğruluğuna Kur’an’ı Kerim gibi ebedî bir mucize şahitlik edip durmakta iken artık imân etmeleri lâzım değil mi idi?. İman etmedikleri takdirde başka inkârcı kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlere, ıldırımların yağması gibi bir azabı beklesinler. Nitekim birçok eski inkârcı milletler, böyle bir cezaya bu dünyada maruz kalmışlardır. Uhrevî cezası ise elbette ki, daha müthiştir.

56. Ve biz Peygamberleri göndermeyiz, ancak müjdeleyiciler uyarıcılar olarak göndeririz.Kâfir olanlar ise bâtılca mücadelede bulunurlar ki, onunla hakkı ibtal etsinler ve onlar bizim âyetlerimizi ve korkutulmuş oldukları şeyleri eğlence edindiler onlar için alayda bulundular.

56. Evet.. Cenab-ı Hak, insanlığa ilâhî bir merhamet eseri olarak Peygamberleri göndermiş, insanlığa hidayet ve selâmet yolunu göstermiştir. Ne yazık ki, birçok insanlar bu pek büyük lütfu takdir edememişler, yine küfrlerinde israr edip durmuşlardır. İşte Hak Teâlâ buyuruyor ki: (Ve biz Peygamberleri göndermeyiz) onların gönderilmeleri boş yere değildir, (ancak) onları ümmetlerine (müjdeleyîciler ve uyarıcılar olarak göndeririz.) müminleri sevab ile, cennetlere nailiyet ile müjdelerler, kâfir olanları da azap ile, cehennem ile korkuturlar ta ki, uyansınlar da küfürlerini terketsinler, o yüzden büyük felâketlere uğramasınlar. Ne büyük bir hayır isterlik!. (kâfir olanlar ise) ne yazık ki, bunu takdir edemezler yine (bâtılca) esassız iddialar ile (mücadelede bulunurlar ki) meselâ: Sen de bizim gibi insansın, bize Peygamber olarak bir melek gönderilmeli değil mi idi?. Gibi sözlerle münakaşaya cüret gösterirler ki, (onunla) öyle bâtılca bir mücadele ile (hakkı ibtal etsinler) kendi iddialarınca Kur’an’ın kutsiyetini, Hz. Peygamber’in mucizelerinin doğruluğunu yok etmiş bulunsunlar. (Ve onlar) o inkarcılar (bizim âyetlerimizi) Kur’an gibi bir mucizyi ve bir nice kudret hârikalarını (ve korkutulmuş oldukları şeyleri) uhrevî mesuliyeti, cehennem azabını ve eski ümmetlerin küfürleri sebebiyle başlarına gelmiş olan felâketleri (eğlence edindiler) onları ciddî telâkki etmediler, onlar ile alayda bulundular, böyle pek cahilce, zalimce sözlere, hareketlere cür’et gösterdiler.

57. Daha zalim kim vardır, o kimseden ki, Rabbi nin âyetleri kendisine hatırlatıldığı halde ondan hemen yüz çevirir ve iki elinin takdimetmiş olduğu şeyi unutmuş olur. Biz onların kalpleri üzerine onu güzelce anlayabilmelerine mâni perdeler, kulaklarında da bir ağırlık kılmış olduk ve onları hidayete davet edip dursan onlar yine o vakit hidayete ebediyyen ermezler.

57. Bu mübarek âyetler, Cenab’ı Hak’kın varlığına, birliğine, kudretine ait zikredilen âyetlerden, gösterilen alâmetlerden kaçınan, kendi işledikleri fenalıkları unutan kimselerin en zalim şahıslar olduğunu bildiriyor. O gibi kimselerin kalpleri perdelenmiş, kulakları tıkatılmış olduğundan artık hidayete kabiliyetleri kalmamış olduğunu ihtar ediyor. Cenab-ı Hak, bir rahmet eseri olarak o gibi günahkâr kimseleri hemen cezalandırmayıp, kendilerine bir mühlet verilmiş olduğunu ve o mühlet bitince hemen helâk olacaklarını ve buna yurtları harap, kendileri helâk olmuş eski kavimlerin birer misâl teşkil ettiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Daha zalim kim vardır?) Evet.. Daha zalim yoktur (o kimseden ki. Rabbinin âyetleri) Kur’an-ı Kerim (kendisine) okunup (hatırlatıldığı halde ondan hemen yüz çevirir) onu düşünüp tefekkür etmez. (Ve iki elinin takdim etmiş olduğu şeyi) küfrü, isyanı, dinî hükümler ile alay gibi cinayetlerini (unutmuş olur) bu kâfirce hareketlerinin kötü âkibetini düşünmez. Elbette böyle bir şahıs, en zalim bir kimsedir. İşte Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Bîz onların) öyle zalim, kâfir şahısların (kalpleri üzerine onu) o Kur’an’ı kerim’i (güzelce anlayabilmelerine mani perdeler) koyduk. Onun içindir ki, o ilâhî kitabın açıklamalarından yararlanamıyorlar. Ve onların (kulaklarında da bir ağırlık kılmış olduk) artık okunan Kur’an âyetlerini dinleyip işitmeğe kâdir olamazlar. (Ve onları hidayete davet edip dursan) kendilerini tekrar tekrar İslâmiyet’e davet etsen (onlar yine o vakit) o davet müddetince (hidayete ebedî olarak ermezler) çünkü onlar asıl kendi yaratılışlarını bozmuş, iradelerinikötüye kullanmış oldukları için haklarında sapıklık takdir edilmiştir.

58. Ve Rabbin mağfireti pek fazladır, rahmet sahibidir. Eğer onları kazandıkları sebebiyle cezalandıracak olsa elbette onlar için azabı çarçabuk getirirdi. Fakat onlar için va’d edilmiş bir zaman vardır. Onun ötesinde bir kurtuluş yeri bulamazlar.

58. (Ve) Resûlüm!. Şu da malumdur ki: (Rabbin mağfireti pek çoktur) nice günahları affeder ve örter, cezalarını derhal vermez ve o Kerem Sahibi Mabûdun (rahmet sahibidir) kullarına merhameti, şefkati pek ziyadedir. Onun içindir ki, kullarını günahlarından dolayı hemen cezâlandırmaz, onlara bir düşünce, bir uyanma müddeti ihsan eder (eğer onları kazandıkları) günahlar (sebebiyle cezalandıracak olsa elbette onlar için) dünyada (azabı çabuklaştırırdı) onlara öyle bir uyanma, kaybettiklerini telâfi etme süresi vermezdi. (Fakat) bir merhamet eseri olarak (onlar için va’d edilmiş bir zaman vardır) o kıyamet günüdür, veya müslümanların onlara galip gelecekleri Bedr günü gibi bir fütuhat zamanıdır. Bu vadedilen zaman geldimi, (onun ötesinde bir kurtuluş yeri bulamazlar) artık önceki ve sonraki zulümleri yüzünden helâk olur, cezalarına kavuşurlar. O mühlet esnasında uyanarak imân nimetine kavuşsalar elbette ki, böyle bir cezaya uğramazlar.

59. Ve hatırlayınız o memleketleri ki, zulümeder oldukları vakti onları helâk ettik. Ve onların helâkleri için bir muayyen vakit tayin etmiş idik.

59. İşte küfürleri yüzünden böyle müthiş cezalara uğramış nice eski kavimler vardır. Evet.. (Ve) hatırlayınız (o memleketleri ki) o ülkelerin Ad, Semud ve Lût kavmi gibi ilâhî dinden kaçınmış olan ahalisini ki, (zulüm eder oldukları vakit) öyle zulme devam edip durdukları zaman (onları helâk ettik ve) bununla beraber (onların helâkleri için) de (birmuayyen vakit tâyin etmiş idik) o vakte kadar durumlarını düzeltmedikleri için lâyık oldukları azaplara kavuştular. Artık Son Peygamber Hazretlerinin tebliğatına karşı muhalefette bulunanların da o tarihî hâdiselerden ibret almalıdırlar, kendilerine verilen mühletten istifade ederek durumlarını düzeltmeye çalışmalıdırlar. Kibirli, hakikatı araştırmaktan kaçınır bir vaziyette bulunmamalıdırlar, yoksa âkibetleri pek kötüdür.

60. Ve hatırla, bir vakit ki, Musa genç arkadaşına demişti: Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut uzun bir müddet geçireceğim.

60. Bu mübarek âyetler, bu sûre-i celiledeki üçüncü kıssayı içermektedir. Hz. Musa gibi Yüce bir Peygamberin ilme büyük bir kıymet verdiğini, büyük bir tevazu göstererek kendisi gibi Peygamberliğe sahip olmayan bir zâttan bazı şeyler öğrenmek istemiş olduğunu bildiriyor. Fakir müslümanlara karşı kibirlice bir vaziyet onlara da bir büyük ahlâk dersi içermiş bulunmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Ve hatırla) insanlara bir ibret vesilesi olmak üzere zikreyle (bir vakit ki. Musa) aleyhisselâm (genç arkadaşına) kendisine tâbi olup hizmet eden Hz. Yuşâ İbni Nune, beraberce yola çıkmışlarken (demişti: Ben iki denizin birleştiği yere) yani: Fars deniziyle Rum denizinin birbirine kavuştukları yere (varıncaya kadar durmayacağım) yoluma devam edeceğim (yahut) kendisiyle görüşmeğe memur olduğum zata öyle iki denizin birleştiği yerde tesadüf edemezsem ona kavuşuncaya kadar (uzun bir müddet) vaktimi böyle yolculukla (geçireceğim) çünkü Musa Aleyhisselâm, Hazreti Hızır’a kavuşup ondan bazı şeyleri öğrenmekle Allah tarafından bir hikmet gereği mükellef bulunmuştu.

§ Fetâ; genç adam, delikanlı, cömert, civanmert kimse demektir. Yardımcı, öğrenci mânâsında kullanılmıştır. “Hukub” da uzunmüddet, seksen ve daha ziyade sene, dehr ve zaman demektir. Çoğulu: Ahkabdır.

61. Vaktaki, iki denizin birleştikleri yere ulaştılar, balıklarını unuttular. O vakit o balık denizde bir yarığa doğru yolunu tutmuştu.

61. (Vaktaki) Musa Aleyhisselâm ile arkadaşı (iki denizin birleştikleri yere ulaştılar) kendileri için bir yiyecek olmak üzere yanlarına almış oldukları (balıklarını unuttular) bir aralık onu hatırlayamadılar. Halbuki, o balık elden çıkmıştı. Evet.. (O vakit) o balık (denizde) uzunca (bir yarığa doğru yolunu tutmuştu) Yani: O balık canlanıp denize düşmüş gitmişti. Bu hali Yuşâ Aleyhisselâm görmüştü. Fakat bunu Hz. Musa’ya söylemeği unutmuştu. Musa Aleyhisselâm da bu balığı istemeği hatırına getirmemişti. Bu bir hikmet gereği idi.

§ Sereb; akar su, izbe bir yer, yer altında kazılmış lâğım, yarılmış yer mânâsınadır.

62. Vaktaki geçip gittiler Hazreti Musa genç arkadaşına dedi ki: Bize kuşluk yemeğimizi getir, biz bu yolculuğumuzda muhakkak ki, yorgunluğa uğradık.

62. (Vaktaki) Musa Aleyhisselâm ile Hazreti Yuşâ, iki denizin birleştiği yeri (geçip gittiler) Hazreti Musa (genç arkadaşına dedi ki: Bize kuşluk yemeğimizi getir) onlar, bu sırada yolculuklarının ikinci gününün kuşluk vaktinde bulunuyorlardı. (Biz bu yolculuğumuzda muhakkak ki, yorgunluğa uğradık) hâlâ kendisiyle görüşmeğe memur olduğum zata kavuşamadım.

63. O genç de dedi ki: Gördün mü? Kayaya çıktığımız vakit ben şüphe yok balığı unuttum. Onun söylemeği bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı. O denizde yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu.

63. O genç Hz. Yuşâ da Musa Aleyhisselâma (dedi ki: Gördün mü?) bana ne unutkanlık geldi, iki denizin toplandığı yerdeki (kayayaçıktığımız vakit) balığa ait garip bir hâdise oldu (ben şüphe yok balığı unuttum) ona ait hadiseyi hatırlayamadım (onu) o hadiseyi sana (söylemeyi bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı) onu bana şeytan, vesvese ile unutturmuş oldu. Ha, şimdi hatırladım, (o) balık (denizde yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu) o canlanarak denize atılmış, bir yolu takibedip gitmişti.

64. Dedi ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya, hemen izleri üzerine uyarak geri döndüler.

64. Bu sözü işitince Hz. Musa (dedi ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya) böyle balığın denize atlayıp gitmesinden başka değildir. Çünkü kendisiyle görüşmeğe memur olduğu zata işte bu balığın böyle denize atılacağı yerde karşılaşacağı Hazreti Musa’ya evvelce vahy olunmuştu. (Hemen izleri üzerine uyarak geri döndüler) o iki denizin birleştiği yerdeki kaya mahalline dönüp tekrar geldiler.

§ Kasas “bir kimsenin izini sürüp ardınca gitmek ve bir kimseye bir hadiseyi beyan edip bildirmek mânâsınadır. Kıssa da hikâye, hal ve şan demektir. Çoğulu: Kısastır.

65. Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona kendi katımızdan bir rahmet vermiştik. Ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.

65. Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm ile arkadaşının ilâhî rahmete mazhar bir zata kavuştuklarını ve Hz. Musa’nın kendisinden bazı şeyler öğrenmek üzere o zata tâbi olmak istediğini ve bu hususa dair aralarında geçen konuşmayı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri buyurmuş oluyor ki: Musa Aleyhisselâm ile arkadaşı tekrar iki denizin birleştiği yere döndüler. (Derken) oraya varınca orada (kullarımızdan bir kul buldular ki, ona) o muhterem kula (kendi katımızdan bir rahmet vermiştik) yani: Onu vahy vepeygamberliğe ilham ve keramete nail kılmıştık (ve ona katımızdan) yüce tarafımızdan (bir İlim öğretmiştik) onu bir kısım gayıplara ait bilgiler ile seçkin kılmıştık, onu birnice önemli bilgilere, ilmî hakikatlere, Ledün ilmine kavuşturmuştuk. Âlimlerin çoğunluğuna göre o muhterem kuldan maksat Hızır Aleyhisselamdır. Diğer bir kavle göre de ilyesa ve ilyas Aleyhimesselâmdır.

66. Ona Musa dedi ki: Öğretilmiş olduğundan bana bir irşat vesilesi öğreti vermekliğin üzere sana tâbi olabilir miyim?

66. (Ona) o bilgin zata Hz. (Musa) bir edep ve nezaket eseri olmak üzere tam bir tevazu ile (dedi ki:) Allah tarafından (öğretilmiş olduğundan) bir takım gayıplara ait İlim ve bilgilerden (bana bir vesilei irşad) beni hayra, doğruluğa, bir kısım hakikatlara irşad edecek bir İlim (öğretivermekliğin üzere sana tâbi olabilir miyim?.) Böyle şeyleri senden Öğrenmeye bana müsaade eder misin?.

67. Dedi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra kâdir olamazsın.

67. O zat da (dedi ki: Şüphe yok, sen benimle beraber sabra kâdir olamazsın) benden meydana geldiğini göreceğin bir takım muamelelerin sırlarına yapılmalarındaki hikmetleri, menfaatları hemen öğrenemeyeceğinden dolayı itirazda bulunabilirsin.

68. Ve hakikatından tamamen haberdar olmadığın bir şeye karşı nasıl sabr edebilirsin?

68. Evet.. Sabr edemezsin (ve hakikatından) yapılmasındaki hikmet ve faydadan (tamamen haberdar olmadığın bir şeye) görünüşte kötü görülen bir muameleye (karşı nasıl sabr edebilirsin?.) sen ki, bir Yüce Peygamber bulunuyorsun, öyle zahiren yasaklanmış, gayrı meşru görülen bir muameleye karşı nasıl sükûtedebilirsin? Elbette demezsin. O halde bana arkadaşlık etmemelisin. Sahihi buharîde anlatıldığı üzere Hz. Hızır demiş ki: Ya Musa!. Allah Teâlâ bana kendi ilminden bir bilgi öğretmiştir ki, onu sen bilmezsin. Sana da kendi ilminden bir bilgi öğretmiştir ki onu da ben bilemem. Evet.. İlimler ve bilgiler sonsuzdur. Hepsini herhangi bir insanın tamamen bilmesi mümkün değildir.

69. Dedi ki: inşaallah beni elbette sabreder bulacaksın ve sana hiçbir emîrde âsi olmam.

69. O zata cevaben Hz. Musa da (dedi ki: Inşaallah beni elbette sabr eder bulacaksın) sana karşı itirazda bulunmam (ve sana hiçbir emîrde âsi olmam) emredeceğin hususlarda sana muhalefet etmem. O zat, ilâhî ilimlere sahip olduğu için onun gayrimeşru bir harekette, bir emirde bulunmayacağını Hz. Musa bildiği için ona öyle teminat vermiştir. Bununla beraber Musa Aleyhisselâm, sabr ve itaat edeceğini Allah’ın dilemesine bağlamış olduğu için kendisinden aksi meydana gelince sözünde durmamış sayılamaz.

70. Dedi ki: Eğer bana tâbi olacak isen artık bana hiçbir şeyden sual etme, ondan sana ben haber verinceye değin.

70. Bunun üzerine o zat da (dedi ki:) Sen serbestsin (eğer bana tâbi olacak isen artık bana hiçbir şeyden) söyleyeceğim veya işleyeceğim herhangi bir sözden, bir işten (sual etme) değil itiraz etmek, onun sebebini, hikmetini bile benden sorma. (Ondan) o söylediğim veya işlediğim şeyden (sana ben haber verinceye değin.) sen sabret, açıklama isteğinde vesairede bulunma, o şeyin zabirine bakma. Çünkü ben haddızatında caiz, uygun olmayan bir şeyi yapmam. Bu tarzdaki bir konuşma, öğretmen ve öğrenci olanlara en güzel bir terbiye örneği teşkiletmektedir. .

71. Bunun üzerine gidiverdiler. Ne zaman ki bir gemiye bindiler, o gemiyi yaraladı. Dedi ki: Onu yaraladın mı ki, ahalisini boğuveresin? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın.

71. Bu mübarek âyetler, Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın arkadaşlıkta bulunarak seyahate devam etmelerini ve aralarındaki konuşmaları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki Hz. Musa ile Hz. Hızır (bunun üzerine) aralarında geçen konuşmayı ve şartların müteakip (gidiverdiler) bir gemiye binmek için sahil boyunca yürüdüler. Hz. Yuşa ise beni İsrail arasına dönmüştü. (Ne zaman ki) Hz. Musa ile Hz. Hızır (bir gemiye bindiler) Hz. Hızır eline aldığı bir balta ile (o gemiyi yaraladı) onun denizi temas eden tahtalarından bir ikisini kırıverdi. Bunu gören Musa Aleyhisselâm (ded ki: Onu yaraladın mı?.) öyle tahtalarını parçaladın mı ki, (ahalisin boğuveresin?.) gemi içinde bulunan yolcuları denize dökesin. (Doğrusu pekkötü bir şey yaptın!.) öyle telâfisi mümkün olmayacak bir felâkete, bütün o yolcuların boğulmalarına sebebiyet vermiş bulundun. Böyle birçok insanların helâkine sebep olacak bir muamele, zahiren uygun görülmediğinden Hz. Musa ona tahammü edemiyerek böyle bir itirazda b’lunmuştu.

72. Dedi ki: Ben demedim mi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?

72. Hz. Hızır da (dedi ki:) Ya Musa!. (Ben demedim mi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?.) Benden meydana geldiğini göreceğin şeylerin sebep ve hikmetini hemen göremeyeceğin için itirazde bulunacaksın, sabra ve va’dini yerine getiremeyeceksin?.

73. Dedi ki: unuttuğum şey ile beni muaheze etme, bana bu isimden dolayı bir güçlük teklif eyleme.

73. Musa Aleyhisselâm da (dedi ki:) Ey Hızır!.Beni mazur gör (unuttuğum şey ile beni muâhaze etme) senin tavsiyeni unuttuğumdan ve ahdına riayet etmediğirnden, bu husustaki gafletimden dolayı beni mazur gör. (Bana bu işimde dolayı bir güçlük teklif eyleme) seninle olan bu arkadaşlığım hususunda bir müşkül durumda kalmayayım, bana kolaylık göster. Aramızda bir münakaşa bulunmasın.

74. Yine gittiler, nihayet bir oğlan çocuğuna rastgeldikleri an hemen onu öldürüverdi. Dedi ki: Bir tertemiz nefisi, bir nefis karşılığında olmaksızın öldürdün mü? Muhakkak ki, pek kötü bir şey yapmış oldun.

74. Hz. Musa’nın bu mazeretini Hz. Hızır kabul ederek yine arkadaşlığa devam ettiler ve gemiden çıkarak yürüdüler. (Yine) yollarına (gittiler, nihayet bir oğlan çocuğuna rast geldikleri an) onu diğer çocuklar ile beraber oynamakta buldular. Hz. Hızır onu hemen (öldürüverdi) ne şekilde öldürdüğü Kur’an’ı Kerim’de anlatılmış değildir. Başını duvara vurmak veya başını el ile çekip veya bıçak ile kesip koparmak gibi bir şekilde onun hayatına son vermiş olduğu rivayet olunuyor. Bu hadiseyi gören Hz. Musa (dedi ki:) Ey Arkadaşım!, (bir tertemiz nefsi) günahtan uzak bir genci (bir nefs karşılığında olmaksızın) şer’î bir kısas mahiyetinde bulunmaksızın (Öldürdün mü?.) bu ne garip bir muamele!, (muhakkak ki, pek kötü bir şey yapmış oldun) akılların inkâr, nefislerin nefret edeceği bir harekete bulundun. Ne için buna lüzum gördün. Bu çocuğun hayatını iade artık bizim için mümkün değildir.

75. Dedi ki: Ben sana demedim mi ki, şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin.

75. Hızır Aleyhisselâm da (dedi ki:) Ya Musa!. (Ben sana) evvelce (demedim mi ki, şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin) gördün mü sabredemedin, sözünde durmayarak yine itirazda bulundun.Hz. Hızır bu ihtarına “sana” tabirini de ilâve etmiş, Hz. Musa’nın daha ziyade nazarı dikkatini çekmek istemişti.

76. Dedi ki: Bundan sonra sana bir şeyden sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Muhakkak ki, benim tarafımdan özre erişmiş oldun.

76. Hz. Hızır’ın bu ihtarı üzerine Musa Aleyhisselâm hayâ ederek ve bir pişmanlık eseri göstererek tekrar (dedi ki: Bundan sonra) bu defaki sualimden başka (sana) yapacağın herhangi (bir şeyden sual edersem artık bana arkadaş olma) beni arkadaşlığına alma, benden ayrıl (muhakkak ki) sen (benim tarafımdan özre erişmiş oldun) sana iki defa itirazda bulunduğum için artık sen mazursun, beni arkadaşlığından ayırabilirsin, senin gibi iyi hali Allah tarafından haber verilmiş ve kendisine tâbi olmaklığım emrolunmuş olan muhterem bir zatın elbetteki, her hareketi, meşru ve bir hikmete dayanmaktadır, ona karşı itiraza yer yoktur. Bu konuşma üzerine yine arkadaşlıkları devam etti.

77. Sonra yine gittiler, bir belde ahalisine varınca onun ahalisinden yiyecek istediler. Onlar ise bunları misafir kabul etmekten kaçındılar. Derken orada bir duvar buldular ki, yıkılmak istemekte idi. Onu hemen doğrultu verdi. Dedi ki: Eğer dileseydin bunu üzerine elbette bir ücret alıverirdin.

77. Bu mübarek âyetler de Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın bir müddet daha arkadaşlıkta bulunduklarını, sonra Hz. Musa’nın bir ifadesinden dolayı bu arkadaşlığa son verildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm ile Hz. Hızır, aralarındaki konuşmadan (sonra yine) yollarına devam edip (gittiler) bu esnada (bir belde ahalisine varınca) aralarında dolaştılar (onun ahalisinden yiyecek istediler) böyle bir ihtiyaç içinde kalmışlardı. (Onlar) o belde ahalisi (ise bunları) böyle muhterem iki zatı (misafiretmekten kaçındılar) onları hanelerine kabul ederek taam vermekte bulunmadılar. (Derken orada bir duvar buldular ki, yıkılmak istemekte idi) yani: Yıkılmaya yüz tutmuştu, hemen hemen yıkılacaktı. Hz. Hızır ise (onun hemen doğrultuverdi) mübarek eliyle temas ederek onu dosdoğru bir hale getirdi. Böyle bir mucize gösterdi. Yahut o duvarı sökerek yeniden yapıverdi. Hz. Musa, bunu görünce Hz. Hızır’a (dedi ki: Eğer dileseydin bunun üzerine) böylece bir hizmette bulunma karşılığında (elbette bir ücret alıverirdin) o sebeple ihtiyacımızı gidermiş olurduk. Muhterem iki misafiri aç bırakarak hanelerine kabul etmeyen kimselere karşı böyle fedakârca bir hizmette bulunmak büyük bir iyiliktir. Bunun karşılığında bir şey beklemek gerçekte yüce kimselerin âdetine aykırıdır. Fakat bir ihtiyaç ve mecburiyet sebebiyle bu hizmetten dolayı bir ücret beklenebilir. Büyük bir hayatî ihtiyacın giderilmesi başka türlü kabil olmayınca bunu cemiyet efradından istemek mübahtır, belki de birçok kere vacip olur işte böyle mecburiyetten dolayıdır ki, Musa Aleyhisselâm yine va’dini unutarak öyle bir sualde blunmuştu.

§ O beldeden murat ise ya Antakya’dır veya iyle’dir veyahut Endülüs’te bir şehirdir. Kariyye tabiri köy demek ise de belde, şehir mânâsında da kullanılmıştır.

78. Dedi ki: İşte bu, benimle senin aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.

78. Hz. Musa’nın bu ifadesi üzerine Hz. Hızır da (dedi ki:) Ya Musa!. Aleyhisselâm (işte bu) vakit veya benim ücret almadığımı söylemekliğin veyahut bu üçüncü sualin (benimle senin aramızın ayrılışıdır) Çünkü: Hz. Musa demişti ki: Bundan sonra sana bir daha sualde bulunursam artık bana arkadaş olma, aramızda arkadaşlık kalmasın. Şimdi Hz. Hızır da dedi ki: (Üzerine sabra muktedir olmadığın şeylerin) benim yaptığım üç tür muamelenin(izahını sana haber vereceğini) o üç meselenin tevilini, tefsirini, hikmetini sana bildireceğim, artık arkadaşlığımıza son verilmiş olsun.

79. Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdar vardır ki, her sağlam gemiyi zulmederek alıvermektedir.

79. Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ın üç muamele hakkındaki itiraz edercesine vaki olan sorularına, onların sebebini, iç yüzünü göstermek üzere Hızır Aleyhisselâm’ın şu vermiş olduğu cevapları beyan buyurmaktadır. (Şöyle ki: Gemi) o yaraladığım gemi, (denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi) deniliyor ki, onlar on kardeş olup beşi kötürüm bir halde imiş, geçim vasıtaları gemiden ibaret olup kendilerini zalimlere karşı müdafaadan âciz bulunuyorlarmış. (Artık ben onu) o gemiyi (kusurlu yapmak istedim) onu geçici olarak faydasız hale gelmiş, tamire muhtaç bulunmuş gibi göstermek diledim. (Ve onların ötesinde) ön taraflarında veya arka taraflarında (bir hükümdar vardır ki, her) sağlam, iyi (gemiyi zulmederek alıvvermektedir) işte bu zalimin gasbından kurtarmak için o gemiyi öyle kısmen arızalı etmiş oldum. O kâfir hükümdarın adı “Celendiyyibni kerker” veya “Menule İbni celendiyyil ezdî” imiş.

80. Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. İmdi onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk.

80. Öldürülen (Oğlana gelince, onun anası ile babası iki mümin kimselerdir) bu oğlan ise deniliyor ki, büluğ çağına ermişti, yol kesicilik yapıyordu, çirkin işler yapmaya devam eyliyordu. Veya kâfir tabiatlı bir çocuk idi, ileride kâfirce hareketlerde bulunabilecekti. (İmdi onları) o ana ile babayı ileride (bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk) evlât sevgisi onları öyle bir felâkete sevk edebilirdi.

81. Artık biz istedik ki, Rableri onlara ondan temizlikce daha hayırlısını ve marhemetce daha yakınını bedel olarak versin.

81. (Artık) o oğlanı öldürmekle (biz istedik ki, rableri onlara) o ana ile babaya (ondan) o öldürülen oğlandan (temizlikce) günahlardan, kötü huylardan temiz olmak itibariyle (ve) kendilerine karşı (merhametce) hürmet ve itaatce (daha yakınını) o oğlana (bedel olarak versin) işte böyle bir gayeye binaen o oğlan öldürülmüş, onun şerrinden anababası kurtarılmıştır. Bu oğlanın adı “Ceysur” imiş. Deniliyor ki: sonra o ana ile babanın bir kızı dünayaya gelmiş, bir Peygamber ile evlenmiş, bir Peygamberin de annesi olmuştur ki, Cenab-ı, Hak, o Peygamber ile bir ümmeti hidayete erdirmiştir.

82. Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi. Artık Rabbi diledi ki: Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler bu Rabbinden bir rahmet olarak böyle yapılmıştır Ve onu kendi reyimle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.

82. Düzeltilen (duvara gelince, şehirde) o uğradığımız “kariyye” denilen beldede (İki yetim oğlanın idi) adları “Esrem” ve “Sarim” imiş. O duvarın (altında ise onlara ait bir hazine var idi) onun için o duvarın yıkılmasına meydan verilmemiştir. Bu hazineden maksat ise altun ve gümüşten ibaret imiş. Yahut altundan yapılmış bir levha olup iki tarafında pek hikmetli, dindarca cümleler yazılı bulunmakta imiş. (Babaları da iyi bir kimse idi) rivayete göre o zat “kâsih” adında ibadete düşkün sofu bir mümin imiş. Bu ilâhî beyan gösteriyor ki: Bir zatın halinin iyiliği, çok kere zürriyyetinin, aşiretinin, etrafında bulunaların Allah’ın korumasında bulunmalarına bir vesile olur. (Artık Rabbin diledi ki: Onlar) o iki yetim (erginlik çağına ersinler de) bülûğe eripdüşünce olgunluğuna sahip bulunsunlar da o zaman (hazineleri çıkarıversinler) ondan istifadede de bulunsunlar. Bu duvarın böyle düzeltilmesi, hazinenin koruma altında bulundurulması (Rabbinden bir rahmet olarak) böyle yapılmıştır. (Ve onu kendi reyimle yapmış olmadım) bu hususta kendi ictihadımla hareket etmedim. Onu ancak Allah Teâlâ’nın emriyle, onun ilhamiyle yapmış oldum. (İşte bu,) beyan olunan sebepler, maksatlar (üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır) o yaptığım şeyler, böyle birer gayeye, faydaya binaen yapılmıştır. Bu kıssadaki faidelerden biri de şudur ki: Bir insan ne kadar bilgin olsa da yine her şeyi hemen anlayamaz. Binaenaleyh, yalnız kendisini görüp durmamalıdır ve her güzel görmediği şeyi, sebebini anlamadıkça hemen inkâr etmemelidir. Olabilir ki, o şeyde gizli bir fâide, bir menfaat bulunmuş olur da onu kendisi bilemez, İnsan, daima bilgilerini arttırmaya çalışmalıdır, İlim adamlarına karşı mütevazice harekette bulunmalıdır, kendisinin bir kusurunu anlayınca onu itiraf edip özür dilemelidir, özür dileyenlere karşı da affedici bulunmalıdır, sertlikle muameleden çekinmelidir. İnsanî erdemler, sosyal terbiye bunu gerektirir.

§ Hz. Hızır’ın hal tercümesi: Hızır Aleyhisselâm büyük bir zattır. Rivayete göre ismi “Belyan bin Milkân” imiş. Her uğradığı yerde veya namaz kıldığı sahada yeşil otlar vücude geldiği için kendisine böyle “Hızır” denilmiştir. Bu zatın bir takım gayb ilimlerini bildiği, pek mümtaz bir şahsiyet olduğu şüphesiztir. Ancak peygamber olup olmadığı kesin şekilde malûm değildir. Hz. Hızır, rivayete göre Zülkarneyin’in ordusunda büyük bir mevki sahibi olarak onunla Atlantik okyanusuna kadar gitmiş, hayat suyundan içerek kıyamete kadar hayatta kalmıştır. Bir hadisi şerif de vefat etmiş olduğunu göstermektedir. Hızır Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâm zamanındayaşamış, sonra Musa Aleyhisselâm’a karşılaşmıştır. Bazı beyanata göre de Hz. Hızır göğe kaldırılmış olan “İlyâs” Peygamberden ibarettir. Şöyle ki İlyâs Aleyhisselâm, israiloğulları peygamberlerinden olup Hz. İsa’nın doğumundan dokuz asır evvel hayatta bulunmuştur. Beni İsrail, Bâl adındaki puta tapmakta idiler. Bu zat, onları bu müşrikce hareketten yasakladığı için aleyhinde bulunmuşlardı, o da bir çok zaman sahralarda, mağaralarda yaşamış, nihayet ilyesa Aleyhisselâm’ı kendisine peygamberlikte halef bırakarak milâttan sekizyüz seksen sene evvel semaya kaldırılmıştır,

83. Ve sana Zülkarneyin’den sual ediyorlar. De ki: Ona dair size kâfi bir haber hikâye edeceğimdir.

83. Bu mübarek âyetler, bu sûredeki dördüncü kıssayı teşkil ediyor. Resûl-i Ekrem’den sual edimiş olan Zülkarneyin’in kıssasını bildiriyor, Zülkarneyin’in doğu ve batıya seyahatini, bu esnada ne gibi bir kavme tesadüf ettiğini anlatıyor ve Zülkarneyin’in müminler ile kâfirlere karşı nasıl bir siyaset takibedeceğini bildirmiş olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. (Sana) Yahudîler veya onların teşvikiyle Mekke müşrikleri bir imtihan maksadiyle (Zülkarneyin’den sual ediyorlar) onun tarihi hayatına dair senden bilgi istiyorlar. Onlara (de ki: Ona dair size kâfi bir haber hikâye edeceğimdir) Zülkarneyin’in kıssasanı bir ilâhî vahye dayanarak size bildireceğimdir.

84. Biz onu yeryüzünde bir kudrete erdirdik ve ona her şeyden bir sebep verdik.

84. Evet.. Onun hakkında Allah Teâlâ buyuruyor ki: (biz onu) Zülkarneyini (yeryüzünde bir kudrete erdirdik) onu dünyada hâkimiyete, güzel bir tasarrufa muktedir kıldık, (ve ona) Zülkarneyin’e (her) dilediği, muhtaç olduğu (şeyden bir sebep) bir yol, bir ulaşma vesilesi (verdik) onu ilme,kudrete ve diğer gerekli vasıtalara sahip eyledik.

85. Artık o, bir yol takibe başladı.

85. (Artık o) Zülkarneyin. böyle ilâhî nimetlere, yardımlara nail olunca batıya doğru (bir yol takibe başladı) güneş gibi doğu tarafından batı tarafına yöneldi, yol açıktı. Deniliyor ki: Tövbe kapısı batıda olduğundan onun için olmalıdır ki, evvelâ o tarafa yola çıkmayı gerekli gördü.

86. Tâki, güneşin battığı yere vardı, onu siyah bir çamur gözesinde batar gibi buldu ve onun yanında bir kavim de buldu. Dedik ki: Ey Zülkarneyin! Ya azap edersin veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın.

86. (Tâki) bu yürüyüşte (güneşin battığı yere vardı) yani: Batı tarafındaki yer sahasının sonuna kavuştu. Batıda Büyük Okyanus denilen denizin kenarına varıp durdu (onu) o güneşi, görülüş itibariyle (bir siyah çamur gözesinde batar) gibi (buldu) artık onun ötesinde yaşanan bir yer kalmamıştı. Bu batma, göz ile görünüşe göredir. Nitekim bir gemi ile denize açılmış olan kimse de akşamleyin güneşi denizde batıyor gibi görür. Halbuki, güneş denizden değil, bütün yer küresinden binlerce defa daha büyüktür. (Ve onun) o sahile bitişik gözenin (yanında bir kavim de buldu) bu kavim, deniliyor ki kâfir imiş, elbiseleri vahşi hayvanların derilerinden, yiyecekleri de denizin dışarıya attığı balıklar gibi şeylerden ibaret bulunuyormuş. Cenab’ı Hak buyuruyor ki: Biz de (dedik ki. Ey Zülkarneyin!.) sen serbestsin bu kavmi (ya cezalandırırsın) onları küfürlerinden dolayı öldürüverirsin (veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın) onları İslâmiyete davet ederek kendilerini irşada çalışırsın, kendilerine dinî meseleleri öğretirsin. Diğer bir yoruma göre onları ya öldürür veya esir alırsın. Zülkarneyin’e böyle bir ilâhî emrin gelmesi,eğer kendisi peygamber ise bir melek vasıtasiyledir, peygamber değilse yanında bulunan bir peygamber vasıtasiyledir veya kendisinin tâbi olduğu şeriat dairesinde yaptığı bir ictihad yoliyledir.

87. Dedi ki: Her kim zulüm ederse elbette onu cezalandırırız, sonra da Rabbine gönderilir, artık o da cidden şedit bir azap ile cezalandırır.

87. Zülkarneyin de bu emri aldığı vakit (dedi ki: her kim) nefsine (zulum ederse) davetimi kabul etmez, küfründen ayrılmazsa (elbette onu cezalandırırız) onu öldürürüz (sonra da) ahirette (Rabbine gönderilir) onun yüce mahkemesine sevkolunur (artık o da) o Yüce Rab de o şahsı (cidden şiddetli bir azap ile cezalandırır) bu da ebedî olan cehennem ateşidir.

88. Amma her kim imân eder ve iyi amelde bulunursa artık onun için çok güzel bir mükâfat vardır ve ona emrettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz.

88. (Amma her kim) davetim gereğince (İmân eder) dinî esasları kabul ve tasdik eyler (ve güzel amelde bulunursa) üzerine düşen vecibeleri, insanî vazifeleri ifaya çalışırsa (artık onun için çok güzel bir mükâfat vardır) ki, o da cennettir, ebedî saadettir. (Ve ona) öyle imân eden kimse için kendisiyle (emr ettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz.) ona namaz gibi, zekât gibi, cihat gibi yapabileceği şeyleri teklif ederiz, yapamıyacağı pek meşakkatli şeyleri teklif etmeyiz.

89. Sonra da başka bir yol takip etti.

89. Bu mübarek âyetler de doğu tarafına seyyahatte bulunan Zülkarneyinin o civarda kendilerini güneşten koruyacak bir şeye sahip olmayan bir kavme tesadüf ettiğini bildiriyor. Sonra da başka bir yolu takibederek iki sed civarında yaşayan âciz bir kavme de rastladığını ve onların kendilerini Yecüc veyaMecüc denilen iki taifeden korumak için aralarına bir engel yapılmasını teklif etmiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Zülkarneyin, batı tarafına seyahatından (sonra da başka bir yol takîbetti) doğu tarafına yöneldi, seyahatına devamda bulundu.

90. Vaktaki güneşin doğduğu bir tarafa kavuştu, onu bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı, bir siper yapmış değildik.

90. (Vaktaki) Zülkarneyin bu seyahatında (güneşin doğduğu bir tarafa kavuştu) güneşin ilk aydınlattığı bir beldeye geldi (onu) o güneşi (bir kavim üzerine doğar bulduki, onlar için güneşe karşı bir siper yapmış değildik) bu kavim için güneşin ışınlarını etkisiz kılacak bir elbise, bir bina, bir tepe gibi bir şey bulunmuyordu. Bunlar güneş doğunca ya yer altındaki mahzenlere veya denize sokulurlardı. Güneş etkisiz olunca çıkar maişetleriyle uğraşırlardı. Bunların bir zenci kabilesi olduğu rivayet olunuyor.

91. İşte böylece. Ve şüphe yok ki, onun yanında neler olduğunu biz ilmen kuşatmışızdır.

91. Zülkarneyinin seyahati (işte böylece) idi. Güneşin battığı yere kadar gittiği gibi doğduğu tarafa da gidiverdi, öyle birtakım kavimlere tesadüf etti, kendisinde öyle bir kuvvet, bir hâkimiyet bulunmuş idi. (Şüphe yok ki, onun yanında) Zülkarneyin’in maiyetinde erlere, silâhlara ve başka şeylere dair (neler olduğunu biz ilmen kuşatmışızdır) Yani: Onun sahip olduğu kuvvetler, haşmetler o kadar çok idi ki, onları bilen ve haberdar olan Yüce Allah’dan başkası tamamen bilip takdir edemezdi.

92. Sonra diğer bir yolu takibe başladı.

92. Zülkarneyin (sonra diğer bir yolu takibe başladı) doğu ile batı arasında güneyden kuzeye doğru ayrılmış bir üçüncü yolagidiverdi.

93. Vaktaki, iki dağın arasına kavuştu, onların yakınında bir kavim buldu ki, söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler.

93. (Vaktaki) Zülkarneyin, bu yeni yolu takibetti (iki dağın arasına kavuştu) burası Türkistan’ın kesildiği, doğru tarafında son bulduğu bir saha imiş. Zülkarneyin, (onların) o iki dağın (yakınında) oturan (bir kavim buldu ki) onlar, kendi dillerinin yabancı oluşundan ve zekalarının noksanından dolayı âdeta (söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler) Zülkarneyin ile beraberindeki zatların sözlerini kolaylıkla anlayacak bir durumda bulunmuyorlardı. Kendilerinin sözleri kolaylıkla anlaşılabilmezdi.

94. Dediler ki: Ey Zülkarneyin! Şüphe yok ki, Yecüc ile Mecüc, yerde fesat çıkarıp duran kimselerdir. Bizim ile onların arasına bir sed, yapman için sana bir ücret versek olur mu?

94. Bu kavim (dediler ki: Ey Zülkarneyin!.) yani bunlar bir mütercim vasıtasiyle maksatlarını arzettiler veya bunların sözlerini yabancılığına rağmen Zülkarneyin, ilâhî bir lütuf olan yeteneği ile anladı. (Şüphe yok ki. Yecüc ile Mecûc) denilen iki kabile (yerde) bizim ülkemizde (fesat çıkarıp duran kimselerdir) bunlar birçok kimseleri öldürüyor, birçok yerleri tahrib ediyor, bütün ekinleri ve hattâ öldürdükleri insanların etlerini yiyip duruyorlar. (Bizim ile onların arasına bir sed) bir engel, bir mâni olacak duvar (yapman için sana bir ücret versek olur mu?) Bunu kabul eder misin?. Yani: Sana bir ücret veya bağış olarak bir mal verecek olsak şu iki dağ arasında bir sed yapıp da o iki kavmin tecavüzünden bizleri korumuş olursun, sen bizim bu teklif imize muvaffak eder misin?.

95. Dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimetler sizin bana vereceğiniz ücretten hayırlıdır. Siz bana bir kuvvet ileyardım edin, sizinle onların arasına bir kuvvetli sed = engel yapayım.

95. Bu mübarek âyetler de Zülkarneyin’in iki dağ arasında pek kuvvetli, pek sanatkârane bir sed yaptığını bildiriyor. Artık arka tarafta kalan kabilelerin oradan çıkıp etrafa saldıramaz olduklarını ve bu bir rahmet eseri olup kıyamete yakın onun yıkılıp dümdüz bir hâle geleceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Zülkarneyin, kendisine bir ücret vermelerini teklif eden kavme (dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu) nimetler, mal, mülk vesair sebepler, sizin bana vereceğiniz karşılıktan, ücretten- hayırlıdır. O sizin vereceğiniz ücrete ihtiyaç yoktur. (Siz bana bir kuvvet ile yardım edin) kendi ellerinizle, kuvvetlerinizle ve bir takım inşaat aletleriyle bana yardım etmeniz yeterlidir. (Sizinle onların) o Yecüc ile Mecüc denilen iki kabilenin (arasına bir kuvvetli sed) çok sağlam bir engel (yapayım) o sayede o kavimlerin hücumundan kurtulmuş olursunuz.

96. Bana demir parçaları getirin, iki dağın arası bir seviyeye gelince körükleyin dedi. Onu ateş haline koyduğu zaman da getirin bana, dedi. Üzerine erimiş bakır dökeyim.

96. Siz (Bana) ancak büyükçe (demir parçaları getirin) dedi. Onlar da getirdiler, inşaata başlanıldı. Vaktaki: (İki dağın arası) bu demir parçalariyle doldurulup (bir sevîyyeye) birbirine denk bir hâle (gelince körükleyin dedi) onlar da körüklediler. (Onu) o körüklenen demir kütlesini (ateş haline koyduğu zaman da) orada çalışanlara (Getirin bana dedi: Üzerine) o ateş gibi hararetli bir hale gelmiş olan demirlerin üzerine (erimiş bakır dökeyim) Zülkarneyin, bunu böyle yapmakla demirler ile bakılar birbirine karışarak pek büyük sanatkârane bir kale duvarı vücude gelmiş oldu.

97. Artık ne onun üstüne çıkmaya kâdir oldular ve ne de onun için bir delik açmaya güçleriyetti.

97. Ne zaman ki böyle pek sağlam, enteresan bir duvar yapılmış oldu (artık ne) Yecüc ile Mecüc ve ne de başkaları (onun) o seddin (üstüne çıkmaya kâdir oldular) onun düzgünlüğü, yüksekliği buna mâni idi. (ve ne de onun için bir delik açmaya güçleri yetti) onun sertliği, demirden yapısı buna müsait değildi. O, Zülkarneyin gibi büyük bir zatın göstermeğe muvaffak olduğu muazzam bir harika idi.

98. Dedi ki: Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vâdi geldiği vakit ise onu dümdüz etmiş olacaktır. Ve Rabbimin va’di, bir hak olmuştur.

98. Zülkarneyin yanında bulunanlara (dedi ki: Bu) sed, veya bunu böyle yapmaya muvaffakiyet (Rabbimin bir rahmetîdîr) eğer öyle bir ilâhî rahmet olmasa idi insanların öyle bir sed yapmaya kudreti olamazdı. (Rabbimin va’di geldiği vakit ise) yani: Kıyamet günü yüz gösterince de veya arkasındaki kabilelerin yer yüzüne dağılmaları için takdir olunan zaman gelince de o kudret sahibi Yaratıcı (onu) o pek sağlam seddi (dümdüz etmiş olacaktır) o zaman bu demir sedden eser kalmaz. (Ve Rabbimin va’di) herhangi vâd ve beyan buyurduğu şey (bir hak olmuştur) kesinlikle sabittir ve gerçekleşecektir. Onda sözünden dönme olamaz.

§ Rivayete göre sonra Yecüc ile Mecüc’ün boyunlarına veya kulaklarına, deve, sığır, koyun gibi hayvanların burunlarındaki kurtlar gibi bir takım hayvancıklar musallat olarak helâklarına sebep olacaktır. Sonra da bir takım kuşlar gelerek onların kokmuş cesetlerini denize atacaklardır, onu müteakip de yağmurlar yağarak yeryüzünü onların pis kokularından temizlenmiş olacaktır, bu hâdise Hz. İsa’nın inmesinden ve Deccal’ın öldürülmesinden sonra vuku bulacaktır. Ebussuud Tefsiri.

§ Yecüc ve Mecüc “hakkında malûmat: Bunlar iki kabileden ibarettir, bunlara dair çeşitli rivayetler vardır. Bunlar bozguncu, insanların hukukuna tecavüz eden kimseler idi, bunların gayet küçük ve pek büyük cüsseler! vardı, bulundukları yer hakkında da çeşitli rivayetler vardır. Kur’an’ı Kerim, bunların ibret verici olan hâllerine ve bir gün yine yeryüzüne çıkıp dağılacaklarına işaret buyurmaktadır. Bu husustaki tafsilâtı Allah’ın ilmine havale ederiz. Bunlar, etraftaki kavimlere saldırdıkları için kendilerine karşı Zülkarneyin’in harika kabilinden bir sed yapmış olduğu muhakkaktır. Bunu Kur’an-ı Kerim bildirmektedir: Nitekim vaktiyle bir çok yerlerde de çeşit çeşit sedler, kal’a duvarları yapılmıştır. Bu cümleden olarak Türkistan’da Azerbeycan’da iki dağ arasında harab olmuş bir sed vardır ki, bugün de kalıntıları görülmektedir. Bu seddin arkasında “Akûk Makuk” adında bir kavim bulunmuştur. Bu sed Nuşirevan’a veya isfendiyar’a nisbet olunuyor. Çin kıtasında da bir takım büyük sedler yapılmıştır. Bu cümleden olarak iki yüz elli saatlik bir uzunlukta bulunan “Çin seddi” meşhurdur. Aynı şekilde yüzseksen üç tarihinde Harz kavmi, Kaf dağından çıkıp “Babülebvab”ın beri tarafına hücum ile İslâm beldelerine birçok zarar vermekte idiler, Harun Reşit, onların üzerlerine iki ordu sevketmiş ve gelip gittikleri gediği kapatmşıtı. Binaenaleyh Zülkarneyin de sahip olduğu pek büyük bir kuvvetle mütenasip bir demir sed yaptırmıştır. Bunu kimse inkâr edemez. Bu seddin bir takdir edilmiş zamana kadar devam edeceğini Kur’an’ı Kerim, bildirmektedir. Belki bu mukadder zaman gelmiş, o sed de yıkılmıştır ve belki de henüz keşfedilmemiş bir mahalde hâlâ durmaktadır. Arkasındaki iki kavmin medeniyet âlemine dağılacağı da ihtimâl ki, kıyametin yaklaşması zamanına rastlayacaktır. Zaten vaktiyle de bir takım vahşi, kan dökücü kabilelerin birçok taraflara dağılarak nice yerleri harab, nice cemiyetleri helâk ettikleritarihen sâbit değil midir?, İnsanlık cemiyetinin varlığına mukaddesatına, ahlâk ve tavırlarına musallat olan, bu hususta gizli ve açık propağanda yapıp duran bir takım kimseler de bir nevi Yecüc ve Mecüc demektir. Cenab-ı Hak, şerlerinden muhafaza uyursun Amin.

§ Zülkarneyin Hazretlerinin hal tercümesi Şöyle ki: Bu zat, mümin salih bir hükümdardır. Cenab-ı Hak, kendisine İlim ve hikmet, heybet ve kuvvet vermiş, yeryüzünde dolaşarak halkı ilâhî dine davet etmiş ve meşhur seddi yapmıştır. İbni Kesir diyor ki: Doğru olan şudur ki: Zülkarneyin, ne peygamberdir ne de mlektir. Belki âdil bir hükümdardır. Halkı hak dine davet etmiştir. Hz. Hızır da ordusunun öncü birliklerinde müsteşar mevkiinde bulunmuştur. Erzekî’nin ve diğerlerinin rivayetine göre Zülkarneyin, İbrahim Aleyhisselâm’ın elinde İslâmiyeti kabul etmiş, onunla beraber Kâbe-i Mükerreme’yi tevafta bulunmuş ve Halilullahın duası berakâtiyle harikulâde başarılara nail olmuştur. Kur’an-ı Kerim Zülkarneyin’in harikulâde kıssasını bildirmektedir. Onun hangi asırda, hangi millet arasında yetişmiş olduğunu açıklamamaktadır. Binaenaleyh bu hususu kesin bir şekilde belirleyemeyiz. Ancak bu hususa dair olan müfessirlerin ve diğerlerinin beyanatını burada özet olarak kaydedelim.

1: Zülkarneyin, Yemen’de hükümdarlık etmiş olan ve tebâbia denilen meliklerdendir. Ismi “Sa’bübnülrais”dir. Başında iki bölük saçları bulunduğu veya doğu ve batıya seyehat eylediği veyahut zamanında iki asrın halkı yok olduğu için kendisine Zülkarneyin” denilmiştir. İmam-ı Ali’den ve İbni Abbas Hazretlerinden rivayete göre de Zülkarneyin bu Yemen hükümdarlarından ibarettir. Eski zamanlarda bir takım haşmet ve kudret sahibi hükümdarların Yemen’de yetişmiş olduğunukabule bir mâni yoktur. Mütercim Asım efendi diyor ki: Bütün İlim adamlarının kabul ederek aldıkları Yemen tarihinde ve diğer muteber kitaplarda ve tarihlerde pekiştirilerek nisbet olunduğu üzere Zülkarneyin, Yemen Tebabiasından, Himyer kabilesindendir. İsmi “Sabübnürrais”dir. Yemen hükümdarları arasında Hinde karşı harbeden, Azerbeycan taraflarında fetihlere nail olan, Afrikaya geçerek orada şehirler inşa eden ve kabileler yerleştiren hükümdarlardan biri olması uzak bir ihtimal değildir. Kendisi pek eski hükümdarlardan olduğu için tarihi meçhul kalmış olabilir.

2: Bazı kimselere göre Zülkarneyin, Feridun adındaki İran hükümdarıdır. Feridun zalim Dehhakin öldürülmesinden sonra İran tahtına oturmuş, İran’dan başka Türk ve Arap beldelerini de zaptetmiş, adaletle salatanat sürmüş, mümin, iyi bir zat imiş. Fakat bu, iddia, hiçbir delile dayanmış değildir. Bir zayıf ihtimalden ibarettir. Zaten Feridun’un tarihî hayatı da efsane kabilinden sanılmaktadır. Malumdur ki, İran’ın eski tarihi karanlıklar içinde kalmıştır. Eski zamanlarda iran’ın hükümdarlarını teşkil eden ilk tabaka “Pişdadiyan” denilen hanedandır. Feridun bunların beşinci hükümdarıdır, kendisi Cimşid’in torunudur, beşyüz sene hüküm sürdüğü Şehname’de rivayet olunuyor. Feridun’dan sonra ise memleketi üç oğlu arasında taksim edilmiş, bu yüzden Iran’da karışıklıklar meydana gelmiştir. Bunların hükûmeti ikibin dörtyüz sene kadar devam etmiş, içlerinden birçok hükümdarlar yetişmiş ise de bir kısmının adları bile meçhul kalmıştır. Iran’da putperestliğin Pişidadiyan zamanında ortaya çıktığı rivayet olunuyor. Halk babalarının, dedelerinin saklamış oldukları suretlerine bilahara tapınmışlardı. Velhâsıl: Feridun’un mümin, salih bir zat olduğuna, doğu ve batıya seyahat ettiğine dair tarihlerde bir şey mevcut değildir. O haldeZülkarneyinin Feridun olduğuna hükmedilemez.

3: Bazı zatlara göre de Zülkarneyin, Yunanlı İskener’den ibarettir. Diyorlar ki: Yunanlı iskenderin babası “Filbos”dur. Kendisi mümin salih, âdil bir hükümdar idi ve Makedonyalı Filib’in oğlu “Rum iskener”den iki bin seneden fazla önce bulunmuştu. Rum iskenden ise Feylesof, kâfir bir hükümdardı veziri “Arîstatâlîs” idi. Milâtdan üçyüz sene önce dünyaya gelmişti. Binaenaleyh bu iki İskender başka başkadır, İşte İbni Kesir ile bir kısım tarihcilerin beyanatı bu merkezdedir. Halbuki, bu beyanat, tarihi hakikatlara aykırıdır. Araştırmacı zatlara göre iskender birdir, Yunan iskender ile Rum iskender, bir hükümdardan ibarettir, bunlar başka başka değildirler. Nitekim kamus mütercim! Asım Efendi diyor ki: “Bazı insanların iskender Zülkarneyin tabirleri, ahmakça bir bakış, karmakarışık tarih kitaplarından almış olmalarından dolayıdır, geçerli değildir. Zira bazen Rumî ve bazen Yunanî nisbetiyle isimlendirilmiş olmakla her birini başka anlarlar. Bununla beraber anlatıldığı üzere ikisi bir şahıstır ki, bazen yönetimi altında olan Yunan ülkesine ve bazen de soyuna izafe ve nisbet ederler. Velhâsıl: İskender iki değil, birdir, ve bu iskender “Zülkarneyin” gibi mümin, salih, dünyanın doğu ve batışına hâkim bir kimse değildir. Yunan tarihî eski olmakla beraber milâdın ancak yirmi asır kadar ilerisine gidebilmektedir ve Romalıların milâttan önce yüzkırk senesinde Yunanistan’ı zaptetmeleriyle son bulmaktadır. Yunanîler küçük parçalara ayrılmışlar ve çok kere birbiriyle savaşlarda bulunup durmuşlardır. Bir aralık Daranın oğlu Serhes’in ordularını mağlûp edebilmişler ise de bunları takibederek iran topraklarına kadar gidememişlerdir. Binaenaleyh saltanatları sınırlı, dinî tarihleri putperestlikle, masallar ve hurafeler ile doluolan Yunanîler arasında mümin, salih doğu ve batıya hâkim bir hükümdar çıkmış olduğunu gösterir hiçbir belirti yoktur. Tefsir-i Kebir’de, Tefsir-i Alusî’de ve diğerlerinde Zülkarneyin ile iskenderi Rumînin bir zat olduğuna ihtimâl veriliyorsa da bu ihtimâl güzelce tetkik edlince pek zayıf kalmaktadır, İskender, bir feylesof olan Aristo’nun mezhebi üzere bulunuyordu. Rivayete göre iran’ı zaptetmiş, Hindistan’a kadar da gitmiş ise de silâh arkadaşları kendisini takibetmek istemedikleri için zarurî olarak dönmek mecburiyetinde kalmıştı. Etrafını da bir takım zevk düşkünleri sarmıştı, onların teşvikiyle zevk ve safaya, işrete, sefahate dalarak daha otuzüç yaşında iken milâttan önce (322) tarihinde hurumadan vefat etmiştir. Binaenaleyh bu gibi hayat tarihî malûm, diğer Yunalılar gibi batıl inançların kuvvetlerin tesiri altında bulunan iskender ile her türlü muvaffakiyet eshabına nail olan, dünyanın doğu ve batısını dolaşan, harikulâde bir sed inşasına muvaffak bulunan, özellikle ilâhî ilhamlara Kur’an’ın övgüsüne mazhar olma şerefine kavuşan mümin, salih Zülkarneyin arasında ne münasebet vardır ki, ikisi bir zat, sayılabilsin. Özellikle “Zülkarneyin” Arapçadır, “İskender” lâfzı ise Rumcadır. Zülkarneyin’in İbrahim Aleyhisselâm ile Mekke-i Mükerreme’de görüşmüş olduğu hadis kitaplarında zikredilmiştir, İskender ise Hz. İbrahim’den ikibin sene sonra dünyaya gelmiş, batı tarafına gitmemişti. Binaenaleyh Zülkarneyin ile iskender’in başka başka olduğunda şüphe edilmemelidir. Gerçek bilgi Allah katındadır.

99. Ve o gün Yecüc ile Mecüc’ün çıktıkları zaman onların bazılarını bazısı içinde dalgalanır muzdarip bir halde bırakmışızdır ve sûra üfrülmüştür, artık onların hepsini toptan toplamışızdır.

99. Bu mübarek âyetler, kıyamete yakın Yecücile Mecüc’ün ne acayip bir tarzda meydana çıkacaklarını, artık gözleri perdeli, hak sözü dinlemekten kaçınan, kerem sahibi olan Yaratıcıyı değil, yaratılmışları kendilerine dost edinmeye cüretkâr olan kâfirlerin de cehenneme sevkedilecekleri muhakkak olduğundan o pek korkunç manzarayı ibret bakışlarına hemen olacakmış gibi sunmaktadır. Şöyle ki: (Ve o gün) Allah’ın vaadi gerçekleştiği vakit, Yecüc ile Mecüc’ün çıkıp etrafa yayıldığı zaman (onların bazılarını bazısı içinde dalgalanır) mustarip (bir halde bırakmışızdır) onlar denizin dalgalanması gibi bir vaziyet almış olurlar, insanlar, cinler biribirine karışarak şaşkın bir halde bulunurlar, derken bir nefhai ulâ = birinci üfleme yüz göstererek bütün mahlûkat ölür giderler, cesetleri çürüyüp dağılır (ve) sonra da (sûr’a üfürülmüştür) ikinci nefha vücude gelmiş (artık) kıyamet kopmuş (onların hepsini toptan toplamışızdır) o ölmüş mahlûkatın hepsi de yeniden hayata erdirilerek mahşerde toplanmış, haklarında lâyık olan muamele yapılmaya başlanılmış olacaktır.

100. Ve o gün cehennemi kâfirler için bir gösterişle göstermişizdir.

100. (Ve o gün) bütün mahlûkatı yeniden diriltip öyle topladığımız zaman (cehennemi kâfirler için bir gösterişle) fevkalâde müthiş bir şekilde ortaya çıkararak (göstermişizdir) artık onlar öyle dehşeti belirlenemeyecek bir halde olan cehenneme sevkedilmiş bulunacaklardır.

101. Onlar ki, gözleri benim zikrimden bir perdede idi ve işitmeğe de kâdir olamaz olmuşlardı…

101. (Onlar ki) o kâfirler ki, dünyadalarken (gözleri benîm zikrimden bir perdede idi) gözlerini gayet kalın bir engel kaplamıştı, Kur’an’ın yüceliğini göremiyorlardı. Dünyanın geçiciliğine, ahiretin varlığını gösteren kudret eserlerini göremiyorlardı. Ve o kâfirler, Kur’an’ın beyanatını, Resûl-i Ekrem’innasihatlarını (işitmeğe de kâdir olamaz olmuşlardı) kendi karakterleri bozulmuş, kendi haklarında iyilik isteyen zatları kendilerine düşman tanımış, artık onlar selâmet ve hidayetlerine vesile olacak şeylerden istifade edebilmek kabiliyetini kendi kötü hareketleriyle elden çıkarmışlardır. Binaenaleyh onlar elbette ki, öyle bir cehenneme atılmaya lâyık olmuşlardır.

102. Ya o kâfir olanlar, benden başka kullarımı kendilerine dostlar edineceklerini mi sanıverdiler? Biz cehennemi kâfirler için bir konaklık yer olarak hazırladık.

102. (Ya o kâfir olanlar) Allah’ın, birliğini, O’nun kudretini takdir ve tasdik etmeyip de (benden başka kullarımı) melekler gibi, Hz. Üzeyir ve Hz. İsa gibi ilâhî zatıma karşı kulluk sunmakla övünen bir kısım mahlûkatımı kendilerine (dostlar edindiklerini mi sanıverdiler) onları mabud edinerek kendilerinden menfaat mi beklediler?. Bu ne kadar cahilce bir hareket!. (Biz cehennemi) bütün (kâfirler için bir konaklık yer olarak hazırladık) artık onların istifade edecekleri yer ancak cehennemdir. Onlar için başka bir ziyafet yeri düşünülemez. Bu ilâhî beyan o kâfirler hakkında bir alay etme ve yanlış davrandıklarını bildirmeyi içermektedir. Artık onlar ne kadar aldanmış olduklarını anlasınlar.

103. De ki: Size amellerce en çok hüsrana düşmüş olanları haber vereyim mi?

103.Bu mübarek âyetler, dünyadaki bütün çalışmalarının boşa giderek ahirette kendilerine bir fâide vermiyeceği kimseleri teşhir ediyor. Onlar, ilâhî âyetleri, ahiret hayatını inkâr eden, mukaddesat ile alayda bulunan, artık dünyevî amellerinin hiçbir kıymeti kalmayan kâfir kimseler olduğundan onların varacakları yerin cehennemden ibaret olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. O münkirlere (de ki: Size amellerce) çalışıp yaptıkları işlerce (en çok hüsranadüşmüş) fâide beklerken zararlara uğramış (olanları haber vereyim mi?.) Kimdir, öyle bir felâkete, helâke maruz kalmış topluluk?.

104. Onlar ki, dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Ve halbuki, onlar güzel bir amel yapar olduklarını zannederler.

104. (Onlar) o çaba ve gayretleri boşa giden şahıslar, o kimselerdir (ki, dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir.) Bütün zayi ve batıl olmuştur. Ve halbuki, onlar güzel bir amel yapar olduklarını zannederler) Evet.. bunlar bir takım amellerde bulunurlar, bunları lâyık olduğu üzre meydana getirmiş olduklarını sanırlar, bunlardan dolayı büyük bir gurura kapılırlar. Ne yazık ki: Bu amelerinin uhrevî mükâfatına nail olamayacaklardır.

105. Onlar, o kimselerdir ki, Rablerinin âyetlerini ve görüleceğini inkâr ettiler. İmdi onların amelleri bâtıl olmuştur. Artık kıyamet günü onlar için bir terazi tutmayacağız.

105. Çünkü (onlar) öyle hüsrana düşenler (o kimselerdir ki. Rablerinin ayetlerini) onun ilâhî birliğini aklen ve naklen gösteren delilleri, burhanları kabul etmezler (ve) o Yüce Yaratıcının (görüleceğini) kıyametin meydana geleceğini, cismanî ve ruhanî haşrın gerçekleşeceğini, insanların mahşere sevkedileceğini, hak etmiş olanların Allah’ın cemâlini görme şerefine nail olacaklarını (inkâr ederler) böyle kâfirce, inatcı bir vaziyet alıp dururlar. Artık onlar cehenneme lâyık olmuş olmazlar mı?, (imdi onların amelleri batıl olmuştur) o kötü inançlarından, inkârlarından dolayı kendilerinin dünyadaki amelleri zayi, büsbütün yok olduğundan, onlardan dolayı bir sevaba nail olamayacaklardır. (Artık kıyamet günü onlar için) o amelleri zayi olan şahıslar için (bir terazi tutmayacağız) o amellere bir kıymet vermiyeceğiz. Çünkü îmanla beraber olmayan herhangi bir amelin uhrevî bir kıymeti yoktur ki, onun değeri, sevabı bir uhrevî terazi ile belirlensin.

106. İşte onların cezaları, küfrettikleri ve âyetlerimizi ve Peygamberlerimizi eğlence yerine tuttukları için cehennemdir.

106. (İşte onların cezaları) uğrayacakları uhrevî ceza (küfr ettikleri) birnice kudret delillerini inkâr eyledikleri (ve âyetlerimizi) Allah’ın birliği, uhrevî hayata şahitlik eden delilleri (ve Peygamberlerimizi) peygamberlikleri mucizeler ile sâbit yüce zatları (eğlence yerine tuttukları) onlar ile alayda bulundukalrı (için cehennemdir) onların o çirkin inançlarının, alaycı bir şekildeki hareketlerinin cezası cehennemden başka değildir.

§ Evet.. Bir kere insaflıca düşünmelidir. Bir kimseye ki Allah Teâlâ hayat, sıhhat, akıl vermşitir. O kimse bu sayede yaşıyor, birnice sanat eserleri vücude getirebiliyor, dünya hayatı itibariyle faideli şeyler keşf ve icad edebiliyor. Şimdi böyle bir kimse, kendisine bu kudreti, bu ehliyeti veren Yüce Yaratıcının varlığını, birliğini, kudretini düşünüp tasdik etmeli değil midir?. O Kerem Sahibi Yaratıcının mucizler ile destek-lemiş olduğu Peygamberlerini de tasdik eylemci! değil midir?. Ve o Hikmet Sahibi Yaratıcının bütün insanlığı maddî ve manevî selâmet ve saadete kavuşturacak olan Kur’an’ı Kerîm’ini de yüceltmeye ve takdire çalışmalı değil midir?. Bunun aksine olarak nankörlükte bulunursa, nail olduğu nimetlerin, kabiliyetin şükrünü yerine getirmekten kaçınırsa, gözleri önünde parlayıp duran bir takım mukaddesatı inkâra cüret eylerse artık başkalarından daha çok cezayı hak etmiş olmaz mı?. Öyle bir şahıs, eğer insanlığa faideli bir eser meydana getirmiş olursa onun mükâfatını dünyada görmüş olabilir. Bu gibi kimseler, iyiliklerini, mükafatlarını dünyada görmüş geçirmiş olurlar. Fakat kendisine öyle bir kabiliyet ve muvaffakiyeti vermiş olan Yüce Yaratıcıyı lâyıkiyle bilip tasdik etmemiş ve diğermukaddesatı inkâr eylemiş olunca artık bu nankörlüğünün cezasını elbette ki, ahirette görecektir. Bu bir hikmet gereğidir, bir dinî hakikattır.

107. O kimseler ki, îmân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular, onlar için firdevs cennetleri elbetteki, bir konak olmuştur.

107. Bu mubarek âyetler de îmân edip güzel işler yapanları cennetler ile müjdeliyor. Cenab-ı Hak’kın ilim ve hikmetine ait kelimelerin sonsuz olduğuna işaret buyuruyor. Resûl-i Ekrem’in de ilâhî vahye nail, insanları Allah’ı birlemeye davete memur bir yüçe Peygamber olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (O kimseler ki, îmân ettîler) küfür ve şirkten kaçınarak islâmiyetle vasıflandılar (ve güzel güzel amellerde bulundular) imanlarının kemâline şahitlik eden namaz gibi, oruç gibi farizeleri, güzel güzel ahlâkî vazifeleri ifaya çalışıp durdular (onlar için) Öyle mümin, güzel amellere sahip zatlar için (firdevs cennetleri, elbetteki, bir konak oImuştur) o zatlar, cennetlerin en yükseği olan ve üstünde Allah’ın Arşı bulunan firdevs adındaki cennetin bostanlarına, bağlarına, bahçelerine nail olacaklardır. Ebu Hüreyre Radiallahü Teâlâ anhdan rivayet edilen bir hadisi şerifte buyuruluyor ki: Allah Teâlâ’dan bir şey isteyecek olunca ondan Firdevsi isteyiniz çünkü o, cennetin ortasıdır, en yücesidir, onun üstünde de Rahman’ın Arşı vardır, cennetlerin suyu firdevsten akar. Keab Hazretleri de demiştir ki: Iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran müminler, bu firdevs cennetlerinde bulunacaklardır.

108. Orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak istemezler.

108. Artık o firdevs cennetlerine nail olanlar (orada ebedî olarak kalıcılardır) orada ebedî bir halde ikamet edip mutlu bir şekilde yaşayacaklardır. (Oradan ayrılmak istemezler) orası o kadar güzel, neş’e vericidir ki, artıkondan ayrılıp daha yüksek bir başka makama intikâl etmelerini tasavvur bile etmezler.

109. De ki: Eğer Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa elbette Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenir biter. İsterse denizin bir mislini de yardımcı getirecek olsak.

109. İşte Allah Teâlâ bir kelâmı kadimi olan Kur’an-ı Kerim’de, îmana, iyi amellere, birçok kimselerin kıssalarına, ahiret hayatına ait nice hakikatları beyan buyurmuştur ve nice sonsuz malûmat da vardır ki, onları ancak bir olan Allah bilir. Artık ey mahlûkatın en şereflisi (de ki: Eğer Rabbimin kelimeleri için) onun ilim ve hikmetini, bilgilerini, takdir ettiklerini beyan edecek sözleri yazıp tesbit etmek için (deniz mürekkep olsa elbette Rabbimin kelimeleri tükenmeden) hepsine dair bilgiler yazılabilmeden (deniz tükenir biter) o ilâhî kelimeler yine tamamen yazılmış olamaz (isterse, denizin bir mislini de yardımcı getirecek olsak.) Evet.. Cenab’ı Hak, birçok denizleri mürekkep olarak bir araya getirecek olsa, bunların hepsiyle Allah Teâlâ’nın bilgileri yazılacak olsa bu deniz son bulur, Allah’ın bilgilerine ait kelimeler tamamen yazılmış olamaz. Çünkü ilâhî bilgiler sonsuzdur, onun tamamını yazmaya, tasvire ve anlatmaya imkân yoktur. Denizlerin suları ise ne kadar çok olsa da yine tükenir, onunla sonsuz olan yazılamaz ve tesbit edilemez. Bu ilâhî beyanlarda şuna da işaret vardır ki; Herhangi bir kimse ne kadar ilim ve irfana sahip, kâinattaki olayları bilir olsa da onun bu bilgileri Allah’ın bilgilerine göre pek az kalır. Hiçbir kimse, bütün ilâhî takdirleri, bütün mahlûkatın mahiyetlerini kuşatma derecesinde idrake muktedir olamaz. Hattâ bir Yüce Peygamber dahi, Cenab-ı Hak’kın kendisine vahiy yoluyla bildirmediği şeyleri kendi kendine bilip kuşatma derecesinde kavrıyamaz. Ruh meselesi bu cümledendir. Artık ümmetin fertleri için mütevazi olmayıp dagururluca bir vaziyet almak azıcık bilgilerine güvenmek nasıl doğru olabilir?.

“Lâfi dâvayı enaniyyet ne lâyık akıle”

“Herkesin âlemde bin mafevkı, bîn maduni var”

110. De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim, bana vahyolunuyor ki, sizin ilahınız ancak bir ilahtır. Artık her kim Rabbi nin mânevî huzuruna ermek niyazında bulunur oldu ise iyi amel işlesin ve Rabbi nin ibadetine hiçbir kimseyi ortak edinmesin.

110. Ey Yüce Peygamber!.. Insanlara (de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım) ben de Cenab-ı Hak’kın bütün kelimelerini bilemem, olmayan bir şeyi icada, gaybı bildirmeye kâdir değilim, ben öyle bir iddiada bulunamam, Rabbim bana neyi bildirirse, neyi emreder ve yasaklarsa ben onları bilirim (bana) o Yüce Mabud tarafından (vahyolunuyor ki, sizin ilahınız) kendisine ibadetle mükellef bulunduğunuz Yaratıcınız (ancak bir ilahtır) onun hiçbir hususta ortak ve benzeri yoktur. İlahlık, mabudluk, yaratıcılık ancak ona mahsustur. (Artık her kim, rabbinin manevî huzuruna ermek niyazında bulunur oldu ise) Evet.. Herhangi bir kul, o Yüce Yaratıcısından korkar, ona isyandan kaçınır, onun rahmetini niyaz eder, onun manevî huzuruna ermek temennisinde bulunursa (iyi amel istesin) Allah rızasına uygun hareketlerde bulunsun (ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak edinmesin) tam bir ihlas ile kulluk vazifesini ifaya çalışsın. Ne o Yüce Yaratıcı ile beraber başkalarına da ibadette bulunarak öyle açık bir şirki istesin, ne de ona -buna gösteriş için riyakârca bir şekilde hareket ederek bir gizli şirki tercih eylemiş bulunsun. Bir kula lâzım olan şudur ki: Sırf Allah rızasını kazanmak için, O Yüce Yaratıcısına kulluk sunmak için. Ihlaslı bir şekilde ibadet ve itaate devam etsin ve bu cümleden olarak Kur’an’ı Kerim’in bütün böyle mübarek sûrelerini tam bir saygı ile okumaya devam eylesin. İşte insanlığın saadeti ancakbu sayede meydana gelir, müminlerin kalplerinde lâhûti bir nur bu vesile ile tecelli eder durur. Ve başarı Allah’tandır.
Daha yeni Daha eski