Bakara Suresi Tefsiri

Bakara Suresi Tefsiri

KURAN’I KERİM TEFSİRİ

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Bakara Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması


Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Medine’de inmiştir, iki yüz seksen altı ayetten meydana gelmektedir. Mekkî ve Medenî olan sûreler arasındaki fark, kısaca şöyledir: Mekkî olan sûreler, Peygamber (s.a.)in hicretinden evvel inmiş sûrelerdir. Medenî olan sûreler de Peygamberin hicretinden sonra inmiş sûrelerdir.

İsterse Medine-i Münevvere dışında meselâ Mekke-i Mükerreme’nin fethi esnasında Mekke’de veya diğer savaşlar esnasında inmiş olsun. Mekkî olan sürelerin bazı ayetleri pek kısa ve edebidir. Dinin esaslarını özet olarak içermektedir.

İslâm’ın başlangıcında nazil olmuş, Mekke-i Mükerreme’deki Arap ediplerine karşı bir belâgat mucizesi olmak üzere tecelli eylemiştir. Medenî olan âyetlerin büyük bir kısmı ise nisbeten uzuncadır. Bunlardan birçoğu ehli kitaba hitap etmektedir.

Eski ümmetlerin tarihî hallerini birer ibret levhası olmak üzere dikkat nazarlarına sunmakla ve itikadî meselelere, ibâdetlere şahsî, medenî, siyasî muamelelere ait hükümleri kapsamaktadır. İşte Bakara sûresi de böyle binlerce meseleleri, hakikatleri içine almaktadır.

Özellikle bir bakara=sığır hadisesine dâir bilgi vermektedir ki, bu olay haddizatında Cenab’ı Hakkın varlığına, kudret ve hikmetine ve nice harikaları yaratmış ve yaratmakta olduğuna delâlet etmektedir.

Ve bu olay peygamberlik ve risâletin hak olduğuna peygamberlerin mucizeler göstermeye muvaffak olduğuna ve bu zatlara itaatın lüzumuna tenbih ve işâret etmektedir, İşte bu mühim nükteleri, işaretleri kapsayan Bakara hadisesi münasebetiyle bu mübârek süreye Bakara sûresi adı verilmiştir. Kendisinde bakara hadisesi bildirilen sûre demektir.
1. Elm = Elif, lâm, mîm.

1. Bu mübârek ayetler, Kur’an’ı Kerîm’in hak olduğunu, hidâyete vesile olduğunu bildirmektedir. Gayba inanan, dinî vazîfelerini yerine getiren, semavî kitaplara ve âhiret gününe İman eden kimselerin hidâyet üzere olup kurtuluşa erdiklerini müjdelemektedir.

Şöyle ki (Elm): Harfleri, Bakara sûresinin birinci âyetini teşkil etmektedir. Bu gibi harflere “Hurûfi Mukataa” denir ki mânaları bizce bilinmemektedir. Bunların inişinde birer hikmet vardır. Kısaca deniliyor ki bunlar başlarında bulundukları sürelerin isimleridir.

Bunlar, İnsanların dikkatlerini çekmeye sebeptir. Adeta denilmiş oluyor ki ey insanlar! Bütün Kur’an âyetleri bu gibi harflerden meydana gelmiştir. Böyle olduğu halde siz ne için bu harflerden oluşan bir sûre meydana getiremiyorsunuz?

Öyle ise acizliğinizi İtiraf ediniz ve Kur’ân’ı Kerîm’in edebî bir mucize olduğunu kabul ediniz.Bununla beraber ibni Abbâs hazretlerinden bir rivâyete göre Elm’in mânası: (Ben en âlim olan Allah’ım) demektir. Araplar bazen bir kelimenin bir harfini zikredip o kelimenin tamamını kasdederler. Nitekim şimdi Türkiye’de de bazı şahıs ve yer isimlerinin İlk harflerini yazmakla yetinilmektedir.
2. İşte bu kitap ki, bunda bir kuşku yoktur, müttakiler için bir hidâyettir.

2. Cenâb-ı Hak Kur’an’ı Kerîm’in yüceliğini beyân etmek için buyuruyor ki: (İşte bu kitap ki bunda bir kuşku yoktur.) Burada kitaptan maksat, Kur’an’ı Kerîm’dir. Bu bir eşsiz güzel söz ve bir sonsuz mucizedir ki bunun benzerini getirmek asla mümkün değildir.

Bunun âyetlerine karşı bütün edîpler âcizliklerini itiraf etmişlerdir. Artık bunun bir Allah kelâmı ve bir semavî kitap olduğunda nasıl şek ve şüphe edilebilir? Bu mübârek kitap bütün (sakınanlar için bir hidâyettir.) onları doğru yola ileten, onlar için, bir selâmet ve saadet rehberi bulunmaktadır.

§ Takvâ, İttikâ, Hak Teâlâ’dan korkmak, İnsanı günaha, zelilliğe düşürecek şeylerden sakınmak nefsi gayri meşru şeylerden korumak ve himaye etmektir. Bu şekilde hareket eden, üzerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışan bir şahsa (Mütteki) denilir.
3. O müttakiler ki, gayba inanırlar, namazı da doğruca kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infakta bulunurlar.

3. Gerçek müttaki kimlerdir. İşte bunu Kur’an’ı Kerîm’in bu ayetleri şöyle açıklıyor: (O müttakiler ki gayba inanırlar.) Yani görmedikleri halde aklî ve naklî delillere dayanarak bir takım varlıklara inanırlar. Vazifeleri olan (Namazı da doğruca) usûl ve erkânına uyarak (kılarlar.)

Bu kutsal ibâdeti vaktinde edâ ederler (ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infakta bulunurlar.) Yani: Allah tarafından ihsan buyurulmuş olan nimetlerden bir kısmını da ailelerine zekât ve sadaka olarak diğer muhtaç kimselere sarf ederler ve insanlığa hizmet etmiş olurlar.
4. Ve onlar o kimselerdir ki sana indirilmiş ve senden evvel indirilmiş olan kitaplara da iman ederler ve onlar âhirete de kesin olarak inanırlar.

4. (Ve onlar) o takva sâhibleri (O kimselerdir ki) Rasûlûm! Ey Muhammed aleyhisselâm (sana) yüce katımdan (İndirilmiş) olan Kur’an-ı Kerîme imân ederler.

(Ve senden evvel) diğer peygamberlere (İndirilmiş olan kitaplara da imân ederler.) Hepsini de tasdik ve tâzimde bulunurlar. (Ve onlar âhirete de) İnanırlar, bir sonsuz mükafat ve cezâ âleminin varlığını da tasdik ederler. Onun varlığına (kesin olarak) İnanırlar
5. İşte onlar kerem sahibi Rableri tarafından bir hidayet üzeredirler. Kurtuluşa erenler de ancak onlardır.

5. (İşte onlar) öyle güzel bir imân sahibi olan o takva sâhibi kimseler, (keremi bol Rableri tarafından bir hidâyet) ve mutluluk (üzeredirler.) Onların güzelce sakınmaları kendilerinin böyle büyük bir nîmeteulaşmalarına sebep olmuştur. (Kurtuluşa erenler de ancak onlardır.) Her türlü korkudan, âhirete ait sorumluluktan emin olacak olanlar, onlardan başkası değildir.

Binaenaleyh bu ilâhî sözler, bütün insanlığa hidâyet, selâmet ve mutluluk yollarını gösteriyor ve insanlığı yüce bir gayeye eriştirecek şeyleri açıkça bildiriyor. Artık bütün insanlık âlemi uyanmalı, bu yüksek ve ilâhî irşattan istifade etmeye çalışmalı değil midir?
6. Muhakkak o kimseler ki kâfir olmuşlardır, onları korkutsan da, korkutmasan da onlar için müsavîdir, onlar imana gelmezler.

6. Yukarıdaki mübârek ayetler, hidâyet ve mutluluğa ulaşan kimseleri bildirmiştir. Bu iki ayeti celile de hidayetten yoksun ve azaba layık olan kötü tabiatlı, şahısların kimlerden ibaret olduğunu göstermiştir. Şöyle ki (Muhakkak o kimseler ki kâfir olmuşlardır.) İmân mutluluğuna erememişlerdir. (Onları) İlâhi azab ile (korkutsan da, korkutmasan da onlar için müsavidir.)

Onlar yaratılışlarını kötüye kullanan Yüce Yaratıcının varlığına şehadet eden eserleri görmemek için gözlerini kapayan ve üzerlerine düşen vazîfeleri yapmaktan kaçınan inkârcı kimselerdir. Artık onlara verilecek öğütlerin ve yapılacak tehditlerin bir tesîri olamaz. (Onlar imâna gelmezler.) Onlar kendi iradeleri ile işledikleri alçaklığı küfür ve isyanı terk etmezler.

§ Bu ayeti kerime gösteriyor ki bazı mükelleflere ve muhataplar bakımından bir nasihatın, bir dinî tebliğin bir şerî tehdidin yapılıp yapılmaması müsavidir. Fakat bu tebliğ ve tehdit vazîfesi bunları yapabilecek şahıslar açısından eşit derecede değildir. Belki onlar bu vazîfeyi yine yapmakla sorumludurlar.

Ta ki ilâhî deliller tamam olsun, mükellefler: Biz böyle bizi irşat edecek ve uyaracak kimselerle karşılaşmadık, diye mazeret ileri sürmesinler. Bu sebepledir ki, mübârek peygamberler ve onları takip eden samimi mü’minler dalma insan topluluklarını uyarmaya çalışmışlardır. İsterse o topluluklar bunu kabul etmiş olmasınlar.
7. Allah Teâlâ onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, onların gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap da vardır.

7. Öyle inatcı ve inkârcı olanlar yaratılış itibariyle sâhip oldukları irâde ve ihtiyarlarını kötüye kullandıkları için (Allahû Teâlâ onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.)

Artık onların kalplerine imân girmez, kulakları hakkı İşitmez. (Onların gözleri üzerinde de bir perde vardır.) Hakkı göremezler ve bu kötü hareketlerinden dolayı (Onlar için büyük bir azab da vardır.) Âhirette sürekli ve pek acıtıcı bir azaba tutulacaklardır.

§ Evet… Allah Teâlâ bütün kullarına bir irâde ve bir seçme kâbiliyeti vermiştir. Her insan bu kabiliyetini güzelce kullanmaya da, kullanmamaya da hikmet gereği muktedirdir. Cenâb-ı Hak ise her kulunun bu kabiliyetini bu dünyada ne şekilde kullanacağını ezeli âlemde bildiği için ona göre kulları hakkında ezeli hükmünü vermiştir. Binaenaleyh bunda bir zorlama yoktur.

Belki bu ezeli hüküm kulların kendi hareket ve irâdelerine göre tecelli etmiştir. Bu teklif âleminde ilâhî adâletin ortaya çıkması kulluk ve Rablığın belirmesi için bundandaha uygun yol yoktur. Bu mübârek âyetler Rasûli Ekrem efendimizi teselli etmek mânasını da içermektedir. Şöyle ki: Peygamber efendimiz herkesin İslâmiyeti kabul ederek ebedî mutluluğa ermelerini arzu buyururdu. Kutsi emirlerini, öğütlerini kabul etmeyenlerin davranışlarından dolayı pek müteessir olurdu.

Cenab’ı Hak ise buyurmuş oluyor ki: Rasûlüm!.. Üzülme, İnkârcıların uğrayacakları azaplar, felâketler, kendilerinin hakkı kabul etmeyip inatcı bir şekilde harekette bulunmalarının bir neticesidir. Sen ise onlara hak ve hakîkati ulaştırmış olmakla peygamberlik vazîfesini yerine getirmiş ve en yüksek derecelere aday olmuşsundur. Sallallahü Aleyhi vessellem.
8. İnsanlardan bir kısmı da: Biz Allah’a ve âhiret gününe inandık der. Halbuki onlar inanmış değildirler.

8. Bu mübârek âyetler, bir kısım insanların da münâfıkça hareketlerde bulunduklarını, bu yüzden pek fazla felâketlere, azaplara maruz kalacaklarını bildirmektedir. Binaenaleyh bütün insanlar, itikat, amel, ruhî durum itibariyle başlıca üç kısma ayrılmaktadırlar.

Şöyle ki: insanların bir kısmı samimi surette mü’min olan zatlardır. Onların kalpleri, lisanları birdir. Hak ve hakikata doğruca inanırlar, bunu itirafta bulunurlar.

İşte hakikî mü’min bunlardır, insanların bir kısmı da kâfirdirler. İlâhî dininin hükümlerini kabul etmezler, kendi yanlış inançlarını açığa vururlar, kendi bozuk inançları içerisinde yürür dururlar. Bunların bu davranışları meydanda olduğu için kendilerine karşı vaziyet almak mü’minler için kolay olur. insanların bir kısmı ise münafıklardır.

Bunlar kalplerinde olanı lisanlarıyla açığa vurmazlar. Bilâkis bunu saklar, kendilerini görünüşte mü’min gösterirler, ehli imanı aldatmak isterler. Artık bu tür şahıslara karşı hakikî mü’minlerin pek uyanık bulunmaları lâzımdır. İşte Cenâb-ı Hak bunların bu münâfıkça tutumlarını şöyle beyan buyuruyor:

(İnsanların bir takımı da) dinsizliklerini gözlemek, mü’minler! aldatmak için (Biz Allah’a ve âhiret gününe inandık derler.) Müslümanlık iddiasında bulunurlar. (Halbuki onlar inanmış değildirler.) Yalan söylemektedirler.
9. Onlar Allah’ı ve imân etmiş kimseleri aldatmak isterler. Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını aldatamazlar da bunun farkında olamazlar.

9. Evet: Münâfık olanlar, kendi kanaatlerini gizlerler, müslümanlara karşı kendilerini müslüman gösterirler. (Onlar) bu hareketleriyle haşa (Allah Teâlâ’yı ve İman etmiş kimseleri) hakikî mü’minler! (Aldatmak isterler.)

Aldatmak hayaline kapılırlar da bu cehaletlerinin, bu bozuk kanaatlerinin ne kadar yanlış, ne kadar akıl ve fikre aykırı olduğunun farkında bile olamazlar. (Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını aldatamazlar da) gafîl, câhil herif ler (Bunun farkında olamazlar.) Böyle zelil bir durumda yaşar dururlar.
10. Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah Teâlâ da onlar için hastalığı artırmıştır. Ve onlar için yalan söylemeleri sebebiyle gayet acı bir azap vardır.

10. (Onların) o münafıkların (kalplerinde) o kötü inançlarından, hareketlerinden dolayı ağır, öldürücü (bir hastalık vardır.) Bu ruhî, manevi bir hastalıktır. (Allah-u Teâlâ’da onlar için) bu elem verici (hastalığı artırmıştır.) Kur’an’ı Kerîm’in âyetleri indikçe, İslâmiyet her tarafa yayıldıkça onların düşmanlıkları, nifakları artarak küfürleri kat kat olmuştur.

(Ve onlar için yalan söylemeleri) İman etmedikleri halde kendilerini mü’min göstermeleri (sebebiyle gayet acı bir azap vardır.) Artık onlar için bu yalancı tavırlarından, bu münâfıkça hareketlerinden dolayı pek ağır bir cehennem azabı vardır. Gerçekten münâfıklar böyle bir sonuca pek fazlasıyla layık olmuşlardır. Münafıklardan bir çokları bu kötü hareketlerinin cezalarını daha dünyada iken de görmüşlerdir. Bunun daha müthişini ise âhirette göreceklerdir.
11. Onlara, yeryüzünde fesatta bulunmayınız, denilince onlar. “Biz ancak islâh edici kimseleriz” derler.

11. Bu mübârek ayetler de münafıkların hakkı kabul etmediklerini, müminleri küçümseyip kendi fenâlıklarında ısrarlı bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki (Onlara) o münafıklara (yer yüzünde fesatta bulunmayınız) kötü, fesatçı hareketlerden kaçınınız (denilince) bunu reddederler, kendilerinin alemi ıslah edici olduklarını iddiada bulunarak (Biz ancak islâh edici kimseleriz, derler.) Kendi kusurlarını görüp itiraf etmezler.

Evet: Yer yüzünde böyle bir takım şahıslar vardır ki kendi sapıklık ve beyinsizliklerinin hiç de farkında değildirler. Onlar bütün insanlık için zarar verici hareketlerde bulundukları halde bunu medenî, insanî bir hareket sanırlar. Artık bu gibi zararlı şahıslardan kaçınmalıdır.
12. Haberiniz olsun ki fesat çıkaran şahıslar, onların kendileridir. Fakat bunu anlamazlar.

12. Ey mü’minler! ey akıl sâhipleri!.. Uyanık bulununuz, öyle beyinsizce münafıkca hareketlerde bulunan şahısların aldatmalarına kapılmayınız. (Haberiniz olsun ki fesat çıkaran şahıslar onların kendileridir.) Asıl fesada, âlemin huzurunu bozmaya çalışan onlardır. (Fakat) ne garip ki (Bunu anlamazlar.) Bu hareketlerin farkında bulunamazlar.
13. Ve onlara: “Sizde insanların iman ettiği gibi iman edin” denilince derler ki: “Biz o beyinsizlerin iman ettiği gibi iman eder miyiz?” muhakkak biliniz ki beyinsiz olan ancak kendileridir. Fakat bilmezler.

13. (Ve onlara) o fesatçı, münafık kimselere hitaben geliniz (siz de insanların) hakikî mü’minlerin (İmân ettiği gibi) samimî bir şekilde (İman edin denilince) onlar bencilliklerini açığa vurarak (Derler ki: “Biz o beyinsizlerin İman ettiği gibi İman eder miyiz?) halbuki asıl beyinsiz, budala olan onlardır. Evet: (Muhakkak biliniz ki beyinsiz olan ancak kendileridir. Fakat bilmezler) bunu idrak edemezler.

§ Gerçek şu ki, her zaman, her yerde böyle bir takım yanlış düşünceli şahıslar bulunmaktadır. Bunlar kendilerini bilgili, aydın, ilerici zannederler. Başkalarına bir hakaret gözüyle bakarlar, kendileri gibi düşünmeyenleri fikirden, zekâdan mahrum sayarlar, onlarınmedeniyete ilerlemeye karşı olduklarını sanırlar.

Zavallılar kendilerinin nasıl bir cehalet ve gaflet çukuruna düşmüş olduklarının farkında değildirler. Kendilerinin o acınacak “karanlık hallerini bir saadet, bir aydınlık hali zannederler” Ne diyelim, Cenâb-ı Hak cümlemize uyanıklık nasip buyursun.
14. Onlar iman edenlere rasgelince: “Biz iman ettik” derler. Kendi şeytanları ile yalnız kalınca da: “Biz sizinle beraberiz, biz ancak o iman edenler ile alay eden kimseleriz” derler.

14. Bu mübârek ayetler münafıkların ahlâk ve tavırlarını açıklamakta onların hidayetten mahrum olduklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Onlar) yani münafıklar, ciddiyetten mahrum olan kimseler (İman edenlere rasgelince) hakiki müminlerle karşılaşınca onları aldatmak, şahsî menfaatlerini elde etmek için (biz İman ettik.) bizde sizin gibi mü’min kimseleriz (derler.) Hakikate aykırı olarak müslüman olduklarını iddia ederler.

Fakat (kendi şeytanları ile) yani reisleri ile, kendilerini aldatmış kimseler ile (yalnız kalınca) ıssız yerde konuşunca da (biz sizinle beraberiz) biz sizin yolunuzdan ayrılmayız (biz) İman ettik demekle (ancak o İman edenler ile) müslümanlar ile (alay eden kimseleriz derler.) Mü’minleri kandırmak, onlar ile alay etmek isteriz diye söylenirler. İşte samimiyetten uzak, geçici menfaatlere düşkün olan vicdansız kimselerin hali böyledir.
15. Allah Telâlâ ise onlar ile alay eder. Onları kendi azgınlıklarında şaşkın bir halde bırakır.

15. Halbuki o münâfık kimseler aldanıyorlar. (Allah Teâlâ ise onlar ile) o münâfıklar ile (alay eder) yani onlara hikmet gereği bir müddet hayat, nimet verir.

(Onları kendi azgınlıklarında şaşkın bir halde bırakır.) Onların o azgınlık, dinsizlik içinde bir müddet daha şaşkın şaşkın bir halde yaşamalarına mühlet verir. Artık onlar bu müdlet içinde elde edebildikleri geçici ehemmiyetsiz nimetlerden, makamlardan dolayı gururlu bir halde yaşarlar. İşte bu hal onların hakkında bir manevî, ilâhî alay demektir ki neticesi pek acıklıdır.
16. Onlar o münâfıklar o kimselerdir ki: Hidâyet karşılığında dalâleti satın almışlardır. Onların bu ticaretleri bir kazanç temin etmemiştir. Ve onlar hidâyete ermiş kimseler değildir.

16. Evet: mü’minler ile alay ettiklerini sıkılmadan söyleyen o pis topluluk yok mu? Onlar pek aldanmışlardır. Evet: (Onlar) o münâfıklar (O kimselerdir ki hidâyet karşılığında dalâleti) küfür ve isyanı (satın almışlardır.) Böyle bir alışverişte bulunmuşlardır. (Onların) o münafıkların (bu ticaretleri) bu gayretleri hakikî (bir kazanç temin etmemiştir.)

Bilâkis pek büyük bir zarara, felâkete maruz kalmışlardır (Ve onlar hidayete ermiş kimseler değildirler.) Evet; onlar hakiki bir ticaret yoluna, manevi bir kazanç sahasına yol bulmuş değildirler.

Ne yazık ki onların, bu feci sonuçtan haberleri yoktur. Artık uyanık mü’minlere lâzımdır ki o gibi beyinsiz kimseleri iyice tanısınlar, onların aldatışlarına kapılmasınlar, kendi sahalarını o gibi uğursuz kimselerin zararlı ve helâk edici telkinlerinden korumaya çalışsınlar.
17. Onların durumu, ateş yakmış kimsenin durumu gibidir ki, o ateş çevresinde kilerini aydınlatınca. Hak Teâlâ hemen onların nurunu giderdi, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bıraktı.

17. Bu mübârek ayetler, münafıkların acayip hallerini, İman nurundan nasıl bir mahrumiyet içinde yaşadıklarını çeşitli şekilde misallendirmekte tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onların) o münâfık kimselerin (durumu) garip tavırlar!, bir takım fâideli şeylerden istifade edemez halleri (ateş yakmış kimsenin durumu gibidir ki o ateş çevresindekileri aydınlatınca) o kimse de bundan istifâde edebileceğini sanıverdi. Fakat (Hak Teâlâ hemen onların nurunu giderdi nurdan faydalanamadılar.

(Onları zulmetler içinde görmez bir halde bıraktı.) Onlar yine karanlıklar içinde kalıp gittiler. İşte münafıkların karanlıktaki durumları!.. Çünkü münâfıklar kendilerine bir kısım açık, parlak deliller getirildikçe inkâr ettikleri meseleler ortaya çıkar, açılır, kendilerinde hakkı kabule, doğru yolu görmeğe bir temayül, bir kabiliyet vücude gelir gibi olur.

Fakat yanlış düşünceleri, geçici menfaatlere kapılmaları sebebiyle o manevi temayülü takip etmezler, yine inkâr ve ihânet yoluna yönelirler, bu hareketlerinin lâik bir cezâsı olarak da fâideli temayülleri Allah tarafından giderilir, kendileri yine o manevi karanlıklar, delâletler içinde bırakılırlar.

§ Mesel: Sıfat, açık durum, geçmiş zamandaki halleri tasvir eden garip kıssa demektir. Çoğulu: Emsaldir.
18. Onlar bir takım sağırlar, dilsizler, körlerdir. Artık onlar o sapıklıktan dönmezler.

18. Onlar, o münâfık kimseler (Bir takım) manen (sağırlar) dır. Hak sözü dinleyip işitmezler. Ve onlar (dilsizler) dir. Kelimeyi şahadet ile lisanlarını ciddi şekilde nurlandıramazlar. Ve onlar (körlerdîr). Çevrelerindeki milyonlarca kudret eserlerini görüp onların yüce yaratıcısını tasdik etmezler.

(Artık onlar -o dalâlete- dönmezler.) Onlar kendi tabii yeteneklerini kendi kötü hareketleri ile ellerinden çıkarmış oldukları için artık sapıklıktan kurtulup hidâyet yolunu takip edemezler.
19. Yahut onların durumu gökten şiddetle boşanan bir yağmur gibidir ki onda karanlıklar vardır, dehşetli bir gök gürültüsü, bir şimşek vardır. Ölüm korkusundan dolayı yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah Teâlâ ise kâfirleri kuşatmıştır.

19. (Yahut) onların, o münafıkların durumu, garip halleri bir bakımdan da (gökten şiddetle boşanan bir yağmur gibidir ki) yani böyle bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer ki (Onda) o yağmurda (karanlıklar vardır.) Karanlık bir halde bulunur ve onda (dehşetli bir gök gürültüsü, bir şimşek vardır.)

Her tarafa dehşet verir. Bunu görüp işitenler (ölüm korkusundan dolayı yıldırımlardan) kurtulmak hayaliyle (parmaklarını kulaklarına tıkarlar.) Onlar böyle yapmakla kurtulacaklar mı? Ne gezer!..

(Allah Teâlâ ise kâfirleri) bütün dinsizleri (kuşatmıştır) ilim ve kudreti ile ihata buyurmuştur. Artık onun kudret elinden yakalarını asla kurtaramayacaklardır.İşte münâfıklar da böyledir. Kendilerine yönelen dinî ve insanî tebliğlerden, uyarılardan, vaad ve tehditten dolayı müthiş bir hâdise karşısında kalmış gibi bulunurlar.

Dünyevî varlıkların, fanî parıltıların ellerinden çıkacağı korkusu ile kulaklarını tıkarlar. Hak sözleri dinlemezler. Fakat böyle hareket etmekle kurtulacaklar mı? Ne mümkün!.. Allah Teâlâ onların canlarını alır, kendilerini layık oldukları azaplara kavuşturur.
20. Az kalıyor ki şimşek gözlerini hemen kapayıverecek. Her ne zaman önlerini aydınlatsa ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık çöktükçe de dikilip kalıverirler. Eğer Allah Teâlâ dilemiş olsa idi onların elbette işitmelerini de, görmelerini de gideriverirdi. Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeye kadirdir.

20. O bozuk düşünceli şahısların gerçekteki durumlarına güzelce bakılacak olsa görülür ki onlar gelecek olan pek büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunmuşlardır. Bu ayeti kerime onların bu halini de temsil yoluyla şöyle açıklıyor. (Az kalıyor ki şimşek gözlerini hemen kapıverecek) İlâhî bir yıldırım, bir azap onların gözlerini hemen hemen kör edecektir. (Her ne zaman önlerini aydınlatsa ışığında yürürler.)

İlâhî bir imtihan olarak vakit vakit bir geniş hale, bir parlak makama nâil oldular mı, bunun parıltısında yaşamağa çalışırlar. Fakat bu hal devam etmez. (Üzerlerine karanlık çöktükçe de dikilip kalıverirler.) Onların bahtlarının açıklığı tersine döner, ümitsizlik ve şaşkınlık içinde kalırlar.

Bunlar düşünmelidir ki: (Eğer Allah Teâlâ dilemiş olsa idi onların işitmelerini de, görmelerini de) bütün varlıklarını da bir anda (gideri verirdi.) Hiç bir şeye sâhip olamazlardı. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeye kadirdir.) Buna inanmışızdır. Artık o gibi kimseler uyanmalı değil midirler?..

Fanî varlıklarına güvenerek maneviyattan mahrum, hakikî ve daimî aydınlıktan nasipsiz bir halde yaşamalı mıdırlar? Cenab’ı Hak hepimize uyanıklık nasip buyursun. Amin!..

§ Bu mübârek ayetler, vaktiyle Medine-i Münevvere ile çevresinde yerleşmiş olan bir takım münâfıklar hakkında nazil olmuştur. Bu ayetlerin hükmü, bütün münâfıklar ile diğer yanlış düşünceli kimseleri kapsamaktadır. Bu yüce ayetler bütün insanlığı irşat edecek bir mahiyette bulunmaktadır.
21. Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibâdet ediniz ki sakınmış olasınız.

21. Hak Teâlâ Hazretleri, İnsanların din bakımından çeşitli guruplara ayrılmış olduklarını beyandan sonra bütün insanlığa lütfu ile hitap ederek onların haklarında tecelli eden nîmetlerine ve kendisinin kudret izlerine işâret buyurmuş, onları bir birlik dairesinde yaşamağa, bir yüce yaratıcıya ibâdet ve itaatte bulunmağa, dâvet etmiştir.

Şöyle ki: (Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibâdet ediniz.) Onun emirlerine, yasaklarına uyunuz. (Ta ki, sakınmış alasınız). Yüce Allah’ın rızâsını kazanıp, takvâ sâhibi olmak şerefine nâil olasınız.

Evet: insanların takva sahibi olabilmeleri için hem kendilerini yaratmış olan, hem de gelip geçmiş kavimlerin yegâne yaratıcısı olan alemlerin Rabbine ibâdet ve itaatte bulunmalarılâzımdır, başka çare yoktur.

“Lealle” kelimesi; belki, umulur ki, ihtimal ki, memuldur ki mânasına ümit ifâde eden .bir edattır. Terecci ise ummak yalvarmak, temininde, niyazda bulunmak mânasınadır. Meselâ bir şahsa hitaben:


denilse “umulur ki, sen bu kitabı okursun, yani: Senin bunu okuman arzu edilir, rica olunur” denilmiş olur. Cenab’ı Hakkın ise kullarından hangi bir şeyi rica etmesi, hangi bir şey hakkında ümitli olması düşünülemez. Çünkü o bütün kâinatın yaratıcısıdır, her şeye hakkıyla kâdir ve her şeyi bilendir.

Dilediğini yaratabilir ve her şeyin ne olup ne olacağını bilir. Binaenaleyh Yüce Allah’ın “Lealle” buyurması, beyan edilen şeyin dini yönden istenen ve Allah katında makbul olduğunu göstermek içindir. İşte


denilmesi de “Sizin züht ve takvâda bulunmanız Allah katında istenen ve kabul edilen bir şeydir. Size layık olan odur ki sakınasınız.” demek yerindedir.
22. Öyle Rabbiniz ki, sizlere yeryüzünü bir döşek, göğü de bir kubbe yapmış ve gökden su indirmiş ve o su ile sizin için rızık olmak üzere bir nice şeyler meydana çıkarmıştır. Artık Allah Teâlâ için bile bile eşler kılmayınız.

22. Ey insanlar! Kendisine ibâdet ve itaatle mükellef olduğunuz zat, öyle yaratıcınız (Öyle Rabbiniz) dir (ki, sizlere yer yüzünü bir döşek) yapmıştır. Şu latîf yer yüzünü insanlara bir ikametgâh yaratmıştır, insanlar bunun üzerinde rahat rahat yaşayabilirler. Ve o yüce yaratıcı (Göğü de) üstünüzdeki muhteşem semayı da, (Bir kubbe yapmış) tır. Onu yer yüzünün üzerinde vücude getirmiştir.

Ve o Kereme sâhibi yaratıcı (Gökten su indirmiş) tir. O yüksek tabakadan, üstünüzdeki bulutlardan tatlı, berrak yağmur sularını yağdırmıştır. (Ve o su ile siziniçin rızık olmak üzere) yer yüzünde (Meyvalardan) sebzelerden, ekinlerden (Bir nice şeyler -meydana- çıkarmıştır.) Bunlar ile bütün insanlığı rızıklandırmıştır. (Artık) o Rabbiniz, o yüce yaratıcınız olan (Allahü Teâlâ için eşler kılmayınız.)

O ortağı ve benzeri olmaktan uzaktır. Bu kadar güzel şeyler ve ilâhî lutûflar meydanda iken artık o Yüce Yaratıcının varlığı, birliği nasıl inkâr edilebilir. Ve onun yarattığı şeyler nasıl olur da ona ortak koşulabilir! (Siz ise) ey insanlık kütlesi! Bu hakikati (bilirsiniz) evet…

Siz yaradılışınıza aykırı hareket etmezseniz, yaratılıştan sâhip olduğunuz akıl ve irfanı güzelce kullanırsanız, bu ilâhî eserleri göz önüne alır da düşünürseniz elbette Allah Teâlâ’nın yaratıcılığını, ondan başka yaratıcı, ibâdete lâik bir zatın bulunmadığını bilir, tasdik edersiniz. Artık yazıklar olsun o sağlam yaratılışlarını kaybederek küfr ve şirke düşenlere!.. Endat: Niddin çoğuludur. Nidd ise misil, nezir, şebih, benzer demektir.
23. Ve eğer siz kulumuza indirdiğimizden şüphede iseniz, onun benzerinden bir sûre vücuda getiriniz. Ve Allah Teâlâ’dan başka şâhitlerinizi dâvet ediniz, eğer siz doğru kimseler iseniz.

23. Bu mübârek âyetler Allah’ın birliğini bütün insanlara tebliğ eden Hz. Muhammed Aleyhisselâmın doğruluğuna, hakîkaten bir yüce peygamber olduğuna şahâdette bulunan Kur’ân’ı Kerîm’in, benzerinin getirilmesi mümkün olmayan bir ebedî mucize olduğunu açıklamaktadır.

Şöyle ki: (Ve) Ey inkarcılar! Ey münafıklar! Ey şüphede bulunanlar; (Eğer siz kulumuza) Hz. Muhammed’e âyet âyet, sûre sûre (indirdiğimizden) Kur’ân’ı Kerîm’den (şüphede iseniz) o apaçık kitabın bir ilâhî kitap olduğunda, onu size tebliğ eden zatın peygamberliğinde şüphe ediyorsanız (onun benzerinden bir sûre) o surelerden birinin bir benzerini (vücude getiriniz) başkalarından da yardım isteyiniz.

(Ve Allahü Teâlâ’dan başka şâhitlerinizi) yardımcılarınızı, mâbud olduğuna inandığınız putlarınızı (dâvet ediniz) çağırınız, gelsin size yardım etsinler. (Eğer siz) iddianızda (doğru kimseler iseniz) çok uzak, buna imkân mı var?
24. Eğer siz onu yapamaz iseniz, elbette yapamayacaksınız ya, artık o ateşten sakınınız ki, onun çırası, bir takım insanlar ile taşlardır. O ateş ise kâfirler için hazırlanmıştır.

24. Ey câhiller! (Eğer siz onu yapamazsanız) Kur’ân’ı Kerîm’in bir sûresinin olsun benzerini vücuda getirmekten âciz kalırsanız (Elbette yapamıyacaksınız ya) zaten âciz kalacağınız muhakkak ya (Artık o ateşten sakınınız ki) o cehennemden korkunuz ki (Onun çırası) onu yandıran, parlatan, tutuşturacak şey (bir takım insanlar ile taşlardır.)

Evet… Onun çırası yerinde olan şeyler, kâfirler, bir takım günahkârlar ile bir çok taşlar, putlardır. (O ateş ise) asıl (kâfirler için hazırlanmıştır) bugün mevcuttur. Artık siz de küfr ve isyanda devam ederek öyle bir ateşe atılmaya nasıl cesâret edebiliyorsunuz?

§ ilerde de beyan olunacağı üzere Kur’ân’ı Kerîm öyle bir ebedî bir mûcizedir ki, onun hiç bir sûresinin benzerini getirmeye hiç bir kimse muktedir olamamış ve olamıyacaktır. O eşsiz ilâhi bir kitaptır, Allah’ın bir lütfudur, belâgat ve fesahatın en parlak, benzersiz bir nümûnesidir.

O Kur’ân-ı Kerîm’in bu yüceliğini bütün ilim ve fazîletsâhipleri kabul etmektedirler. Artık böyle ebedî bir şekilde âleme diyanet, fazilet, hikmet, ilim ve irfan nurlarını yayıp duran kutsî bir kitabı kim inkâr edebilir? Bunu değiştirmeye bozmaya kimin selahiyeti bulunabilir?

Ne mutlu bu yüce kitabın nûrlarından hakkıyla istifâde edenlere! Kur’ân-ı Kerîm’in bu pek yüksek mahiyetini bir çok insaflı yabancı bilginler de itiraf etmektedirler. Bu cümleden olarak Dr. İzak, Taymis gazetesinde neşredilmiş olan bir makalesinde şöyle demiştir: “Müslümanlık, medeniyetin meşalesi olan Kur’an’a dayanmaktadır.

Bu kitap insanları bilmediklerini öğrenmeğe teşvik eder, ilerleme, doğruluk ve izzeti nefsin insanlar için lâzım olduğunu anlatır. Şüphesiz dir ki, İslâmiyetin faydalı olduğu açıktır.

Onun başlıca hususiyet!, medeniyetin esası, belki en büyük direği olmaktır.” Evet… Hakikî medeniyet, İnsanlık, ahlâk ve fazîlet ancak İslâmiyet sayesinde ortaya çıkar. Elverir ki, ondan lâyıkiyle istifadeye çalışılsın.
25. Îman edip güzel güzel amellerde bulunanlara müjde var. Şüphe yok ki onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Her ne vakit o cennetlerden bir meyva ile rızıklanınca diyeceklerdir ki: Bu meyve bizim evvelce de rızıklandığımız bir meyvadır. Onlara birbirine benzeyen böyle nimetler verilmiş olacaktır. Ve onlar için cennetlerde tertemiz eşler de vardır ve onlar o cennetlerde ebedî olarak kalacaklardır.

25. Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri arasında pek güzel bir uyum, bir münasebet vardır. Evvelki âyetler, küfür ve isyan sahiplerinin uğrayacakları ahiret azaplarını ve felâketlerini bildirmiştir.

Bu âyeti Kerîme’de İman ve güzel âmel sahiplerinin ahiret âleminde ebedî olarak kazanacakları nimetleri, mükâfatları bildirmektedir. Şöyle ki: Ey yüce peygamberim! (İman edîp güzel güzel amellerde bulunanlara müjde var) onları müjdele (şüphe yok ki onlar için) ağaçları (altından ırmaklar akan cennetler vardır.) Bu mü’min, salih kullar için ne büyük bir müjdedir.

Bu müjde, bütün insanlığı uyanmaya dâvet ve o gibi nimetleri kazanmaya teşvik hikmetini de içermektedir. Evet… mü’min, güzel amellere sâhip olanlar için ebedî, mesut bir hayat vardır.

Onlar “cin.an, cennât” denilen ve ağaçları altında tatlı tatlı ırmaklar akan ebedî bir âlemde pek mühim nimetler elde edeceklerdir. Ve mü’min salih kullar (Her ne vakit o cennetlerden bir meyva ile rızıklanınca) vaktiyle dünyada da elde etmiş oldukları nimetleri hatırlayarak (diyeceklerdir ki: Bu meyva bizim evvelce rızıklandığınız bir meyvadır) o nevidendir.

Bu zatlar, Cenâb-ı Hakkın kendilerini dünya da da, ahirette de rızıklandırmış olduğunu bir şükran vesilesi olarak saygılı bir lisan ile anacaklardır. Gerçek şu ki, her ne kadar dünya nimetleri, cennet nimetleri kadar ebedî, leziz, fevkalâde bir tazelik ve güzelliğe sâhip değilse de şekil ve mahiyet itibariyle onlara kısmen benzemektedir. Bu bakımdan bu dünya nimetleri de daima şükrana lâyıktır.

(Onlara birbirine benzeyen) böyle nimetler (verilmiş olacaktır.) Bu ne büyük ilâhî lutuftur. Evet… Güzel düşünülürse dünyada da nâil olduğumuz nimetler, birer ilâhî lutuftur.

Bunlar da ne kadar kıymetlidir, ne kadar şükrana lâyıktır. (Ve onlariçin) o mü’min, salih kullar için (cennetlerde tertemiz) her kusurdan uzak (eşler de vardır.) Bu da ne büyük bir nimettir. Evet… Dünyadaki evlilik hayatı da meşru, faziletli ve temiz olunca hayatımızın devamına, inkişaf ve güzelleşmesine pek iyi bir vesîledir.

Demek ki bunlar ahiret hayatında da liyakatlı kimseler için birer büyük nimet mahiyetinde bulunacaktır. Artık bugün de kısmen olsun elde ettiğimiz nimetlerin kadrini bilmemiz icap etmektedir.

Bu dünyevî nimetleri küçümseyenler, bunların uhrevî hayatta ne işleri var diyenler ise nimete nankörlük etmiş, dünya hayatını da, ahiret hayatını da güzelce anlamak meziyeinden mahrum kalmış kimselerdir.

(Ve onlar) mü’min, salih, şükreden kullar ise (o cennetlerde ebedî olarakkalacaklardır.) İşte insan daha dünyada iken böyle bir istikbale sâhip olmanın sebeplerine sarılmalıdır. İmandan, salih amellerden aslâ ayrılmamalıdır. Cenâb-ı Hakkın korumasına’sığınmalıdır.
26. Şüphe yok ki. Allahü Teâlâ bir sivrisineği ve onun üstünde bulunanı misal getirmekten haya etmez. İmdi iman etmiş olanlar bunun Rableri tarafından bir hak olduğunu bilirler. Kâfir olanlar ise: Allah bununla misal olarak ne murat etti derler. Hak Teâlâ bu misal ile birçoklarını saptırır birçoklarını da hidayete eriştirir. Allah Teâlâ bununla ancak fasik olanları dalâlete düşürür.

26. Bu mübârek âyetler: Mü’minlerin güzel inanışlarını bildirmekte, mü’min olmayanların da cehalelerini, yanlış düşüncelerini teşhir etmektedir, onların en boş iddialar ile Kur’ân’ı Kerîm hakkında şüphe uyandırmağa çalıştıklarını ilân eylemektedirler.

Allah’a verdiği sözü bozmuş, yer yüzünde fesat çıkarmağa çalışmış olan kimselerin de ebedî ziyanda kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki Kur’ân’ı Kerîm’de birer misal olarak zübab = sinek – enkebut = örümcek gibi bâzı ehemmiyetsiz görülen hayvancıklar zikredilmiştir.

Bir takım cahil yahudiler ise, “Bu Allah kelâmına benzemiyor” diye Kur’ân’ı Kerîm hakkında bir şüphe uyandırmak istemişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Evet… (Şüphe yok ki Allah Teâlâ bir sivrisineği ve) hattâ küçüklükte (onun üstünde bulunanı) diğer hayvancıklar gibi şeyleri Kur’ân-ı Kerîm’de (Misal olarak getirmekten utanmaz.)

Bu, haşa haddizatında bir eksiklik değildir, utanmayı icap etmez, belki bunda bir hikmet vardır. Bu bir uyarma vesilesidir, bir ilâhî imtihandır. (İmdi İman etmiş olanlar, bunun Rableri tarafından bir hak olduğunu bilirler.) Bu sebeple de hidayete ermiş, ilâhî nimetlere kavuşmuş olurlar. Bilâkis (kâfir olanlar ise) bunun hikmetini anlamazlar. (Allah bununla misal olarak ne murat etti derler) inkâra cesaret gösterirler.

(Hak Teâlâ) ise (bu misal ile birçoklarını dalalette bırakır) onlar bu inkârlan yüzünden dalâlete düşmüş, ebedî olarak azabı hak etmiş olurlar. Cenab’ı Hak bununla (birçoklarını da hidayete eriştirir.) Bundaki hikmeti, büyük gayeleri mü’minler anlayıp tasdik ederler, hidayete nâil bulunmuş olurlar.

(Allah Teâlâ bununla) böyle bir hikmet gereği getirmekte (ancak fâsık olanları dalâlete düşürür.) Onlar düşünerek bundaki hikmeti, gayeyi anlayamazlar, cehâletlerini anlamıyarak, Allah’ın kelâmına itarazda bulunurlar, bu yüzden ebedî bir şekilde sapıtarakfelâkete düşerler.

§ Mesel: Lûgatte bir şeyin benzeri, neziri demektir. Delil, hüccet, kıssa, hikâye, örnek olarak söylenilen söz, büyük ahlâkî hikâye mânasında kullanılır. Böyle bir şeyi hikâye etmeğe de “darbı mesel” denir.

Darbımeseldeki fayda ise bir şahsın veya bir olayın münasibini, benzerini söyleyip böylece o şahsın veya olayın güzelliğini veya çirkinliğini, özen göstermeye lâyık olup olmadığını güzelce ve hâtıralarda kalacak bir şekilde göstermekten ibarettir.

Bunun içindir ki en beliğ, en edebî makalelerde, manzumelerde birçok mesellere tesadüf olunur. Meselâ: Güzel sesli bir zata “bülbül”, güzel gözlü bir insana “âhû” zararlı bir şahsa “yılan” uğursuz bir kişiye “baykuş” denir.

Bu benzetiliş ile onların mahiyetleri en kısa birer ifade ile en kuvvetli bir şekilde anlatılmış olur. Artık, Kur’ân’ı Kerîm’de bir hikmet ve ihtiyaçtan dolayı böyle bâzı mesellerin, benzetmelerin bulunması onun ilâhî bir kitap olmasına engel olduğu nasıl düşünülebilir?
27. O kimseler ki Yüce Allah’ın ahdini tevsik yemin ile tekit ettikten sonra bozarlar. Bitişmesini emretmiş olduğu şeyi kesiverirler, yeryüzünde fesat çıkarırlar, İşte ziyana uğrayanlar, onlardır.

27. (O kimseler ki) o fâsık, sözlerinde durmaz şahıslar ki (Allah Teâlâ’nın ahdini sağlam bir şekilde) yemin ile (pekiştirdikten sonra bozarlar) ona aykırı hareketlerden kaçınmazlar ve Cenâb-ı Hakkın (bitişmesini) sımsıkı tutulmasını ve gözetilmesini (emretmiş olduğu şeyi kesiverirler) onu gözetmezler, ve onlar (yer yüzünde fesat çıkarırlar) diyanete, ahlâka, İnsanlığa aykırı, zararlı şeyleri yaparlar, (İşte ziyana uğrayanlar) ziyana uğrayan ve sapıklaşanlar ancak (onlardır.) Ne büyük bir felâket!

§ Ahid; Lûgatte zaman, asır, vasiyet, yemin, güven, Hakkı gözetmek, söz vermek, mukavele yapmak, kefil olmak demektir. Allah Teâlâyı birlemek, bir söze inanıp güvenmek mânasında kullanılmıştır. Ayeti kerimedeki abid’den maksat ise ruhlar âleminde bütün ruhların Allah’ın Rab oluşunu tasdik etmiş olmalarıdır. Onlar “


= (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)” (A’raf 7/172) yüce hitabına karşı “Evet” diye tasdikte bulunmuşlardı. Veyahut her insanın yaratılıştan sahip olduğu Allah’ı tasdik etme kabiliyetidir. Bu yaratılışın kaybetmeyen herkes, bu kâinatı yaratan bir yüce yaratıcının varlığına,onun ibâdet ve itaata layık olduğuna aklen, fikren kanaat getirebilirler.

Bununla beraber peygamber zamanında bazı kimseler veya kabileler, Rasûlü Ekrem’e, müraccat ederek onu tasdik etmiş, onunla sağlam anılaşma yapmış oldukları halde daha sonra sözlerinden dönmüşler, dünyada da, ahirette de belâlarını bulmuşlardır. Binaenaleyh bu âyeti kerimedeki ahid bunu da kapsamına alır.

§ Misak da; ahid, yemin, bir şeyi bir şey ile, bağlamak, takviyede bulunmaktır. Yapılan bir anılaşmaya bir şey ile güvence altına almak ve takviye etmek bir misak demektir.

Nitekim senet ve delil gibi kendisine itimat edilen, inanılıp kendisi ile kalbe kanaat gelen bir şeye de “vesika” denilir. Ayeti kerimedeki misaktan murat ise ahdi pekiştiren, o husustaki düşünceleri aydınlatan âyetler, mucizeler, semavi kitaplardır.

§ Vasıl ise lûgatte: Bir şeyi diğer bir şeye ulaştırmak, bitiştirmek, ulaşıvermek demektir.

Âyeti kerimedeki vasıldan maksat ise, bütün peygamberleri, bütün semavî kitapları tasdik edip bunların aralarını ayırmamaktır; üzerimize düşen vazîfeleri, görevleri yerine getirip terk etmemektir, bütün mü’minlere dostlukta, hayır dileğinde bulunup aralarına ayrılık düşürmemektir, umum halkın iyiliğini sağlayan nizamlara uyup bunları ihmal eylememektir.

İşte bu gibi hususlara riayet etmeyenler, ahd ve yemini bozmuş, dalâlete düşmüş, ziyana uğramış fasık kimselerdir.

§ Fişka gelince: Bu da lûgatte yoldan çıkıp sapmaktır. Şeriat lisanında ise: Allah’ın Emrini terkederek isyanda bulunmaktır. Böyle hak yolundan çıkan şahsa da “fâsık” denir.

Çoğulu “Fasikûn” ve “Füsekâ” dir. Fasıklığın üç tabakası vardır. Birincisi: Günahları arasıra işlemekle beraber onları çirkin görmektir; haram olduklarını kabul etmektir. İkincisi: Kebire (büyük) denilen günahları İşleyerek, bunlara kapılarak devamda bulunmaktır. Üçüncüsü de: Kebirelerin haram olduğunu, çirkin bulunduğunu inkâr etmek suretiyle onları işlemektir.

İşte bu üçüncü tabaka, bir küfür mertebesidir. Bir fasık bu mertebede bulunmadıkça ondan İslâm adı kaldırılmaz. Çünkü o, haramı gerektiren esasları tastikte bulunmuştur. Üçüncü tabakadakiler tevbe ve istiğfar etmeden ölürse ahirette ebedî olarak azap çekerler, ziyana uğrarlar.

§ Hüsran: Zarar, ziyan, noksanlık, sermayeyi kaybetmek, helâke ve dalâlete mâruz kalmak demektir. Sahibine “Hasir” denir. Çoğulu “Hâsirûn” dur.
28. Allahü Teâlâ’yı nasıl inkâr ediyorsunuz ki sizi ölüler iken o diriltti. Sonra sizi öldürecektir, sonra da sizi diriltecektir, sonra da ona döndürüleceksinizdir.

28. Bu mübârek âyetler Kâinatın Yüce Yaratıcısının insanlık hakkındaki şefkatini, kâinattaki tesarruflarını uyanma vesilesi olarak gözler önüne koymaktadır.

Ve bütün insanlığı gafletten uyanmağa dâvet ederek bütün kainatın bilgili ve güçlü yaratıcısının kudret ve azametini düşünmeğe bizleri sevk eyelmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar! Ey gafîlinsanlar!..

Siz (Allahü Teâlâ’yı nasıl inkâr ediyorsunuz ki) o pek büyük olan Kâinatın Yaratıcısını neye dayanarak inkâr edebilirsiniz ki bütün kâinat, onun varlığına şahittir. Bu cümleden olarak ey insanlar!

(Sizi ölüler iken o diriltti) siz evvelce hayattan mahrum birer zerreden bir damla sudan ıbarettiniz, sonra sizi hayata o kavuşturdu, sizi ruh, idrak sahibi bir hale getirdi. (Sonra sizi öldürecektir) geçici olarak hayattan mahrum bırakacaktır. Fakat büsbütün mahv ve yok olmayacaksınız.

Muhakkak ki (sonra da sizi) tekrar (diriltecektir.) Kıyamet günü size tekrar hayat verecektir. Daha (sonra da ona) o yüce yaratıcıya, onun mükâfat ve ceza âlemine (döndürüleceksinizdir.) Dünyadaki amellerinizden dolayı muhakemeye tâbi tutulacaksınızdır, amellerinize göre mükâfat ve ceza göreceksiniz. Artık bu âkıbeti düşününüz.
29. O öyle bir Kerem sahibi yaratıcıdır ki yeryüzünde her ne var ise hepsini sizin için yarattı, sonra da semaya yönelip onları yedi gök olarak düzenledi, o her şeyi hakkıyla bilicidir.

29. Ey insanlar! ( Yüce Mabud (öyle kerem sahibi bir yaratıcıdır ki, yer yüzünde her ne var ise hepsini sizin) İstifade edebilmeniz (için yarattı.) vücude getirdi, onlardan istifade için size kabiliyet verdi. (Sonra da) bundan başka da (semaya) üstünüzdeki yüksek kubbelere (yönelerek) ilâhî İradesini yönelterek (onları yedi gök olarak düzenledi.) Oradaki kudret eserlerini sema, yedi tabaka, yedi âlem olmak üzere, tanzim kıldı. (Ve o) Kâinatın yüce yaratıcısı (her şeyi hakkıyla bilicidir) onun kudreti böyle her şeye fazlasıyla kâfidir.

Ve onun her yaratışında bir nice faydalar, hikmetler vardır ki bunların umumuna ancak o bilir. Artık insanlar için lâzımdır ki gafletten uyansınlar. Cenâb-ı Hakkın nimetlerinden istifade ederek o cömertçe nimet verenin bütün emirlerine, yasaklarına uysunlar. Yer yüzündeki bütün varlıklardan meşru bir şekilde istifade ederek bunları kendilerine ihsan buyurmuş olan Yüce Mâbuda şükretsinler.

Evet!.. Bu mübârek âyetlerden müslümanlar daima birer uyanış dersi almalıdırlar, hayatlarını, yurtlarını, tanzim için daha ziyade çalışmalıdırlar, kendileri için yaratılmış milyonlarca nimetlerden, yaratılış kanunlarından istifade yollarını takip etmelidirler.

Tembellik ve sefalet içinde yaşayarak başka milletlerin çalışmalarına, maddeten kalkınmalarına bir hayret bakışıyla bakmamalıdırlar. Belki maddî ve mânevî kalkınma hususunda bütün insanlığa bir parlak numune olmalıdırlar. Nitekim vaktiyle müslümanlar böyle bir uyulacak Örnek halinde bulunmuşlardı. Medeniyet tarihi buna şahittir.

§ Arz: Bir cins isimdir. Bütün yer yüzüne denir. Çoğulu “arzât, urûz. arazûn, erâzi” dir. Arz; nezle hastalığına, sarsılmağa, titremeğe, aşağı şeyede denir.

§ Sema; her şeyin sakf ma =

= tavanına denir. Yağmura, buluta da sema denir. Gök kubbesi yerinde kullanılmıştır. Çoğulu: Semavattir. Kur’ân-ı Kerîm’de beyan buyrulan semadan ve semavattan maksat, bizim yer kürenin üstünde görülen birçok işik saçan işik alan sabit yıldızları, gezegenleri, kapsayan tabakalardan ibarettir ki bunların varlıklarını kısmen görmekte, keşfetmekteyiz.

Fakat yedi tabakayaayrılmış olan göklerin varlığına inanmakla beraber, bunların ne şekilde ne mahiyette olduğunu Allah’ın ilmine havale ederiz. Vaktiyle bir kısım astronomi âlimlerinin semalar, gök cisimleri hakkında vermiş oldukları bilgiler, bilahara pek noksan görülmüştür.

Meselâ vaktiyle güneş en büyük bir işik merkezi kabul edilip diğer bir kısım sabit yıldızlar, gezegenler ise, onun etrafında dolanmakta, yalnız ondan işik almakta sanılıyordu. Özellikle Ay, Zühre, Utarit, Şems, Mirrih, Müşteri, Zühel adındaki işik saçan, nurani yıldızların birer gök tabakasında yerleşmiş bulunduğu görüşünde idiler. Bu sebeple bu yıldızların yedi kat göklerde bulunduğunu iddia ediyorlardı. Halbuki bilahara fennin, uzay araştırmalarının ilerlemesi neticesinde anlaşılıyor ki üzerimizdeki uzay sonsuzdur.

Bunda pek ziyade işiklı cisimler, yıldızlar vardır. Güneş bize nisbeten yakın olduğu için bütün yıldızlardan büyük gözüküyor. Halbuki uzayda öyle işiklı küreler vardır ki güneş onlara nazaran pek küçüktür ve bizlere pek yakındır. Güneşin işiğı bizlere beş on dakika içinde geldiği halde öyle yıldızlar vardır ki onların işiğı bizim küremize binlerce sene zarfında ancak gelip kavuşabiliyor.

Artık kâinatın genişliğini, bunları yaratmış olan Yüce Yaratıcının kudret ve azametini düşünmelidir. Artık üstümüzde düzenlenmiş müstesna bir halde bulunmuş yedi sema tabakasının bulunduğunu , mucize olan Kur’ân’ı Kerîm haber verdiği halde bunu kim inkâr eder ve uzak görebilir.

Meğer ki, akıldan mahrum, kâinatın genişliğini İdrakten habersiz, ilâhî kudreti inkâr eden bir budala olsun. Velhasıl biz müslümanlar yedi kat semanın varlığına inanırız. Bunların detaylarını ise ancak Allahü Teâlâ bilir.
30. Hatırla o zamanı ki. Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde muhakkak bir halife kılacağım” diye buyurmuştu. Melekler de: “Yeryüzünde fesat çıkaracak, kanlar dökecek kimseyi mi yaratacaksın, bizler ise sana, hamd ile tesbih eder, seni takdis eyleriz.” demişlerdi. Allahü Teâlâ da: “Şüphe yok ki sizin bilemiyeceğiniz şeyleri ben bilirim.” diye buyurmuştur.

30. Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Allah’ın yer yüzünde bir halife yaratacağını meleklere bildirmiş olduğunu, meleklerin de bu yaradılıştaki hikmeti anlayamadıkları için bunu sual ettiklerini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Rasûlüm! (Hatırla o zamanı ki Rabbin meleklere) hitâben (ben yer yüzünde muhakkak bir halife kılacağım) yerin imarına, idaresine, zürriyetinin yer yüzünde yayılmasına, onu memur edeceğim (diye buyurmuştu.

Melekler de) bu husustaki ilâhî iradenin hikmetini idrâk edemedikleri için bunu anlamak istemişler, Yarabbi! Sen (yer yüzünde fesat çıkaracak) isyanlar yüzünden fenalıklara sebebiyet verecek ve (kanlar dökecek) birbirini öldürecek (kimseyi mi yaratacaksın) bu kabiliyette olan insan türünü mü vücude getireceksin?..

Ey Allah’ım! Bunun hikmeti nedir? (Biz ise sana hamd ile tesbih eder) subhanallah ve bihamdih deriz. (Seni takdis eyleriz) İlahlığına lâik olmayan şeylerden seni uzak tutarız. Artık hikmet nedir ki bizim gibi mâsum bir zümre varken, isyan edecek bir zümreyi halife kılıyorsunuz? (demişlerdi.)

Bunlar böyle demekle Allah’ın iradesinehaşa itiraz değil belki onun yalnız ne gibi hikmet ve menfaate dayandığını anlamak istemişlerdi. (Allah Teâlâ da) melekleri aydınlatma, her iradesinde bir nice faydaların, hikmetlerin var olduğuna işaret için (şüphe yok ki sizin bilemiyeceğiniz şeyleri ben bilirim “diye byurmuştur”.) Öyle bir nev’i mahlûku vücude getirmekte de nice faydalar vardır.

Onların âsileri olacak ise de itaatkâr olanları da bulunacaktır. Allah’ın dinini yayamaya, insanlığı aydınlatmaya çalışacak ne yüce şahsiyete sâhip zatlar da ortaya çıkacaktır. Artık ey melekler! Siz her şeyin hikmetini bilemezsiniz. Her şeyin hikmetini, faydasını, zararını hakkıyla bilmek zatı uluhiyetime mahsustur, bunu böyle biliniz.

§ Melekler, Adem oğularının yer yüzünde fesat çıkaracaklarını, kan dökeceklerini, onların yaratılmasından önce nasıl bilmiş idiler? Buna cevaben denilebilir ki, Cenâb-ı Hak geleceğe ait bütün hadiseleri levhi mahfuzda yazmış olduğundan melekler bu levhaya bakmakla bu bilgileri edinmişlerdi. Veyahut bunu başka bir yolla meydana gelmeden önce öğrenmişlerdi.

§ Melâike, melek kelimesinin çoğuludur. Melekler bir takım mübârek, günahlardan uzak maddî yönden yiyip içmeğe ihtiyacı olmayan ibâdet ve itaatle meşgul olan muhtelif şekillere girebilen, lâtif varlıklardır. Bunların mahiyetlerini Cenâb-ı Hak bilir. Bunlar latif cisimlerdendirler.

Ruhlar gibi, veyahut birer soyut cevherdirler. Bunların birçok nevileri vardır. Bir kısmı peygamberlere Cenâb-ı Hakkın emirlerini, kitaplarını getirip tebliğ etmeye memur bulunmuştur. Cibril Aleyhisselam gibi. Meleklerin varlığına bütün din mensupları ve bütün eski felsefeciler inanmışlardır.

§ Halife: Başkasının yerine geçen, onun makamına kaim, onun bâzı hususlarda vekili olan kimse demektir. Çoğulu Hülefadır. Bu âyeti kerimedeki halifeden murat Adem Aleyhisselamdır. Kendi evlât ve torunlarına Allahü Teâlâ’nın emirlerini, yasaklarını Cenâb-ı Hak adına vekâleten tebliğe memur bulunmuştur.

§ Tesbih: Subhanallah diyerek Hak Teâlâyı yüceltmek ve O’nu noksan sıfatlardan uzak tutmak, yani onun bütün noksanlardan beri olduğunu itiraf etmektir.

§ Takdisde: Mukaddes saymak, mübârek tutmak, hamd ve övgüde bulunmak, layık olmayan bir şeyden uzak tutmaktır.
31. Ve Allahu Teâlâ bütün eşyanın isimlerini Âdem’e bildirdi. Sonra da bu eşyayı meleklere göstererek bunların isimlerini bana haber veriniz. Eğer siz doğru söylüyor iseniz, diye buyurdu.

31. Yüce Allah (30) âyeti kerimesi ile meleklerin bilemiyecekleri şeyleri bildiğini beyan ve her aradışının bir hikmete dayandığna işaret buyurmuştu. Gerçekten, melekler de Allah’ın ilminin azametine kani, ilâhi fi’lin bir hikmet ve faydaya dayandığını İtiraf ediyorlardı.

Fakat Cenâb-ı Hak onları daha ziyade aydınlatmak, kanaatlerini görerek pekiştirmeleri için onların bilmedikleri şeyleri Hazreti Adem’in bildiğini göstermiş, binaenaleyh Adem Aleyhisselâmın yer yüzünde hilâf ete meleklerden daha lâyık olduğuna işaret buyurmuştur.

Şöyle ki: (Ve Allahü Teâlâ) Hazretleri (bütün eşyanın isimlerini Adem’e bildirdi.)Bütün isimleri, yani bu isimlerin delâlet edeceği eşyayı, mânaları bir ilham, bir zaruri ilim şekliyle tarif ve tâyin buyurdu.

(Sonra da bu eşyayı meleklere göstererek bunların isimlerini) nelerden ibaret olduklarını (bana haber veriniz eğer siz) iddianızda, hilâfete daha lâyık bulunduğunuzu zannetmenizde (sadık) doğru sözlü (İseniz, diye buyurdu.) Onların kanaatlerini tashih lütfunda bulundu.
32. Dediler ki; Seni tesbih ederiz, senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan sensin.

32. Melekler de âcizliklerini ikrar edip sorularının bir itiraz mahiyetinde olmayıp bir açıklama isteğinden ibâret olduğunu arz için (dediler ki) Ey Rabbimiz! (Seni tesbih ederiz) seni noksan sıfatlardan uzak tutar ve takdis eyleriz. Senin her fiilin, her hükmün elbette bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır.

(Senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur) biz aczimizi İtiraf ediyoruz. (Şüphe yok ki alîm) her şeyi hakkıyla bilen ve (hakîm olan) her şeyi bir hikmet ve faydaya binaen yaratan ancak (sensin) buna inancımız tamdır.
33. Buyurdu ki: Ey Âdem! O şeyleri adları ile bu meleklere haber ver. Âdem de o şeyleri adları ile haber verince Cenâb-ı Hak buyurdu ki; Size dememiş miydim ki, ben şüphesiz göklerin de, yerinde gizliliklerini bilirim. Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.

33. Allahü Teâlâ, Adem Aleyhiselâm’a hitâben (buyurdu ki ey Adem! O şeyleri adlariyle bu meleklere haber ver.) Bunlara dair bildiklerini anlat (Adem de) sâhip olduğu zaruri bir ilim, ilâhî bir ilhama dayanarak (o şeyleri adlariyle haber verince) onların ne gibi hikmetlere binaen yaratılmış olduklarını bildirince Cenab’ı Hak (buyurdu ki: Size dememiş mi idim ki ben şüphesiz göklerin de, yerin de gizliliklerini) esrarını, gayb şeylerini, gizli kapalı her şeyini (bilirim.) Tek olan zatıma hiç bir şey gizli kalamaz.

(Ve) binaenaleyh (sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.) O halde Hazreti Adem’e o payenin verilmesi de bir hikmeti ilâhiyem gereğidir. O hikmeti lâyıkiyle bilen de ancak benim, mahlûkatın vazîfesi de, Yüce Yaratıcı’nın ilim ve hikmetini tasdik ve tazim etmektir.

Velhasıl: Yüce Allah bu şekilde de insanlığın bir fıtrî fazîlete sâhip olduğunu göstermiştir. Artık bunun kadrini bilmek, insanlığın bu şerefini yok edecek gayri meşm hareketlerden kaçınmak, biz insanların üzerine düşen bir vazîfedir.
34. Hani biz meleklere demiştik ki Âdem’e secde ediniz. Onlar da hemen secde edivermişlerdi. Yalnız şeytan kaçınmış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştu.

34. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hakkın Adem Aleyhisselâm hakkındaki lütfu ihsanını bildiriyor. Hz. Adem’den insanlık hali bazı hataların meydana geldiğine işaret buyuruyor.

İnsanlığın düşmanı olan iblisin de ne kadar kötü olduğunu bildirerek onun vesvesesinden insanların kaçınmaları lüzumunu gösteriyor. Şöyle ki: (Hani) Rasûlüm! Hatırla ki (biz meleklere demiştik ki) yani ben Yüce Mabud emretmiş idim ki (Adem’e secde ediniz) ona saygıda bulununuz. (Onlar da) o melekler de (hemen secde edivermişlerdi.) Bu ilâhî emre derhal uymuşlardı.

(Yalnız şeytan) müstesna, o, secde etmekten (kaçınmış) bu emreuymamış (kibirlenmiş) kendisini büyük görmüş (ve kâfirlerden olmuştu.) O habis, zaten Allah’ın ilminde kâfirlerden idi.

Bu tutumuyla da küfrü meydana çıkmış oldu. Bu ilâhî beyan gösteriyor ki Hak Teâlâ’nın her hangi bir emir ve yasağını kabul etmek ve ona saygı göstermek İman alâmetidir, dinin gereğidir.

Bunun aksine hareket ise küfür ve taşkınlık nişanesidir. İşte bu secde hususundaki ilâhî emri beğenmemek alçaklığında bulunan iblis, bu yüzden ebedî bir ziyana uğramıştır.
35. Ve biz demiştik ki ey Âdem! Sen ve eşin şu cennette oturun. Dilediğiniz yerlerde onun yemişlerinden bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.

35. (Ve biz demiştik ki ey Adem! Sen ve eşin) hayat arkadaşın olan Havva (şu cennette oturun) orası sizin ikametgâhınız olsun. (Dilediğiniz yerlerde onun yemişlerinden bol bol yiyin) onlardan istifade edin.

(Ancak şu ağaca yaklaşmayın) onun meyvasından yemeyin, (yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.) Bunun üzerine gelecek cezadan dolayı nefsinize zulm ve gadr etmiş, böyle güzel, pek hoş bir cennetten çıkarılmış bulunursunuz.

§ Meyvesinden yenilmesi yasaklanan ağaçtan maksat, rivayetlere göre buğday veya üzüm veya incir veya kâfur ağacıdır. Fakat kesin veya açık bir delil bulunmadıkça bunu tâyin etmemek en iyisidir.

Nitekim Kur’ân’ı Kerîm’de de bu açıklanmamaktadır. Yasağa uyma hususunda hepsi de eşittir, belirlemeye ihtiyaç yoktur. Binaenaleyh biz bunu da Allah’ın ilmine havale ederiz.

§ Secde: Lûgatte son derece tevazu ile, tezellül ile baş eğmektir. Buna “serf üm” denir. Şeriat lisanında ise ibâdet kasti ile baş eğip alnı yere koymaktır. Bu secde yalnız Allahü Teâlâya yapılır.

§ Meleklerin Hz. Adem’e yaptıkları secde ise bunun ya lüğavî mânası kast olunmuştur. Bunun mânai şerifi kast olunduğu takdirde ise, bu Adem’in kadrini, şanını yüceltmek meleklerin ilâhî emre ne kadar itaatli olduklarını göstermek için Hz. Adem’in bir kıblegâhı makamında bulunmasından ibarettir.

§ Cennet: Bağlık, bahçelik yer demektir. Âhiret âleminde mü’minlere vaad edilen nimet ve saadet âlemine de cennet denilmiştir ki, çoğulu Cennât ve cinandır. Bu otuzbeşinci âyetteki cennetten maksat nedir? Biz bunu da Allah’ın ilmine havale ederiz.

Bir rivayete göre bu, yer yüzünde bulunan ve ağaçlar ile kuşatılmış olan bir bostandan, bir mesireden İbarettir. Fakat, alimlerin çoğuna göre bundan maksat, asıl cennettir. Bugün mevcut olup âhirette mü’minlerin nâil olacakları bir sevap yurdundan, bir ebedî saadet âleminden ibarettir.

Şüphe yok, Yüce Yaratıcı her şeye kadirdir. Dilediği mübârek kulunu daha dünyada iken de cennetine kaldırıp orada yerleştirebilir. Bunu uzak göremeye aslâ mahal yoktur.

§ Hz. Adem: Peygamberler tarihine ait kitaplarda genişçe yazılmış olduğu üzere bütün insanların İlk babası ve İlk peygamberidir.

Cenâb-ı Hak onu yer yüzünde bir hilkat hârikası olmak üzere müstakillen topraktan yaratmış, kendisine ruh ile ilim ve irfan ihsan buyurmuş ve ona eş olarak ta “Havva” adındaki muhterem validemiziyaratmıştır. Hz. Adem ile Havva bir müddet cennette kalmışlar, bilahara yine yer yüzüne indirilmişlerdir. Adem Aleysisselâm Hindistana, Havva da Cidde’ye indirilmiştir.

Adem Aleyhisselâm bilahara aldığı emre binaen Mekke-i Mükerreme tarafına gitmiş, orada Hz. Havva ile buluşmuştur. Rivayete göre Hz. Adem, bin veya dokuzyüzotuz sene yaşamış, vafatında Serendip dağında veya Mekke’de “Ebu Kubeys” dağında defnolunmuştur.

§ iblis: Şeytan demektir. Bu cin tâifesinden bir ferttir. Küfre kabiliyetli bulunmuş, Adem’e secde etmekten kaçınmış bu husustaki ilâhî emri doğru görmemiş, bu sebeple Allah’ın kahrına uğrayarak ebediyyen küfr içinde kalmıştır.

Kendisi ve soyu öteden beri insanlığı saptırmaya çalışmaktadırlar. Bunların bu gizli, ruhî saptırma aldatmalarından kaçınmak, her akıllı mükellef insanın en mühim bir vazifesidir.
36. İmdi şeytan, Âdem ile Havva’yı cennetten kaydırdı, oradaki nimetlerden çıkarıp uzaklaştırdı. Biz de dedik ki: Bâzınız bâzınıza düşman olmak üzere yeryüzüne ininiz, sizin için yeryüzünde bir vakte kadar bir ikametgâh ve bir nasip vardır.

36. Bu mübârek âyetler, şeytanın insanları ne kadar zararlara sokacağını gösteriyor, ondan kaçınılması lüzumuna işâret ediyor. Cenâb-ı Hakkın da ne kadar kerem sâhibi ve merhametli olduğunu ve tövbenin de af ve mağfirete ne büyük vesile bulunduğunu beyan buyuruyor.

Şöyle ki: (İmdi şeytan. Adem ile Havva’yı cennetten kaydırdı) oradan uzaklaşmalarına sebebiyet verdi. (Oradaki nimetlerden çıkarıp uzaklaştırdı) böyle nimetlerden geçici olarak mahrum kaldılar.

(Biz de) ben Yüce Yaratıcı da Adem ile Havva’ya hitaben (bazınız bâzınıza) yâni Adem’in zürriyetinden olan mü’minler ve onların düşmanı olan şeytanlar sizler (yek diğerinize düşman olmak üzere yer yüzüne ininiz) artık cennette durmayınız.

(Sizin için yer yüzünde bir vakte kadar) yani öleceğiniz zamana kadar veya kıyamet gününe kadar (bir karar) bir ikamet yeri (ve bir nasip) bir istifade (vardır.) Sonra her biriniz layık olduğunuz sonuca kavuşursunuz.

§ Şeytan; Hz. Adem ile Hz. Havva’ya vesvesede, kötü telkinlerde bulunmuş, onlara yemin ederek demiş ki: Siz cennetteki bu size yasaklanan ağacın meyvasından yer iseniz bu cennette ebedî olarak kalırsınız. Onlar da yemişler, bunun üzerine cennetten çıkmalarına ilâhî emir gelmiş. O nîmetlerden geçici olarak mahrum kalmışlardır.
37. Âdem Yüce Rabbi tarafından bir kısım kelimeler aldı. Onun üzerine tövbe eyledi. Tövbeleri ziyadesiyle kabul eden, pek ziyade merhamet sahibi olan ise ancak o Kerem sâhibi Rab’dır.

37. (Adem) Aleyhisselâm, şeytanın kıskançlığından yapmış olduğu o aldatma ve iknayı müteakip (Yüce Rabbi tarafından bir kısım kelimeler aldı) bu kelimeler; alimlerin beyanına göre: “Ey bizim Rabbimiz! Bizler nefislerimize zulüm ettik, artık sen bizlere mağfiret etmez, bizlere merhamet buyurmaz isen elbette bizler hüsrana zarar ve ziyana, mânevi cezaya uğramış kimselerden oluruz.” meâlindeki



âyeti kerimesidir. (Onun üzerine tevbe eyledi) tevbe edip bağış diledi, (tevbeleri ziyadesiyle kabul eden) ve kulları hakkında (pek ziyade merhamet sâhibi olan ise ancak o Kerem sâhibi Rab’dir.) Binaenaleyh Hz. Adem’in töbesini de kabul buyurmuş, onun hakkında yine sonsuz rahmet ve merhameti tecelli etmiştir.

§ Tevbe: Lûgatte bir şeyden geri dönmektir. Şeriat lisanında ise günahı bilip itiraf etmek, o yapılan günahtan dolayı pişmanlıkta bulunmak ve o günahı bir daha işlememeğe kesin olarak niyet eylemektir.

Tövbe edene “Taib” denir. Cenâb-ı Allah’ın yaptığı bildirilen bir tövbe ise ceza vermekten affetmek, kulunun günahını lütfen bağışlamak mânasıdır. Bu yönden Yüce Allah “tevvâb” ismi celilini taşır.

§ insanlar, İnsanlık icabı zaman zaman bazı günahlarda, hatalarda bulunabilirler. Elverir ki kusurlarını bilsinler. Bunları bir an evvel terkedip bir daha işlememeğe azim etsinler ve bu hatâlarından dolayı Cenâb-ı Hakka niyaz edip onun af ve mağfiretini istirhamde bulunsunlar, İşte Hz. Adem kıssası, bize bu hikmet dersini vermektedir.
38. Dedik ki: O cennetten hepiniz aşağıya ininiz. Eğer benim tarafımdan size bir hidayet gelir de her kim hidâyetime tâbi olursa artık onlar için bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaktır.

38. Bu mübârek âyetlerdeki hitap, Hz. Adem ile Havvaya ve tabii olarak onarın gelecekteki evlâdına ve onları aldatmaya çalışan şeytana yöneliktir.

İnsanlık için, selâmet ve saadete vesile olacak yolu göstermektedir. Şöyle ki: Hz. Adem’in gaflet ederek yasak meyveden yemesi üzerine (dedik ki) ilâhî emrim çıktı ki (o cennetten hipiniz aşağıya ininiz.) yer yüzüne inerek mukadder vakte kadar orada ikamet ediniz.

(Eğer benim tarafımdan size bir hidayet gelir de) sizin için hidayete vesile olacak bir peygamber, bir kitap, bir şeriat gibi bir şey gönderilir de sizden (her kim) o (hidayetime tâbi olursa artık onlar için bir korku yoktur.)

Onlar Allah’ın azabından kurtulacaklardır. (Ve onlarmahzun da olmayacaklardır.) Nail olacakları nimetler ellerinden çıkmıyacağı için hüzün ve kedere düşmelerine bir sebep bulunmayacaktır. Ne büyük saadet!
39. Ve o kimseler ki kâfir oldular ve bizim âyetlerimizi yalanladılar, onlar ateş sâhipleridir, onlar o ateşte ebediyyen kalıcılardır.

39. (Ve) bilakis (o kimseler ki, kâfir oldular) Allah Teâlâyı inkâr ettiler veya ona ortak koştular, Hak Teâlâ’nın gösterdiği doğru yola yönelmediler (ve bîzim âyetlerimizi yalanladılar) peygamberleri, kitapları, gerek dış alemde gerekse kendi varlıklarındaki delilleri inkâr eylediler, İşte (onlar ateş sahipleridir.)

Asıl cehennem ehli onlardır, (Onlar o ateşte) o ateş saçan cehennemde (ebediyyen kalıcılardır.) Oradan ebediyyen çıkamayacaklardır. Ne müthiş bir felâket! Binaenaleyh bütün insanlar uyanmalıdırlar. öyle ebedî bir felâkete uğramamanın sebeplerine sarılmalıdırlar. Allah Teâla’nın gösterdiği hidayet yolunu takibe devam etmelidirler. Kurtuluş için başka çare yoktur.
40. Ey İsrail oğulları: Benim sizlere lûtf etmiş olduğum nimetlerimi hatırlayınız. Ve benim ahdimi yerine getiriniz ki ben de sizin ahdinizi yerine getireyim. Ve ancak benden korkunuz.

40. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarına vaktiyle nâil oldukları nimetleri hatırlatarak kendilerini ilâhî dine uymaya, Kur’ân’ı Kerîm’ini inkâr etmemeğe, hakkı bâtıl ile değiştirmemeğe dâvet ediyor.

Şöyle ki: (Ey İsrail Oğulları! Benim sizlere) vaktiyle sizin atalarınıza ve ecdadınıza (İhsan etmiş olduğum nimetlerimi yadediniz.) Siz bir peygamber sülâlesinden meydana getirilmiş oldunuz, aranızdan Hz. Musa gibi peygamberler yetişmiştir, Firavunun zulmünden kurtularak istiklâle, hâkimiyete kavuşmuş idiniz.

Sizleri irşat ve aydınlatmak için Hz. Musa’ya Tevrat gibi mübârek bir kitap verilmiştir. Bütün bunlar hakkınızda birer muazzam ilâhî nîmettir. Bunları unutup, nankörcesine hareket etmeniz doğru olabilir mi? Artık bu nimetleri unutmayınız. (Ve benim ahdimi yerine getiriniz.)

Vaktiyle üstlenmiş olduğunuz şeyleri yerine getiriniz. Yani: Ya ruhlar alemindeki ahd ve yemini korumaya çalışınız. Vayahut Allah Teâlâ’ya İman, bütün peygamberleri semavî kitapları tasdik edeceklerine dair aba ve ecdadınızın vermiş oldukları sözlerde durarak böyle bir ahd ve verilen sözü yerine getirmekte kusur etmeyiniz. (Ki ben) Yüce Mabud (da sizin ahdinizi yerine getireyim.)

Sizi korkulardan koruyayım, sizi ilâhî lutuflarıma devamlı olarak nâil eyleyeyim. (Ve) ey İsrail Oğulları!.. (Ancak benden korkunuz.) Vaktiyle yapmış olduğunuz bir ahdi, üzerinize düşen bir dinî vazîfeyi bir takım kötü kimselerin tecavüzlerine uğrayabileceğinizi düşünerek veya dünyevî, şahsi bir menfaatin elden uçmasından korkarak terketmeyiniz. Yalnız Cenâb-ı Haktan korkarak onun gösterdiği yolu takip ediniz.
41. Ve sizin yanınızdakini tasdik edici olarak indirmiş olduğuma iman ediniz. Onu İlk inkâr edenlerden olmayın Ve âyetlerimi az bir paha ile satmayın. Ve ancak benden sakının.

41. (Ve) ey İsrail Oğullar!.. (Sizin yanınızdakini) yani vaktiyle Musa Aleyhisselâm’a nâzil olup yanınızda bulunan Tevrat’ı (tasdik ediciolarak indirmiş olduğuma) yani Kur’ân’ı Kerîme (İman ediniz.) Tevrat’ın da semavî bir kitap olduğunu beyan buyuran ve onun gibi semavî, ilâhî bir kitap bulunan Kur’ân’ı Mübin’i artık tasdik eyleyiniz. (Onu) o anlattıkları mucize olan Kur’ân’ı (İlk inkâr edenlerden olmayın.)

Bilakis ona İlk İman edenlerden olmalısınız. Onun nasıl ebedî, bir mucize olduğunu bakıp anlayacak bir durumda bulunuyorsunuz.

(Ve âyetlerini az bir paha ile satmayın.) Yani Hz. Muhammed’in doğruluğuna şahitlik edip sizin kitaplarınızda yazılmış bulunan apaçık âyetleri, haddizatında pek ehemmiyetsiz bir şey olan dünyevî mal, riyaset, cahilce geleneklere uymak maksadiyle inkâra, değiştirme ve bozmaya kalkışmayınız.

Bütün bu dünyevî, fanî şeyler, o âyetlerin yüceliği karşısında pek kıymetsiz, ehemmiyetsiz şeylerden başka değildirler. Artık o değersiz şeyleri elde etmek için veya başkalarından korkarak bu kutsî âyetler, hakikatler nasıl elden çıkarılabilir. Ey gafiller!..

Öyle bir cürette bulunmayınız, (ve ancak benden sakının.) Benim bir tek olan şahsımdan korkun, bir takım maddî, fani menfaatlerden mahrum kalacağınızdan korkmayın, yalnız Kerem sâhibi yaratıcınızdan korkunuz ki sizi muhafaza edecek, sizi nimetlere nâil buyuracak olan ancak odur.
42. Ve hakkı bâtıl ile örtüp karıştırmayın. Ve hakkı bile bile saklamayın.

42. (Ve) ey İsrail Oğulları!.. (hakkı bâtıl ile karıştırmayın.) Hz. Muhammed’in vasıfları hakkındaki Tevrat âyetlerini ve diğerlerini kendi uydurduğunuz esassız şeyler ile değiştirme ve bozmaya kalkışmayınız. (ve hakkı saklamanın.) Rasûlü ekrem Sallallahü Aleyhi Vessellemin mübârek vasıflarını gizlemeyin, bunun mesuliyetini düşününüz. (Halbuki siz) böyle inkarcı bir şekilde bâtılca hareketlerin ne kadar çirkin, ne kadar cezâyı gerektirir olduğunu (bilirsiniz.) Bu hususta cehâletinizi mazeret makamında ileri süremezsiniz.

Yahut siz hakkı gizlediğinizi biliyorsunuz. Artık böyle bir isyana bile bile nasıl cüret ediyorsunuz. Gerçek şu ki hakkı gizlemek büyük bir rezalettir, bir ahlâksızlıktır, âmme hakkında bir hiyânettir. Şahsi menfaat hırsiyle veya geçici bir mahrumiyet korkusu ile bile bile hakkı saklamak, onun aksini yapmak ve yaptırmak; bir alçaklıktır, İnsanlığa yakışmaz, hakikî selâmet ve saadetin yok olmasına sebep olur. Binaenaleyh Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizi haktan ayırmasın. Amin.

§ İsrail: Yakup Aleyhisselâmın lâkâbıdır, İbranî lisanında abdullah (Allah’ın kulu) veya Saffetullah (Allah’ın seçkin kulu) mânasınadır. Emir, Allah yolunda mücahit mânasına olduğu da mervidir. Yahudiler Hz. Yakub’un neslinden geldikleri için “Beni İsrail” lâkabını almışlardır. Hz. Musa’ya tâbi olduklarını iddia ettikleri için de “Museviler” diye anılmaktadırlar.

Bu mübârek âyetlerde onlara: (Ey İsrail oğulları) diye hitap edilmesi bir uyarı ve işâreti içermektedir. Sanki denilmiş oluyor ki: Siz yüce bir peygamberin evlât ve ahfadından bulunuyorsunuz. Yanınızda Tevrat denilen bir kitabı ilâhî vardır. Orada son peygamberin vasıfları yazılıdır.

Artık size düşer mi ki o kitaba aykırı hareket edip Hz. Muhammed Aleyhisselâmı ve ona nâzil olan Kur’ân’ı Kerim’i inkâr edesiniz. Bir nice hakikatleri değiştirme ve bozmaya çalışasınız. Bu bircehâlet, bir nankörlük bir kadir bilmezlik değil midir? Böyle hareketlerden vazgeçiniz, hakkı kabul ediniz. Cenâb-ı Allah gafletten uyandırsın!
43. Ve namazı kılınız, zekâtı da veriniz ve rükû edenler ile beraber rükû ediniz.

43. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarını ve benzerlerini kötülükten alıkoyarak en mükemmel bir kulluk vazîfesini ifa etmeğe davet ediyor. Başkalarına iyilik yapmalarını emrettikleri halde, kendileri İyilik yapmaktan kaçınanların bu hallerini kınıyor.

Hakkın yardımını kazanmak için sabra, namaza devam edilmesini tavsiye buyuruyor. Cenâb-ı Haktan korkanların da hangi zatlardan ibaret olduğunu gösteriyor: (Ve) ey İsrail Oğulları!.. Sizler de müslümanlar gibi beş vakit (namazı kılınız.) Âdâbına, erkânına riayet ederek edâya çalışınız. (Zekâtı da veriniz.) Mallarınızın farz olan zekâtını da fakilere ödeyiniz.

(Ve rükû edenler ile beraber rükû ediniz.) Siz de cemaati müslimin ile beraber rükûa varınız. Velhasıl: Onların da İslâm şerefine nâil olup İslâm cemaatine katılmaları emir ve tavsiye olunuyor. Yahudilerin namazlarında rükû bulunmamaktadır. Halbuki namazın mühim bir rüknü olan rükû vaziyeti, pek lâtif hikmetleri, içermektedir.
44. Nasa iyilik ile emredersiniz de kendi nefislerinizi unutur musunuz? Halbuki siz kitabı okursunuz, hiç düşünmez misiniz?

44. Ey İsrail Oğulları!.. Siz (İnsanlara iyilik ile emredersiniz de) herkese iyilik yapmalarını veya İslâm dininde sebat etmelerini bâzı kimselere emir ve tavsiyede bulunursunuz da (kendi nefislerinizi unutur musunuz?) Kendiniz neden o yolda hareket etmez, kimseye iyilikte bulunmaz, İslâmiyet sahasına atılmazısınız. (Halbuki sizler kitabı) Tevrat’ı (okursunuz.)

O kitapta herkesin elinden gelen İyilik ve ihsanda bulunması ve âhir zaman peygamberinin vasıfları bulunmaktadır. Veyahut o kitapta halka tavsiye ettikleri şeyler ile âmel etmeyenlerin cezaya, tekdire lâyık olacaklarına dair beyanatı görürsünüz. Artık siz (hiç düşünmez misiniz) bunları düşünüp tefekkürde bulunmaz mısınız?

Nedir bunun aksine yaptığınız hareketler? Bu âyeti kerime; halka emr ve nehiyde, öğütler vermekte bulundukları halde bunlar ile kendileri âmel etmeyen kimseler hakkında büyük bir tehdit ve kınamayı içermektedir.
45. Sabır ile ve namaz ile yardım isteyiniz. Ve namaz şüphe yok ki ağır bir iştir. Ancak Allah’tan korkanlar için değil.

45. Ey Allah’ın kulları!.. (Sabır ile ve namaz ile) İşleriniz hakkında Rabbinizden (yardım isteyiniz) muvaffakıyet bekleyiniz. (Namaz şüphe yok ki ağırdır.) Buna alışmayanlara çetin bir iş gibi görünür.

(Ancak Haktan korkanlar için değil.) Takva sahibi olanlar için bu çetin bir iş değildir. Öyle ibâdet ve itaat ehli için namaz; en zevkli, ruhu besleyen ibâdettir. Onlar bu gibi vazîfeleri büyük bir şevk ve gayretle ifaya çalışırlar. Fakat Allah’tan korkmayan, nefislerine mağlûp olan, hakikî İstikbali düşünmeyen kimseler için sabretmek, namaz kılmak büyük bir iş gibidir.

Onlar bu gibi mühim, kutsî vazîfelerden faydalanamazlar.Rivayet olunuyor ki: Rasûlü ekrem, Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz güç bir olay karşısında kalınca namaza başlar, onunla Cenâb-ı Hak’tan yardım talebinde bulunurdu.
46. Allah’tan korkanlar, o zatlardır ki Rablerine kavuşacaklarını ve onun manevî huzuruna döneceklerini düşünüp tefekkür ederler.

46. (Allah’tan korkanlar o zatlardır ki) o hakikî mü’minlerdir ki, öldükten sonra (Rablerine kavuşacaklarını) Cenâb-ı Hakkı göreceklerini (onun manevî huzuruna döneceklerini) âhirette onun cennetlerine, Yüce Allah’ı görme şerefine nâil olacaklarını (düşünüp tefekkür ederler) büyük bir şevk ve neş’e ile ibâdet ve itaate devam eder dururlar. Ne bahtiyar zevat!
47. Ey İsrail Oğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi âlemlere tercih ettiğimi hatırlayınız.

47. Bu mübârek âyetlerde İsrail Oğullarına dedelerinin nâil oldukları ilâhî lutfu hatırlatarak onları nankörlükten, dedelerinin doğru yoluna muhâlefeti yasaklamaktadır. Ve onları korkmaya, uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey İsrail Oğulları! Sizlere lûtf ettiğim nîmetimi) yani sizin ecdadınıza lütuf ve ihsanda bulunmuş olduğum hoş dirliği, refah ve rahatı düşününüz. (Ve sizi âlemlere tercih ettiğimi hatırlayınız.)

Artık nîmete nankörlükte bulunmayınız. Evet… Cenâb-ı Hak İsrail oğullarından bir kısım zevatı peygamberi iğe, ilim ve hikmete, saltanat ve ihtişama nâil buyurmuştu. Onlar, Hz. Musa’dan ve onun yolunu takip etmiş olan kimselerden ibârettir ki zamanlarındaki âlemlere, kavimlere, hükümetlere üstün bulunmuş idiler.

Cenâb-ı Hak onların kadrini yüceltmişti. Artık o zatların torunları bulunan muasır İsrail Oğullarının da onlar gibi dindar, Hakkı gözetici olmaları icap etmez mi? Nedir bu mahalefet, Allah’ın dinine karşı bu düşmanlık!..
48. Öyle bir günden korkunuz ki, o günde hiç bir şahıs hiç bir şahıstan dolayı hiç bir şey ödemez. Ve o şahıstan hiç bir şefaat kabul edilmez. Ve ondan hiç bir fidye alınmaz. Ve ne de onlara yardım olunurlar.

48. Ey İsrail Oğulları! Siz (Öyle bir günden) kıyamet gününden (korkunuz) sakınınız (ki o günde) Cenâb-ı Hakkın müsaadesi olmadıkça (hiç bir şahıs, hiç bir şahıstan dolayı hiç birşey ödemez.) Lâzım gelen bir hakkı kaza edemez. (Ve o şahıstan hiç bir şefaat kabul edilmez.) Adam kayırmaya müsaade olunmaz. (Ve ondan hiç bir fidye) bir kurtuluş bedeli (alınmaz) böyle bir şey kabul edilmez.

(Ve onlar ne de yardım olunurlar.) Ne de ilâhî azaptan kurtulmaları için bir yardıma nâil bulunurlar. İşte inkârcıların, münafıkların ahiretteki durumları böyledir. Artık ata ve ecdadın büyüklüğü ile gururlanıp, onlardan fayda göreceklerine ümitli olmamalıdırlar. Kendi hallerini islâh etmelidirler ki nefislerini kurtarabilmiş olsunlar.

§ Bu âyeti kerimedeki şefâatin reddi, kafirler içindir. Çünkü Kur’ân’ın bu hitabı onlara yöneliktir. Ve Allah’ın izni olmadıkça kimsenin şefâatte bulunamıyacağını bildirmektedir.

Yoksa müslümanlar hakkında din büyüklerinin ve bilhassa Rasûlü Ekrem Efendimizin şefâattebulunacakları naklen sabittir. Şefaat ise: Bir kimsenin suçunu affettirmek, kendisinden cezayı gidermek için hakkında yapılan bir istek ve istirhamdan ibarettir.
49. Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizi Firavun taraftarlarından kurtardık. Sizi en kötü azap ile cezalandırıyorlardı. Oğullarınızı boğazlıyorlardı, kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından pek büyük bir imtihan vardı.

49. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarına vaktiyle nâil olmuş oldukları kurtuluşu, Allah’ın korumasını hatırlatıyor, düşmanlarının da nasıl helâk olup gittiklerini bildiriyor, kendilerini uyanmaya dâvet buyuruyor. Şöyle ki, Ey İsrail Oğulları!.. (Ve) siz (o zamanı da hatırlayın ki) bir ilâhî lutuf olarak (sizi Firavun taraftarlarından kurtardık.) Yani sizin ecdâdınızı Furavuna tâbi olanların ezâ ve cefâsından kurtardık.

Onlar (sizî en kötü azab ile cezalandırıyorlardı.) Onlar, dedelerinizi en şiddetli işkencelere uğratıyorlardı. Onlar sizin (oğullarınızı boğazlıyorlardı.) Sülâlenizin erkek çocuklarınızı öldürüyorlardı. (Kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı.) Kız çocuklarınızı öldürmüyorlardı. Onlar düşmanlarınız bulunuyorlardı. (Bunda) bu azapta, bu kurtuluşta ise (sizin için Rabbiniz tarafından pek büyük bir imtihan vardı.)

Ta ki öyle düşmanlardan halâsınızı büyük bir nîmet bilip Cenâb-ı Hakka hamd ve şükür edesiniz. Bilahare sabredenlerin muazzam mükâfatlara nâil olacaklarını bilesiniz. Artık o pek büyük tarihî yakaları güzelce düşünerek bir intibah dersi almak lâzım gelmez mi?
50. Ve hatırlayınız o zamanı ki sizin için denizi yardık ta hepinizi kurtardık. Firavunun taraftarlarını da sizler bakıp dururken boğduk.

50. (Ve) Ey İsrail Oğulları! (Hatırlayınız o zamanı ki, sizin) selâmetiniz (için denizi) Kızıl denizi (yardık da hepinizi) sizin ecdadınızı (kurtardık.) Firavunun kahrından, denizde boğulmaktan kurtardık. (Firavun taraftarlarını da) sularda (boğduk.) Hepsini hayattan mahrum bıraktık.

(Bir haldeki sizler bakıp duruyordunuz.) Yani ecdadınız Firavun ile taraftarlarının nasıl boğulduklarını seyredip durmuşlardı. Yahut birbirine bakıp duruyorlardı. Artık ırkınız hakkında bu gibi nimetleri hatırlayarak şükrünü ifaya, Allah’ın dinine uymaya çalışmalı değil misiniz?

§ Bu ilâhi açıklamalarda şöyle bir uyan vardır: Bir zata veya bir kavme hayır veya şer olarak her ne isâbet ederse bu Allah Teâlâ’nın sırf hikmet olan takdirine dayanmaktadır.

Binaenaleyh, o şey hayır ise kadrini bilip şükretmelidir. Ve eğer şer ise sabrederek Allah’ın korumasına sığınmalı ve işlenilmiş bir kusur varsa ondan da tövbe edip peşiman olmalıdır ki, onun güzel bir inanç sâhibi olduğu bu şekilde ortaya çıksın.

§ Firavun: Mısır’da yaşamış olan Âmâlika hükümdarlarının ünvanıdır. Bunların en son hükümdarı rüyasında görmüştü ki Beyti Martik tarafından bir ateş yönelip Mısırı kaplamış, Mısır ahalisinden olan her kıptiyi yakmış, yalnız İsrail Oğullarına dokunmamış. Firavun bu rüyasını kâhinlere söylemiş, onlar da: İsrail Oğullarından bir erkek çocuk doğacak, senin helâkin ve hükûmetinin yok olması onun elindebulunacaktır. Bunun üzerine Firavun, İsrail Oğullarının her doğan erkek çocuğunu öldürtmüştü. Bunların miktarı bir rivâyete göre on iki bindir. Bu yavrulardan yalnız Hz. Musa müstesna bulunmaktadır.

Şöyle ki: Hz. Musa, İsrail oğulları hânedânından imran adında bir zatın oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi bu mübârek yavrusunun Firavun tarafından öldürülmemesi için bir sandık içine koyup Nil nehrine attı. Firavunun eşi Asiye ise bu fevkalâde güzel çocuğu nehirde görüp çıkarmış onu sevip himaye etmiş, onu Firavunun sarayında yetiştirmiştir. İşte ilerde Firavunun helâkine sebep olacak çocuk, bu melek yüzlü yavru idi. Evet!.. Bu muhterem yavru büyüdü. Hatta annesi bir süt anne olarak saraya alındı. Yavrusuna kavuşmuş oldu. Bu muhterem zat sonra da peygamberlik şerefine kavuştu.

Firavuna karşı pek muazzam mucizeler göstererek onu titretti. İsrail Oğullarını Mısır’dan alıp Kenan iline çıkarmak için birçok müracaatlar neticesinde Firavundan müsaade aldı. Fakat… İsrail Oğulları toplanıp Mısırdan çıkarken Firavun pişman oldu. Onları mahvetmek için takibe başladı. Bundan kurtulmak için yeni bir mucize gerçekleşti. Şöyle ki: İsrail Oğulları kendilerini Firavunun takip ettiğini görünce heyecana geldiler.

Fakat Hz. Musa bir mucize olmak üzere âsasını (bastonunu) Süveyş denizine vurdu, denizde oniki yol açıldı, İsrail Oğullarının oniki kabilesi bu yollardan sahile sağ salim çıktılar.

Firavun ise askerleri ile bunları takip ederken, denizin ayrılmış olan suları tekrar birleşti, bunların yollarını kapadı, Firavun da, ordusu da suların içinde helâk olup gittiler.

Bu muazzam hâdise de gösteriyor ki Allah’ın takdirine hiç bir tedbir mâni olamaz. “Takdiri huda, kuvvei bazu ile dönmez” “Bir şem”! ki mevlâ yaka bir veçhile sönmez” “Allah’ın takdiri pazu gücü ile dönmez.” “Mevla’nın yaktığı mum hiçbir şekilde sönmez.”
51. Ve bir vakit Musa ile Kırk geceyi vadeleştirmiştik, sonra siz zalimler olarak onun arkasından buzağıya tutunmuş idiniz.

51. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarının hayat safhalarını gösteriyor. Haklarındaki ilâhî nimetlere karşı ne kadar münasabetsiz hareketlerde bulunmuş olduklarını kendilerine bir uyanma vesilesi olmak üzere hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey İsrail Oğulları! (Ve) hatırlayınız ki (bir vakit Musa ile kırk geceyi vadleştirmiştik) yani:

Musa Aleyhisselâma 40 gün 40 gece Tur dağında bulunarak bizimle konuşması ve kendisine ilâhî vahyin nüzûlü için bir vaadde bulunduk. Ona böyle bir zaman tâyin ettik. (Sonra siz zalimlerden olarak onun arkasından) Hz. Musa’nın Tura gitmesini müteakip (buzağıya tutunmuş idiniz.) Buzağıyı mabud edinmiş, böyle ibâdeti yapılması gerekenden başkasına yapmakla nefsinize zulmeylemiş bulundunuz.
52. Sonra bunu müteakip sizi affettik, gerekti ki, şükredesiniz.

52. (Sonra bunu) böyle cahilce hareketiniz! (müteakıp sizi) bu suçunuzu (affettik) hakkınızda afv gösterdik ve bağışladık, sizi bu putperestee hareketinizden dolayı hemen cezalandırıp mahv etmedik.(Gerekti ki) böyle bir ilâhî nîmeti elde etmenizden dolayı (şükredesiniz.) Hakkınızda tecelli eden bu afv ve keremin kıymetini takdir eyleyesiniz.
53. Ve bir vakitte Musa’ya kitap ve fürkan vermiştik. Ta ki hidâyete eresiniz.

53. (Ve) gene hatırlayınız ki (bir vakitte) pek büyük ilâhî bir lütûf olarak (kitap) Tevrat’ı Şerif (ve furkan vermiştik) yani ona hak ile bâtılın, helâl ile haramın aralarını ayırmaya vâsıta olan şeyleri, özellikle âsâ (baston) gibi, beyaz el gibi, mucizeleri ihsan etmiştik.

(Ta ki hidâyete eresiniz,) doğru yola gidesiniz. Bu gibi nîmetlere nâil olanlara lâyık odur ki bunların kadrini bilip şükrünü ifa etsinler, bunlara aykırı hareketlerde bulunmasınlar.

§ Tarihen sabittir ki İsrail Oğulları Hz. Yusuf’tan sonra Mısır’da yerleşmiş, çoğalmışlardı. Hz. Yakup ile Hz. Yusuf’un şeriatlarına tâbi bulunuyorlardı. Eski Mısır ahalisi ise kıpt kavmi olup putlara, yıldızlara tapıyorlardı, İsrail Oğulları daha sonra Hz. Musa ile ve onun kardeşi olan Hz. Harûn ile beraber Mısır’dan çıkıp yolda Amalikadan bir kavmin yurduna uğradılar.

Onların öküz heykellerine taptıklarını gördüler, cehalet sebebiyle o müşrik kavmin bu hareketlerine bir eyilim gösterdiler. Hz. Musa ise Allah tarafından Tur dağına dâvet olmuştu. Kardeşi Harun Aleyhisselâmı yerine vekil bırakarak kendisi Tura gitti.

Orada 40 gün kalıp ibâdette, duada bulundu. Orada vasıtasız olarak Cenab’ı Hakkın kelâmını işitti ve kendisine Tevrat kitabı ihsan olundu. Tih çölünde kalmış olan İsrail Oğulları ise Samiri adındaki bir münafıkın aldatmalarına kapıldılar. Samirî yanlarında bulunan altınları toplayıp eritti, bundan bir buzağı heykeli yaptı “Bu sizin ve Musa’nın mabududur” diyerek onları buzağıya taptırdı.

İsrail Oğulları Harun Aleyhisselâmın nasihatlerini dinlemediler, bu cehâleti İşlediler. Musa Aleyhisselâm Tur’dan avdet edince kavminin bu müşrikce hareketlerinden dolayı çok müteessir oldu, kendilerini kınadı. Onlar da pişman olup tevbe ettiler.

§ Hz. Musa’nın Tur’da bulunduğu müddet: Zilkade ayı ile Zilhiccenin on gününden ibarettir.
54. Ve o zamanki Musa kavmine: Ey kavmim! Buzağıya tutunmakla nefisinize zulmetmiş oldunuz. Hemen Yaratıcınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Bu sizin için Rabbiniz katında hayırlıdır demişti O Kerem Sahibi Yaratıcı da tevbenizi kabul etmişti. Şübhe yok ki tevbeleri kabul eden rahim olan ancak O’dur.

54. Bu âyeti kerime, İsrail Oğullarının bir aralık Buzagıya taptıklarını, sonra tevbe edip yaptıklarından pişman olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Ey İsrail Oğulları! (Ve) yine düşününüz (o zamanki Musa) Aleyhisselâm (kavmine) bir tövbe ve pişman olmaya dâvet için (ey kavmim!) Siz (Buzağıyı tutunmakla) hakikî mabud olan Allah Teâlaya tapacak yerde kendinize buzağıyı mabud etmekle (nefsinize zulm etmiş oldunuz.) Şüphe yok ki Allah’ı ortak koşmak en büyük bir zulümdür, en büyük bir felâkettir.

(Hemen Yaratanınıza tevbe edin) nâdim ve peşiman olduğunuzu arz edin. (Nefislerinizi öldürün) ebedî hayatınızı kurtarmağa çalışınız. (Bu) tövbe ve nefsi öldürme (sizin içinRabbinizin katında hayırlıdır.) Bu sebeple ilâhi azaptan kurtulmuş olursunuz, (demişti.) Bu emir ve tavsiye üzerine onlar da tevbe etmişlerdi. Binaenaleyh o Kerem sahibi yaratıcı da (tevbenizi kabul etmişti) yâni ecdadınızın o tevbeleri Allah katında kabul edilmişti.

(Şüphe yok ki tövbeleri kabul eden) kulları hakkında (rahim) çok merhametli (olan ancak O’dur) o Yüce Yaratıcıdır. Artık siz de bundan ibret alınız. Hz. Muhammed’i, Kur’ân-ı Kerîm’i diğer mukaddesa dinî şeyleri tasdik ederek hakikî bir imana ve bu sayede ebedî bir selâmet ve saadete nâil olunuz. Sizin için başka kurtuluş çaresi yoktur.

§ Beni İsrail’in şeriatına göre dinden dönen bir kimsenin tövbe edebilmesi için bu hareketinden pişman olup kendini öldürmesi lâzımdır. Binaenaleyh Hz. Musa’nın bu teklifi üzerine üç bin kişinin kendini öldürdüğü Tevrat’ta yazılıdır. Bizim müfessirlerin beyanlarına göre bunlar on bin kişiden ibârettir.

§ Tefsircilerin çoğunluğuna göre bu öldürmeden maksat gerçek öldürmedir, intihardır. Bazı zatlara göre de bu kendini öldürmekten maksat mecazî mânadır ki, nefsi islâh etmek, onun kötü temayüllerini gidermek, onu hayra yöneltmekten ibarettir. Fakat bu görüş asılsızdır.
55. Ve hatırlayınız ki siz: “Ya Musa! Sana iman etmeyiz Allah Teâlâ’yı âşikâr surette görmedikçe” demiştiniz de sizi yıldırım çarpmıştı. Siz ise bakıp duruyordunuz.

55. Bu mübârek âyetler, vaktiyle İsrail Oğullarının liyakatları üstünde bir talepte bulunarak imanlarındaki zayıflığı göstermiş olduklarını bildirmektedir. Ve bu yüzden bir ceza olarak hayattan mahrum kaldıklarını ve bir şükür vesilesi olmak için de tekrar hayata nâil kılınmış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Musa bir mucize olarak mekândan ve zamandan münezzeh olan Allah Teâlâ ile konuşmak, onun emirlerini almak için Tur dağına gidiyordu.

Bu mûcizeyi görüp kavmine haber vermeleri için veya buzağıya tapıldığından dolayı özür dilemeleri için kavminden 70 kadar kimseyi beraber alıp götürdü. Onlar Hz. Musa ile beraber Tura gidince orasını bir bulut kapladı. Musa Aleyhisselâm onları dağın tepesine yakın bir yerde bıraktı, kendisi dağın tepesine çıktı. Cenab’ı Hak ile konuşma şerefine nâil oldu.

Bu yetmiş kimse ise o konuşmayı İşittikleri halde bulut pek kesif olduğu için Hz. Musayı göremiyorlardı. Bu konuşmanın Cenâb-ı Hak ile olup olmadığında şüphe ettiler. Cenâb-ı Hakkı görmek isteme cüretinde bulundular. Bunların bu cüretini bu âyeti kerime şöyle beyan buyuruyor:

(Ve) Ey İsrail Oğulları! (Hatırlayınız ki siz) yani ecdadınız (ya Musa! Sana İman etmeyiz) senin peygamberliğini, Hak Teâlâ ile konuştuğunu tasdik eylemeyiz. (Allah Teâlâ’yı) bizler (âşikâr surette görmedikçe) bizler öyle açık bir şekilde görmedikçe (demiştiniz de) bu cüretinizden dolayı (sizi yıldırım çarpmıştı) yani bir yıldırım hücum ederek o görme isteğinde bulunan ecdadınızı hayattan mahrum bırakmıştı.

(Siz ise bakıp duruyordunuz) yani bir haldeki kendilerine gelmekte olan bu musîbet! onlar görüp duruyorlardı. Bunlar Hz. Musa’nın gösterdiği bir nice mucizeleri görmüşlerdi. O halde böyle bir istek ve iddiada bulunmaları büyük bir cehâlet ve gaflet eseri değil miydi?
56. Sonra sizi ölümünüzü müteakip diriltmiştik, ta ki şükredesiniz.

56. (Sonra sizi) Ey İsrail Oğulları! Öyle yıldırım çarpmasiyle meydana gelen (ölümünüzü müteakip) ilâhî kudretim ile (diriltmiş) yeniden hayata nâil etmiş (dik.) Hakkınızda böyle bir ilâhî lütuf cerayan etmişti. (Ta ki) bu ilâhî lütfu elde etmenizden dolayı (şükredesiniz) kulluk vazîfelerinizi ifaya çalışasınız.

§ Evet… İsrail Oğullarının bir cemaati öyle bir ölüm müsibetine mâruz kalmışlardı. Hz. Musa bundan müteessir olmuş, bunların bu feci ölümünü geride kalan kavmine nasıl haber vereceğini düşünmüş, Cenab’ı Hakka tazarru ve niyazda bulunarak tekrar hayata nâil olmalarını İstirham etmiş, Allah Teâlâ Hazretleri de bir yaratma harikası olmak üzere onları yeniden hayata kavuşturmuştur. Kerem sahibi Yüce Yaratıcı her şeye kadirdir. Buna inanmışızdır.
57. Ve üzerinize bulutları gölgelik kıldık. Ve üzerinize kudret helvası ile Selva denilen yelve kuşunu indirdik. Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin pak helâl olanlarını yiyiniz dedik. Bize zulmetmiş olmadılar ancak kendi nefislerine zulmeder oldular.

57. Bu mübârek âyetler de vaktiyle İsrail Oğullarının nâil oldukları nimetleri bildiriyor. Birçok şeylerden istifâde etmeleri için kendilerine müsaade edildiğini hatırlatıyor, buna rağmen onların muhalif vaziyet alarak pek büyük felâketlere uğradıklarını bir ibret dersi olmak üzere hatırlatıyor.

Şöyle ki: (Ve) Ey İsrail Oğulları! Vaktiyle Tih çölünde (üzerinize) gamamı -ince- (bulutları gölgelik kıldık) güneşin hararetinden korunuldunuz. (Ve üzerinize) men denilen (kudret helvası İle) selva denilen (yelve) veya bıldırcın (kuşunu indirdik) bunlar ile sizi rızıklandırdık

(Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin pek -helâl- olanlarını yiyiniz -dedik-.) İçinizden bu nimetlerin kadrini bilmeyip şükrünü eda etmeyenler ise (bize zulmetmiş olmadılar. Ancak kendi nefislerine zulmeder oldular.) nimete karşı nankörlük etmekten dolayı cezayı hak ettiler.
58. Ve hani demiştik ki: Şu kasabaya girin, ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyiniz. Kapısından secde ederek giriniz ve “hitte” deyiniz, sizin için hatalarınızı bağışlayalım. Ve iyilik edenlere mükâfatı daha artıracağız.

58. (Ve hani) ecdadınıza hitaben (demiştik ki: Şu kasabaya) beyti makdise veya erihaye (girin) Tih sahrasında gezip durmaktan kurtulun. (Ondan) onun meyvalarından, ürünlerinden (dilediğiniz yerde) oturup (bol bol yiyiniz.) Ve onun içine (kapısından secde ederek) mütevazi ve düşünür bir vaziyet alarak (giriniz.) Sizi bu nimete kavuşturan Rabbinize şükranlarını arzediniz.

(Ve hitta) yani: Günahlarımızın, hatalarımızın affedilmesini niyaz ederiz (deyiniz.) Siz böyle yalvarınız ki (sizin için hatalarınızı bağışlayalım) Onlar ile sizi hesaba çekmeyelim.

(Ve iyilik edenlerin) ibâdet ve itaatte, Allah’ın yaratıklarına karşı lütuf ve ihsanda bulunanların (-mükâfatını- daha artıracağız.) Onların sevaplarını, nimetlerini daha ziyade kılacağız. Ne büyük bir ilâhî müjde!..
59. Fakat nefislerine zulmedenler, sözü kendilerine söylenilenden başkasıyla değiştirdiler. Biz de zulmeden kimseler üzerine yaptıklarıfısıklar sebebiyle gökten korkunç bir azap indirdik.

59. (Fakat nefislerine zulmedenler) yani İsrail Oğullarından zulmeden şahıslar (sözü) hitta kelimesini (kendilerine söylenilenden başkasıyla değiştirdiler.) Hitta yerine hintai hadra = kırmızı buğday gibi bir söz söyleyerek alayımsı bir tarzda harekette bulundular.

(Biz de) böyle ilâhî emre karşı gelmekle nefislerine (zulmeden kimseler üzerine yaptıkları fısklar sebebiyle) öyle itaatten ayrıldıklarından dolayı (gökten korkunç bir azap indirdik) kendilerini lâyık oldukları cezaya kavuşturduk.

§ Ricz, kelimesi lûgatte: Korkunç ve pis şey, takdir edilen azap demektir. Gökter. indirilen ricz’in taun hastalığı olduğu rivâyet edilmektedir ki bir saat içinde 70 bin veya 24 bin şahsın ölümüne sebep olmuştur. Velhasıl: Bütün bu gibi felâketler, insanların yaptıkları fenalıklardan dolayı başlarına gelmiştir. Binaenaleyh tarihten ibret almalıdır. Öncekilerin faziletlerini takdir ve takip etmelidir.

Kötülüklerinden de kaçınmalıdır. Onların selâmetlerine veya felâketlerine sebep olan şeyleri güzelce düşünerek uyanık bir halde yaşamağa çalışmalıdır.
60. Ve hani bir vakitte Musa, kavmi için su isteğinde bulunmuştu. Biz de aşan ile taşa vur, demiştik o da vurunca taştan on iki çeşme fışkırdı. Her gurup kendisinin su alacağı çeşmeyi bildi. Biz de onlara dedik ki: Allah Teâlâ’nın rızkından yiyiniz ve içiniz ve yeryüzünde bozgunculardan olarak haddi aşmayınız.

60. Bu âyeti kerime de Hz. Musa’nın göstermeye muvaffak olduğu mühim bir mucizeyi bildiriyor. İsrail Oğullarının da bu sayede rızıklanıp kendilerine bozguncu hareketlerin yasaklanmış olduğunu hatırlatıyor. Şöyle ki: İsrail Oğulları, Tih sahrasında susuz kalmışlardı.

Mısır’daki suları, nimetleri hatırlayarak oradan ayrıldıklarından dolayı Hz. Musa’ya karşı, üzüntülerini göstermişlerdi. Bunun üzerine Musa Aleyhisselâm, Allah’ın dergâhına yönelerek kendilerine su ihsan buyurulmasını istirham etti. İşte bu mübârek âyet, bunu şöylece beyan buyuruyor: (Ve hani bir vakitde Musa, kavmi için su isteğinde bulunmuştu) yani Cenâb-ı Haktan su ve yağmur istemiş dua ve niyazda bulunuvermişti. (Biz de) yani ben Yüce Yaratıcı da ona vahyederek (âsân ile taşa vur demiştik.)

Hz. Musa da asasını taşa vurunca (taştan) İsrail Oğullarının kabileleri sayısınca (on iki çeşme fışkırdı) Bu kabileler birbirine zahmet vermeksizin (her gurup kendisinin su alacağı çeşmeyî bildi). Kendilerine tâyin edilen pınarları tanıyıp onlardan sularını aldılar, su ihtiyacından kurtuldular. Biz de onlara dedik ki: Yani haklarında şöyle bir ilâhî vahip tecelli ettik ki: Ey İsrail Oğulları!.. (Allah Teâlâ’nın rızkından yiyiniz ve içiniz.)

Yani kudret helvası bıldırcın etinden yiyip bu yerden kaynayan sulardan istifade ediniz. Ve yer yüzünde bozgunculardan olarak haddi asmayınız.). Bu nimetlerin kadrini bilip şükür vazîfesini yerine getirmeye çalışınız.

§ Bir gurubun baba ve dedelerinin kavuştukları nimetler, kendileri için de bir hayat kaynağı bir kurtuluş vesilesi ve bir iftihar sebebi olduğundan onlara da bunun şükrünü yerine getirmeye çalışmak lâzım gelir.

§ Asanın yere vurulması ile suların hemen fışkırması, bir mûcizedir. Bu kâinatta Allah’ın kudretiyle nice mucizelerin, nice olağanüstü şeylerin zaman zaman meydana geldiğini görüp işiten hakikî aydın ve mütefekkir zatlar için bu gibi mucizeleri inkâra aslâ imkân yoktur.
61. Hani siz bir vakitte demiştiniz ki: Ya Musa! biz bir çeşit yemeğe elbette sabredemeyiz. Bizim için Rabbine dua etde yerin bitirdiği tere, hıyar, buğday, mercimek, soğandan bizim için de çıkarsın. Musa da demişti ki: Siz bayağı olan şey ile hayırlı olan şeyi değiştirir misiniz? Öyle ise bir kasabaya ininiz sizin için istediğiniz şeyler orada vardır. Onların üzerlerine alçaklık, yoksulluk vuruldu ve Allah’ın gazabına uğradılar. Bu da şüphe yok ki Allah’ın ayetlerini inkâr, peygamberlerini haksız yere katletmeleri sebebiyle olmuştur. İşte bu ceza onların isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarından dolayıdır.

61. Bu ayeti kerime de İsrail Oğullarının ne kadar nankör, isyankâr bulunmuş olduklarını ve bunun neticesinde ne kadar felâketlere maruz kaldıklarını göstermektedir. Şöyle ki: İsrail Oğulları Tih çölünde dolaşırken Hz. Musa’nın duasıyla kendilerine gökten kudret helvası, bıldırcın kuşları gibi nîmetler verilmiş, yerlerden sular fışkırmağa başlamıştı. Hiç bir zahmet çekmeden bu gibi pek mükemmel nimetlerden istifade etmekteydiler. Fakat İsrail oğulları bu nîmetlerin kadrini bilmediler.

Mısır’daki yiyip içtikleri âdi şeyleri arzu ettiler, İşte Cenab’ı Hak bunların o halini şöylece beyan buyuruyor! (Hani siz) Ey İsrail Oğulları!.. (bir vakitte demiştiniz ki ya Musa! biz bir çeşit yemeğe elbette sabredemeyiz.) Böyle bir çeşit yemek ile yetinip duramayız. (Bizim için rabbine dua et de yerin bitirdiği tere, hıyar, buğday, mercimek, soğandan bizim için de çıkarsın) biz onlar ile gıdamızı temin edelim. Bunlar adeta Mısır’dan çıkmış olduklarına pişman olmuşlardı. Firavunun kendilerine yaptığı eza ve cefâyı unutmuşlardı.

Hz. (Musa da) bunların bu kıymet bilmez hallerini görünce (demişti ki: Siz bayağı olan şey ile hayırlı olan şeyi değiştirir misiniz?) Siz en hayırlı olan kudret helvası ve bıldırcın eti gibi şeyleri öyle âdi şeyler ile değişmek istiyorsunuz. Bu ne kıymet bilmezlik!.. (Öyle ise bir kasabaya ininiz). Haydi bir şehre gidiniz ki (sizin için istediğiniz şeyler) orada (vardır) o alıştığınız şeyleri orada bulabilirsiniz.

Artık (onların üzerlerine) bu kötü hareketlerinden dolayı (alçaklık, yoksulluk vuruldu.) Onlara ebediyyen zelillik ve miskinlik damgası vurulmuş oldu. (Ve Allah’ın gazabına uğradılar.) Nice milletlerin esareti altında yaşamağa mecbur oldular. (Bu da) böyle ilâhî gazaba uğramaları da (şüphe yok ki Allah’ın ayetlerini inkâr, peygamberlerini haksız yere katletmeleri sebebiyle olmuştur.)

Nitekim onlar incil gibi Kur’ân-ı Kerîm gibi semavî kitaplara inanmazlar. Şa’ya, Zekeriya ve Yahya Aleyhisselâm gibi peygamberleri şehit etmişlerdir. (İşte bu ceza) onların ebediyyen zillet ve hakarete maruz kalıp durmaları kendilerinin dinî hükümlere, esaslara (isyan etmelerinden) ve insanların ve bilhassa peygamberlerin hukukuna tecavüz ile (haddi aşmış olmalarından dolayıdır.) Artık bu gibi cinayetlere, İsyanla ra cüret edenler ebedî bir hüsrana maruz olmazlar mı?
62. Şüphe yok ki, mü’minler ile Yahudilerden ve Hıristiyanlar ile sabiîlerden her hangi kimseler Allah Teâlâ’ya, âhiret gününe iman edipsalih amellerde bulunmuş olurlarsa onlar için rabları katında mükâfatlar vardır. Ve kendilerine asla korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

62.Bu ayeti kerime, kimlerin azaptan, felâketten emin, mükâfatlara nâil olacaklarını bütün insanlığa tebliğ ediyor. Şöyle ki: Vaktiyle peygambere uyup, İman etmiş olan (mü’minler ile Yahudilerden ve Hıristiyanlar ile sabiîlerden her hangi kimseler) peygamberlerinin bildirdikleri şekilde (Allah Teâlâ’ya) onun birliğine, yaratıcılığına, ilâhlığına ve (âhiret gününe) kıyametin, mahşerin ve cennet ile cehennemin varlığına (İman edip salih amellerde) namaz, oruç, zekat gibi yapılması gereken ibadetlerde hayır ve iyiliklerde (bulunmuş olurlarsa onlar için) öyle hakikî şekilde dindar olan iyi kullar için (rableri katında mükâfatlar vardır.)

Bu güzel amellerinin sevâbına ulaşacaklardır. (Ve kendilerine) dünyada (aslâ bir korku yoktur.) Tam bir emniyet içinde yaşayacaklardır. (Ve onlar) ahirette sevaptan yoksun olma ve nîmetlere erişememe sebebiyle (mahzun da olmayacaklardır.) Onlar her türlü ilâhî lutfa kavuşacaklardır. İşte hakikî İmânın mükâfatı!.. Evet… Bu ayeti kerime de gösteriyor ki:

Her hangi bir insan, Allah’ın azâbından emin ve geleceğinin güvenli olması için hakikî bir dine bağlanmış olması lâzımdır. Vaktiyle her hangi bir peygamberin tebliğlerine uyanlar o peygamberin ümmetinden sayılmış ve hak dine sâhip bulunmuşlardır. Bilâhare geçmiş dinlerin bir çok hükümleri kaldırılarak son din olan İslâmiyet, bütün insanlığın dinî olmak üzere Allah tarafından şanı yüce son peygamber olan Hz. Muhammed aleyhisselâm vasıtasıyle bütün insanlara tebliğ edilmiştir. Nitekim Kur’ân’ı Kerîm’de:


= “Şüphesiz Allah katında din, İslâm dinidir.” (Al-i İmran 3/193) buyurulmaktadır. Binaenaleyh peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed’den itibârenonun tebliğleri doğrultusunda Allah Teâlâya, âhiret gününe diğer dinî esaslara İman eden ve namaz, oruç gibi salih amellerde bulunan insanlar, hangi bir kavme, hangi bir ırka mensup bulunmuş olurlarsa olsunlar artık selâmettedirler, onlar için ahiretle ilgili bir korku, bir hüzün ve keder yoktur. Onlar ilâhî lutfa aday bulunmaktadırlar.

§ Yahudiler vaktiyle Hz. Musa’nın dinine girmiş kimselerdir. Rivâyete göre Yakup aleyhisselâmın oğullarından birinin adı “Yahuda” imiş, bilâhare İsrail oğuları bu isme nisbetle Yahudi adını almışlardır. Bunlar bilâhare Hz. Musa’nın dini adına bir takım hurafelere tabi olmuşlar, Hz. İsa gibi Hz. Muhammed aleyhimasselâm gibi büyük peygamberleri inkârda bulunmuşlardır.

§ Nasara: Hazreti İsa’nın ümmetine verilmiş bir isimdir. Bunlar Hz. İsa’ya yardım ettikleri veya “nasıra” denilen kasabada Hz. İsa ile beraber bulundukları için bu ismi almışlardır. Dinlerine “nesraniyyet” (Hiristiyanlık) denilmiştir. Bunlar da bilâhare bir çok mezheplere ayrılmış, Hz. İsa’nın asıl tebliğlerine muhalif itîkatlarda bulunmuşlardır.

§ Sabie; Hz. Nuh’un veya Hz. İbrahim’in dinî üzerine bulunmuş kimselerdir. Bir görüşe göre bunlar meleklere veya yıldızlara tapan bir guruptur. Velhasıl: Bütün bu milletler, bu guruplar yanlış ve küfür dolu inançlarını harekelerini bırakır da Cenâb-ı Hakka layık şekilde, şartları dahilinde İman etmiş olurlarsa hidayete ermiş, korkudan, hüzün ve kederden emin bulunmuş olurlar. İşte insanlık için en yüce gaye bundan ibarettir.
63. Hani bir vakitte misakınızı almış. Turu da üzerinize kaldırmış size verdiğimizi kuvvetle tutunuz, onda olanı zîkreyleyiniz ki, korunmuş olabilesiniz, demiştik.

63. Bu mübârek ayetlerde Beni İsrail’in geçmiş zamanlardaki kötü hareketlerini ve bir mucize olarak Tur dağının üzerlerine kalkıp düşecek bir vazıyet almış olduğunu bununla beraber haklarında ilâhî rahmet eseri olarak bir takım felâketlerden kurtulmuş olduklarını hatırlatıyor.

Şöyle ki: Ey İsrail oğulları!.. (Hani bir vakitte) ecdadınızın zamanında Musa aleyhisselâma tabi olup Tevrat ile amel etmeniz için sizden, sizin ecdadınızdan söz ve (misakınızı almış, turu da üzerinize kaldırmış) size bu kudret harikasını göstermiştik.

Ve (size verdiğimizi) Tevrat kitabını (kuvvetle tutunuz) tam bir gayret ve kuvvetle tutarak hükümlerine uyunuz. (Onda olanı) onunu bildirdiği hükümleri (zîkreyleyiniz) hatırlayınız ve tefekkür eyleyiniz (ki korunmuş) o sâyede hem korunmuş hem de, kendinizi korumuş (olabilesiniz.. demiştik.) Ne yazık ki bir rahmet eseri olan böyle kutsî bir uyarıya riayet edilmemiştir.
64. Sonra o misakın ardından yüz çevirdiniz.. Eğer üzerinize Allah Teâlâ’nın fazl ve rahmeti olmasaydı elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.

64. Ey İsrail oğulları!.. (Sonra) siz (o) söz ve (misakın ardından) ona uymadınız, ondan (yüz çevirdiniz.) Yanlış yollar takibine başladınız. (Eğer üzerinize Allah Teâlâ’nın lutuf ve keremi) koruma ve himayesi(olmasa idî e! bette) büsbütün (hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.) Tamamen mahv ve perişan olur giderdiniz. Artık uyanın, kaybedilen şeyleri telâfi etmeye çalışın.

§ Bu Tur hadisesi; bir harikadır, bir mûcizedir. Mübârek peygamberlerin ellerindi halkın İman etmeleri için bir nice mucizeler meydana gelmiştir. Bu mucizeleri gördük ten sonra güzel bir tefekkür ve kanaat neticesinde ortaya çıkacak bir İman, sahihtir Zora dayalı bir İman değildir. İşte Tur’un kaldırılması harikası da böyledir. Bunu görenlerin imanı da, zorlamaya dayanan bir İman sayılamaz ki makbul olmamış olsun.

§ Bu Tur’un kaldırılması Allah’ın kudreti karşısında imkânsız görülemez. Üstünde yaşadığımız yer yüzü bir yere dayanmaksızın havada dönüp durmaktadır Üzerimizdeki gök kubbesinde güneş, ay ve yıldız denilen binlerce kürenin fezada dönüp durduğu da fen ve his yoluyla sâbittir. O halde Allah’ın kudretiyle bir dağ parçasının yerden ayrılarak bir müddet hava sahasında dönüp durması nasıl imkânsız görülebilir? Böyle bir hâdise, insanlık için bir uyarı vasıtasıdır, bir mucize örneğidir.

§ Bu ayeti kerimedeki “Tur” dan maksat, bilinen Turi sinadır. Bir kavle göre de dağ şeklinde görülen diğer bir hava olayıdır. Araf sûresindeki (171) inci ayeti kerimenin izahına da bakınız.
65. And olsun ki, sizler içinizden cumartesi gününde haddi aşanları elbette bilmişsinizdir. Biz de onlara sefil, hakir maymunlar olunuz, demiştik.

65. Bu mübârek ayetler de vaktiyle İsrail oğulları arasında Allah’ın emrine muhalefet edenlerin bu yüzden uğramış oldukları müthiş sonlarını bildirmektedir. Bu acı verici sonucun bir ibret ve nasihat vesilesi olduğunu beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey İsrail oğulları!.. (Andolsun ki sizler içinizden cumartesi gününde haddi aşanları) kendilerine yasak edilen avlanmaya karşı cür’et gösterip durmuş olanları (elbette bilmişsinizdir.) Bu bir tarihî hakikattir, milletinizce bilinmektedir. (Biz de onlara) böyle haddi aşanlara (sefil, hakir maymunlar olunuz demiştik.) Onlar da hemen maymun olmuşlardı. İşte ilâhî emre karşı gelmenin cezası. Artık bu gibi korkunç cezalara tutulmamak için Cenâb-ı Hakkın emirlerine karşı gelmekten sizlerin de kaçınmanız lâzım değil midir?
66. Artık bunu o zamandakilere ve ondan sonrakilere bir ibret, korunanlar için de bir nasihat kıldık.

66. (Artık bunu) bu cezayı, yani: Cumartesi gününün haramlığını tanımayan bir gurubun öyle bir cezaya uğrayışını (o zamandakilere) o hadiseyi görenlere (ve ondan sonrakilere) bilâhare vücude gelip bu tarihi hâdiseden haberdar olanlara (bir ibret) kıldık. Bu fevkalâde hâdise, bütün insanlar için bir ibret vesilesidir. Ve bunu (korunanlar için de bir nasihat kıldık.) Bundan asıl istifâde edecek olanlar da gerçekten korunmuş olanlardır.

§ Bilinmektedir ki: Yahudiler vaktiyle cumartesi gününe saygı göstermekle o gün dünya ile ilgili İşlerini bırakıp ibâdet ve itaattebulunmakla mükellef kılınmışlardı. Alış verişle, avlanma ile uğraşmaları dini yönden yasak idi. Halbuki bunlardan “İle” kasabası ahalisi bu güne asla riâyet etmiyorlardı. O günde aralıksız balık avlamakla meşgul bulunuyorlardı,

İşte bunlara “maymun olunuz” ilâhî emri tecelli etmiş, hepsi de derhal maymun kesilmişti. Bu hadiseyi Yahudiler bilirler. Evet… Bu ceza Allah’ın emrine karşı gelmenin bir cezâsı idi. Ve bütün insanlık için bir ibret ve uyarı vesilesi idi. Allah’ın kudreti karşısında böyle bir trajedinin meydana gelmesi İmkânsız değildir.

Binaenaleyh tefsircilerin çoğunluğuna göre bu maymunluğa dönüşme işi, hakikaten vaki olmuştur. Bazı zatlara göre ise o kavmin maymun kesilmesi, şeklen değil, ruhen idi. Onlar insaniyet şerefini kaybetmiş ahlâk ve davranış yönünden maymun kesilmişlerdi. Fakat kuvvetli bir delil bulunmadıkça bu gibi dinî metinleri, dış anlamlarına ters düşecek şekilde yorumlamak doğru görülemez.

§ ile; Medine-i münevvere ile Turi sina arasındaki bir deniz sahilinde bulunan bir kasabadır.
67. Bir vakitte Musa aleyhisselâm kavmine dedi ki: Allah Teâlâ bir sığır boğazlamanızı size muhakkak emrediyor. Dediler ki: Sen bizimle alay mı ediyorsun? Musa aleyhisselâm da dedi ki: Ben cahillerden olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınırım.

67. Bu mübârek ayetler de İsrail Oğullarının ruh hallerini gösteriyor, onların aldıkları dinî emirlere karşı ne kadar tereddütlü ve inatçı olduklarını bildirmektedir.

Söyle ki: (Bir vakitte Musa) aleyhisselâm aldığı bir ilâhî vahiy sebebiyle (kavmine) hitaben (dedi ki: Allah Teâlâ bir sığır) hayvanı (boğazlamanızı size muhakkak emrediyor.) Onlar da bu emre hemen uyacakları yerde itiraza başladılar da (dediler ki) Ya Musa! (Sen bizimle alay mı ediyorsun?)

Onlar Hz. Musa’ya yalan isnat etmişler, onun Cenâb-ı Hak adına emrettiği bir vazîfeyi bir alay sanarak “Sen bizimle alay mı ediyorsun” demişlerdi. Musa aleyhisselâm da kendisini müdafaa etmiş, alayın cahilce bir hareket olup peygamberliğin şanına layık olmadığına işaret için (dedi ki: ben cahillerden olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınırım.) Size bu emrettiğim, bir ilâhî vahye dayanmaktadır.
68. Dediler ki: Bizim için Rabbine dua et, o sığırın ne olduğunu bize bildirsin. Dedi ki: Cenab’ı Hak buyuruyor. O bir sığırdır ki, ne pek yaşlıdır ne de pek gençtir, iki ortası dinç bir sığırdır. Artık emrolunduğunuz işi yapınız.

68. İsrail oğulları, Hz. Musa’nın bu uyansı üzerine ağız değiştirerek (dediler ki: Bizim için) bizim hakîkatten haberdar olmamız için (rabbine dua et o sığırın ne olduğunu) ne gibi bir vasıf ve tavırda bulunduğunu (bize bildirsin.) Hz. Musa da aldığı bir ilâhî vahye dayanarak (dedî ki Cenab’ı Hak buyuruyor, o bir sığırdır ki ne pek yaşlıdır, ne de pek gençtir. İkisi ortası bir dinç sığırdır.) Binaenaleyh böyle bir sığır bularak boğazlayınız, emrolunan şeyi yerine getiriniz. Fakat yine onlar suallerine devam ettiler.
69. Dediler ki: Bizim için Rabbine dua et onun rengi nedir. Bize açıklasın. Dedi ki: Muhakkak o buyuruyor ki: O sarı renkte bir sığırdır. Onun rengi tam sarıdır. Kendisine bakanları sevindirir.

69. Bu mübârek ayetler, bir cinayetin harikûlâde bir suretle meydana çıkarılması için İsrail oğullarının kendilerine teklif edilen bir husus hakkında tekrar tekrar açıklama isteğinde bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Ve bu teklif edilen hususun bir alay için değil, bir hikmet, bir ilâhî emir gereği olduğu kendilerince anlaşılınca ağız değiştirdiklerini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: İsrail oğulları (dediler ki:) Ya Musa (bizim için rabbine dua et) istirhamda bulun. (Onun) o boğazlayacağımız sığırın (rengi nedir) onun ne renkte olduğunu (bize açıklasın) onu tamamen anlayalım. Hz. Musa da onlara cevaben: (Dedi ki: Muhakkak o) Rabbim (buyuruyor ki: O sarı renkte bir sığırdır.) Onun rengine başka bir renk karışmamıştır. (Onun rengi tam sarıdır.) Öyle ki; O (kendisine bakanları sevindirir.) Memnun eder, neşeler içinde bırakır.
70. Dediler ki: Rabbine dua et bize açıkça bildirsin. Şüphe yok ki o sığır bize karışık geldi. Ve şüphesiz ki Allah Teâlâ dilerse biz elbette hidâyete ermişler oluruz.

70. İsrail oğulları aldıkları bu bilgilerle yetinmediler. (Dediler ki:) Ya Musa (Rabbine dua et bize açıkça bildirsin) o sığırın nasıl olduğunu anlayalım, biri birine benzeyen bir çok sığır hayvanı vardır. (Şüphe yok ki o sığır bize karışık geldi) Bunun açıklığa kavuşturulmasını arzu etmekteyiz. (Ve şüphesiz ki Allah Teâlâ dilerse biz elbette hidâyete ermişler oluruz.) Yani bizler inşaallah bu sığırın nasıl olduğunu tamamen öğrenir, onu keserek Allah’ın emrini yerine getirmiş ve hidâyete ermiş oluruz.

§ İsrail oğullarının böyle “İnşaallah” demeleri İmdatlarına yetişmiş, İstenen sığırı bulup emredildikleri vazîfeyi yerine getirmişlerdir. Şöyle ki:
71. Dedi ki; O buyuruyor ki: O muhakkak bir sığırdır ki zillete uğramamıştır. Ne tarla sürmeğe, ne de ekin sulamada alıştırılmamıştır. Bütün kusurlardan uzaktır. Onda renk karışıklığı yoktur, tam sarıdır. Dediler ki: İşte şimdi hakikatı getirdin. Hemen onu o sığırı bulup boğazladılar. Halbuki bunu yapmağa asla yaklaşmıyorlardı.

71. Musa aleyhisselâm onlara (Dedi ki: O) Yüce Yaratıcı (buyuruyor ki: O muhakkak) öyle (bir sığırdır ki zillete uğramamıştır.) O zelûl = hakarete, meşakkate maruz kalmış değildir. O (ne tarla sürmeğe, ne de ekin sulamağa alıştırılmamıştır.) Onda bir leke yoktur. (Bütün kusurlardan uzaktır.) Böyle müstesna bir hayvandır. (Onda renk karışıklığı yoktur, tam sarıdır.)

Bunun üzerine İsrail oğulları tam bilgi sâhibi oldular. Ve Hz. Musa’ya hitâben (dediler ki: İşte şimdi hakikati getirdin.) gerçek olanı emrolunan şeyin tam mahiyetini getirip bize haber verdin ve (hemen onu) o emrolundukları sığırı bulup (boğazladılar) emre uymuş oldular. (Halbuki) bu emroldukları şeyi evvelce (yapmağa asla yaklaşmıyorlardı.) Nihâyet bunu yerine getirmeye muvaffak olmuşlardır.

§ Bu mübârek ayetlerde işaret vardır ki bir ilâhî emre hemen yapışmamak, lüzumsuz suallerle açıklama isteğinde bulunmak, sorumluluğu artırır ve bazen hoş olmayan neticelere sebebiyet verir,Eğer İsrail oğulları İlk emre uyarak her hangi bir sığırı = bakarayı kesecek olsalardı başka sorumlulukla karşı karşıya kalmazlardı.

§ Müfessirlerin izahına göre bu sığır = bakara bir çok araştırmalar netîcesinde bulunmuş, bir çok bedel karşılığında da ancak temin edilebilmişti.

Şöyle ki: Bu sığır, bir yetimin malı imiş, ihtiyar, salih pederî kendisinden sonra oğlu için yaşam vasıtası olmak için bu sığın bir ormana salmış, yarabbi! Bunu oğlum için sana emânet veriyorum, sen bunu muhafaza buyur diye dua etmiş, bu sığır ormanda korunmuş, çocuk da olgunluk çağına ermiş, bunun ardından İsrail oğulları aradıkları vasıfları ancak bu hayvanda bulmuşlar ve bunu o yetimden büyük bir para karşılığında alıp kesmişlerdir.
72. Ve yine hatırlayınız ki: Siz bir şahsı öldürmüştünüz, sonra bunda çekişmeye kalkıştınız. Allah Teâlâ ise sizin gizlediğiniz şeyi meydana çıkarıcıdır.

72. Bu mübârek ayetler de İsrail oğullarına bir garîb tarihî olaylarını hatırlatıyor. Allah’ın kudreti ile ne harikaların meydana gelebileceğini bütün insanlığa bildiriyor. Herkesi güzelce ve akıllıca düşünmeğe dâvet buyuruyor. Şöyle ki:

Ey İsrail oğulları!.. (Ve yine hatırlayınız ki) ırkınıza âid tarihî mühim bir olayı da düşünüp ibret alınız ki (bir şahsı öldürmüş idiniz.) Yani sizin ırkınızdan bazı kimseler bir şahsı öldürmüşlerdi. O katiller ise meçhuldü. (Sonra bunda) bu katil hâdisesinde müdafaaya ve (çekişmeye kalkıştınız) Bu cinayeti meydana çıkarmak istemiyordunuz. (Allah Teâlâ ise sizin gizlediğiniz şeyi) meydana (çıkarıcıdır.) Nitekim de çıkarmıştır.

§ Tefsirlerde açıklandığı üzere Beni İsrail zenginlerinden bir şahsın bir oğlu ile iki yeğeni varmış. Bu iki kardeş, amcalarının vefatında malı kendilerine kalsın diye onun o bir tek oğlunu gizlice öldürmüşler. Cesedini de götürüp halkın her gün toplanacakları bir yere atmışlar.

Sonra da bir çok yapma şamatalar kopararak katilin bulunup meydana çıkarılmasını istiyorlar, bu yüzden aralarında büyük çekişmeler oluyor. Bir çok araştırmalar yapılıyorsa da katiller bulunamıyor. Nihâyet alınan ilâhî bir emir sayesinde katiller anlaşılıyor.

§ iddira: Lûgatte; müdafaa, düşmanlık besleme ve çekişme demektir. Bir cinayetin vukuunu bazı kimselerin birbirine isnat etmeleri bir iddira’dır.
73. İmdi dedik ki: Onun Boğazlayacağınız sığırın bazı parçasını o öldürülen kişiye vurunuz. İşte Allah Teâlâ ölüleri böyle diriltir ve sizlere ayetlerini gösterir. Gerektir ki akıllıca düşünesiniz.

73. (İmdi dedik ki:) yani yapılan cinayetin meydana çıkarılması için Hz. Musa’ya vahip yoluyla bildirdik ki (onun) boğazlayacağınız sığırın (bazı parçasını o öldürülen kişiye vurunuz) onlar da vurdular. Öldürülen şahıs Allah’ın kudreti ile yeniden dirildi, kendisini öldürenlerin amcaoğulları olduğunu bildirdi. Bunun ardından yine ruhunu teslim ederek vefat etti. İşte bu, bir kudret delilidir.

(İşte Allah Teâlâ) diğer ölüleri de (böyle) kudretiyle (diriltir) hayat sahasına çıkarır. (Ve sizlere ayetlerini gösterir.) Bütün insanlığa vakit vakit böyle kudret ve yüceliğine delâlet ve şahadet eden harikalar! yaratır. Artık ey insanlar! (Gerektir ki, akıllıca düşünesiniz.) Hasn ve neşri, âhirethayatını inkâra cüret etmeyesiniz. Kanlatın Yaratıcısı bütün bunlara her bakımdan kadirdir, inancımız, tamdır.

§ Bakar ve bakara: Erkek olsun, dişi olsun mutlaka sığır hayvanı demektir. Bunların erkeğine öküz, dişisine de inek denir. Kur’ân’ı Kerîm’de beyan olunan bakara hadisesi bir takım işaretleri, hikmetleri içine almaktadır. Yalnız zikredilen maktulün diriltilerek katillerini haber vermesi için değildir. Belki bundan başka daha nice şeylere işâreti kapsamaktadır.

Kısaca, bu sığırın boğazlanması evvelâ: İsrail oğullarının ruh hallerini peygamberlerinin emirlerine karşı ne kadar tereddütlü bir şekilde hareket etmiş olduklarını gösterir. İkincisi: Bu muamele, Allah’ın emri üzerine bir kurban kesilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Üçüncüsü: Allah’a emanet verilen çocuklar ve torunların ilâhî koruma altında olacaklarına bir işâreti kapsamaktadır.

Dördüncüsü: ölmüş bir şahsın ilâhî kudrette tekrar hayat bulacağına açıkça bir alâmet ve şehâdeti içine almaktadır. Beşincisi: İnşallah deyip muvaffakıyeti Cenâb-ı Haktan bilenlerin işlerinde muvaffak olacaklarına dâir bir işaret taşımaktadır. Altıncısı: Şahsî ve gayri meşru menfaatleri için başkalarının zararına hareket edenlerin er geç anlaşılıp meydana çıkacaklarına bir delildir.

§ Bakara kıssası, işbu (73) üncü ayeti celileyle tamam olmuştur.
74. Sonra onun ardından kalpleriniz katılaştı. O kalpler taşlar gibidir. Veya katılıkça daha şiddetlidir. Ve şüphesiz taşlardan öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar. Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki yarılır, kendisinden su çıkar. Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki, Allah korkusundan aşağıya düşüverir. Allah Teâlâ ise sizin yaptıklarınızdan asla gâfil değildir.

74. Bu ayeti kerime de İsrail oğullarının taşlardan daha katı olan ruhi sertliklerini tasvir ediyor. Ve onlar için bir tehdid mahiyetinde bulunmaktadır. Şöyle ki: Ey İsrail oğulları!.. O maktulün ilâhî kudrette nasıl dirildiğini gördükten (sonra) uyanmalı değil miydiniz? Halbuki (onun) o Allah’ın kudretine şehâdet eden harikayi (ardından kalpleriniz katılaştı.) Daha ziyâde sertleşti.

Bu harikadan ibret alıp uyanmadınız. Çünkü (o kalpler taşlar gibidir) kolay kolay ibret alamazlar. (Veya katılıkça daha şiddetlidir.) daha ziyâde katıdır, serttir (Ve şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki) yarılır (ondan ırmaklar kaynar.) Nehirler meydana gelir.

(Ve yine şüphesiz taşlardan öylesi vardır ki yarılır, kendisinden su çıkar.) Gözeler, sular meydana atılır. (Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki Allah korkusundan aşağıya düşüverir.) Kainatı Yaratanın emir ve iradesine göre dağların tepelerinden aşağıya iniverir. Sizler ise ilâhî emirleri yerine getirmiyorsunuz. (Allah Teâlâ ise sizin yaptıklarınızdan, asla gâfil değildir) Elbette sizi bu hareketinizin cezasına er geç kavuşturacaktır.

§ Bu ayeti kerime, gösteriyor ki bütün kâinat Allah’ın hükmüne tabidir. Bütün cansız varlıklar ve hayvanlar da Allah’ı tanıma şerefine ermişler ve Yüce varlığın iradesine boyun eğmişlerdir. Onların da kendilerine göre ibâdetleri, tesbihleri vardır. Nitekim bir ayeti kerimede


“O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” (İsra 17/44) buyurulmuştur. Diğer bir ayeti kerimede de “Allah Teâlâ’ya göklerde ve yerde bulunanların güneş ile ayın ve diğerlerinin secde ettikleri” zikredilmiştir. Şu kadar var ki bu tesbihlerin, bu ibâdetlerin ne şekilde olduğunu biz bilemeyiz. Biz bunu Allah’ın bilgisine havale ederiz.
75. Artık sizin için onların iman edip inanacaklarını ümit eder misiniz? Onlardan muhakkak bir gurup vardır ki Allah’ın kelâmını işitirler de onu akılları ile anladıktan sonra değiştirmeye kalkışırlar. Halbuki onlar bilirler.

75. Bu ayeti celile; İsrail oğullarının İslâmiyete ve Allah’ın kelâmına karşı olan cüretlerini bildirmektedir. Şöyle ki: Asrı saadetle müslümanlar, bütün insanlığın hakikî bir dine, İslâmiyete kavuşup kurtuluşa ermelerini bir fazîlet dininin eseri olarak arzu ederlerdi, kendilerine İslâm dinine girmelerini tavsiyede bulunurlardı. Halbuki Yahudilerden bir çokları inatcı bir şekilde veya münafıkca bir vaziyet alır İslâmiyeti kabule yanaşmazlardı.

İşte bu ayeti kerime onların bu halini şöylece beyan buyuruyor: Ey mü’minler!.. (Artık sizin için onların) o Yahudilerin (İman edîp inanacaklarını ümit eder misiniz?) onlar ne inatcı kimselerdir. Hattâ (onlardan bir gurup vardır ki) bile bile sapıklıklarında ısrar eder dururlar. (Allah’ın kelâmını işitirler de onu) o kendilerine tebliğ edilen ilâhî sözlerin yüceliğini, gerçekliğini (akıllarıyle anladıktan sonra) yine cüret ederek (değiştirmeye kalkışırlar) Yani Allah Teâlâ’nın kelâmı olanTevratı işitir, dinlerler, içindekileri anlarlar da sonra onu değiştirmeye çalışırlar.

Evet… Onlar Tevrat’ta peygamber efendimizin vasıflarını görüp okurlar da bunu örtbas eder, değiştirmeye cüret gösterirler. Tâki başkaları bunu anlayıp İslâmiyeti kabul etmesinler. (Halbuki onlar) böyle bir cürette bulunanlar, bu kötü hareketlerini (bilerler) buna rağmen yine bundan vaz geçmezler. Artık bunların müslümanları tasdik etmeleri yüceltmeleri nasıl ümit edilebilir?

Diğer bir görüşe göre Yahudilerden 70 kadar kimse Turı sinada Hz. Musa’nın, nâil olduğu ilâhî konuşmayı işittikden sonra onun mealine aykırı iddialarda bulunmuşlar, Cenâb-ı Hakkın: Şu vazîfeleri dilerseniz yapınız ve dilerseniz terk ediniz” dediğini gerçeğe aykırı olarak iddiaya cüret göstermişlerdi. İşte bu ayeti kerime, buna da işaret etmektedir.
76. Onlar, mü’minlerle karşılaştıkları zaman biz de iman ettik derler. Ve bunların bazıları diğer bazıları ile tenha kalınca da derler ki: Allah’ın size açtığını o Müslümanlara haber verirmisiniz, ki onunla Rabbiniz katında size karşı delil getirsinler. Sizin buna aklınız ermiyor mu?

76.Bu ayeti kerime müslümanlara karşı münâfıkca hareket eden bir kısım Yahudiler ile kendi bilgilerini açıklayan diğer bir kısım Yahudilerin hallerini bildirmektedir.

Şöyle ki: (Onlar, mü’minlerle karşılaştıkları zaman) yani: Asrı saadetteki Yahudilerin münafıkları müslümanlar ile görüştükleri vakit (bîz de İman ettik derler.) Yani: Biz de müslümanlığı kabul ettik, siz hak üzeresiniz, peygamberiniz de, gelişi Tevrat’ta müjdelenmiş olan zattır, diye itirafta bulunurlar.

(Bunlardan bâzıları dîger bâzıları İle tenha kalınca da) bunlardan Kab ibni Eşref gibi başta gelenleri o münafıklara hitâben (derler ki Allah’ın size açtığını) yani: Hz. Muhammed’in vasıflarına dâir Tevrat’ta haber verdiğini (o müslümanlara haber verirmisiniz ki, onunla rabbiniz katında size karşı delil getirsinler) Sizinle karşılıklı düşmanlıkta bulunsunlar, sizi kendi ifâdelerinizle sustursunlar. Onlara tabi olmadığınızdan dolayı sizi itham eylesinler. (Sizin buna aklınız ermiyor mu?) Bu sözlerinizin aleyhinizde bir delil olacağını neden düşünmüyorsunuz?

§ Diğer bir yoruma göre


müslümanlara hitaptır. Bu takdirde buyurulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. Onların imana gelmelerini nasıl ümit ediyorsunuz. Onların hallerini, düşmanlıkların! inatçılıklarını bilip düşünemiyor musunuz? Artık öyle bir ümide yer yok.
77. Bilmiyorlar mı ki Allah Teâlâ şüphesiz onların sakladıklarını da, açığa vurduklarını da bilir.

77. Bu ayeti celile münafıkların ne kadar cahilce hareket ettiklerini kötülemektedir. Şöyle ki: O münâfıklar ve onları kınamayan kâfirler (bilmiyorlar mı ki Allah Teâlâ şüphesiz onların sakladıklarını da açığa vurduklarını da) tamamen (bilir.) Evet Yüce Allah onların küfürlerim de imanlarını da bilir.

Ve Tevrat kitabında onlara bildirilmiş olduğu şeyleri, kısaca peygamberin vasıflarını gizleyip aksini iddia eylediklerini ve kendi kanaatlerini saklamayıp meydana koyduklarını da tamamen bilir. Artık bu çirkin hareketlerinin cezâsını görmeyecekler mi sanıyorlar? Heyhat!.. Onlar, sakladıkları hakikatleri Kur’ân-ı Kerîm’in müslümanlara haber vereceğini de düşünmelidirler.
78. Ve onlardan bâzıları da ümmîdirler. Kitabi bilmezdirler. Ancak bir takım batıl şeyleri bilirler. Ve onlar yalnız zanneder dururlar.

78. (Ve onlardan) İsrail oğullarından (bâzıları da) bir takım şahıslar da vardır ki (ümmidirler) okuyup yazmak bilmezler. (Kitabı) de Tevrat kitabını da (bilmezler) onun içeriğinden habersizdirler. Onlar (ancak bir takım batıl) faydasız, hayali şeyleri (bilirler.) Hakikatlerden haberleri yoktur. (Ve onlar zanneder dururlar) uydurma ve isteklerine ait şeylerle yetinirler. Artık bu gibi cahilce hallerden kaçınmalı değil midirler?

§ Bu ayeti kerimede Tevrat’ın sonradan bir takım değişikliğe uğradığına işaret vardır.

§ Ümmî; okuyup yazmak bilmeyen bir kimse demektir. Cemi: Ümmiyyundur. Bu, henüz anasından doğmuş, bir şey bilmez bir çocuk gibi sayıldığından “ana” mânasına olan ümme nisbet edilmiştir.
79. İmdi yazıklar olsun o kimselere ki, kitabı elleriyle yazarlar da sonra bununla az bir paha satın almak için “bu Allah tarafındandır” derler. Artık yazıklar olsun onlara o ellerinin yazmış olduğu şeylerden dolayı. Ve yazıklar olsun onlara o kazanmış oldukları şeylerden dolayı.

79. Bu ayeti celile kendi uydurma yazılarına ilâhî bir kıymet vererek dünyaya ait bir menfaat teminine çalışanları kötülemekte ve onların helâke uğrayacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (İmdi yazıklar olsun) yani acıtıcı bir azap veya cehennemdeki bir vadi (o kimselere ki) onlar uydurma (kitabı elleriyle yazarlar da) kendi taraflarından hazırlar, bununla halkı aldatmak isterler de (sonra bununla) bu yazdıklarıasılsız şeyler ile (az bir baha satın almak) yani: mukabilinde âdi, geçici bir menfaat temin etmek (için bu) yazılan şey (Allah tarafından) bir semavî kitabtır. (derler.) Bu ne kadar büyük cüret, hakikate muhalefet!..

Artık (Yazıklar olsun onlara) öyle iddiada bulunanlara. (O ellerinin yazmış olduğu şeylerden dolayı.) Bu yüzden ne büyük azâba uğrayacaklardır. (Ve yazıklar olsun onlara o kazanmış oldukları şeylerden dolayı.) Bu yüzden ne büyük zarar ve ziyana uğrayacaklardır. Evet… Vay bu gibi cahilce hareket edenlerin ve gayri meşru menfaatler peşinde koşanların hallerine.

§ Eski kavimlerden bazıları özellikle Yahudiler, kendi kuruntularına göre bazı şeyler yazmışlar, bunlara bir ilâhî kitab süsü vermek istemişlerdir. Kısacası Tevrat’ta peygamberimizin vasıflarını ve recm ayetini değiştirmişlerdir. Maksatlarını kabul ettirmek için bu yazdıkları şeylerin Allah katından gönderildiğini iddiada bulunmuşlardır. Böyle bir hareket ise Cenab’ı Hakka karşı bir iftiradır.

Böyle hakikate, diyanete muhalif, yazıları vasıtasiyle elde edecekleri kazançları ise ne kadar maddi yönden çok olsa da haddizatında onların hiç bir kıymeti yoktur, bilâkis felâketlerine sebeptir. Çünkü o cüretlerinden dolayı ebedî saadetten, ahirete dair mükafatlardan ebediyyen mahrum ve azaba uğramış olacaklardır. Artık insan böyle bir alçaklığa, cinayete nasıl cüret edebilir!.. İşte bu ayeti kerime onların helâke, azaba ebediyyen yakalanmış olacaklarını hatırlatıp durmaktadır. Yazıklar olsun o gibi cahilce cüretlere devam edenlere.
80. Ve dediler ki: Bizlere bir kaç sayılı günden başka cehennem ateşi temas etmeyecektir. De ki: Siz Allah’ın huzurunda bir ahid mi aldınız? Elbet de Allah Teâlâ dönmez. Yoksa bilmeyeceğiniz bir şeyi Cenab’ı Hakka isnad edip söylüyor musunuz?

80. Bu mübârek ayetler; İsrail oğullarının gerçeğe aykırı iddialarını reddetmektedir. Küfür içinde ölüp gidenlerin, ebediyyen azap göreceklerini hatırlatmaktadır, İmân ve iyi hal ile vasıflanan zatlarında ebediyyen cennetlerde kalacaklarını müjdelemektedir.

Şöyle ki: İsrail oğullarına İslâmiyeti kabul etmeleri, aksi takdirde ebediyyen azap görecekleri hatırlatılınca bunu inkâr ettiler. (Ve dediler ki: bizlere bir kaç sayılı günden başka cehennem ateşi temas etmeyecektir.) Bizim cehennemde kalacağımız nihayet bir kaç günle sınırlı bulunacaktır.

Cenâb-ı Hak ise onları yalanlamak için buyuruyor ki: Rasûlum!! onlara (de ki: siz Allah’ın huzurunda) katında (bir ahid mi aldınız?) bir söz mü aldınız? (elbette Allah Teâlâ ahdinden dönmez.) Buna inandık!.. Fakat böyle bir akid neyle sabit. (Yoksa bilmeyeceğiniz bir şeyi Cenâb-ı Hakka isnad edip söylüyor musunuz?) Buna nasıl cesaret edilebilir?

§ İsrail oğulları kendilerini müdafaa için temelsiz bir iddiaya kalkışmışlardır. şöyle ki: Vaktiyle içlerinden bazıları 40 gün buzağıya tapmış oldukları için cehennemde nihayet 40 gün kalacaklarını söylemişlerdir.

Diğer bir kanaatlerine göre de dünyanın 7000 sene ömrü olduğundan her bin sene için bir gün cehenneme gireceklerini, bu cihetle cehennemde nihayet 7 gün kalacaklarını iddia etmişlerdir. İşte bunların bu pek yanlış ve boş iddialarını Cenâb-ı Hak bu ayeti celilesi ile reddedip çürütmektedir.
81. Hayır, her kim bir yaramazlık işler, günahı da kendisini kuşatırsa işte onlar ateş halkıdır. Onlar o ateşde ebedî kalacak kimselerdir.

81. (Hayır) öyle değil (her kim bir yaramazlık işler) bir günahı yapar durur (günahı da kendisini kuşatırsa) yaptığı o günah kendisini her taraftan sararsa (İşte onlar ateş halkıdırlar.) Ebediyyen cehennem ehlidirler. (Onlar o ateşte) cehennem içinde (ebedî kalacak kimselerdir) oradan asla çıkamayacaklar.

Devamlı şekilde azap görüp duracaklardır. Artık onların öyle geçici olarak cehennemde kalacaklarına ait iddiaları asılsızdır. Kendilerinin uydurmasıdır. Böyle bir vaziyet, böyle cehennemde ebedî kalmak küfür ehline mahsustur. Çünkü bir şahsı her yönden kuşatan, ruhuna ve vicdanına musallat bulunan günah, küfürden başka değildir.
82. Îman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise işte onlar cennet ashabıdır. Onlar cennette ebedî kalacaklardır.

82. Kur’ânı Kerîm’de hoş ve mükemmel bir üslûp vardır. Bir azap ayeti zikredildi mi onun ardından bir sevap, bir lûtf ve inâyet ayeti de zikredilir. Bu şekilde Cenâb-ı Hakkın şiddetli azap edici olduğu gibi esirgeyici ve merhametli olduğu da açıklanmış olur. İşte bu 82 inci âyeti kerime de bu kabildendir.

Bunda buyurulmuş oluyor ki: (İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise) yani: İman edilmesi dinen icab eden şeyleri kalben tasdik ve lisânen ikrar eyleyen ve üzerlerine düşen güzel güzel amelleri, vazîfeleri ifaya çalışan zatlar yok mu (İşte onlar ashabı cennettir.) Cennet onlara mahsustur. (Onlar cennette devamlı kalacaklardır) Cennette ebedî olarak kalacaklardır. Ne büyük müjde.

Evet… Allah Teâlâ hem azâbı şiddetli olan, hem de acıyan ve merhamet edendir. Bu kutsî sıfatları elbette tecellî edip duracaktır. Onun gösterdiği yolu takip edenler onun sonsuz rahmetine kavuşacaklardır. Onun gösterdiği binlerce delillere ve kanıtlara rağmen onu inkâr ederek veya ona ortak koşarak sapıklık içinde kalmış olanlarda, ebedî bir azâba tutulacaklardır. Hak Teâlâ’nın bütün açıklamaları gerçeğin ta kendisidir. Artık insanlık ona göre hayatını tanzim etmelidir.
83. Ve biz bir vakit İsrail oğullarının misâkını almıştık ki siz Allah’tan başkasına ibâdet etmezsiniz, ananıza babanıza da ihsan da bulunursunuz Akrabalara, yetimlere, yoksullara da ihsan edersiniz Ve insanlara güzel söz söyleyin. Ve namazı doğruca kılın, zekatı da verin. Sonra siz, içinizden pek az müstesna olmak üzere yüz çevirdiniz ve siz halâ yüz çeviren kimselersiniz.

83. Bu ayeti kerime İsrail oğullarının vaktiyle mükellef olup, üstlenmiş oldukları dinî hükümlere, vazîfelere ne kadar muhalefette bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki (ve biz) yani ben şanı Yüce Yaratıcı (bir vakit) Musa aleyhisselâm zamanında Tevrat vasıtasıyla (İsrail oğullarının misâkını) sözünü, teminatını (almıştık ki siz Allah’tan başkasına ibâdet etmezsiniz.)

Yani yalnız ona ibâdette bulunun, başkasına ibâdet etmeyin. Ondan başka ibâdet edilecek yoktur. (Ananıza, babanıza da ihsan) da bulunursunuz. Yani bunlara da iyilik edin. (Akrabalara) hısımlardanolana da (yetimlere, yoksullara da) iyilikte bulunun. (Ve insanlara güzel söz söyleyin.) Yani halk ile güzelce konuşun, bir birinize iyiliği tavsiye ediniz, hayra yöneltici öğütler veriniz. Ve sorumlu olduğunuz (namazı doğruca kılın.) Rükün ve şartlarına uyarak kılın. Ve üzerinize düşen (zekatı da verin.) Ne yazık ki bu emirlere uyulmadı.

(Sonra siz, içinizden pek azı müstesna olmak üzere yüz çevirdiniz.) Söz ve yemine uymadınız, sizden Abdullah ibni Selâm gibi az bir zümre müstesna olmak üzere hepiniz de sözünüzde durmadınız. İşte sizin tarihî hayatınız böyle geçmiştir. (Ve) mamafih (siz halâ yüz çeviren kimselersiniz.) Evet… Siz halâ haktan dönen bir kavimsiniz.

§ Bu ayeti kerime, semavî kitapların ne kadar faydalı, insanlığı yükseltmeye sevkedici hükümler taşıdıklarını göstermektedir. İşte Tevrat’ta da insanlara şu ahlâkî, sosyal, dinî hükümler, vazifeler emir ve tavsiyeler buyrulmuştur:
1) Yalnız Allah Teâlâya ibâdet edilmesi:

Evet… Bütün kâinatın yaratıcısı, ibâdet edileni birdir. Bütün kudret izleri buna şahittir. Binaenaleyh Allah Teâlâ’dan başkasını ilâh tanıyıp ona ibâdette bulunmak en büyük bir sapıklıktır. Artık böyle cahilce bir hareketten sakınılması emrolunmuştur.
2) Anaya, babaya ihsan edilmesi:

Ana, baba insanın hayatına vesîledir. Onlar varlıklarına sebep oldukları çocukları hakkında ne kadar şefkatli, ne kadar fedakârdırlar. Artık onların kadrini bilmek, kendilerine hizmette ve yardımda bulunmak, onların meşru emirlerine riayet eylemek mühim ve insanî bir vazîfe değil midir? İşte ilâhî dinler insanları bu vazîfe ile mükellef tutmuştur.
3) Yakınlara iyilikte bulunmak:

Evet… Akraba, ana ve baba tarafından olan hısımlar, adeta bir aile teşkil etmiş olurlar, aralarında mühim bir münâsebet, bir sosyal alâka vardır. Artık bunlar ile güzelce görüşüp konuşmak, kendilerine iyilikte bulunmak mühim bir vazîfe değil midir? İşte ilâhî dinler bu hususa uyulmasını da emretmektedir.
4) Yetimlere yardım edilmesi:

Vaktiyle babasını kaybetmiş, onun şefkatli bakışlarından, yardımlarından mahrum kalmış bir çocuğu düşünelim. Bunun bu vaziyeti, şefkatli bakışı ve merhameti celbedecek bir halde değil midir? Artık bunlara da uygun şekilde yardımda ve güzel mumelede bulunmak ne kadar insanî bir görevidir. İşte mukaddes dinler bu hususa da uyulmasını İnsanlara emretmiş bulunmaktadır.
5) Miskinlere, yani: geçimlerini temin edecek kuvvete ve hiç bir mala malik bulunmayan yoksul kimselere yardım edilmesi:

Malumdur ki her yerde, her zamanda bir takım aciz, perişan insanlar bulunur ki, kendi geçimlerini temin edecek birşeye sâhip bulunmazlar. Artık bunlara hali, vakti yerinde olan hemcinslerinin yardım etmeleri lâzım değil midir? İşte ilâhî dinler insanlara bu hayırlı yardımı da tavsiye buyurmaktadır.
6) Bütün insanlar ile güzelce konuşulması:

Malumdur ki insanlar cins olarak aynıdırlar, bir Yüce Yaratıcısının kullarıdır, aralarında sosyal bağlar vardır. Artık biri biriyle güzelce, nazikâne konuşmaları ve aralarında bir dayanışmanın, bir iyilik severliğin cereyanı gerekmez mi? Hakiki İnsaniyet ve medeniyet bu suretle ortaya çıkar. İşte semavidinler insanlara bu mühim, bu karşılıklı vazîfeyi de yüklemiştir.
7) Kerem sâhibi Rabbimize kulluk arzında bulunulması:

Şüphe yok ki bizler bir Yüce Yaratıcının kullarıyız. Bizler daima onun nimetlerine nâil bulunuyoruz. Artık daima o Yüce Yaratıcımızın lûtuf ve ihsanını düşünmeli, ona vakit vakit kulluk arzında ve şükranda bulunmalı değil miyiz? Bizler birer uyanık ruha ve nurlu kalbe sâhip olmalı değil miyiz? İşte mükellef olduğunuz namazlar ve dualar bizlere bu yüce fâideleri temin etmektedir. Binaenaleyh doğru, hikmetli ve esasen aynı olan ilâhî dinler insanlığa bu yüksek farizeyi de yüklemiştir.
8) Fakir dindaşlara zekât adıyla yardım edilmesi:

Malumdur ki aralarında din bağı bulunan insanlar din kardeşidirler. Bir hikmet gereği olarak bu insanlar, geçim itibariyle aynı durumda bulunamazlar. Bunlardan bir kısmı servete ve refaha ulaşmış olduğu halde diğer bir kısmı da maddi yönden bir ihtiyaç içinde bulunabilir. İşte birinci zümrenin bu ikinci yoksul zümreye maddi bakımdan yardım etmesi pek uygun olmaz mı? İşte ilâhî dinler zekât vazîfesiyle bu insanî davranışı da temin etmiş bulunmaktadır.

Artık ilâhî dinlerin ve özellikle dinlerin sonuncusu olan ve hükmü bütün insanlığa yönelik bulunan ve bütün bu yüksek vazifeleri en mükemmel bir şekilde bütün insanlık alemine teklif buyuran mukaddes İslâm dininin yüceliğini İtiraf etmek emirlerini, yasaklarını tam bir şevk ve hürmetle kabul etmek bütün insanlara lâzım gelmez mi? Ne yazık ki bir çok kütleler bu hakikatten gâfil bulunuyorlar. Bu gibi faydalı, yüce hükümlere uymaktan kaçınıyorlar. İşte İsrail oğulları hakkında yapmış olduğumuz Kur’ânî açıklamalar da buna şahittir. Cenab’ı Hak cümlemize uyanıklıklar nasip buyursun amin!..
84. Ve bir vakitte biz: Kendi kanlarınızı dökmeyeceksiniz ve nefislerinizi yurdunuzdan çıkarmayacaksınız diye bir ahdinizi almıştık. Sonra ikrarda etmiştiniz. Ve siz bu ikrarınıza şahadet de edersiniz.

84. Bu ayeti kerime İsrail oğullarının kabul etmiş ve itirafta bulunmuş oldukları bir söz ve yemini beyan etmektedir. Bu söz ve yeminin hem Musa aleyhisselâm zamanındaki bir söz ve yemine, hem de Hz. Peygamber zamanındaki bir kısım Yahudilerin arap kabileleri ile yapmış oldukları anılaşmayı içine alır.

Buyrulmuş oluyor ki: (Ve) ey İsrail oğulları! (bir vakitte biz, kendi kanlarınızı dökmeyeceksiniz) birbirinizi öldürmek suretiyle hayatınıza tecavüz etmeyeceksiniz. (ve nefislerinizi yurdunuzdan çıkarmayacaksınız) bir kısmınız, diğer bir kısmınızı vatanından çıkarıp dışarı atmayacaksınız (diye bir ahdinizi almıştık) sizden bu hususlara dair kesin söz almıştık. (Sonra) siz (ikrar da etmiştiniz) yani:

Bu ahdin hak olduğunu söyleyerek kabul de eylediniz. (Ve siz) bu ikrarınıza (şahadet de edersiniz) Böyle bir söz ve ikrarı itiraf edersiniz. Artık bu söze uymalı değil miydiniz?.. Halbuki buna uymadınız.

§ işbu: 83. ve 84. âyetler Beni İsrail hakkındaki “Evamiri aşereyi = On emri” kapsamaktadır. Bunların sekizi 83. âyeti celilenin izahında görülmektedir. Dokuzuncusu da haksız yere adam öldürme ve intihardır. Onuncusu da bir kimseyi haksız yere vatanından çıkarmak, sürgün etmektir ki işbu 84. âyeti kerime de bunları tesbitbuyurmuştur. Velhasıl bu âyeti celilede şuna da işaret vardır ki:

Bir milletin fertleri bir birlik teşkil ederler, her birinin kanı, nefsi, vatanı diğerinin de kanı, nefsi ve vatanı mesabesindedir. Bunlardan birinin haksız yere kanını döken, şahsını vatanından uzaklaştıran sanki kendi kanını dökmüş, kendi şahsını yurdundan uzaklaştırmış gibi olur. Artık insanlar böyle bir hale teşebbüs etmemelidirler. Halbuki İsrail Oğulları bilahara böyle bir harekette bulunmuşlardır. İşte 85. âyeti celile bunu göstermektedir.
85. Sonra siz o kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürürsünüz ve sizden olan bir fırkayı da yurtlarınızdan çıkarırsınız. Ve onların aleyhine günah ile, düşmanlıkla yardımlaşıyorsunuz. Ve onlar size esir olarak gelince de onlar ile fidyeleşmekte bulunuyorsunuz. Halbuki onların öyle yurtlarından çıkarılması sizin üzerinize haram bulunmuştur. Artık siz kitabın bir kısmına inanır da bir kısımını inkâr mı eyliyorsunuz? İmdi sizden böyle bir fiilde bulunanların cezası, bu dünya hayatında zilletten başka değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine sevk olunacaklardır. Allah Teâlâ da sizin yaptıklarınızdan gafîl değildir aslâ.

85. Bu âyeti celile, asrı saaddetteki bir kısım yahudi zümrelerinin birbirine düşman kesilmiş, Tevrat’ın da hükümlerine muhalefette bulunup durmuş olduklarını beyan ile bu hareketlerini vermektedir. Şöyle ki: Ey İsrail Oğulları! (Sonra siz o kimselersiniz ki kendinizi öldürürsünüz) birbirinizin hayatına kast edersiniz. (Ve sizden olan bir fırkayı da yurtlarından çıkarırsınız) kendi milletinizden bulundukları halde onları vatanlarından uzaklaştırırsınız. (Ve onların aleyhine günah ile, düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz.)

O fırkanın aleyhine olarak müttefiki bulunduğunuz kabilelerin fertleri ile bir diğerinize yardımda bulunuyorsunuz. Zalimce hareketlere devam ediyorsunuz. (Ve onlar) o sizin ırkdaşınız olan fırkanın fertleri (Size esir olarak gelince de onlar ile fidyeleşmekte bulunuyorsunuz.) Onların fidyelerini verip kendilerini esaretten kurtarmak istiyorsunuz. Diğer bir görüşe göre: Onlardan fidye alıyorsunuz, haklarında esir muamelesi yapıyorsunuz.

(Halbuki onların öyle yurtlarından çıkarılması) Tevrat’ın hükümlerine göre (sizin üzerinize haram bulunmuştur.) Buna neden uymuyorsunuz? (Artık siz kitabın bir kısmına inanır da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?) Halbuki İman edilecek şeylerin bir kısmını kabul, diğer bir kısmını inkâr etmek, imana aykırıdır ve küfrü gerektirmektedir. (İmdi sizden böyle bir fiilde bulunanların cezası) pek büyüktür.

(Bu dünya hayatında zilletten başka değildir.) Onlar daima zelilce yaşayacaklardır. (Kıyamet gününde ise onlar azabın) cehennem ateşinin (en şiddetlisine sevk olunacaklardır.) Ne ebedî felâket!.. (Allah Teâlâ da sizin yaptıklarınızdan) haşâ (gafîl) habersiz (değildir.) Hepsini tamamen bilmektedir. Buna inancımız tamdır. Artık istikbalinizi düşünün!..

§ Tarihen sabittir ki: Peygamberimizin yaşadığı dönemdeki Yahudilerden Medinei Münevvere civarında bulunan “Beni Kaynuka”‘ ile “Beni Kureyza” kabileleri biri birinin düşmanı kesilmişti.

Bunlardan Beni Kaynuka’ araplardan “Evs” kabilesiyle, Beni Kureyza’ da araplardan “Beni Nadır” ve “Hazrec” kabileleriyle ittifak kurmuşlardı.Eve ve Hazrec kabileleri arasında ise İslâmiyetten evvel bir düşmanlık devam edip duruyordu. Bu suretle bu Yahudiler de diğer tarafta olan Yahudiler ile düşman kesilmiş, vakit vakit çarpışıp duruyorlardı.

Sonra da Yahudilerden esir düşenlerin fidyelerini vererek onları esaretten kurtarmak isterlerdi. Ne için bunlar ile hem savaşta bulunuyorsunuz, hem de bunlardan esir düşenleri fidyelerini vererek esaretten kurtarmak istiyorsunuz?

Denilince de: “Tevrata böyle emrolunmuştur, ona binaen o dindaşlarımızı esaretten kurtarmak istiyoruz” derlerdi. Halbuki onların kendi dindaşlarına karşı savaşta bulunmaları, onları yurtlarından uzaklaştırmaları men edilmişti. Binaenaleyh Tevrat’ın bâzı emirlerini tutuyorlar, bâzı emirlerini de tutmuyor, inkâr etmiş bulunuyorlardı. İşte onların bu hallerini Kur’ân’ı Kerîm böylece haber veriyor. Ne kadar dalalette kalmış olduklarına işaret buyuruyor.
86. İşte onlar öyle bir güruhtur ki, âhiret karşılığında dünya hayatını satın almışlardır. Binaenaleyh onlardan azap hafiflendirilmeyecektir. Ve onlar yardımda olunmayacaklardır.

86. Bu âyeti celile İsrail Oğullarının ne kadar dünyaya bağlı ve ebedî azabla karşı karşıya olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: (İşte onlar) o ilâhî hükümlere muhalefet edip duran İsrail Oğulları (öyle bir güruhtur ki) öyle geçici menfaatlere düşkün, yalnız dünyayı düşünmekle meşgul bir cemaattır ki (âhiret karşılığında) yâni ebedî hayat ve saadet mukabilinde, bunları feda ederek (dünya hayatını satın almışlardır.)

Kendi elleriyle kendilerini ebedî azaba düşürmüşlerdir. (Binaenaleyh onlardan azap hafiflendirilmeyecektir.) Onlardan değiş-tokuş yüzünden ebediyen uğrayacakları azaplar aslâ azaltılmayacaktır. (Ve onlar yardımda olunmayacaklardır.) Onların haklarında bir şefaatçı, bir yardımcı bulunmayacaktır. Artık bu akibeti düşünmelidirler.

§ Malûm olduğu üzere dünya, en yakın ve en aşağı mânasınadır, içinde yaşadığımız bu fâni âleme verilmiş bir isimdir. Ahiret ise dünya hayatından sonra yüz gösterecek olan ebedî bir âlemdir ki, İman sâhipleri orada bir ebedî saadet içinde yaşayacaklardır.

İmandan mahrum olanlar da orada ilel ebed azab görüp duracaklardır. Artık aklı başında olan bir insan o âhiret hayatına kıymet vermez de bu dünya hayatına hırslı bir şekilde sarılabilir mi?.. Her gün bu fâni dünya hayatına veda edip gidenleri acaba görüyor muyuz? Bahtiyar ve hakikaten akıllı o kimsedir ki dünya hayatından da meşru şekilde istifade eder, bu hayat sayesinde dünyasını da, âhiretini de makbul, makul ve mesuliyetten uzak bir şekilde kazanmaya muvaffak olur.
87. And olsun ki muhakkak biz Musa’ya kitap verdik, ondan sonra da biri biri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem’in oğulu İsa’ya da mucizeler verdik. Ve onu ruhulkuds ile destekledik. Sizler ise her ne vakit nefislerinizin hoşlanmadığı bir emir ile peygamber gelince büyüklük taslayarak bir kısmını yalanlayıp, bir kısmını da öldürecek misiniz?

87. Bu âyeti celile de İsrail Oğullarının vaktiyle kendilerini aydınlatacak ve irşad edecek peygamberlere, kitaplara ve diğer delillere karşı ne fecî vaziyetler almış olduklarım bildirmektedir. Şöyleki: Ey İsrail Oğulları! (And olsun ki, muhakkak biz) ben şanı Yüce Rab (Musa’ya kitap verdik) ona Tevrat’ı Şerifi birden indirdik. (Ondan sonra da biri biri ardınca peygamberler gönderdik.)

Bu zatların vasıtalariyle dinî, dünyevî hükümler sizlere ulaştırılmış oldu. Kısacası (Meryem’in oğlu İsa’ya da mucizeler verdik.) Ona açık deliller, açık mucizeler, ölüleri diriltmek gibi, gaybdan haber vermek gibi harikalar veya incil gibi bir kitap ihsan ettik. (Ve onu) Hz. İsa’yı (ruhulkuds ile) yani Cibrili Emin ile veya Allah Teâlâ’nın ismi azamı ile veya incil Kitabı ile (destekledik) onun yüce bir peygamber olduğunu gösterdik. (Sizler ise) o mübârek zatdan da istifadeye çalışmadınız, bilâkis onu inkâra cüret ettiniz.

Artık sizlere (her ne vakit nefislerinizin hoşlanmadığı) gönüllerinizin istek ve arzularına zıt düşen (bir emr ile) bir dinî hükm ile (peygamber gelince) siz (büyüklük taslayarak) kibirli ve gururlu bir vaziyet alarak o muhterem zatların (bir kısmını yalanlamış olacak, bir kısmını da öldürecek misiniz?) Nefisleriniz sizi daima böyle cinayetlere mi sevkedecek? Bu ne alçakça hareket!.. Nitekim onlar Hz. İsa ile son peygamber Hz. Muhammed’i yalanlamaktadırlar. Hz. Zekeriya ile Hz. Yahya’yı da şehit etmişlerdir. Kendilerinde merhamet ve Hakka saygı eseri aslâ görülmemiştir.
88. Ve dediler ki: Bizim kalplerimiz perdelidir. Öyle değil. Allah Teâlâ onlara küfürleri sebebiyle lânet etmiştir. Onun içindir ki az pek az iman ederler.

88. Bu mübârek âyetler de bir takım Yahudilerin son peygamber Hz. Muhammed’e karşı olan inkârcı durumlarını bildirmektedir. Şöyle ki: Rasûlü Ekrem Efendimiz, kendi zamanında bulunan yahudi kabilelerini İslâmiyete dâvet edip onların yanlış inançlarını açığa vurdukça onlar buna karşı alaycı bir tavır aldılar. (Ve dediler ki, bizim kalblerimiz perdelidir) biz senin bu açıklamalarını Kur’ân’ın emirlerini, yasaklarını İşitip kabul edecek bir durumda değiliz.

Bizim yüreklerimiz kaşarlıdır. Halubik (öyle değil) onar mükellef insanlar oldukları için tabiatları İtibariyle o gibi emirleri, yasakları işidip anlayabilecek bir yaradılışta bulunmuşlardır. Öyle olmasaydı zaten mükellef olmazlardı. Nitekim akıl hastaları mükellef değildir.

Fakat onların bu alayımsı sözlerini söyleyip Hakkı kabulden kaçınmaları sebebiyle Cenab’ı Hak onları rahmetinden uzaklaştırmıştır. Evet… (Allah Teâlâ onlara küfürleri sebebiyle lânet etmiştir.) Onları öyle yüksek bir yetenekten yoksun bırakmıştır. (Onun içindir ki) onlar (az pek az İman ederler.) Bazı şeyleri tasdik etseler de birçoğunu inkârda bulunurlar.
89. Vaktaki onlara Allah tarafından yanlarındakini tasdik edici bir kitap geldi, halbuki evvelce kâfirlere karşı fetih ve yardım isterlerdi. Fakat o bildikleri şey kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın lâneti kâfirler üzerinedir.

89. (Vaktaki onlara) o yahudîlere (Allah tarafından yanlarındakini) Tevrat Kitabını (tasdik eden bir kitap geldi) yani Kur’ân’ı Kerîm nâzil olarak hepsini İman daireyisine dâvet etti, onu inkâra kalkıştılar. (Halbuki evvelce kâfirlere karşı) öyle gelecek ilâhî bir kitap ile, Kur’ân’ı Kerîm ile veya gönderilecek âhirzaman peygamberi ile (fetih ve yardım isterlerdi.)

O sayede hürriyete kavuşup, başka milletlere galip geleceklerini beklerlerdi. (Fakat o bildikleri) İnsanlık âlemine ergeçşeref vereceğine inandıkları (şey) o yüce nebi veya o kitabı kerim (kendilerine gelince) kendilerini İslâm dinîne dâvet edince (onu inkâr ettiler.) Sırf hasetlerinden ve makamlarını kaybedecekleri endişesinden dolayı o yüce peygamberi ve ona inen kitabı kerimi İnkâra cüret gösterdiler. (Artık Allah’ın lâneti) bütün (kâfirler üzerinedir.) Artık o münkirler de bu lânetten kendilerini kurtaramayacaklarını düşünsünler.
90. Nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü bir şey!.. O şey. Allah’ın lütfuyla kullarından dilediği zata indirmiş olmasına haset ederek Allah Teâlâ’nın indirdiğini inkâr etmeleridir. Artık gazaptan gazaba uğradılar. Kâfirler için bir alçaltıcı azap ta vardır.

90. Bu âyeti celile de İsrail Oğullarının ne kadar inkârcı ve inatçı hareketlerde bulunmuş, ne derecelerde azabı hak etmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: O İsrail Oğullarının (nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü bir şey) Onlar dünya hayatı için ebedî hayatlarını feda ettiler de farkında değillerdir. Evet… (O şey Allah’ın lütfuyla) lütuf ve keremiyle (kullarından dilediği zata) Son peygamber Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla kitap (İndirmiş olmasına haset ederek Allah Teâlâ’nın indirdiğini) Kur’ân-ı Kerîm’i, o ilâhî vahyi (inkâr etmeleridir.) İşte bu inkâr, ne kötü, ne felâket getiren bir şeydir. Bu sırf bir küfürdür.

Evet… Onlar (artık) bu sebeple (gazaptan gazaba uğradılar.) Bu küfrün bir cezasıdır. Böyle (kâfirler için) şüphe yok ki bir (alçaltıcı) aşağılayıcı küçük düşürücü ve alçaltıcı (bir azap ta vardır.) Onlar dünyada da, ahirette de felâketten felâkete uğrayacaklardır. Evet… Tarihen de sabittir ki: İsrail Oğulları, hem Tevrat’a İman ettiklerini iddia ederler, hem de Tevrat’ta vasıfları bildirilmiş olan âhir zaman peygamberini inkârda bulunurlar.

Onlar vaktiyle firavunun ve diğer kavimlerin bir çok hakaretlerine uğramış, nîmetleri, vatanları, devletleri ellerinden çıkmıştı. Bunlar onların haklarında birer ilâhî gazab eseri idi. Sonra da âhir zaman peygamberini ve ona nâzil olan Kur’ân’ı Kerim’i inkâr etmekle gazap üstüne gazaba layık olmuşlardır. Ne yazık ki onlar bu hasetlerinde, inkârlarında devam edip durmaktadırlar.
91. Onlara: “Allah’ın indirdiklerine iman ediniz” denilince: “Bîz, bizim üzerimize indirilmiş olana iman ederiz.” derler. Onun ötesindekini inkâr ederler. Halbuki o da kendileriyle beraber olanı Tevrat’ı tasdik eder hak bir kitaptır. De ki: Eğer siz iman etmiş kimseler iseniz, bundan evvel Allah’ın peygamberlerini ne için öldürüyordunuz?

91. Bu mübârek âyetler de İsrail Oğullarının ne kadar yanlış kanaatlerde bulunduklarını. İçlerinden bir çokları bir nice mucizeler gördükleri halde yine kendilerini putperestlikten kurtaramamış olduklarını beyan buyurmuktadır. Şöyle ki: (Onlara: Allah’ın) peygamberlerine (indirdiklerine) İndirmiş olduğu kitaplara ve özellikle son peygambere indirmiş olduğu Kur’ân,! Kerîm’e (İman ediniz) onların birer ilâhî kitab olduğunu tasdik eyleyiniz. (Denilince) onlar (Uz) vaktiyle (bizim üzerimize) bizim kavmimize (İndirilmiş olana) Tevrat kitabına (İman ederiz) bu bize kâfidir (derler.) Onlar (onun ötesindekini inkâr ederler.)

İncil gibi, Kur’ân’ı Kerîm gibi ilâhî kitapları tasdik etmezler. (Halbuki o da) O Kur’ân’ı Kerîm’de (kendileriyleberaber olanı) yani Tevrat kitabını, (tasdik eden hak bir kitaptır.) Böyle kutsî bir kitabı neden tasdik etmiyorsunuz? Maamafih onların Tevrat’a İman ettikleri hakkındaki iddiaları da doğru değildir. Tevratta peygamberlerin hayatlarına sui kasıtta bulunmanın haram olduğu yazılıdır.

Onlar ise bu hiyâneti işlemişlerdir. Artık onlara (de ki: Eğer siz) hakikaten Tevrat’a (İman etmiş kimseler iseniz bundan evvel ecdâdınızın zamanında (Allah’ın peygamberlerini ne için öldürüyordunuz?) Ecdadınızın bu cinâyetini doğru bir hareket gördüğünüz için siz de onlar gibi cani hükmünde bulunmaktasınızdır. Binaenaleyh sizin fiilleriniz sözlerinize muhalif bulunmaktadır.
92. Ve şüphe yok ki Musa sizlere mucizeler ile geldi. Sonra siz onun arkasından buzağıyı tanrı edindiniz. Siz zâlim kimselersiniz.

92. Ey İsrail Oğulları!.. Şunu da düşününüz ki: (Şüphesiz Musa) Aleyhisselâm (sizlere) bir takım (mucizeler ile) açık ve kuvvetli deliller ile, meselâ: Asa gibi, yedi beyzâ gibi mucizeler ile (geldi.) Sizi Allah’ın birliğini tasdike dâvet etti. (Sonra siz onun arkasından) onun Turi Sinaya belli bir süre gitmesinin ardından (buzağıyı tanrı edindiniz) Sizin ırkınız bu kabiliyette kimselerdir. Artık (siz zâlim kimselersiniz) sizin âdetiniz, zalimce harekettir. Allah’ın emrine karşı gelmektir.
93. Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizin misakınızı almıştık. Size verdiğimiz şeyi kuvvetle alınız ve dinleyiniz diye üzerinize Tur dağını kaldırmıştık. Demişdiler ki: İşittik ve isyan ettik. Ve onların küfürleri sebebiyle kalplerine buzağı muhabbeti yerleştirilmişti. De ki size imanınız ne kötü şey ile emrediyor, eğer mü’minlerseniz.

93. Bu âyeti celile, İsrail Oğullarının putperestlikte bulunmuş olduklarını bildirmekte, .onların Tevrat’a İman etmiş oldukları iddialarını çürütmektedir. Şöyle ki: Ey İsrail Oğulları!..

(Ve o zamanı hatırlayınız ki) kavminizin garip tarihî hayatını göz önüne alınız ki (sizin) yani bir birlik teşkil ettiğiniz ecdat ve geçmişlerinizin (misakınızı almıştık.) Fakat sözünüzü yerine getirmediğiniz için (size verdiğimiz şeyi kuvvetle alınız ve dinleyiniz) Tevrat kitabına kuvvetlice sarılınız, onun hükümlerine hakkıyla uyunuz, (diye üzerinize Tur dağını kaldırmıştık.) Bu harikayı vücude getirmiştik.

Bu şekilde muhatap olanlar ise (demiştiler ki: İşittik) dinledik (ve isyan ettik) bunların kabiliyetleri, hayat tarzları lisan ile olmasa bile kalb ile, hâlen böyle söylemiş olmalarını gerektiriyordu. (ve onların küfürleri sebebiyle kalblerine buzağı) sevgisi aşılanmış, (yerleştirilmişti.) Bundan kaçınmak istemiyorlardı. Rasûlüm, onlara (de ki) siz Tevrat’a İman ettiğinizi iddia ediyorsunuz, sonra da buzağıya tapıyorsunuz.

O halde (size imanınız) buzağıya tapmanızı hoşgören inancınız, size (ne kötü şey ile emrediyor?) Sizler eğer bu şekilde (mü’minler iseniz) böyle İman mı, böyle mü’minlik mi olur? Çok uzak!..
94. De ki: Eğer Allah Teâlâ’nın yanında ahiret yurdu başka insanların değil de özel olarak sizin ise ölümünüzü temenni ediniz, eğer siz doğru sözlü kimselerseniz.

94. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarının hakikate aykırı bir iddialarını yalanlamaktadır. Ve onların âhiret hayatından ne kadar kaçındıklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Rasûlüm!.. İsrail Oğullarına (de ki:Eğer) öyle iddianıza göre (Allah Teâlâ’nın yanında) onun emr ve takdirine göre (ahiret yurdu) cennet ve saadet (başka insanların değil de özel olarak) tek ve yalnız (sizin ise ölmenizi temenni ediniz.) Bir an evvel dünya sıkıntılarından kurtulup o ebedî saadete can atınız. (Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz.) Bu iddianızda sadık bulunuyorsanız böyle bir temenniden geri durmayınız. Nerede, onlarda böyle bir temenni ne gezer?
95. Halbuki onu evvelce kendi elleriyle yaptıkları şeyler sebebiyle aslâ temenni etmezler.

95. (Halbuki) onlar, İsrail Oğulları (onu) ölümü, o ahiret âlimine, o sonsuzluk yurduna çıkıp gitmeği (evvelce kendi elleriyle yaptıkları şeyler) zulümler, isyanlar (sebebiyle aslâ temenni etmezler.) Hiç bir zaman onu arzuda bulunmazlar. Evet… Onlar bu dünyada ne günahlar, ne cinayetler yapmışlardır. Artık ahirete, o mükâfat ve cezâ alemine çıkıp gitmeğe cesaret edebilirler mi?

§ Halbuki onların iddiasına göre Cenab’ı Hak cenneti yalnız İsrail kavmi için yaratmıştır. Ahiret nimetleri, saadetler! yalnız kendilerine mahsustur. Onlardan bir kısmı cehennemlik olsa da orada nihayet 40 gün kadar kalacaklar yine cennete gireceklerdir. Böyle dedikleri halde dünya hayatına dört elle hırslı bir şekilde sarılmışlardır. Her biri binlerce sene yaşayacak olsa yine ölüp gitmek istemez. Bir kere düşünmeli, eğer iddiaları gibi ebedî saadet âlemi kendilerine ait ise ona bir gün evvel kavuşmayı temenni etmeli değil midirler?

Hayır: Onlar dünyada binlerce sıkıntıya düşmüş olsalar da yine daima dünyada yaşamak isterler, İslâmiyetten feyz almış olan seçkin mü’minlerin hali ise böyle midir? Bir kerre cennetle müjdelenen on şahsın temiz hayatlarını düşünelim. Onlar peygamber zamanında pek güzel yaşarlarken yine ölümden çekinmezler, âhiret hayatına kavuşmayı büyük bir nimet bilirlerdi. Hz. Ali, savaşlarda korkusuzca saflar arasına atılır, cihada devam ederdi. Bir gün muhterem oğlu Hz. Hasan demişti ki:

Biz savaşçıların kendilerini böyle korkusuzca tehlikelere attıklarını göremeyiz. Siz neden bu kadar atılıyorusunuz? Hz. Ali de demiş ki: Oğlum, ister baban ölüm üzerine düşsün ve ister ölüm baban üzerine düşsün, baban bunu kayırmaz. İşte ahirete inanan salih mübârek zatların durumaları. İsrail Oğullarına gelince onlar böyle midirler? Ne gezer.
96. Ve and olsun ki onları. İnsanların ve müşriklerin hayata en düşkünü bulacaksın. Her biri arzu eder ki bin sene yaşatılsın. Halbuki yaşatılması onu azaptan uzaklaştırıcı değildir. Allah Teâlâ ise onların neler yaptıklarını hakkıyla görücüdür.

96. Bu âyeti celile de İsrail Oğullarının dünya hayatına herkesten ziyâde düşkün olduklarını şöylece beyan buyuruyor: (Ve andolsun ki) Rasûlüm!.. Sen (onları), o İsrail Oğullarını, diğer (İnsanların ve) hattâ ahireti inkâr eden ve Cenâb-ı Hakka ortak koşan (müşriklerin) dünyadaki geçici (hayata en düşkünü bulacaksın.) Bir takım müşrikler, mecusîler; öldükten sonra dirileceklerini inkâr ettikleri için âhirete gidip azap göreceklerinden bir korkuları yoktur. Buna rağmen dünya hayatına yahudiler kadar düşkün değildirler.

Yahudiler ise ahireteinanıp, zalimlerin ve günahkârların orada azap göreceklerini kabul ettikleri için oraya gitmelerini hiç istemezler. Onlardan (her biri arzu eder ki bin sene) asırlarca (yaşatılsın) Yaşasın dursun. (Halbuki) ne kadar çok yaşarsa yaşasın (yaşatılması onu azaptan uzaklaştırıcı değildir.) Onlar öyle çok yaşamakla azaptan mı kurtulacaklarını sanıyorlar? Bu ne kadar da uzak!. (Allah Teâlâ ise onların neler yaptıklarını hakkıyla görücüdür.) Elbette onları o yaptıkları İnkârcı hareketlerinin cezasına ergeç kavuşturacaktır.
97. De ki: Her kim Cibrîl’e düşman olmuş ise Kahrolsun. Çünkü Kur’ân’ı, önündeki kitapları tasdik edici ve mü’minler için bir yol gösterici ve bir müjdeci olmak üzere Allah Teâlâ’nın izniyle senin kalbin üzerine indiren, şüphe yok ki odur.

97. Bu mübârek âyetler de Kur’an’a düşmanlıklarından dolayı Cebrail’e düşman olan ve Cenâb-ı Hak ile diğer muhterem zatlara düşman kimselerin küfre düşüp Allah’ın kahrına uğrayacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Rasûlüm Ya Muhammed!.. Yahudilere (de ki: Her kim Cibrîl’e düşman olmuş işe) kahrolsun, gazabından gebersin, öyle bir meleğe düşmanlık gösterebilir mi?..

(Çünkü Kur’ân’ı) o ilâhî kitabı, onun (önündeki) nazil olmuş (kitapları) Tevrat, Zebur, İncil gibi semavî kitapları (tasdik edici ve mü’minler için bir yol gösterici ve bir müjdeci) yani onlara hidayet yolunu gösteren ve onların ilâhî lutuflara nâil olacaklarını müjdeleyen (olmak üzere Allah Teâlâ’nın izniyle senin kalbin üzerine indiren) o Kur’ân’ı Kerim’i vahiy yoluyla indirmiş olan (şüphe yok ki odur.) O Cibril’i emîndir.

Artık öyle kutsî bir meleğe nasıl düşmanlık edilebilir? Böyle bir düşmanlığın acıklı neticesini düşünmeli değil midir?
98. Her kim Allah Teâlâ’ya ve onun meleklerine, peygamberlerine ve Cebrâil ile Mikâile düşman olursa kâfir olur Allah Teâlâ da şüphe yok ki, kâfirlerin düşmanıdır.

98. Evet… (Her kim Allah Teâlâ’ya ve onun) mübârek kulları olan meleklerine, peygamberlerine ve bilhassa meleklerin en büyüklerinden olan (Cebrail ile Mikâile düşman olursa) elbette kâfir olur. Allah’ın diniyle bir alâkası kalmamış bulunur.

(Allah Teâlâ da şüphe yok ki kâfirlerin düşmanıdır.) Artık o kâfirleri Allah’ın helâkinden ve ahiretteki azaptan kim kurtarabilir?

§ Yahudiler Hz. Cibrîl’e düşman bulunuyorlardı. Onlara göre vaktiyle uğradıkları azaplar, savaşlar zelzeleler, kıtlık ve pahalılıklar bütün Cibril vâsıtasiyle meydana gelmiştir. Kendilerini kınayan haberleri içine alan Kur’ân’ı Kerim’i de Peygamber Efendimize o getirmiştir. İşte bunlardan dolayı düşman kesilmişlerdi. Yahut derlerdi ki: Allah Teâlâ peygamberliği bizlere getirmesini emrettiği halde Cibril, onu Hz. Muhammed’e getirmiştir. Bu ne kadar cahilce bir itikad!..

Bir melek hiç Allah Teâlâ’nın emrine aykırı bir harekette bulunabilir mi? Allah Teâlâ da kendi emr ve iradesine aykırı olan bir hareketi islâh ve tebdile kâdir değil midir? Halbuki İsrail Oğulları böyle çürüklüğü açık olan bir kanatte bulunmuşlardır. İşte Cenab’ı Hak da onların küfrü gerektiren bu hallerini çirkin görerek layık oldukları cezalara işaret buyurmuş oluyor.

§ Cibril: İbranî dilinde “Abdullah” demektir. Peygamberimize ilâhî vahyi getirmekle görevlendirilen pek yüce bir melektir. Buna “Cebrail” de denir. Mikâil de yine pek büyük bir melektir. Yağmurların yağması ve diğer bir takım hâdiselerin ortaya çıkarılmasıyla görevlendirilmiştir. Bu iki büyük melek ile Azrail ve israfil adındaki melekler, elçilik vasfını taşımaktadır. Kendilerine “meleklerin elçisi” denilir.
99. Andolsun ki sana çok açık âyetler indirdik. Onları fasıklardan başka bir kimse inkâr etmez.

99. Bu mübârek âyetler, Kur’ân’ı mübinin pek açık bir mucize olduğunu inkâr edenlerin pek sapık kimseler olacaklarını bildirmektedir. Ve İsrail Oğullarından bir kısmının yapmış oldukları anılaşmada sebat etmediklerini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Rasûlüm! (Andolsun ki sana çok açık) pek açık (âyetler indirdik.) Helâli, haramı, hukukî cezaları ve diğer dinî hükümleri detaylı olarak bildiren Kur’ân’ı Kerim’i İndirdik. (Onları) o kutsî âyetleri (fasıklardan başka bir kimse inkâr etmez.) Bu İnkâra inatcı şahıslardan başkası cüret gösteremez. Öyle açık ve mana dolu, âyetler nasıl inkâr edilebilir?
100. Ya her ne zaman bir antlaşma yapacak olsalar onlardan bir güruh o antlaşmayı bozup atacak mı?. Belki onların ekserisi iman etmezler.

100. (Ya) onlar, o İsrail Oğulları (her ne zaman bir antlaşma yapacak olsalar) bir sözleşmeye bağlansalar (onlardan bir güruh) bir takımları cüret edip (o antlaşması bozup atacak mı?..) Böyle bir hareket uygun mudur? Evet… Onlar antlaşmalarına riayet etmezler. (Belki onların ekserisi iman etmezler) Tevrat’ı da inkâr ederler. Üstlendikleri şeyleri bozmaktan, inkârdan vazgeçmezler, çekinmezler. Onların ruhsal halleri bundan ibarettir.

§ Hak Teâlâ Hazretleri Tevrat’ta İsrail Oğullarından Peygamber Efendimizin peygamberliğini tasdik edeceklerine dair bir söz almıştı. Bilahara bu söze uygun hareket etmediler. Hattâ İçlerinden “Mâlik İbni Seyf” adındaki şahıs “Bizim Tevrat’ta İsrail oğullarnıdan âhir zaman peygamberine iman etmeleri için kesin bir söz alınmamıştır” diye bu sözü inkâr etmişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş ve onların bu kabiliyetlerini ortaya çıkarmıştır.
101. Ve onlara Allah Teâlâ tarafından yanlarındaki kitabı tasdik edici bir rasûl gelince o kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir gürûh’ sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın kitabını arkalarına atıverdiler.

101. Bu âyeti celile, yahudilerin Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik etmemek için Allah’ın kitabına sırt çevirmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki îsrail Oğulları sözlerine riayet etmediler. (Ve onlara Allah Teâlâ tarafından) kendi (yanlarındaki kitabı) Tevrat’ı (tasdik edici) onun ilâhî bir kitab olduğunu tasdik eden (bir rasûl) yani:

Hz. Muhammed Aleyhisselâm (gelince) peygamber gönderilmiş olunca (o kendilerine hitap) vaktiyle Tevrat (verilmiş olanlardan) yahudilerden (bir güruh) bir taife (sanki bilmiyorlarmış gîbî) Hazreti Muhammed’in peygamber gönderileceğini Tevrat’ta okumamışlar gibi İnkâra kalkıştılar. (Allah’ın kitabını) Tevrat’ı veya Kur’ân-ı Kerîm’i (arkalarına atıverdiler) ondan yüz çevirdiler. Bâtıl fikirlerin tesiri altında kalarak dalâlete düştüler.
102. Ve onlar Süleyman Aleyhisselâm mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman, aslâ küfretmedi, fakat o şeytanlar kâfir oldular. Onlar insanlara sihir ve Babildeki iki meleke, Hârut ile Marut’a indirilmiş olan şeyleri öğretiyorlardı. Bu iki melek ise: “Bîz ancak bir fîtneyiz, sakın kâfir olma” demedikçe bir kimseye sihir adına bir şey öğretmezlerdi. İşte bir takım kimseler bu iki melekten koca ile karının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat bunlar Allah Teâlânın izni olmadıkça bu sihir ile bir kimseye bir zarar verebilir değildiler onlar kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Yemin olsun ki onlar, o sihri satın alan kimse için ahirette hiç bir nasip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir. Ne kötü bir şey, karşılığında nefislerini satmış oldular. Eğer bilecek olsalardı.

102. Bu âyeti kerime, vaktiyle Allah’ın kitabından yüz çeviren bir kısım İsrail Oğullarının peygamberler hakkında ne kadar iftiralarda bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (ve onlar) o ilâhî kitabı arkalarına atan bir kısım yahudiler (Süleyman) Aleyhisselâmın (mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları) okudukları, söyledikleri (şeylerin ardına düştüler.) Onlara tâbi oldular, Süleyman’ın saltanatı bütün sihir sayesindedir dediler. (Halbuki Süleyman) Aleyhisselâm (aslâ küfretmedi.)

Onların öyle iftiralrı gibi sihir yaparak küfre düşmedi. (Fakat o şeytanlar) dır ki. İnsanlara sihri öğreterek (kâfîr oldular.) Evet… (Onlar insanlara sihir) öğretiyorlardı. (Ve Babildeki iki meleğe) yani (Hârut ile Maruta) bu işimdeki iki meleğe (İndirilmiş olan şeyleri, öğretiyorlardı.) İnsanları aldatıyor ve saptırıyorlardı. (Bu iki melek işe) kendilerine müracaat edenlere gerçek durumu bildiriyor (biz fitneyiz) ilâhî bir imtihan vasıtasıyız. (Sakın kâfir olma, demedikçe bir kimseye sihir adına bir şey öğretmezlerdi.) Bunların bu ihtarına rağmen (İşte bir takım kimseler, bu iki melekten koca ile karının arasını ayıracak) bir ailenin dağılmasına sebebiyet verecek (şeyler öğreniyorlardı.) Bunları tatbika cür’et ediyorlardı.

(Fakat bunlar) bu büyücüler (Allah Teâlâ’nın izni) ilâhî takdiri (olmadıkça bu sihir ile bir kimseye bir zarar verebilir değildiler.) O sihirler yüzünden meydana gelen zararlar yine Allah Teâlâ’nın hikmeti gereği dilemesi ve yaratması iledir. Bu imtihan âleminde böyle bir takım olaylar meydana gelir. Bunların ortaya çıkması için hikmet gereği bir takım sebepler vardır. İşte sihir de böyle bir sebepten başka bir şey değildir. (Onlar) o sihir yapmayı öğrenenler (kendilerine zarar verip) ahiret sorumluluğunu gerektirip (fâide vermeyen şeyleri öğreniyorlardı.) Bunu takdir edemiyorlardı.

(Yemin olsun ki onlar) o yahudi taifesi (o sihri satın alan kimse için) öyle Allah’ın kitabını şeytanların uydurma hikâyeleriyle değişen her hangi şahıs için (ahirette hiç bir nasip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir). Evet… Onlar öyle kimselerin ebediyyen cennetten mahrum kalacaklarını kitaplarında okumuş, bilmişlerdir. Artık ne cesaret ki, bu yahudiler bu bildiklerine muhalefet ederek şeytanların uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Allah’ın Kitabını bırakarak onu sihir kitapları ile değiştirmeye kalkıştılar.

(Ne kötü bir şey karşılığında nefislerini satmış oldular, eğer bilecek olsalardı) eğer bu hakkı terk etmenin ve değiştirmenin ne kadar kötü, ne kadar sorumluluk gerektiren şeyler olduğunu düşünselerdi öyle dünya varlığı için bunları yapmaya cesaretedebilirler miydi? Elbette böyle helak edici bir harekette bulunmazlardı.

§ Rivayete göre vaktiyle bir takım insan ve cin şeytanları Hz. Süleyman’a iftirada bulunmuşlar “onun mülk ve saltanatı yaptığı sihirler sayesinde vücude gelmişti” demişler. Ve onun vefatından sonra tahtının altını kazıyıp oradaki sihre dair olan bir takım kitapları meydana çıkarmışlar, İşte Süleyman bu kitaplardaki sihir vasıtasiyle o yüksek hâkimiyeti elde etmişti diye iddiaya kalkışmışlar.

Halbuki Hz. Süleyman, ilâhî vahye mazhar olmuş ve kendisine bir kısım mucizeler verilmişti. O öyle sihre tenezzül eder miydi?.. O sihir kitapları ise düşmanları tarafından sonradan getirilerek onun tahtının altına gömülmüş, sonra da bunlar kendilerine bir delil olmak üzere meydana çıkarılmıştır. Maamafih Hz. Süleyman zamanında sihirbazlar çoğalmıştı, sihre dair kitaplar yazılmıştı. Süleyman Aleyhisselâmın o kitapları toplatıp böyle topraklara gömdürmüş olması da düşünülebilir. Fakat onun düşmanı olan şeytanlar budan istifadeye kalkışmışlar, iftiraya cür’et etmişlerdir, İşte bu âyeti celile, onların bu alçakça iftiralarını reddetmektedir.
§ Sihir:

Lûgatte sebebi gizli olan ince ve latif şey demektir. İstilâhta ise sebebi gizli olduğundan hakikatinin aksine hayal edilen yaldızlı düzenbazca ve yanıltıcı olan her hangi bir şeydir. Gözbağcılık, hokkabazlık bu kabildendir. Firavunun zamanındaki sihirbazların ellerindeki değnekleri birer ejderha suretinde gösterdikleri gibi. Bâzi gizli sebeplere binaen ruhlar üzerinde tesir eden ve ekseriya kötülüğe yönelik bulunan şeyler de birer sihir demektir. Bir aile fertleri arasına ayrılıklar bırakan büyücülük gibi.

Bâzı cinlerden yardım istemek suretiyle yapılan gayri meşrû ve harika nevinden sayılan bir takım muameleler de birer sihirdir. Buna cincilik denir. Sihir, belirli bir usûle göre yapılan ve bu usûlü bilenlerin bunu yapmağa kadir olacakları tabiî ve taplumun menfaatine hizmet etmediğinden mucizeler, kerametler gibi hakikaten sabit ve meşrû bir faideye sâhip değildir.

Sihir, harama ve zararlı şeylere alet olacağı sebebiyle bunun yapılması haram olduğu gibi nasıl yapıldığını öğrenmekte çoğu alime göre haramdır. Bazı meşru şeyler; pek hoş, pek dakik olup güzelliği, loşluğu kalplere tesir ettiği için onlara da mecazen sihir denir. Pek güzel şiirlere “helâl sihir” denilmesi bu kabildendir.
§ Hârut ile Marut:

İki melektir. Hikmet gereği insan suretinde görünerek Babil şehrine indirilmişlerdir. Vaktiyle Babil şehrinde sihirbazlar çoğalmış olduğundan bu melekler gelerek insanlara sihrin fenâlığını, kötü neticesini bildirmişler, buna rağmen yine sihir öğrenmek isteyenlere bir hikmet gereği olarak sihir adına bazı şeyler öğretmişler ise de sihrin zararlarını telkinden yine geri durmamışlardır.

Nasıl ki Cenab’ı Hak, küfrün ebedî azaba sebep olacağını kullarına bildirmiştir. Maamafih küfre kendi İradeleri ile can atanlar hakkında da küfrü takdir buyurmuş, meydana getirmiş olur. Böyle bir muamele, birsınama ve imtihan hikmetine dayanır, bu teklif, âlemlerin gereğidir.

§ Bâzı zatlara göre bu iki melekten murat iki İnsandır. Salih, fâzıl iki zat oldukları için kendilerine melek denmişir. Onlara nazil olandan murad da ilhâm aldıkları ilim ve bilgidir. Fakat bu, dış anlamına aykırı bir tevil demektir.
§ Babil şehri:

Geldanilerin merkezi hükûmeti olan meşhur bir şehirdir. Bağdat’ın 93 Km. güneyinde ve “Hille” kasabası civarında imiş Nemrut tarafından bina edilmiş, bir buçuk milyon halkı varmış, o zaman dünyanın en mâmur, en süslü bir şehri bulunuyormuş.

Burası sihirbazlar diyarı olmakla şöhret bulmuştu. Sonra bu şehir bir çok hükümdarların ellerine geçmiş, nihayet harap olup halkı dağılmış, kendisinden eser kalmamıştır.
§ Hille:

Bağdat vilâlayetinde bir sancak merkezi olan bir kasabadır. Bu inşa edilirken Babil harabelerin tuğlalarından istifade edilmiştir. Maamafih son zamanlarda araştırmalar yapan Avrupalılar bu Hille civarında Babile ait bâzı harabeleri, yazıları vesaireyi kefşetmişlerdir.
103. Eğer onlar iman etseler ve sakınsalardı idi elbette Allah Teâlâ katından bir sevap çok hayırlı olacaktı. Eğer bilir olsalardı.

103. Bu mübârek âyetler, hakikî mü’minlerin büyük mükâfatlara ereceklerini bildiriyor. Rasûlü Ekreme karşı nasıl saygı gösterir bir tavır alınacağını tâyin ederek buna muhalefette bulunanların sosyal terbiyeden yoksun olduklarına işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Eğer onlar) yahudiler ve diğer müslüman olmayan unsurlar (İman etseler) Allah’ın birliğine Hz. Muhammed’in peygamberliğine, Kur’ân’ı Kerîme ve diğer dinî esaslara inanıp itikatta bulunsalar (ve sakınsalar) Allah Teâlâ’dan korkup haram olan şeyleri terk eyleseler (idi) bu sayede ebedî selâmet ve saadete ereceklerdi.

(Elbette Allah Teâlâ katında) elde edecekleri (bir sevap) haklarında (çok hayırlı olacaktı.) Onları öyle ebedî bir saadete kavuşturacaktı. (Eğer) onlar bu hakikatı, ilâhi sevabın tercih ettikleri şeylerden hayırlı olduğunu (bilir olsalardı) Öyle cahilce hareketlerde bulunmaz, imana, tekvaya mualefet edip durmazlardı.
104. Ey iman etmiş olanlar!.. “Raina”, demeyin, “unzurna” diyin ve dinleyin. Kâfirler için acıtıcı bir azap vardır.

104. (Ey İman etmiş olanlar!) Ey Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik etmiş olan müslümanlar!..O Yüce Rasûle karşı (Raina demeyin) O Yüce Peygambere: Bizi gözet, kolla diye hitap etmeyin. (Unzurna diyin) bizi gözet, bize bak diye hitap edip. (Ve) o Yüce Rasûlün sözlerini tam bir hürmetle (dinleyin) onları güzelce anlamağa dikkat eyleyin. Ona hürmet etmeyen hakaret dolu lâkırdılarda bulunan, onu inkâr eyleyen (kâfirler için elim) pek acıklı (bir azap vardır.) Onlar o kötü hareketlerinin elbette pek dehşetli cezasına kavuşacaklardır.

§ Rivayete göre müslümanlardan bazıları vakit vakit peygamber (s.a.i)’in huzurunda bulunup yüce izahlarına nâil olunca: Ya Rasûllullah!.. “Raina” derlerdi. Yani: Ey Allah’ın Peygamberi!.. Bizi gözet, kolla. Mübarek beyanatını güzelce anlayabilmemiz için bizi gözet, konuşurken yavaş ol diye istirhamda bulunurlardı.

Halbuki,yahudiler “raina” tabiri ile başka bir mâna kasdeder, “Raiyna” der Bununla: “Sen bizim çobanımızsın” demiş olurlardı. Binaenaleyh peygamberin huzuruna gelince bir hürmetsizlik maksadiyle böyle bir hitapta bulunurlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, Rasûli Ekrem’e nasıl hitap edileceği ehli imana emredilmişti. Velhasıl: Bu mübârek âyet bütün insanlığa pek mühim bir edep dersi veriyor.

Konuşmalarda nezaketten ayrılmamayı, büyüklere karşı hürmete aykarı, yanlış yoruma tabi olacak lâkırdılarda bulunmamayı, bilhassa Rasûli Ekrem Sallallahü aleyhi vesselem hakkında daima edebe, hürmete aykırı tâbirlerden kaçınılmayı emir ve tavsiye buyurmaktadır.
105. Ehli kitaptan kâfir olanlar da ve müşrikler de sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrın indirilmesini arzu etmezler. Allah Teâlâ ise rahmetini dilediğine tahsis buyurur. Ve Allah Teâlâ pek büyük ihsan sahibidir.

105. Bu âyeti kerime, gayri müslimlerin müslümanlar için ne kadar kötülük istediklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ehli kitaptan) Museviler ile isevilerden İslâmiyeti inkâr ederek (kâfir olanlar da) Cenâb-ı Hakka ortak koşan putperest (müşrikler de) ey müslümanlar!.. (Sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrin indirilmesini arzu etmezler.) Hz. Muhammed’e peygamberlik ve rasûlluk verilmesini, ona tâbi olanların devlet ve nimete nâil olmalarını sevmezler, çekemezler, bundan müteessir olurlar.

(Allah Teâlâ ise) bir hikmet sahibi, yaratıcıdır, bir kerem sahibi Mabuddur. (Rahmetini) lütuf ve iyiliğini kullarından (dilediğine tahsis buyurur.) Onu seçerek lütfuna mazhar kılar. (Ve Allah Teâlâ pek büyük ihsan) fazl ve lütuf (sahibidir.) Buna inanmışızdır. Artık, bu yüce ihsanı elde etmek için liyakat kazanmağa çalışmalı değil midir?
106. Biz bir âyetten her neyi nesh eder veya unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah Teâlâ şüphe yok herşeye tam manasıyla kadirdir.

106. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin İslâm hükümleri hakkındaki yanlış düşünce ve telkinlerinin batıllığını meydana koymaktadır. Ve Allah Teâlâ’nın bütün kâinata sâhip ve hâkim olduğunu bildirerek gafilleri uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Kur’â-ı Kerîm, nazil olarak insanlığa yeni bir şeriat, bir ilâhî kanun ihsan buyrulmuş, bunun gereklerinden olarak eski kitapların bir kısım ibâdetlere, muamelelere ait meseleleri hükümsüz kalmıştır. Artık Tevrat ile, İncil ile değil, Kur’an’ı Kerîm ile âmel edilmesi icap ediyordu.

Bu, bir hikmet ve maslahat muhtezası bulunmuştur. Ehli kitap denilen Museviler ile iseviler ise buna itiraza başlamışlar, “Allah’ın vaktiyle hakla göndermiş olduğu hükümler, şimdi nasıl kaldırılır? Allah Teâlâ beyanatını, emirlerini, nehiylerini değiştirir mi?.. Dün yaptığını bugün bozar mı?..” diyerek müslümanlık aleyhinde bir cereyan uyandırmak istemişlerdi. İşte onların bu bâtıl düşüncelerini Cenab’ı Hak bu âyeti kerimesiyle şöylece reddediyor. (Biz) Ben yüce Mabud (bir âyetten her neyi) yani:

Bir semavî kitabın ayetlerinden, hükümlerinden hangi birini veya bir âyetin bir kısmını (nesh eder) artık onunla amel edilmemesiniemreylersek (veya) o âyeti (unutturursak) hafızalardan çıkarırsak veya vaktiyle bir peygambere verilip ondan sonra zamanın geçmesiyle unutularak kendisinden eser kalmamış olan bir hükmü şerîyi böyle unutturursak (ondan daha hayırlısını veya onun mislini getiririz) Peygambere vahyeder bildiririz. Ey insan! (Bilmez misin ki Allah Teâlâ şüphe yok her şeye tam mânasiyle kadirdir.)

Bir şeyi ne kadar mükemmel olursa olsun ondan daha mükemmelini vücude getirmeğe kudreti fazlasıyla kâfidir. Artık bu neshi uzak görmeye mahal yoktur. Nasih olan âyet, mensuh olan ayetten hükmen daha mükemmel daha ziyâde hikmet dolu olabilir.
§ Nesh:

Lûgatte bir şeyi tebdil etmek, başkası ile değiştirmek demektir. Şeriat istilâhında ise her hangi bir ibâdete, bir muameleye ait bir şerî hükmün yerine sonradan şeriatın diğer bir hükmünün gelmiş olmasıdır ki, artık evvelki hüküm mensuh olur, onunla âmel edilemez, nasih olan sonraki hükümle âmel edilir. Bu bir hikmet gereğidir. Cenab-ı Hak bunu zaten ilmi ezelîsiyle böyle bilip takdir buyurmuştur. Zamanı gelince de bunu peygamberleri vasıtasiyle kullarına bildirir.

Bu bakımdan Allah’ın ilminde ve takdirinde haşâ bir değişiklik meydana gelmiş olamaz. Belki bu; idarî, İçtimaî bir hikmet ve faydaya binaen böyle takdir edilmiştir. Bu nesha Cenâb-ı Haktan başkası selâhiyetli olamaz. Ve nesih inanç esaslarında, haberlerde geçerli değildir. Şer’î bir hükmün mensuh olduğu ise ya Allah’ın Kitabı ile veya mütevatir veya meşhur olan hadis-i şerifler ile malûm bulunur. İsevîler neshi kabul ederlerse de yahudiler kabul etmezler. Neshi kabul etmeyip itiraz edenler düşünmelidirler ki, kendi kitapları da daha evvelki kitapların bir çok hükümlerini nesh etmiş hükümsüz bırakmıştır.

Tevrat ile incil’in hükümleri aynı midir?.. Eğer aynı ise bunların sâhiplerin ne için bir birini tekfir ediyor? Artık o kitaplardaki bir çok ahkamın neshi ile yerine İslâmî hükümlerin geçmesini uzak görmeye, tenkide aslâ mahal yoktur. Kur’ân’ı Kerîm’in bâzı âyetleri arasında da bu nesih vakidir. Bu müctehidlerin icmaı ile sabit bir hakikattir. Bunun vukuunu müslümanlar, bir hikmeti ilâhîye gereği olarak bilir, saygı gösterirler.

§ Evet… Cenab’ı Hak, şerî hükümlerden bâzılarını nesh etmiştir. Bu da bir ilâhî sünnet ve dinî hikmet icabıdır. Binaenaleyh neshin meydana gelmemesi, bu ilâhî sünnete ve rabbanî hikmete aykırı olacağından aslâ iddia edilemez. Böyle bir iddia, hem Kur’ân-ı Kerîm’in hem de bütün müctehidlerin icmâına muhalif, cahilce bir iddiadan başka değildir. Hattâ bu hususa dair Ibni Hazm’in bir eseri de vardır.
107. Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü muhakkak Allah’ındır. Ve sözler için Allah Teâlâ’dan başka ne bir dost ve ne de bir yardımcı vardır.

107. Ey neshi inkâr eden insan! Bir kere düşün. (Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü) bu sonsuz âlemlerin mülkiyeti, hâkimiyeti, tasarrufu (muhakkak Allah’ındır.) Bütün bunlar o şanı yüce yaratıcının hükmüne, emrine tabidir. (Ve) ey insanlar! (Sizler için Allah Teâlâ’dan başka ne bir veli) ne bir dost, bir destekçi (ve ne de bir yardımcı vardır.) Artık o Yüce Yaratıcının her şeye kâdir olduğunu biliyorsunuz.Her zaman binlerce hâdiseler, değişiklikler, eşsiz güzel şeyler vücude getirdiğini görüyorsunuz.

Hakkınızda o Kerim Rabbinizden başka tam bir lûtf ile himaye ve korumada bulunacak kim vardır? Elbette o nesh ve değiştirmede de sizlerin hakkında bir lûtf, bir menfaat vardır. Cenâb-ı Hak haşâ abes yere bir şey yapmaz. Allah Teâlâ’nın rasûlü de hakikate aykırı bir iddeada bulunmaz. Artık uyanın, bu gibi inkârlardan vazgeçiniz, öyle cehalet ve delâlet içinde ölüp gitmiş kavimleri taklit edip durmayınız.
108. Yoksa evvelce Musa’ya sorulduğu gibi siz de peygamberinizi sorguya mı çekmek istersiniz? Her kim imanını küfür ile değiştirirse şüphe yok ki; yolun doğrusundan sapıtmış olur.

108. Bu âyeti kerime, müslümanları vaktiyle İsrail Oğullarının peygamberlerini sorguya çekmek suretiyle yapmış oldukları edepsizce harekelerden men etmektedir. Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammediye!.. Veya ey Mekke ahalisi! (Yoksa evvelce Musa’ya) kavmi tarafından uygun olmayan bir takım sualler (sorulduğu gibi) şimdi (siz de peygamberinizi) Hz. Muhammed Aleyhisselâmı o gibi uygunsuz bir şekilde (sorguya mı çekmek istersiniz?) Öyle bir sual ve talep, İmandan yoksunluk belirtisidir.

(Her kim) bilfiil veya yaratılış itibariyle bil kuvve sâhip olduğu (İmanını küfür ile değiştirirse) öyle alaylı yolu terk ederek dalâlet vadisine düşer alaylı sorular ile peygambere ihanette bulunmak isterse (şüphe yok ki, yolun doğrusundan sapıtmış olur.) O peygamberin gösterdiği dürüst yolu terk ederek delâlet vadisine düşer gider. Artık öyle helâk edici suallerden, hareketlerden kaçınmalıdır.

§ Vaktiyle yahudilerden bâzıları Hz. Musa’ya müracat ederek: “Bize Allah’ı apaçık göster, bize Allah’ı ve melekleri getir, bize ırmaklar akıt” diye bir çok şeyler istemişlerdi. Daha sonra Mekke ahalisinden bazıları da Peygamber Efendimize gidip: “Bize Mekke sahasını genişlet, bize Safa dağını altın kütlesi kıl” gibi İmtihan edercesine temennilerde bulunmuşlardı. İşte bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.
109. Ehli kitaptan birçokları kendilerine hak belirdikten sonra nefislerindeki hasetten dolayı sizi imanınızdan sonra kâfirler haline döndürmeği temenni etmiştir. İmdi siz Allah’ın emri gelinceye kadar affediniz, tekdirde bulunmayın. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeye kemâliyle kadirdir.

109. Bu mübârek âyetler; ehli küfrün, özellikle yahudilerin müslümanlar hakkında ne kadar kötü niyetli olduklarını gösteriyor. Ve din, düşmanlarının kötü telkinlerine bakmayıp ibâdet ve itaatlarına devam etmelerini ve bunun mükâfatını göreceklerini müslümanlara emir ve tavsiye buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey cemaati müslimin!.. (Ehli Kitaptan) yahudilerle isevîlerden (birçokları kendilerine hak belirdikten sonra) İslâmiyetin hakikî bir din olduğu kesin delil ile ortaya çıktığı ve Tevrat ile incil’de yazılı olduğu halde sırf (nefislerindeki hasetten dolayı) ey müslümanlar! (Sizi İmanınızdan sonra) öyle İslâmiyete girmenizi müteakip (kâfirler haline döndürmeği) sizi İslâm’dan döndürmeyi (temenni etmiştir.)

Onlar öyle fena bir arzuda bulunurlar. Fakat Ey Müslümanlar!.. (Siz Allah’ın emri gelinceye kadar) size onlarile cihad emr edilinceye ve onlardan cizye almağa izin verilinceye değin onları (affediniz) onlara tecavüz etmeyin ve (tekdirde bulunmayın.) Onların o kötü hallerine karşı sabredin. Onlardan yüz çevirin, emri ilâhinin gelmesini bekleyin (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeye kemâliyle kadirdir.) Elbette onlardan intikam alacaktır.
110. Ve namazı dosdoğru kılın, zekâtı da verin, nefisleriniz için evvelce hayırdan her ne gönderirseniz onu Allah indinde bulursunuz. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ İşlediğiniz şeyleri tamamiyle görücüdür.

110. (Ve) Ey Müslümanlar!.. Siz düşmanlarınıza karşı afv ve bağışlama ile muamelede bulunacağınız gibi (namazı) da erkânı ve adabına uyarak (dosdoğru kılın) üzerinize düşen (zekâtı da) ehil olanlara (verin.) Fakirlere merhamet gösterin. (Nefisleriniz için) kendi faydalarınız maksadıyla (evvelce) namaz, zekât gibi (hayırdan her ne gönderirseniz) hayatta iken bunları Allah rızası için yapmış bulunursanız (onu) böyle takdim ettiğiniz ibâdet ve itaatın sevabını (Allah katında bulursunuz) Yarın ahiret âleminden bunun mükafatına kavuşursunuz.

Evet: (Şüphe yok ki Allah Teâlâ İşlediğiniz şeyleri tamamiyle görücüdür.) Onun katında hiç bir âmel meçhul kalmaz, zâyi olmaz. Binaenaleyh siz de düşmanlarınızın kâfirce tavsiyelerine bakmayın, güzel güzel amellerde bulununuz ki, mükâfatını göresiniz.

§ Gerçekten bir takım dinsiz, yabancı unsurlar: İslâmiyetin sönmesi için bin türlü çarelere baş vururlar, bin türlü hilelere tevessül ederler, İslâmî fikirleri bozmak için bir çok yanlış, tahripkâr tavsiyelerde bulunurlar, ahlâkî fazileti din kuvvetini sarsacak şeyleri bir medeniyet icabı, bir ilerleme ve aydınlanma vesilesi imiş gibi mâsum halka telkinden geri durmazlar.

İbadetler ve itaatler hakkında uzun dillilikte bulunmadan çekinmezler. Artık müslümanlar için lâzımdır ki, dost ile düşmanlarını tanısınlar, İslâm dininin bütün kutsî, son derece faydalı emirlerine, yasaklarına hakkıyla riayet ederek ebedî saadete, mükâfata nâil olsunlar.
111. Ve dediler ki cennete Yahudi veya Hıristiyan olanlardan başkası elbette giremeyecektir. Bu onların boş hülyalarıdır. De ki: delilinizi getirin, eğer siz doğru kimseler iseniz.

111. Bu mübârek âyetler, ehli kitap denilen iki taifenin iddiasını reddediyor. Kimlerin korku ve kederden emin olarak cennete, Allah’ın mükâfatına nâil olacaklarını bildiriyor. Şöyle ki: Medine-i Münevveredeki Yahudiler ile Necran hıristiyanlarından bazıları Hz. Peygamber’in huzurunda bulundular. (Ve dediler ki: Cennete Yahudi veya Hırıstiyan olanlardan başkası elbette giremeyecektir!)

Yani Yahudiler dediler ki: Cennete ancak Yahudiler girecektir. Hıristiyanlar da dediler ki cennete yalnız hıristiyanlar girecektir, başkaları değil. Bunlardan her biri kendi dinlerinin hak olduğunu iddiada bulundu. Halbuki (bu) iddeaları (onların boş hülyalarıdır) sadece kendi ümitleridir, kendi kuruntulandır. Rasûlüm!.. Onlara (de ki: Delilinizi getirin) bu hususta dayandığınız delilinizi gösteriniz.

(Eğer siz) bu iddeanızda (doğru kimseler iseniz.) Çok uzak! Onlar bu iddealarını isbat edecek bir delile, bir hüccete sâhip değildirler. Artık böyle bir delile, bir dayanağa dayanmayan bir iddeanın ne kıymeti olabilir.
112. Hayır… Kim muhsin olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse işte onun için Rabbinin katında mükâfatı vardır. Ve onların üzerine bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

112. (Hayır) Yahudilerin, Hıristiyanların bu iddealan boştur. Cennet öyle muayyen bir tâifeye mahsus değildir. Oraya girebilmek için belli başlı şartlar vardır. Şöyle ki: Her (kim muhsin) yani: Dinî vazîfelerini güzelce, lâikiyle ifâ eder (olduğu halde yüzünü) yani kendini (Allah için) ilâhî emre uyar, Allah’ın rızâsını kazanmak için küfür ve isyandan (salim kılarsa) kendisini Hakka teslim ederse (İşte onun için Rabbinin katında) âhiret aleminde (mükâfatı vardır.) O cennete. Allah’ın zatını görmeye hak kazanacaktır. (Ve onların üzerine bir korku yoktur.) O gibi itaatkâr kullar için dünyada bir korku ve endişe ariz olmayacaktır.

(Ve onlar mahsûn da olmayacaklardır.) O muhterem zatlar, âhirette de bir hüzün ve kedere tutulmuş olmayacaklardır. İşte cennet bu gibi zatlara mahsustur. Vaktiyle Hz. Musa’ya hakkıyla İman edenler ve Hz. İsa’ya da bir peygamber olduğunu bilip ümmet olanlarda bu güzel itikatlarının mükâfatını göreceklerdir, onlar da cennete gireceklerdir.

Nasıl ki son peygamberin gösterdiği yolu takip edip İslâm şerefine nâil olanlar da cennete gireceklerdir. Fakat Allah Teâlâ’nın bir kısım peygamberlerini, kitaplarını inkâr edenler, bir kısım insanlara tanrılık payesi verip tapanlar cennete ebediyen giremeyeceklerdir. Onların bu husustaki iddiaları boştur, semavî kitapların beyanlarına aykırıdır.
113. Ve Yahudiler dedi ki: Hıristiyanlar hiç bir şey üzere değildir. Ve Hıristiyanlar da dedi ki: Yahudiler hiç bir şey üzere değildir. Halbuki onlar kitabı okurlar. Bilmeyen kimseler de onların sözleri gibi söylediler. Allah Teâlâ ise bu ihtilâf ettikleri şeyler hakkında yarın kıyamet günü aralarında hükmedecektir.

113. Bu âyeti kerime, müslüman olmayan milletlerin bir birine karşı olan kötü kanaatlerini göstermektedir. Şöyle ki, Necran Hırıstiyanlarından bir taife elçi olarak Hz. Peygamber’in huzuruna gelince Yahudî âlimleri de gelmişlerdi. Bu iki taife arasında münakaşalar oldu. Biri birinin dini ile alay etti. (Ve Yahudiler dedi ki: Hıristiyanlar hiç bir şey üzere değildir.) Onların din adına dayanacakları bir şey yoktur. (Ve Hıristiyanlar da dedi ki: Yahudiler hiç bir şey üzere değildir.) Onların istinad dayanacakları bir esas yoktur.

O iki taife biri birinin kitabını, peygamberini inkâr eylediler. (Halbuki onlar) o iki taife (kitabı okurlar). Yahudilerin okudukları Tevrat’ta, eski ahitte Hz. İsa’yı, onun bir peygamber olarak dünyaya geleceğini tasdik vardır. Hırısityanların okudukları İncil’de de Hz. Musa’yı tasdik vardır.

Artık böyle mutlak inkâr lâyık mıdır?.. İşte… (Bilmeyen) cahil putperest, ilâhî dinlerden habersiz (kimseler de onların sözleri gibi söylerler.) Yani onlar da öyle peygamberleri, kitapları inkâr ederler. (Allah Teâlâ ise) o taifelerin (bu ihtilâf ettikleri şeyler hakkında yarın kıyamet günü aralarında hükmedecektir.) Bu ihtilâflarının batıl olduğunu kendilerine gösterecek, onları lâik oldukları azâba kavuşturacaktır.

§ Artık müslümanlar ile diğer kavimler arasındaki farkı düşünmeli. Birmüslüman; bu kainatın Yüce Yaratıcısını tasdik eder, birliğine inanır, saygıda bulunur. Bütün peygamberleri, bütün semavî kitapları tasdik eder, bu cümleden olarak Hz. Musa ile asıl Tevrat’ı ve Hz. İsa ile asıl incil’i bilip tasdikte bulunur.

Ve bütün insanlık arasında bir din kardeşliğinin, bir muhabbet ve dayanışmanın bulunmasını arzu eder. Musevîler ise hem Hz. İsa ile incil’i, hem de son peygamber Hz. Muhammed ile Kur’ân’ı Kerim’i inkâr ederler, kendi ırklarından başkası hakkında aslâ iyi niyette bulunmazlar. Hıristiyanlar ise hem Peygamber Efendimizle Kur’ân’ı Azimi inkâr ederler, hem de Hz. Musa ile Tevrat’a karşı hürmetsizlik gösterirler. Daha ileri giderek Hz. İsa gibi yaratılmış muhterem bir kimseyi Allah Teâlâ’nın oğlu tanıyarak ona tapınmakta bulunurlar. Bütün dinleri inkâr edenler ise pek cahilce bir halde yaşamaktadırlar.

Bunlar için de yaşadıkları bu kâinatın azametini, yaratılışındaki hikmeti, kendi hayatlarındaki gayeyi İdrakten âciz, nefislerine mağlûp birer şaşkın kimselerden başka değildirler. Şimdi düşünelim: Bir mûsevî müslüman olsa ne kaybedecektir. Hem evvelce kendisine mensup olduğunu iddia ettiği Hz. Musa’yı, hem de asıl Tevrat’ı yine tasdik edecek, hem de Hz. İsa’yı ve incil’i inkâr etmeyecek, hem de son peygamber Hz. Muhammed ile ona nâzil olmuş olan Kur’ân’ı Kerîme İman etmiş olarak hidâyete erecektir. Bir isevî de müslüman olunca hem Hz. İsa’nın büyük bir peygamber olduğunu ve ona verilmiş olan asıl incil’i ve Hz. Musa ile asıl Tevrat’ı yine tasdik edecek, hem de bunları tasdik eden son peygamber Hz. Muhammed’e ve onun ebedî bir mucizesi olan kitabına İman ederek ebedî saadete nâil olacaktır.

Bütün dinleri inkâr eden bir şahsa gelince, bu da aklını başına toplayarak bu kâinattaki harikalar! güzelce düşünse, beşeriyete en yüce bir ahlâk ve fazilet, bir adâlet ve eşitlik dersi vermiş olsa İslâmiyeti düşünse; şüphe yok ki yeni bir hayat bulacak, ebedî ve nuranî bir istikbâle aday olacak, bir çok ahlâkî güzellikleri bulunacaktır. Artık düşünelim! Bütün insanlık için İslâmiyeti kabulden başka bir selâmet ve saadet, bir ittifak ve birlik yolu var mıdır? Elbette ki yoktur. Ne mutlu bu hakikati idrak ederek İslâmiyete sığınanlara!..
114. Allah Teâlâ’nın mescitlerinde onun isminin zikiredilmesini engelleyen ve o mescitlerin harap olmasına çalışan kimseden daha zâlim kim vardır? Onlar için o mescitlere korka korka girmelerinden başka selâhiyet yoktur. Onlar için dünyada rezillik vardır onlar için ahirette ise pek büyük bir azap vardır.

114. Bu âyeti kerime; mabetlerin harap olmasına sebebiyet veren, onlarda ibâdet ve itaatin yerine getirilmesine mâni olan kimselerin fecî akıbetlerini ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın mescitlerinde) mukaddes mabedlerinde (onun) o Yüce Mabudun mübârek (İsminin anılmasını) ona tekbir ve tesbihde bulunulmasını (engelleyen) böyle yüce bir ibâdete engel olan (ve o mescîtlerin) bakılmayarak, cemaatten mahrum bırakılarak (harap olmasına) içinde ibâdet ve itaat edilmeyerek boş kalmasına (çalışan kimseden daha zâlim)müslümanların hukukuna daha çok tecâvüz eden (kim vardır?) Evet!.. Böyle bir şahıs, son derece zâlimdir.

Büyük cezaları hak etmiştir. (Onlar için) öyle bir zulme cesâret, mabedlere karşı ne büyük bir hakârettir. Halbuki onların (o mescitlere korka korka) saygılı bir vazîyet almış olarak (girmelerinden başka selâhiyet yoktur.) Onlar ne hak ile o mabetlerin harap olmasına öyle cesaret edebiliyorlar?

Artık (onlar için) bu engelleme ve tahribe cüretleri yüzünden (dünyada rezillik vardır) rezil ve rüsva olacaklardır. (Onlar için ahirette ise pek büyük bir azap vardır.) Onlar cehennemde azap göreceklerdir. Binaenaleyh İslâm mabetlerinin muhafazasına, onlarda Allah’ın zikrin, selâtü selamın devamına hizmet edilmesi bizim için mühim bir vazifedir.

§ Rivayet olunduğu üzere Rasûlü Ekrem Hazretleri Hicretin altıncı senesi Kabe’yi ziyaret için eshabı kirâmından 500 zat ile Medine-i Münevvereden çıkıp Mekke-i Mükerreme tarafına hareket etmişlerdi. “Hudeybiye” denilen mevkide Mekke müşrikleri ile karşılaşmış, onlar bu ziyarete mâni olmuşlardı. Vaktiyle Romalılar da Beyti Makdisi yıkmış, orada ibâdet ve itaatte bulunulmasına imkân bırakmamışlardı. İşte Cenab’ı Hak bu gibi ibâdet ve itaate mâni, mescitleri yıkıp içlerinde tesbih ve tahlîl yapılmasına engel olanlar hakkında bu âyeti kerimesini İndirmiştir.
115. Doğu da, batı da Allah’ındır. Artık hangi bir yerde yüzünüzü kıbleye çevirirseniz Allah’ın zatı oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ’nın rahmeti geniştir, o herşeyi bilendir.

115. Bu âyeti kerime, her nerede olursa olsun yapılacak ibâdetlerin makbul ve Allah’a yönelik olacağını bildirmektedir. Beytullahı ve emsalini ziyaretten engellenen müslümanları da teselli etmektedir.

Şöyle ki: Ey Allah Teâlâ’nın kulları!.. Biliniz ki (Maşrik te) Doğu yeri de (Mağripte) Batı yeri de, yani bütün küreyi arz (Allah’ındır.) Onun mülküdür. (Artık her hangi bir yerde) namaz gibi bir ibâdet için (yüzünüzü Kıbleye) Kıble yönüne (çevirirseniz Allah’ın zatı oradadır.) Allah Teâlâ’ya ibâdet ve itaat yönü orasıdır. Onun mekân ve zamandan uzak bir olan zâtı için namaz kılmış, ibâdette bulunmuş olursunuz.

(Şüphe yok ki. Allah Teâlâ vâsidir.) Onun kullarına rahmeti, nimeti, mağfireti geniştir. Bunun içindir ki, ibâdet hususunda da kullarına bir genişlik bir kolaylık göstermiştir. Ve o Kerem sahibi Mabud (âlimdir.) nerede yapılacak olursa olsun zâtı ülûhiyeti için yapılacak zikirleri, ibâdetleri bilir, herkese lâik olduğu mükâfatı verir.

§ İslâm’ın başlangıcında Kudüs’e yönelerek namaz kılınırken bilahara Kâbei Mükerremeye doğru namaz kılınması bir hikmet binaen emredilince bir takım gayri müslimler itiraza başlamışlar, müslümanlar neden kıblelerini değiştirdiler diye söylenmişler.

Bu âyeti kerime ise Cenâb-ı Hakkın mekân ve zamandan uzak olup her ne tarafa yönelerek namaz kılınmasını emretse yine onun tek olan zatı için kılınmış olacağına işerette bulunmuştur. Bazı milletlerde Allah Teâlâ ibâdetin yalnız bazı mabedlerde yapılabilip, başka yerlerde yapılamıyacağını iddia ederler. Bu âyeti kerime ise onların bu inançlarını reddetmektedir, Cenâb-ı Hakkınkulları için pek geniş bir ibâdet alanı göstermektedir.
116. Ve dediler ki Allah çocuk edindi etti Haşa Allah Teâlâ bundan uzaktır. Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa onundur. Hepsi de ona itaat edicilerdir.

116. Bu mübârek âyetler: Yahudiler ile Hıristiyanların ve Arap müşriklerinin pek bâtıl inançlarını reddetmektedir. Ve Kâinatı yaratan yüce Allah’ın evlât edinmekten uzak ve yüce olduğunu beyan eylemektedir. Şöyle ki: Bir takım cahiller, Kâbe tarafına dönülmesine itiraz ettiler.

(Ve dediler ki: Allah evlat edindi.) kendisine çocuk edindi. Yahudilere göre Üzeyr Aleyhisselâm Allah’ın oğludur. Hıristiyanlara göre de Hz. İsa Allah’ın oğludur. Arap müşrikleri de melekleri Allah Teâlâ’nın kızları sanmışlardır. (-Haşâ- Allah Teâlâ) kendisine evlât edinmekten (uzaktır.) O evlada muhtaç değildir. Bu gibi şeylerden beridir, yücedir. (Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa onundur.) Hepsi de onun mahlûkudur, onun mülkiyet ve hâkimiyeti altındadırlar. (Hepsi de ona itaat edicilerdir.)

Bütün bunlar, o yüce Yaratıcıya boyun eğer, itaat eder ve emrine uyarlar. Artık böyle bütün kâinatın Yüce Yaratıcısı evlada muhtaç olur mu? Bütün bu kâinat onun yaratmasının eseridir, onun birer mülküdür. Artık mahlûk olan, mülk bulunan şeyler; Yaratıcısının, sahibinin üzerinde dilediği gibi tasarruf edenin evladı olabilirler mi?..
117. Allah Teâlâ göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi isteyince ona “ol” der, o da hemen oluverir.

117. Evet… Şüphe yok ki (Allah Teâlâ göklerin ve yerin) bütün bu mükevvenatın (yoktan yaratıcısıdır.) Bunları birer eşsiz varlık olarak benzersiz bir şekilde vücude getirmiştir. (Bir şeyi irade edince) hangi bir şeyin vücude gelmesini takdir buyurmuş olunca da (ona “ol” der o da hemen oluverir.) Yani: O hikmet sahibi Yaratıcı bir şeyin vücudunu muayyen bir zamanda yaratmak isteyince o şey o zaman gelince bu ezelî irade sebebiyle hemen vücut sahasına gelir, onun bu iradesine muhalefet düşünülemez.

Artık bu ezeli yaratıcı, evlada muhtaç olur mu? Öyle sonradan yaratılan, bir çok ihtiyaçlar içinde yaşayıp ölüme mahkûm bulunan, birer yaratma sonucu meydana gelen, Allah’ın birer kulu olan şeyler hiç o eşsiz yaratıcının evladı olabilirler mi?.. Mahlûkat; sonradan olmuştur, fanidir, bunlar bir birinden ayrılmıştır biri birine muhtaç bir vaziyette bulunurlar. Allah Teâlâ ise bu gibi şeylerden uzaktır. Onun ilâhî zatına hiç bir şey benzeyemez, onun kutsî varlığından hiç bir şey bir cüz olamaz. Ve o hiç bir mahlûkuna muhtaç bulunmaz. Artık Allah hakkında babalık ve oğulluk nasıl tasavvur olunabilir?.. Ey gafîl insanlar!.. Artık uyanınız, böyle bâtıl iddealarda, selâhiyetiniz hariçindeki temennilerde bulunmayınız.
118. Ve bilmeyen kimseler dedi ki: Allah bizimle konuşsa ya veya bize bir âyet gelse ya. Onlardan evvelkiler de onların dedikleri gibi demişti. Kalpleri bir birine benzemiştir. Biz âyetlerimizi kesin iman sahibi olan bir kavme apaçık bildirdik.

118. Bu âyeti kerime, asrı saadetteki bir takım müşriklerin, kendilerinden evvelki kâfirlerin yaptıkları gibi inkârcı ve alaycı şekildeki lâkırdılarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) bir takım(bilmeyenler) cehalet veya inatlarından dolayı cahilce harekete devam eden Arap müşrikleri de (dedi ki: Allah bizimle konuşsa ya) madem ki Allah, Hz. Muhammed ile konuşuyormuş, yâni ona vahy ve ilhamda bulunuyormuş, ona kitabını gönderiyormuş, o halde bizimle de konuşmalı değil mi?..

(Veya bize) de (bir âyet gelse ya) madem ki Muhammed Aleyhisselâma âyetler nâzil oluyormuş, bizlere de bir âyet, bir harika, onun peygamberliğini gösterecek bir alâmet gelse olmaz mı?.. (Onlardan evvelkiler de) İsrail Oğullarından ve diğer kavimlerden bir takımları da (onların dedikleri gibî demişti) Nitekim İsrail oğulları. Hz. Musa’ya hitaben: Bize Rabbini apaçık göster demek cüretinde bulunmuşlardı. Bunların (kalbleri biri birine benzemiştir.)

Hepsi de böyle cahilce bir haleti ruhiyeye, bir kalbî kusura sâhip bulunuyor. (Biz âyetlerimizi kesin İman sahibi olan bir kavme) hakikatleri anlayan şüphelerden uzak bulunanlara (apaçık bildirdik) Hz. Peygamberin elinde bir takım mucizeler meydana geldi. Ona nâzil olan Kur’ân ayetlerinden her biri de bir hikmet harikası, edebiyat harikası olarak tecelli edip duruyor. Artık başka âyetlere, alâmetlere ne ihtiyaç var?..
119. Şüphe yok ki, biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennem ehlinden mesul olmazsın.

119. Bu mübârek âyetler Rasûlî Ekremin ne büyük selâhiyete sâhip yüce bir peygamber olduğunu beyan ile kendilerine teselli vermektedir. Bir takım İslâm düşmanlarının ise İslâmiyeti imha için ne bâtıl arzularda bulunduklarını, İslâmiyet sahasından ayrılacak olanların da ebedî ziyâna uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Rasûlüm!.. (Şüphe yok ki, biz) yani ben şanı yüce Yaratıcı (seni hak ile) Kur’ân’ı Kerîm ile, İslâm şeriatı ile (mübeşşir ve münzir) müjdeleyici ve korkutucu (olarak gönderdik.)

Senin vazifen, mü’min olanların cennete, ebedî saadete nâil olacaklarını kendilerine müjdelemek, dinsiz olanların da cehennemde ebediyyen azap göreceklerini kendilerine hatırlatmaktır, yoksa onlara cebir ve baskıda bulunmak değildir. Zaten zora dayanarak kabul edilen bir İman muteber olmaz. (Sen cehennem eshabından mesul olmazsın.) Senin vazîfen, dinî hükümleri tebliğ, kendilerini İslâmiyete dâvettir. Artık mesul olanlar, bu tebliğatı kabul etmeyenlerdir. Bu mühim mesuliyeti artık onlar düşünsünler.
120. Sen onların milletine tâbi oluncaya değin senden ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar aslâ hoşnut olmazlar. De ki: Asıl hidayet Allah’ın hidâyetidir. Eğer sen sana gelen ilimden sonra, onların arzularına uyacak olsan, yemin olsun ki senin için Allah tarafından ne bir dost bulunur ne de bir yardımcı.

120. Rasûlüm!.. (Sen onların milletine) yani: Dinine, bâtıl kanaatlerine, heva ve heveslerine (tâbi oluncaya deyin senden ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar aslâ hoşnut olmazlar.) Ne cahilce arzu… Habibim!.. Onlara (deki: Asıl hidâyet. Allah’ın hidâyetidir.) Yani Allah Teâlâ’nın hidâyet yolu olan İslâmiyet yok mu, İşte hidayet yolu onun tam kendisidir, başka değildir.

(Eğer sen, sana gelen ilimden sonra) Kur’ân’ı Kerîm ile, diğer bir kısım mucizeler ile İslâmiyetin hak oluşu öyle ortaya çıkmış olduktan sonra (onların havalarına) o bâtıl milliyetlerine, arzularına bil farz (uyacak olsan yemin olsun ki, seniniçin Allah tarafından ne bir dost bulunur ne de bir yardımcı.) O takdirde ebedî bir hüsran yüz göstermiş olur.

§ Yüce Peygamberler böyle bir hüsrana uğramaktan korunmuşlardır. Onlar ebediyyen günahsız, ilâhî korumaya mazhardırlar. Bu tarzdaki Kur’ân beyanatı, asıl müslüman fertler için bir uyanıklık vesilesidir. Her asırda gayri müslimlerin müslümanları yoldan çıkarmak için ne çarelere başvurdukları, ne propağandalar yaptıkları malumdur.

Artık bütün müslümanlara düşen vazîfe uyanık bulunmaktır. Öyle yaldızlı, aldatıcı sözlere kulak vermeyerek kendi yüksek dinlerinin, milliyetlerinin parlak feyz ve irfan sahasında muntazam bir şekilde yaşamağa devam etmektir. Başarı Cenâb-ı Haktandır.
121. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ki, onun hakkiyle okuyarak tilâvette bulunurlar. İşte onlar ona iman ederler. Ve kimler ki onu inkâr ederlerse işte hüsrana uğramış olanlar da onlardır.

121. Bu âyeti kerime, her hangi bir ilâhî kitabı ona layık bir şekilde okuyup anlayanların o kitaba İman edeceklerini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Kendilerine kitap verdiğimiz kimselerki) gerek geçmiş ümmetlerden olsunlar ve gerek şimdiki ümmetlerden bulunsunlar peygamberleri vasıtasiyle elde ettikleri bir ilâhî kitabı güzelce düşünür, (onu gerçek bir şekilde tilâvette bulunurlar) ondaki beyanları değiştirip bozmaz, ondaki yüceliği, ondaki fazîlet ve hikmeti güzelce düşünürler (İşte onlar ona Allah kitabına (İman ederler.)

Onun hak olduğuna, İçindekilerin hakikat olduğuna kânî olurlar. (Ve) bilâkis (kimler ki, onu) o Allah kitabını lâikıyla göz önüne almayarak hemen (inkâr ederlerse) bu yüzden küfre düşerlerse (İşte hüsrana) ebedî zarar ve ziyâna felâkete (uğramış olanlar da onlardır.) Onlar ebedî saadetten mahrum cehennem azabına ebedî olarak mâruz kalmış olacaklardır.

§ Bu âyeti kerime, Habeşistandan Medine-i Münevvereye gelip İslâmiyeti kabul eden bir kısım ehli kitap hakkında nâzil olmuştur. Yahudilerden, Hıristiyanlardan olup ta Tevrat ve incil kitaplarını değiştirme ve bozma olmaksızın okuyan, onlarda yazılı olan son peygamber Hz. Muhammed’in vasıflarını olduğu gibi mütalâa eden insaflı, düşünceli ehli kitabın İslâm dinini kabul edeceklerine de işaret buyurmaktadır.

Nitekim vaktiyle Yahudilerden Abdullah ibni Selâm gibi âlim zatlar İslâmiyeti kabul etmişlerdi. Bugün de Avrupada, Amerikada bulunan bir kısım ilim adamı, aydın hıristiyanlar, Kur’ân’ı Kerîm’i okuyarak ondan istifade ediyorlar, Kur’ân’ın yüceliğini tasdik ederek İslâmiyeti kabul ile neşre çalışıyorlar.

Binaenaleyh hidâyete, ebedî saadete nâil olmak isteyenler için en birinci vazîfe, Allah’ın Kitabını güzelce muhafaza edip onun kutsal hükümlerine İman edip onunla amel etmektir. Bir şahıs, bir kavim için en ebedî felâkete sebepte Allah Kitabının mukaddes hükümlerini değiştirme ve bozmaya cüret ile onu inkâra, onunla alaya cesâret etme alçaklığında bulunmaktır.
122. Ey İsrail Oğulları!.. Size ihsan etmiş olduğum nimetimi ve sizi âlemler üzerine üstün kılmış olduğumu hatırlayınız.

122. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarını uyandırmak için vaktiyle nâiloldukları nimetleri düşünmeğe tekrar dâvet ediyor. Onların ahiret gününün felâketinden kurtulabilmeleri için İslâmiyeti kabulden başka çare bulunmadığına işarett e bulunuyor.

Şöyle ki: (Ey İsrail Oğulları!.. Size) sizin ata ve ecdadınıza vaktiyle (ihsan etmiş olduğum nîmeti) hatırlayınız. Sizin ırkınıza vaktiyle Hz. Musa gibi şanı yüce bir peygamberi göndermiştim, sizlere son peygamberin vasıflarını İçeren Tevrat kitabını vermiştim, sizleri Firavun’un öldürücü pençesinden kurtararak bir hükümete nâil kılmıştım. (Ve sizi âlemler) yani muasır milletler (üzerine tefdil) onlardan üstün (kılmış olduğumu hatırlayınız.)

Artık bu nimetleri düşünün de şimdi nankörlük etmeyin. İslâmiyet gibi yüce ve kitaplarınızda yüksek vasıfları yazılı bir evrensel kabulden kaçınmayın, böyle hakikî bir dinden mahrumiyetin, ahiretteki cezasını düşünün.
123. Ve öyle bir günden sakının ki, hiç bir şahıs hiç bir şahıs için bir şey ödeyemez ve hiç bir şahıstan fidye de kabul edilmez. Ve ona şefaatte fayda vermez. Ve onlar yardım da olunmazlar.

123. Ey İsrail Oğulları… (Ve öyle bir günden) bir kıyâmet ânından, bir âhiret hesabından (sakının ki) o günde (hiç bir şahıs başka bir şahıs için) onun hesabına olarak (bir şey ödeyemez.) Onu mesuliyetten kurtarmak için ona yardımda bulunamaz. (Ve hiç bir şahıstan fidye de kabul edilmez.) O şahıs öyle bir fidye karşılığında azaptan kurtarılamaz. (Ve ona şefaat de fayda vermez.)

Allah’ın izni olmadıkça kimsenin kimseye şefaati kabul edilmez. (Ve onlar) öyle dünyada diyanetten, Hakka itaatten mahrum olan şahıslar o ahiret âleminde (yardım da olunmazlar.) Onlar hiç bir kimsenin yardımına nâil olamazlar. Binaenaleyh daha dünyada iken uyanınız, üzerinize düşen vazifeleri belleyiniz, hak dini kabul ederek ibâdet ve itaatte bulununuz ki o müthiş ahiret hayatının azabından emin, selâmet ve saadete nâil olabilesiniz. Ne merhametli bir nasihat! 47, 48. âyetlere de müracaat ediniz.
124. Şunu da hatırla ki, bir zamanlar İbrahim’i Rabbi si bir takım kelimeler ile imtihan etmişti. O da bunları tamamen yerine getirmiştir. Cenâb-ı Hak dedi ki: Ben seni insanlara İmam kılacağım. O da dedi ki: Zürriyetimden de Hak Teâlâ da buyurdu ki benim ahdime zalimler nâil olamaz.

124. Bu âyeti kerime, bütün insanlığa dinler tarihinden. Peygamberlerin hayatlarından bir örnek gösteriyor. Cenab’ı Hakkın verdiği söze, imamet ve riyaset makamına kimlerin lâik olup olmadığına işâret ediyor, sadece büyük bir zatın soyundan olmanın ahlâksız, adaletsiz kimseler için fayda vermeyeceğini bildiriyor.

Şöyle ki: Ey mütefekkir insan!.. (Şunu da hatırla ki, bir vakit) Hz. (İbrahim’i rabbisi) olan Allah Teâlâ (bir tık kelimeler ile) yani: Emirler, yasaklar ile, meselâ: Namaz ile, Kâbe’i Muazzamayı tavaf ile, evlâdını kurban etmek ile (imtihan etmişti.) Mükellef kılmıştı. (O da) Hz. İbrahim de (bunları tamamen yerine getirmişti.) Böyle kendisine emr edilen şeyleri hakkıyla ifa eylemişti. Bunun mükâfatı olmak üzere Cenab’ı Hak (dedi ki) Ya İbrahim! (Ben seni insanlara İmam kıhcıyım.) Seni peygamberliğe, en büyük imamlığa nâil kılacağım. (O da) Hz. İbrahim de (dedi ki: Zürriyetimden de) bir kısmını bu şerefe, bu risâlet veimamate nâil buyur. Hak Teâlâ da (buyurdu ki: Benim ahdime) benim risalet ve imametime (zâlimler nâil olamaz.)

Onlar o makama lâyık değildirler. Zalim olmayan, yüksek bir yaratılış üstün bir kabiliyete sâhip olanlardan seçkin bir zümre o nîmete nâil olacaktır. Nitekim Hz. İbrahim’in zürriyetinden İsmail, İshak, Yakup, Yusuf ve Hz. Muhammed Mustafa -Aleyhimüsselâm- gibi yüce zatlar bu şerefe nâil olmuşlardır. Hz. İbrahim’in o temennisi de bu suretle kabul edilmiştir. Maamafih İsrail Oğulları, İbrahim aleyhisselâmın soyuna mensup oldukları için risalet ve imamet makamına kendilerinin layık olduklarını iddia ediyorlardı. Bu âyeti kerime ise bu iddiayı reddetmek, sadece öyle bir zata mensup olmanın hakkı kazanmaya sebep olamayacağını bildirmiş, dinî hükümlere muhalefet edenlere öyle bir mensup olmanın fayda vermeyeceğini ihtar buyurmuştur.

§ İmtihan: Sınamak, tecrübe etmek, bilinmeyen bir şeyi meydana çıkarıp anlamak veya başkasına anlatmak demektir. Cenâb-ı Hak her şeyi tam mânasıyla bilmiş olduğundan onun yaptığı imtihan başkalarınca bilinmeyen bir şeyi meydana çıkarmak, o şeyin mahiyetini halka anlatmak içindir. Hazreti İbrâhim hakkındaki imtihan da onun Allah’ın tekliflerini ne kadar yerine getirmekte olduğunu ve onun o sayede ne yüksek olgunluk mertebesine nâil bulunduğunu bütün insanlığa ilân etme hikmetine dayanmaktadır.

§ İbrahim Aleyhisselâm; Âzer adındaki bir kimsenin oğludur. Rivâyete göre Hz. Adem’in yaratılışından (3337) sene sonra Babil şehrinde dünyaya gelmiş (175). veya (200) sene yaşamıştır. Babil ahilisi putlara, aya, güneşe, yıldızlara, Menrut denilen hükümdarlarına taparlardı. Bu bir “Sabie” dini idi. İbrahim Aleyhisselâm, Nemrut ibni Kenan zamanında Babil ahalisine peygamber gönderilmiş, kendisine 10 sayfa kitap verilmiştir. Babil ahalisi bu mübârek peygamberin nasihatlerini dinlemediler. Nemrut, onu büyük bir ateş içine attırdı. Fakat bir mucize olmak üzere o ateş, ona aslâ tesir etmedi. Bu harikayı görenlerden bazıları Hz. İbrahime İman ettiler.

Diğerleri yine küfürlerinde ısrar edip durdular. Hazreti İbrahim de kendisine İman edenler ile Babilden çıktı, Şam diyarına hicret etti. Bir aralık Mısıra gitti, sonra Kenan ilinde, yani: Kutsi Şerif dolaylarında ikâmet buyurdu. Kâbe-i Muazzamayı oğlu İsmail Aleyhisselâm ile beraber yeniden veya yıkıldıktan sonra tekrar bina etmiştir. İbrahim, Süryanîce: Ebirahîm = Çok merhametli baba mânasındadır. Kendisine “Halilür rahman” da denir. Ûlülazm denilen beş büyük peygamberden birisidir.

Diğerleri de Hz. Nuh ile Hz. Musa, Hz. İsa ve peygamberlerin sonuncusu Efendimiz Hazretleridir. Peygamber Efendimiz, Hz. İbrahim’in muhterem oğlu İsmail Aleyhisselâmın neslinden dünyaya şeref vermiştir. Hz. İbrahim, Kudüs’e tâbi bulunan “Halilürrahman” kasabasında bir mağara içinde defn edilmiştir.
125. Ve o vakit de hatırlayınız ki biz Beyti Şerifi İnsanlar için bir sevap yeri ve bir Eman yurdu kıldık. Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edininiz. Ve biz İbrahim’e ve İsmail’e kesin emir vermiştik ki: Benim beytimi tavaf edenler için ve orada mücavir bulunanlar için ve rükûa, secdeye varacaklar için tertemiz bulundurunuz.

125. Bu âyeti kerime, Hz. İbrahim ile muhterem oğlunun yüksek hizmetlerini ve Kâbe-i Muazzamanın yüceliğini göstermektedir. Ve İbrahim Aleyhisselâmın zürriyetinden Hz. Muhammed Aleyhisselâmın gönderilmiş olup onun ve ümmetinin namazlarında rükûa varacaklarına da işâret etmektedir. Çünkü rükû ile namaz kılmak bu seçkin ümmete mahsustur.

Velhasıl buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. (Ve o vakti de hatırlayınız ki biz beyti şerifi) Beytullahı, Kâbe-i Muuazzama denilen mukaddes mabedi (insanlar için) ehli İman için (bir sevap yeri ve bir eman yurdu kıldık.) Oraya gidip ibâdette bulunanlar için büyük büyük sevaplar vardır. Ve oraya sığınanlar tecavüzden emin bulunurlar. (-Siz de-) Ey, mü’minler!..

Kâbei Muazzamaya gidiniz. (İbrahim’in makamından) kendinize (bir namazgâh ittehaz ediniz.) Sevâba ermek için orada namaz kılın, dua edin. (Ve biz Ibrahim’e ve İsmail’e) bir abidde bulunmuş, yani onlara (kat’î bir emir vermiştik ki, benim beytimi) Kâbe-i Muazzamayı (tavaf edenler için ve orada mücavir bulunanlar için) uzun süre kalacaklar için (ve rükûa, secdeye yaracaklar için) orasını (tertemiz bulundurunuz.) Temizliğine dikkat ediniz.

§ Bu âyeti kerime, bütün mabedlerin temizliğine dikkat edilmesini de biz müslümanlara telkin etmiş bulunmaktadır.

§ “Makamı İbrahim”: Hazreti İbrahimin Kâbe-i bina ederken veya insanları Kâbeyi ziyarete dâvet ederken üstüne çıkmış olduğu taşın bulunduğu yerdir ki, hacılar tavaf namazını orada kılarlar. Hz. İbrahim, ayağını basınca bu taş yumuşamış, mübârek ayağı topuğuna kadar taşa batmış, bunun eseri hâlâ görülmekte bulunmuştur, böyle bir taşa mübârek bir ayağın böyle tesir etmesi ise âdeta aykırı olduğundan bir mucize mahiyetinde bulunmuştur.
126. Şunu da zikred ki: İbrahim, Rabbim! Burasını bir emin belde kıl, ahalisini Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş olanları da meyvelerden rızıklandır, demiştir. Allah Teâlâ da: Kâfir olanı da az bir müddet faydalandırırım, sonra da onu ateş azabına girmeye mecbur kılarım. Ne fena bir gidiş!.. diye buyurmuştur.

126. Bu âyeti kerime Hz. İbrahim’in Mekke ve Mekke halkı hakkındaki bir niyazını Cenâb-ı Hakkın da o niyâzı ne şekilde kabul buyurduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslüman zat!.. (Şunu da zikret) güzel bir saygı ile an (ki: İbrahim) Aleyhisselâm, muhterem eşini ve oğlu Hz. İsmail’i alıp Mekke-i Mükerreme vadisine götürmüş, orada yerleştirmişti. Orası ise kuru, çıplak bir vadi idi.

Binaenaleyh bunların ve diğer ehli imanın burada tam bir emniyet ile ve bol bir maişet ile yaşayabilmeleri için dua ederek: (Rabbim! Burasını bir emin belde kıl) burasını bir takım kabîlelerin, yabancıların tecavüzlerinden koru. Bunun (ahalisini) yani onlardan (Allah’a ve âhiret gününe İman etmiş olanları da meyvelerden) her türlü mahsulâtından (rızıklandır, demişti.)

Böyle bir niyaz ve temennide bulunmuştu. (Allah Teâlâ da: Kâfir olanı dahi az bir müddet yararlandırırım.) Yani: Ona da dünyada bulundukça rızık veririm. Fakat (Sonrada onu ateş azâbına) cehennem ateşine (müzdar kılarım) oraya atmağa mecbur ederim. Bu (ne fena bir gidiş! diye buyurmuştu.)Burada bir işaret vardır ki, bu dünyada müşrikler de maddî şeylerden rızıklanıp, yararlanacaklardır. Bu da onların haklarında ilâhî azabın daha fazla meydana gelmesine sebep olacaktır.

Çünki onlara denilecektir ki: Siz dünyada bulundukça o kadar nimetlere nâil olduğunuz halde o nîmetleri size ihsan buyuran yüce Yaratıcıyı, o Kerem sâhibi rızık vereni düşünüp ona niçin İman etmediniz? Artık sizler o nankörlüğünüzün cezası olarak bu kıyâmet gününde cehennem azâbına ebedî olarak mâruz olacaksınızdır. Ne fena bir sonuç!
127. Hatırla ki. İbrahim Beytullah’ın temellerini İsmail ile beraber yükseltiyor, ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur, şüphe yok ki sen işitensin ve bilensin, diyordu.

127. Bu âyeti kerime; Hz. İbrahimin Kâbe’i Muazzamayı inşa ettiğini ve bu hizmetinin Allah tarafından kabul edilmesini İstirham eylediğini göstermektedir. Bir rivayete göre Kâbe’i Muazzamayı İlk kez Hz. Adem bina etmiştir. Sonra da zamanın geçmesi ile yok olmuş bir hale gelmiş iken ikinci defa olarak Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail ile beraber yeniden inşa etmişlerdir.

İşte Hz. İbrâhim bu mübârek amellerinin kabulünü Cenab’ı Haktan niyaz etmişti. Cenab’ı Hak ta bunu şu suretle beyan buyuruyor. (Hatırla) bir zaman (İbrâhim) Aleyhisselâm (Kâ’be’nin temellerini) kaidelerini (İsmail ile beraber) atıyor (yükseltiyor) ve şöylece dua eyliyordu. (Ey Rabbimiz!) Şu yaptığımız hizmeti (bizden kabul buyur, şüphe yok ki sen semîsin) her şeyi işitirsin, bizim bu niyazımızı da işitmektesin (ve) sen (âlîmsin) bütün fiil ve hareketlerimizin bütün istek ve istirhamımızı tamamen bilirsin, buna inandık! (diyordu.)
128. Ey Rabbimiz! Bir de bizleri sana iki ihlaslı Müslüman kıl. Ve zürriyetimizden de senin için bir Müslüman ümmet vücuda getir Ve bizlere haccın usulünü göster, tövbelerimizi de kabul buyur. Şüphe yok ki sen tevbeleri kabul edensin, merhametlisin diye de duada bulunuyordu.

128. Bu âyeti kerimede Hz. İbrahim’in kendi zürriyeti, aile ve evlâdı hakkındaki pek yüce dualarını göstererek bizlere bir dua ve yakarış örneği göstermektedir. Evet… O şanı yüce mübârek peygamber şöyle dua buyurmuş: (Ey Rabbimiz!

Bir de bizleri) benim ile oğlumu (sana iki ihlaslı) emir ve yasağına hakkiyle uyan (müslüman) iki kul (kıl). Zürriyetimizden de senin için müslüman bir ümmet temiz inançlı bir zümre (vücude getir ve bizlere menasikimizi göster.) Yani hacca ve kurbana ait vazîfelerimizi bize bildir. (Ve töbelerimizi de kabul buyur.) İnsanlık icâbı meydana gelecek noksanlarımızdan dolayı vuku bulacak pişmanlıklarımızı af ve mağfirete vesîle buyur. (Şüphe yok ki tevbeyi kabul eden merhametli olan ancak Sensin.) Binaenaleyh daima Senin af ve mağfiretine, lütuf ve ihsânına sığınırız.
129. Ey Rabbimiz! Onların arasında onlardan bir Peygamber gönder ki, onlara âyetlerini okusun. Onlara kitap ve hikmet öğretsin. Ve onları temiz bir hale getirsin. Şüphe yok ki sen evet sen azizsin, hikmet sahibisin.

129. Bu âyeti kerime ile beyan buyrulan temennide Hz. İbrahim’inKâbe’i Muazzamayı inşa sırasında zürriyeti hakkında yaptığı duanın bir devamıdır. Denilmiş oluyor ki: (Ey Rabbimiz! onların arasında) zürriyetimin bulunduğu muhitte (onların kendilerinden) kendi sülâlelerinden (bir peygamber gönder ki onlara) senin (âyetlerini okusun.) Senin varlığına, birliğine, hak dinin yüce ulvî mahiyetine dair delilleri; alâmetleri göstersin. (Ve onlara kitabı, hikmeti öğretsin.)

Onlara Kur’ân’ı Kerim’i, hikmet dolu meseleleri Öğretsin. (Ve onları tezkiyede bulunsun) onların ahlâkını, davranışlarını temiz bir hale getirsin. Ey Rabbim! (Şüphe yok ki sen evet sen azizsin) her dilediğini yapmağa kâdirsin ve (hakîmsin.) Her dilediğin, her vücude getirdiğin şey, bir hikmet ve menfaat icabıdır. Artık öyle muhterem bir peygamberi, varlık alemine getirmek için de senin kudret ve hikmetin her bakımdan kâfidir. İşte Hz. İbrahim’in bu duası kabul olmuş, onun muhterem oğlu İsmail Aleyhisselâmın neslinden son peygamber Hz. Muhammad Mekke-i Mükerremede dünyaya şeref vererek ümmetine, bütün insanlığa Cenâb-ı Hakkın dinini telkin buyurmuş, bu hususta nice mucizeler göstermeye muvaffak bulunmuştur.
130. Nefsine ihânet edenlerden başka kim İbrahim’in milletinden kaçınır. Şüphe yok ki biz onu dünyada seçkin mümtaz kıldık ve şüphesiz ahirette de, o, muhakkak sâlihler zümresindendir.

130. Bu âyeti kerime işâret ediyor ki; Hz. İbrahim, gerek zürriyeti ve gerek bütün insanlık hakkında pek çok hayır dileğinde bulunmuş, hakikî, kutsî bir dini neşre çalışmıştır. Artık böyle pek mübârek bir zata kim tabi olup, hürmette, bulunmaz, meğerki beyinsiz, düşünceden mahrum olsun.

Evet… Buyruluyor ki: (Nefsine ihânet edenlerden) nefsini zelil edip sefahata sevk eyleyenlerden (başka kim İbrahim’in milletinden iraz eder?) Kim onun dininden yüz çevirir? Vazgeçer? (Andolsun ki, biz onu) İbrahim Aleyhisselâmı (dünyada seçtik) onu mümtaz seçkin bir peygamber kıldık. (Ve şüphe yok ki o ahirette de muhakkak sâlihlerdendir.) Hayır ve iyilik üzere bulunan zatlardandır. Artık böyle pek mübârek zâttan beyinsizlerden başka kim kaçınır.
131. Hani o vakit ki İbrahim’e Kerem sâhibi Rabbi İslâm ol dedi. O da âlemlerin Rabbine teslim oldum işlerimi ona bıraktım. Dedi.

131. Bu âyeti kerimede İbrahim Aleyhisselâmın Cenâb-ı Hakka ne kadar teslimiyetle bulunduğunu, Hakka ibâdet ve itaat hususunda bütün insanlığa uyulması gereken bir örnek olduğunu göstermektedir. Evet… Onun bulunduğu muhit, bütün putperestlerle dolmuş, ilâhî dinden eser kalmamıştı.

Bu hale rağmen Hz. İbrahim bir üstün kabiliyete, bir temiz yaratılışa sâhip olup Cenâb-ı Hakkın kâinatın yaratıcısı olduğunu bilmiş, ilâhî vahye mazhar olarak insanlığı aydınlatmaya çalışmıştır, İşte buna işareten buyruluyor ki (Hani o zaman ki İbrahim’e Rabbisi İslâm ol dedi) yani bana teslim ol, İşlerini yaratıcına bırak, tamamen kendini Hakka teslim, ibadetlerini Allah’ına tahsis et, diye emreyledi; (O da âlemlerin Rabbine teslim oldum dedi.) Alemlerin Rabbine kendim teslim ettim, onun mübârek emirlerine, nehiylerine boyun eğdim, nefsimi muhitimdeki şirk ve isyandan beri kıldım diye kulluk arzetti. İşte Yüce Peygamberlere tâbi olan zatlaradüşen, vazîfe de bundan ibarettir.
132. Ve bunu dinini İbrahim de oğullarına vasiyette bulundu, Yakup ta. Her biri dedi ki Oğullarım; şüphe yok ki Allah Teâlâ sizin için İslâm dinini seçti. Binaenaleyh siz ölmeyiniz, ancak Müslüman olduğunuz halde ölünüz.

132. Bu âyeti kerime; Hz. İbrahim ile Hz. Yakub’un oğullarına olan tavsiyelerini bütün insanlığa bir hareket düştüm olmak üzere şöylece beyan ediyor: (Ve bunun) yani Cenâb-ı Hakka boyun eğmeyi ve teslimi olmayı ve bir görüşe göre kelime-i tev-hid olan lâlilâhe illallah sözünü (İbrahim oğullarına vasiyet etti. Yakup ta) kendi oğullarına vasiyette bulundu. Ve her biri dedi ki: (Ey oğullarını!.. Şüphe yokki Allah Teâlâ sizin için İslâm dinini) dinlerin aslı olan İslâmiyeti (istıfa buyurdu) seçti. Artık İslâmiyete sarılın, onu aslâ terk etmeyeniz. (Ancak müslüman olduğunuz halde ölünüz.) Ölünceye kadar İslâm dininde sebat edip durunuz.
133. Yoksa Yakub’a ölüm geldiği zaman sizler hazır mı bulunuyordunuz. O vakit ki oğullarına dedi: Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz? Dediler ki: Senin ilanına ve babaların olan İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına ibâdet edeceğiz ki bir tek ilahtır. Ve biz ancak onun için Müslüman kimseleriz.

133. Bu âyeti kerime de Yahudilerin iddiasını yalanlıyor, Hz. Yakub’un İslâm dini üzere yaşamış ve evlâdına da onu tavsiye etmiş olduğunu gösteriyor. Yahudiler Hz. Peygamberimize demişlerdi ki: Sen bilmez misin ki, Yakup Aleyhisselâm vefat edeceği gün oğullarına Yahudiliği tavsiye etmişti. İşte Cenab’ı Hak, bunları yalanlamak için bu âyeti kerimeyi inzal buyurmuştur.

Deniliyor ki: Ey Yahudiler!.. (Yoksa Yakub’a ölüm geleceği zaman) onun ölüm hastalığında (siz hazır mı bulunuyordunuz?) da onun öyle vasiyetine şahit oldunuz!.. Halbuki o öyle vasiyet etmemişti. Belki (o vakit oğullarına dedi ki, benden sonra ne şeye ibâdet edeceksiniz? Onlar da dediler ki, senin ilanına ve babalarının İbrahim, İsmail ve Ishak’ın ilâhına ibâdet edeceğiz ki bir tek ilahtır.) Hepsinin mabudu bir Yüce Yaratıcıdır. (Ve bizler ona teslim olmuş) boyun eğmiş (kimseleriz.) Hz. Yakup bu suali ile evlâdının tevhid dini, apaçık İslâm dini üzere olmalarının gereğini anlatmak ve onlardan bu hususta bir ahd ve sağlam söz almak istemiştir.

§ Hz. İbrahim’in bir rivâyete göre 4 oğlu vardır. Bunlar İsmail, İshak, Medyen ve Medan namındaki zatlardır. Hz. Yakub’un da 12 oğlu vardır. Hz. Yusuf ile Bünyamin bunlardandır.
134. Onlar bir ümmettir ki, gelip geçmişlerdir. Onların kazandıkları kendilerinedir. Sizin kazandığınız şeyler de size aittir. Ve siz onların yapmış oldukları amellerden mesul olmayacaksınızdır.

134. Bu âyeti kerime biz İsrail Oğullarıyız diye gelip geçmiş olan ata ve ecdatları ile iftihar edip duran Yahudilere şöyle hitap ediyor: (Onlar) yani İbrahim Aleyhissel

âm ile oğulları ve onlara tâbi olan zatlar (bir ümmet) bir üstün zümre (dir ki gelip geçmişlerdir.) Onlara mensup olanlar onların izinde gidenlerdir. Sizin ise onlar ile biralâkamız yoktur.

Onların yollarını takip etmiş bulunmuyorsunuz. Artık (onların kazandıkları kendilerinedir.) Onların kazançlarına, güzel amellerine siz iştirak edemezsiniz. Nasıl ki (sizin kazancınız da size mahsustur.) Ondan ecdadınız istifâde edecek veya sorumlu olacak değildir. (Ve siz) de (onların yapmış oldukları amellerden mesul olmayacaksınızdır.) Binaenaleyh onlar ile övünmek yeterli değildir. Onların amellerinden siz mesul olmayacağınız gibi ondan istifade edemezsiniz. Siz de güzel amellerde bulununuz ki mükâfata erişip o büyük zatlara katılabilesiniz.

§ Ümmet; Büyük bir cemaat, bir heyet, bir dine girmiş veya bir zata tâbi olmuş kimselerin meydana getirdiği topluluk gibi mânaları kapsar.
135. Ve dediler ki: Yahudi veya Hıristiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız. De ki: Biz hânif olarak İbrahim’in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.

135. Bu âyeti kerime Yahudi ve Hırıstiyan tâifesinden her birinin selâmet ve hidâyeti kendi dininde görüp başkalarını da kendileri gibi bâtıl inançları kabul etmeğe gayret sarf ettiklerini göstermektedir. Buyrulmuş oluyor ki (Ve) Yahudi ve Hırıstiyan taifeleri müslümanlara (dediler ki; Yahudi veya Hırıstiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız.)

Yani Yahudiler müslümanları Yahudiliğe dâvet ettiler, Hıristiyanlar da kendi dinlerine davette bulundular. Rasûlüm! Onları reddederek (de ki) öyle değil (biz Hânif olarak İbrahim’in dini üzere bulunmaktayız.) Asıl tabi olunacak din, yol, onun dinidir, onun yoludur. (O müşriklerden değildir.) O Allah’ın birliğine inanırdı. Ey gafîl taifeler!.. Sizin gibi, insanlara ilahlık isnad eden, Üzeyr Allah’ın oğludur veya İsa Allah’ın oğludur, diyen dinsizlerden değildi. Artık sizlere nasıl uyulabilir.
136. Diyiniz ki, biz. Allah’a ve bize indirilmiş olana ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, Esbata indirilmiş olana ve Musa ile İsa’ya verilene ve peygamberlere Rableri tarafından verilmiş olan şeylere iman ettik, biz onlardan hiç birinin arsını ayırmayız ve biz ona Allah Teâlâ’ya hâlisane itaat eden kimseleriz.

136. Bu âyeti kerime de Yahudilerin, Hıristiyanların iddialarını reddettikten sonra müslümanların onları hakikî bir dine, bir selâmet ve saadet yoluna şu şekilde dâvet ve irşatta bulunmalarını emretmektedir. Ey mü’minler!.. Sizi kendi dinlerine dâvet edenlere (deyiniz ki biz Allah’a) onun varlığına, birliğine, evlada ihtiyaçtan uzak olduğuna İman ederiz. (Ve bize inzal olunana) yani Kur’ân’ı Kerîm’e de İman ederiz.

(Ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Esbat’a) yani onların mü’min olan torunlarına (indirilmiş olana) yani onlara ait indirilmiş olan sahifelere inanırız. Hz. (Musa ile) Hz. (İsa’ya verilene) asıl Tevrat ile incil’e ve bütün (peygamberlere Rabbîlerî katından verilmiş olan şeylere) yani âyetlere, mucizelere de (İman ettik) bunlara da inanmış bulunuruz, hepsini de yüce tutarız (Biz onlardan) o peygamberlerden (hiç birinin arasını ayırmayız.) hepsine de hürmet ve muhabbette bulunuruz. (Ve biz ona) o peygamberler vasıtasiyle bizlere kitaplarını ihsan buyurmuş olan o ortak ve benzerden uzak mabudumuza (teslim olmuş kimseleriz.) Biz o yüce Yaratıcıya tam bir ihlâs ile bağlı, itaatkâr kimseleriz. Artık başka milletlere lâzım olan,bizim gibi güzel bir inanıp, İslâm camiasına can atmaktır.
137. İmdi onlar sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak hidayete ermiş olurlar. Ve eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki onlar şikak çekişme ve mücadele içinde kalmış olurlar. O halde Cenab’ı Hak onlara karşı sana yetecektir ve o işîtendir, bilendir.

137. Bu âyeti kerime müslümanlar için teselli edici olmuştur. Müslümanların Allah’ın korumasında olup, yardıma nâil olacaklarını müjdelemiş, gerçektende bu ilâhî vaid tahakkuk eylemiştir. Buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. Siz o milletlere İslâmiyeti, hak ve hakikati beyan etmiş bulunuyorsunuz. (İmdi onlar) da (sizin İman ettiğiniz gibi İman ederlerse) bütün peygamberlere, bütün semavî kitaplara ve bilhassa son peygamber ile Kur’ân’ı Kerîme inanır, tâbi olurlarsa (muhakkak hidayete ermiş olurlar.) İhtida edip saadete kavuşmuş bulunurlar.

(Ve eğer yüz çevirirlerse) böyle hakikî bir imandan kaçınırlarsa (şüphe yok ki onlar şikak) bir nifak, bir mücadele ve çekişme (içinde kalmış olurlar.) Habibim! Onlar öyle olunca şüphe yok ki (o halde Cenab’ı Hak onlara karşı sana kifayet edecektir.) Seni her bakımdan koruma ve kollamağa, onlara karşı galip kılmağa onun kudret ve azameti her bakından kâfidir. (Ve o) Yüce Yaratıcı (işitendir) her şeyi hakkıyla iştir ve (bilendir) her şeyi hakkıyla bilir.

Binaenaleyh senin aleyhindeki sözleri, hareketleri de her bakımdan bilir, işitir, intikamını alır. Nitekim de öyle olmuştur. Rasûli Ekrem Hazretleri ilâhî yardıma nâil olmuş, baş düşmanları olan Kureyze kabilesi katledilmiş, Nadir oğulları kabilesi sürgün edilmiş, diğer Yahudi, ve Hırıstiyan kabileleri de cizyeye tâbi tutulmuşlardı. İşte Hakka bağlananlar böyle başarılara, galibiyelere nâil olurlar.
138. Ey mü’minler! Diyiniz ki, bizim boyamız Allah’ın boyasıdır. Allah’ın boyasından boyası daha güzel olan kim vardır? Ve bizler ancak ona ibâdet edenleriz.

138. Bu âyeti kerime, Hıristiyanların bir iddiasını reddetmektedir. Şöyle ki: Hıristiyanlar doğan çocuklarını yedinci gün Mamudiye = Vaftiz denilen sarı bir suya daldırılırlar. Bu onlarca sünnet olma yerine geçen bir temizleme ve boyama muamelesidir.

Çocukların bu daldırma ânında hakkıyla Hıristiyan olduklarına inanırlar. İşte bunların bu kanaatlerine, ayinlerine karşı buyruluyor ki: (Ey müslümanlar!) onlara (deyiniz ki, bizim boyamız Allah’ın boyasıdır.) Bizim mânevî süsümüz, bizim fazilet rengimiz, bizim taharet ve temizliğimiz İslâm dinidir, bizim İslâm fıtratı üzerine bulunmamızdır. Cenab’ı Hak biz müslümanları bu suretle boyadı ve süsledi. Bunlar bizim için bir ilâhî, mânevî boyadır. Bunlara “Sibgatullah” denmiştir.

(Artık Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kim vardır?) Onun bütün insanlık için en mükemmel bir mukaddeslik cilası olan dininden daha mükemmel, daha güzel bir renk ve cilâ düşünülebilir mi? İşte böyle bir lütfi ilâhiye mazhar olduğumuzdan dolayı (bizler ancak ona) o Hâlikî Kerime (ibâdet edenleriz.) Bu şekilde şükran vazîfemizi yerine getirmeye çalışırız.
139. Rasûlüm! de ki: Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki o bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve bizim amellerimiz bize aittir, sizin amelleriniz de size aittir. Ve bizler ancakonun ihlaslı kullarıyız.

139. Bu âyeti kerime de ehli kitaba karşı bir reddiye mahiyetindedir. Şöyle ki: Onlar diyorlardı ki: Hz. Muhammed Arap kavmine mensuptur. Eğer Allah bir kuluna peygamberlik ihsan edecek ve kitap indirecek olsaydı Arap ırkına değil, bizim ırkımıza mensup bir zata ihsan eder ve kitap indirirdi. Halbuki bütün insanlar Cenab’ı Hakkın kullarıdır. Bütün zümreler onun birer mahlûkudur.

Artık o Hekimet sahibi yaratıcı peygamberlik ve risaleti, ilâhî kitaplarını dilediği kuluna verir, dilediği zümreyi bu şerefe nâil eder. Bunun tersi nasıl iddia edilebilir? Bunun aksini isbat için kim delil getirebilir? İşte bu hakikati beyan için şöyle buyruluyor. Rasûlüm!.. Onlara (de ki: Allah hakkında bizim ile mücadelede mi bulunuyorsunuz?) Eğer Hak Teâlâ bir kimseye peygamberlik ihsan edecek ve kitap indirecek olsaydı bizim ırkımıza mensup bir zata ihsan eder ve indirirdi, diyorsunuz. Buna dair bir deliliniz var mıdır? (Halbuki o) yüce Yaratıcı (bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir.) Hepimiz kullukta ortağız. O dilediği ırkı, dilediği kulunu rahmetine, risalet ve peygamberliğine mazhar kılar. (Ve bizim amellerimiz bize aittir.) ona göre mükâfat veya ceza görürüz. (Sizin amelleriniz de size aittir.) Siz de bu amellerinizin gerektirdiğine kavuşursunuz.

(Ve) maamafih (bizler ancak ona muhlis kullarız.) Her hususta ona boyun eğmişizdir, onun birliğine, doğmadan, doğurmadan uzak olduğuna inanırız. Sizler ise insanlara bile tapıyorsunuz. Sonradan yaratılmış, fanî İnsanlara Allah’ın oğlu diyorsunuz, Allah’ın bir nice muhterem peygamberlerini, kitaplarını inkâr ediyorsunuz. Artık bizim Allah’ın birliğini kabul eden, tertemiz bir inanca sâhip olan peygamberimizin peygamberlik şerefine nâil buyrulmasını neden uzak görüyorsunuz?
140. Yoksa diyor musunuz ki şüphe yok İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Esbat Yahudi veya Hıristiyan idiler. De ki: Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Daha zalim kim vardır? Allah tarafından yanında bulunan şahitliği gizleyenden? Allah Teâlâ sizin yaptıklarından gafil değildir.

140. Bu âyeti kerime de Yahudilerin, Hıristiyanların iddialarını yalanlayıp, kendilerini tehdit etmektedir. Şöyle buyruluyor ki: (Yoksa diyor musunuz ki: Şüphe yok İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlar Yehudi veya Nesrani İdiler.) Bu ne kadar hakikat aykırı bir iddea. Tevrat’ın, İncil’in inmesinden evvel peygamber bulunmuş olan bu yüce zatların Yahudi veya Hıristiyan olduğu nasıl iddea olunabilir?

Rasûlüm! Onlara (de ki: Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah Teâlâ mı.) Cenâb-ı Hak İbrahim’in ve onun yolunda bulunan zatların Yahudi ve Hıristiyan olmadıklarını açıkça beyan buyurmuştur. Bu, o iddia edenlerce de malûmdur. Artık (daha zâlim kim vardır? Allah tarafından yanında bulunan bir şahitliği gizleyenden?) Bu şahitlik ise Hz. İbrahim’in Yahudi ve Hıristiyan olmayıp bir Hânif Müslüman olduğunu Allah’ın kitabının söylemesidir ki, buna ehli kitap denilen Yahudiler ile Hıristiyanlar biliyorlar.

Artık bunu gizleyip te Hz. İbrahim’in kendilerinden olduğunu iddiaya nasıl cür’et ediyorlar? Bu hakikati değiştirmeye çalışmak en büyük zulüm değil midir? Ey ehli kitap (Allah Teâlâ sizin yaptıklarınızdan gafîl değildir.) Sizin şu inkârcı bir şekildekiiddeanızı bilmektedir. Ve ona göre cezanızı verecektir. Ne büyük bir tehdit.

§ İsmail Aleyhisselâm: Hz. İbrahim’in oğludur. Annesi Hacer’dir. Hz. İbrahim’in şeriatı ile amel etmek üzere Yemen kabilelerine ve Âmâlika denilen eski bir kavme peygamber gönderilmiştir. Rivayete göre 137 sene yaşamış, vefatında annesinin Hicr’deki kabri civarına defnedilmiştir. İşte Peygamber Efendimiz bu mübârek zatın soyundan dünyaya şeref vermiştir.

§ ishak Aleyhisselâm: Hz. İbrahim’in ikinci oğludur. Annesi Sare’dir. Bu zat daha babasının hayatında Şam ahalisine peygamber gönderilmişti. Rivayete göre 160 yaşında iken vefat etmiş Hz. İbrahim’in defnedilmiş bulunduğu mağaraya defnedilmiştir. Soyundan birçok peygamber gelmiştir.

§ Yakup Aleyhisselâm: İshak Aleyhisselâmın oğludur. Lekabı “İsrail” dir. Bu sebeple onun soyundan olanlara İsrail oğulları denilmiştir. Babasından sonra yerine peygamber olarak Kenan elinde kalmış, sonra da Mısır’a giderek orada vefat etmiş, mübârek na’şı Ceddi Hz. İbrahim’in defnedilmiş olduğu mağaraya götürülüp defnedilmiştir.

§ Esbat: Bir kimsenin erkek ve kız çocuğunun çocuğu yani torunları demektir. Tekil Sıbt’dır. İsrail oğullarına esbat denmiştir. Bu Kabileler yerinde kullanılmıştır.
141. O bir ümmettir ki, gelip geçmiştir. Ona kendi kazandığı, size de sizin kazandığınız vardır. Ve siz onların yapmış olduklarından mesul olmayacaksınızdır.

141. Bu âyeti kerime ata ve ecdat ile iftihar edilmenin onlara güvenilmesi insan tabiatından yerleşmiş bir özellik olduğundan, bundan sakındırmak için bir hikmet gereği tekrar nazil olmuştur. Yahut 134. âyeti kerimedeki hitap İsrail oğullarına, bu âyeti kerimedeki hitap da Muhammed ümmetine yöneliktir. Bu takdirde bu tekrar sayılmaz. Buyrulmuş oluyor ki: Ey Muhammed Ümmeti! (O) İbrahim ile Yakup ve onların Allah’ın birliğine inanan evlâd ve torunları (bir ümmettir ki gelip geçmişlerdir.) tarihe karışmışlardır.

Sizinle alâkaları kalmamıştır. (O ümmete kendi kazanmış olduğu şeyler aittir.) O şeylerin mükâfatı, sorumluluğu ona aittir. (Size de, sizin kazanmış olduğunuz şeyler vardır.) Siz de bu amellerinize göre mükâfat veya ceza göreceksiniz. Artık siz kendinizi düşününüz. (Ve siz onların) o eski ümmetlerin (yapmış olduklarından mesul olmayacaksınızdır.) O halde onların nâil olacakları mükâfatlara da ortak olamazsınız. Onların amellerinin faydası da, zararı da kendilerine aittir. Artık onların güzel amellerinden hisse alacağınıza ümitli olarak onlara dayanıp güvenmeyin. Kendi üzerinize düşen vazifeleri ihmal eylemeyiniz.

Ey ümmeti Muhammed!.. Siz müstakil bir ümmetsiniz. Sizin mükellef olduğunuz vazifeler de hikmek icabı olarak sizlere mahsustur. Binaenaleyh her hususta geçmiş milletlerin hükümlerine tâbi olmanız icap etmez. Bunun içindir ki, ibâdetler, muameleler hususunda size mahsus bir yenilik vardır. Buna o kavimlerin itiraz hakkı olamaz. İşte kıbleyi değiştirme meselesi de bu cümledendir.
142. Yakında diyeceklerdir ki: Onları yöneldikleri kıblelerinden hangi şey çevirdi? De ki: Doğu da Batı da Allah’ındır. Dilediği kimseyi doğru bir yola iletir.

142. Bu âyeti kerime, Kâbei Muazzamaya yönelerek namaz kılınmasına itiraz eden anlayışsız bir taifenin fikrî sapıklığını göstermektedir. Şöyle ki: (İnsanlardan beyinsiz olanlar) Yahudiler, münafıklar veya diğer bir kısım cahiller (yakında) kıblenin değiştirildiğini öğrenince (diyecekler ki onları) o müslümanları (tarafına yöneldikleri kıblelerinden) yani Beyti Mukaddes tarafına yönelerek namaz kılmalarından (hangi şey geri çevirdi?) Habibim!.. Onlara (de ki: Doğu da, batı da Allahındır) hepsi de onun mülküdür.

Halk ta onun kullarıdır. Hiç bir taraf, kendi mahiyeti itirabiyle kendisinden başka yöne ibâdette dönülmesini engelleyecek bir ayrıcalığa sâhip değildir. Asıl gözetilecek şey, Allah’ın emridir. Cenâb-ı Hak hangi tarafa yönelerek ibâdet edilmesini emrederse ona uymak lâzım gelir. O Yüce Yaratıcı (dilediği kulunu doğru yola hidayet eder.) Binaenaleyh bir müddet Beyti Makdise sonra da Kâbei Muazzamaya yönelerek namaz kılınması da o hikmet sahibi Mabûdun bir hikmeti gereğidir. Buna kim karışabilir. Bu gibi ilâhî emirlere riayet edilmelidir ki ona samimî şekilde itaat ve bağlılığımız ortaya çıkabilsin.

§ Kıble: Namazda tarafına yüz çevirecek yer demektir. Peygamber Efendimiz Mekkei Mükkeremede iken Beytullaha, Medinei Münevvereye hicreti müteakıp bir müddet Kudsi Şerife daha sonra da yine Kâbei Muazzamaya doğru namaz kılmakla mükellef olmuştur.
143. Ve işte böylece sizleri de bir orta ümmeti kıldık ki İnsanlar üzerine şahitler olasınız. Ve bu peygamber de sizlerin üzerinize tam bir şahit olsun. Ve senin evvelce tarafına yönelmiş bulunduğun Kâbe’yi yine kıble yapmadık, ancak Rasule kimlerin tâbi olacaklarını gerisi gerisine döneceklerden ayırmak için yaptık. Gerçi bu büyük bir hâdisedir. Ancak Allah’ın hidayet ettiği zatlar hakkında değil. Ve Allah sizin imanınızı elbette zâyi edecek değildir. Şüphe yok ki Allah Teâlâ insanlara karşı elbette çok şefkatli, pek merhametlidir.

143. Bu âyeti kerime, ümmeti Muhammed’in pek seçkin bir ümmet olduğunu, dinî hükümlere hakkıyla itattkâr bulunduğunu beyan etmektedir. Kıblenin değişmesi meselesini tutamak edinerek İslâmiyete itiraz etmek isteyenleri de reddeylemektedir. Bu cümleden olarak Yahudiler demişlerdi ki:

Ey Müslümanlar! Eğer Kudüse doğru namaz kılmanız bir hidayet gereği ise şimdi Kâbeye doğru namaz kılınca o hidayetten mahrum kalmış olmazmısınız?.. Kudüse doğru fıâmaz, bir dalâlet eseri ise evvelki namazlarınız ne olacak? Ve o tarafa namaz kılanlardan vefat edenler de delâlet üzere vefat etmiş olmayacaklar mı? İşte bunların bu iddialarını red için buyruluyor ki: (Ve işte böylece) İbrahim Aleyhisselâm ile onun Allah’ı birleyen zürriyetini biz seçkin kıldığımız gibi (sizleri de bir orta ümmet kıldık). Sizi de ey ümmeti Muhammed Adil, mutedil, ifrat ve tefritten uzak, seçkin bir ümmet olarak varlık alanına geçirdik.

(ki İnsanlar üzerine şahitler olasınız.) Onlara peygamberlerinin Allah’ın hükümlerini tebliğ etmiş olduklarına dair kıyamet gününde şahitlikte bulunasınız. Çünkü müslümanlar bu hakikati peygamberimizin beyanları ve Kur’ân’ı Kerim’in tebliğler! vasıtasiyle kesin olarak bilmektedirler. (Rasûllullahta sizin üzerinize tam bir şahit olsun.) Son peygamber sizi tezkiye etsin, adaletinize şahitlikte bulunsun. (Ve senin evvelce tarafına yönelmiş bulunduğun Kâbe’yi yine Kıble yapmadık, ancak o Rasûle kimin tâbi olup kimin gerisin geriye döneceğini bilmemiz için yaptık.) Yani hakikî müslümanlar ile münafıkları, dinden dönenleri birbirinden ayıklamak için yaptık. Kâbe’nin böyle yeniden kıble ciheti olması bu hususta itaatli olanlar ile asî olanların halleri herkesçe bilinsin içindir. Yoksa her şey, bütün evrendeki olanlar meydana gelmeden evvel de Cenab’ı Hakka malumdur.

Ancak meydana gelmelidir ki, mükâfat ve cezaya vesile olsun. (Gerçi bu) Kıblenin yine Kâbe cihetine çevrilmesi (bir büyük hâdisedir.) Cenâb-ı Hakkın emir ve yasağındaki fayda ve hikmeti güzelce düşünmeyenler için ağır gelecektir. (Ancak Allah’ın hidayete erdirdiği zatlar hakkında değil.) Onlar böyle bir değişimi büyütmezler, elbette bir hikmete müsteniddir diye onu hemen kabul ve takdir ederler.

(Ve Allah sizin imanınızı elbette zayi’edecek değildir.) Hak Teâlâ sizin imanınızdaki sebatınızı, Kâbe’ye dönme sebebi ile imanınıza bir sarsıntı ârız olmadığını bilir, size mükâfatlar verir. Vaktiyle Beyti Makdise doğru kıldığınız namazları da zâyi, sevaptan mahrum kılmayacaktır. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ İnsanlara karşı şefkatlidir.) kullarına şefkati, lütfü pek çoktur ve (merhametlidir) rahmet ve merhameti pek ziyadedir, onları esirger ve korur. Artık onların ilâhî emre uyarak yapmış oldukları amelleri zâyi, mükâf attan mahrum olur mu?.. Elbette olmaz.
144. Biz yüzünün semaya doğru çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni hoşnut olacağın bir kıbleye muhakkak yönelteceğiz. Haydi yüzünü Mescidi Haram tarafına döndür. Ve her nerede bulunursanız yüzlerinizi onun tarafına yöneltiniz. Ve şüphe yok ki kendilerine kitap verilmiş olanlar da bunun Rableri tarafından hakkolduğunu elbette bilirler. Ve Allah onların amellerinden gafil değildir.

144. Bu âyeti kerime Kıblenin değişmesi hakkındaki ilâhî emrin geldiğini bildirmektedir. Bu değiştirme Bedir savaşından evvel Recep ayında öğle vaktini müteakip gelmiştir. Şerî emirlerden İlk evvel nesh olan da bu kıblenin değişmesi meselesidir.

Bu âyeti kerimede şöyle buyruluyor: Habibim! (Biz yüzünün semaya doğru çevrilip, durduğunu muhakkak görüyoruz.) Kıblenin Kâbe-i Muazzama tarafına değiştirilmesi hakkında Cibrili eminin sema tarafından bir vahiy getirmesini büyük bir arzu ile bekliyordun.

(Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye muhakkak yönelteceğiz.) Yani arzu ve temenni ettiğin Beytullaha doğru namaz kılmana emir vereceğiz. (Haydi yüzünü Mecsidi Haram) yani Kâbe-i Muazzama (tarafına döndür.) O tarafa yönelerek namaz kıl. (Ve) Ey Ümmeti Muhammed, sizler de (her nerede bulunursanız) karada, denizde, Doğuda, Batıda bulunup namaz kılacağınız zaman (yüzlerinizi onun tarafına) Mescidi Harama doğru (tevcih ediniz.) Şimdi size bu emredilmiştir.

Size böyle emredileceği önceki kitaplarda da yazılmıştır. (Ve şüphe yok ki kendilerine kitap verilmiş olanlar da) Yahudiler de, Hıristiyanlar da (bunun) bu kıblenin değiştirilmesi meselesinin (Rabbileri tarafından hak olduğunu elbette bilirler.) Artık ona nasıl itiraz edebilirler! Nitekim onların âlimlerinden Abdullah ibni Selâm gibi, zatlar bunu itiraf etmiş, İslâm şerefine nâilolmuşlardır.

(Ve Allah onların amellerinden gafîl değildir) her birine ameline, tasdik ve inkârına göre mükâfat ve ceza verecektir. Bu kıblenin değiştirilmesini hikmete muafık görmeyenler de lâyık oldukları cezaya kavuşacaklardır. Ne büyük bir uyan ve tehdit!..
145. And olsun ki sen kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olanlara her ne delil getirsen yine senin Kıblene tâbi olmuş olmayacaklarıdır. Sen de onların Kıblesine tâbi olmazsın. Onların bâzıları da bazılarının Kıblesine tâbi değildir. Ve kasem olsun ki sana gelen ilimden sonra onların isteklerine tâbi olacak olsan şüphe yok sen de o zaman zalimlerden olmuş olursun.

145. Bu âyeti kerime, Yahudiler ile Hıristiyanların -Genel durumları itibariyle-kendi dinlerinde ne kadar tutucu olup hakkı kabule temayül göstermediklerini, onlara bu gibi hususlarda tâbi olacak olanların da kendi nefislerine, kendi varlıklarına ne kadar zulüm ve ihanette bulunmuş olacaklarını gösteriyor.

Evet… Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: (Mukaddes Zatıma yemîn olsun ki, sen kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olanlara) Yahudiler ile Hıristiyanlara (her ne delil getirsen) Kâbe tarafına yönelmen hak olduğuna ve diğer hususlara dâir her ne delil, getirsen, her hangi bir mucize göstersen (senin Kıblene tâbi olmayacaklardır.) Onlar bir kibirleşme, bir inat eseri olarak bunu inkâra devamda bulunurlar. Maamafih (sen onların Kıblesine tâbi olmazsın.) Artık onlar buna ümitli olmasınlar. Nitekim (onların bâzıları da bâzılarının Kıblesine tâbi değildir.) Onlar müslümanlara karşı bu hususta müttefik olsalar da Kıble edinme hakkında yine biri birine muhalif bulunmaktadırlar. Yahudiler Sahreye, Hıristiyanlar da Güneş’in doğduğu tarafa ibadette bulunurlar.

Habibim!.. (Ve yemin olsun ki sana gelen ilimden) Kıble yönü sana gelen vahyile bildirildikten (sonra) farza (onların arzularına tâbi olacak olsan şüphe yok ki sen de o zaman zalimlerden olmuş olursun.) Rasûli Ekrem mâsum olduğundan ehli kitabın arzularına tâbi olmayacağı muhakkaktır. Bu gibi ilâhî beyanlar asıl bizleri ikaz ve irşat hikmetini kapsamaktadır. Bizleri gayri müslimlere uymaktan, onların dinî ayinlerine iştirak etmekten sakındırmakta ve kaçındırmaktadır.
146. O kendilerine kitap verdiğimiz kimseler kendi oğullarını bildikleri gibi onu da bilirler. Fakat onlardan bir fırka, hiç şüphe yok ki, bilir oldukları halde hakkı gizlerler.

146. ‘Bu âyeti kerime Peygamber Efendimizin bütün şemail ve vasıflarını önceki kitaplarda anlatılmış olduğunu gösteriyor. Şöyle ki: (O kendilerine kitap verdiğimiz kimseler) yani Yahudilerin, Hıristiyanların âlimleri (kendi oğullarını) tanıyıp (bildikleri gibi onu da) Hz. Muhammed’i de tanıyıp (bilirler.)

Çünkü onun mübârek varlığını kitaplarında açıkça görüp okumuşlardır. (Fakat) bu böyle iken (onlardan bir fırka, hiç şüphe yok ki bilir oldukları halde hakkı gizlerler.) Onun peygamberlik ve risaletini tasdik etmezler. Nefislerinin isteğine tâbi, şahsî menfaatlerine düşkün oldukları için öyle parlak bir hakikati tasdik ederek şerefi İman şerefine nâil olmazlar.

§ Hz. Ömer, Yahudi âlimlerinden, olup İslâm şerefine nâil bulunmuş olan Abdullah ibni Selâma demiş ki: Sen Hz. Muhammed’i nasıl tanıyıpbildin? O da demiş ki: Ben onu kendi oğlumu bildiğimden daha ziyade bilip tanıdım. Çünkü ben kendi evladımdan şüphe edebilirim.

Onun annesi belki başkasından edinmiş olabilir. Fakat ben Hz. Muhammed’in zatında, peygamberlik ve risaletinde aslâ şüphe etmem. Bunun üzerine Hz. Ömer: Allah seni ey ibni Selâm!.. Muvaffak etsin, çok doğru söyledin demiştir.
147. O hak, Rabbindendir. Artık şüphe edenlerden sakın olma.

147. Bu âyeti kerime de hak olduğu sabit olan şeyleri hemen kabul edip bu hususta bir takım inkârcıların, yabancıların kötü telkinlerine kulak vermemelerini bütün bu ümmeti merhumeye emir ve tavsiye etmektedir. Şöyle ki: Habibim! (O hak Rabbindendir.)

Yani: Senin peygamberlik ve risaletin, senin Kâbeye yönelerek namaz kılacağın veya senin önceki kitaplarda yazılı evsafın tarafı ilâhîden takdir ve tesbit buyrulmuş birer hak ve hakikattir.

(Artık şüphe edenlerden sakın olma.) Hemen uhdene düşen vazifeleri yap, Kıbleye yönelerek namaz kıl, İslâmiyet aleyhindeki dedi koduya kulak asma. Bu ilâhî emri, Hz. Peygamber vasıtasiyle bütün Muhammed ümmetine aittir. Peygamber Efendimizin masum, her türlü şüphelerden beri olduğu ise kesin olarak bilinmektedir.
148. Her birinin bir kıblesi vardır, o yüzünü o kıbleye döndürür. Artık hayırlı işlere koşunuz. Siz her nerede olursanız olunuz Allah Teâlâ hepinizi bir araya getirir. Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeye kadirdir.

148. Bu âyeti kerime müslümanların bir kıbleye yönelerek ibâdet ve itaatte bulunmalarını, hayırlı ve güzel işlere koşmalarını, bu sebeple bir birlik teşkil edip fevz ve kurtuluşa nâil olmalarını emir ve tavsiye buyuruyor. Şöyle ki (Her birinin bir kıblesi vardır, o yüzünü o kıbleye döndürür.) Yani: Her ümmet için bir kıble, ibâdette yöneleceği bir makam vardır. Yahut müslümanlardan her zümre için bulundukları beldelere göre belirli bir kıble yönü vardır. (Artık hayırlı işlere koşunuz.)

Kıble tarafına yönelerek namaz kılınız, ibâdet ve itaate devam ediniz, kabulünü Hak Teâlâ’dan dileyiniz ki, dünya ve ahiret saadetine nâil olasınız. (Siz her nerede ikâmet ederseniz ediniz) ey müslümanlar! Ey ehli kitap! (Allah Teâlâ hepinizi toplayacak, bir araya getirecektir.) Sizi kıyâmet sahasına erdirecek, size amellerinize göre mükâfat veya ceza verecektir. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeye kadirdir.) Binaenaleyh sizleri diriltip bir araya toplamaya da kudreti fazlasıyla yeterlidir. Artık ona göre düşünüp hareket ediniz.
149. Ve her nereden sefere çıkarsan hemen yüzünü Mescidi Haram tarafına döndür. Şüphe yok ki bu Rabbin katından bir haktır. Ve Allah Teâlâ sizin amellerinizden gâfil değildir.

149. Bu âyeti kerime Allah’ın rahmetine ermiş bir ümmetin kendi kıblelerine yönelerek ibâdete devam etmelerini, bu bakımdan bir birlik teşkil edip fevz ve kurtuluşa nâil olmalarını şöylece emir ve tavsiye buyuruyor: Habibim!.. (Ve her nereden) sefere (çıkarsan hemen) namazda (yüzünü Mescidi Haram) Kâbe’i Muazzama (tarafına döndür. Şüphe yok ki bu) husustaki emir (rabbin tarafından bir haktır.) Bir hikmete dayanan hakikattir. (Ve Allah Teâlâ sizin işlediklerinizden gâfîl değildir.) Bu emre itaat edip etmeyenlerin hareketlerini bilir, ona göremükâfat ve cezâ verir. Artık bunu düşünüp işinizi tanzim ediniz.
150. Ve her nereden sefere çıkarsan hemen yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir ve her nerede bulunursanız yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz. Ta ki İnsanlar için sizin Üzerinize bir delil bulunmasın. Ancak onlardan zalim olanlar müstesna. Artık onlardan korkmayınız. Ve benden korkunuz. Hem üzerinizdeki nimetimi itmam edeyim, hem de hidayete nâil olmanızı ümit edebilesiniz.

150. Bu ayeti kerime kıbleye yönelme meselesini pekiştirmekte ve yerleştirmektedir. Çünkü bu husustaki nesh, kıblenin değişmesi hakkındaki emir, bir ilâhî İmtihandır, yanlış anlaşılması, yanlış telâkki edilmesi muhtemeldir. Binaenaleyh bu emir kendisinde bir şüpheye, bir tereddüde mahal kalmaması için hikmete binaen üç kere tekid buyrulmuştur.

Bununla beraber, bu üç emrin ikisi bizzat Hz. Peygambere üçüncüsü de bütün ümmeti Muhammede müteveccih bulunmuştur. Şöyle buyruluyor ki: (Ve her nereden) sefere (çıkarsan) namazda (yüzünü hemen Mescidi Haram tarafına çevir.) O yöne doğru namaz kıl. (Ve) ey rahmete ermiş!..

Sizler de (her nerede bulunursanız) gerek yurdunuzda ve gerek sefer halinde (yüzlerinizi) namaz kılarken (onun) o mescidi haramın (tarafına döndürünüz.) Bu bir hikmet gereğidir. (Takî İnsanlar için aleyhinize bir delil bulunmasın) Şöyle ki: Tevrat’ta ahir zaman peygamberinin kudüs tarafını bırakıp kâbe tarafına namaz kılacağı yazılıdır. Eğer şimdi müslümanlar kâbe tarafına namaz kılmayacak olsalar, bir kısım inkarcılar bunu delil getirmeye kalkışırlar, eğer bu zat, ahir zaman peygamberi olsa idi Tevrat’ın bildirdiği şekilde kâbe tarafına dönüp namaz kılarlardı, derdiler.

Artık bu gibi bir delil getirmeye meydan kalmaması için hemen Kâbe tarafına yönelerek namaza devam ediniz. (Ancak o zalimlerden) o hakkı inkâr eden topluluktan (olanlar müstesna.) Onlar da kendi kuruntularına göre aleyhinize delil getirmek isterler. Meselâ derler ki: Muhammed -aleyhisselâm- ın kâbe tarafına yönelmesi, kavminin dinîne meyhnden ve beldesine muhabbetinden dolayıdır.

Bu gibi sözlerin ise ne ehemmiyeti vardır. Bunlar aleyhte bir delil olacak şeyler değildir. (Artık) Ey müslümanlar! (onlardan) o zalimler, cahiller topluluğundan (korkmayınız) onların öyle yerme ve ayıplamalarına bakmayınız. Onlar size bir zarar veremezler, benim emirlerime sarılınız. (Ve benden korkunuz) ki (hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım, hem de hidâyete nâil olmanızı) hidayet üzere devamlı olmanızı (ümit edebilesiniz.)

§ Bu ayeti kerimedeki nîmetin tamamından maksat, İslâmiyet üzere ölmektir. Veya cennete girmek ile Allah Teâlâyı görme şerefine ermektir. § Bu ayeti kerimede şuna da işaret vardır ki hiç bir kimse iyi bir âkibete nâil olacağını kesin olarak bilemez, nice kimseler senelerce hidayet yolunda iken bilahara bundan çıkmış dalâlete düşmüşlerdir. Binaenaleyh hidayet üzere devamlı olmayı Cenâb-ı Haktan niyaz etmeli, bu muvaffakiyet! ancak onun şefkat ve merhametinden beklemelidir.
151. Nitekim sizin içinizde sizden bir peygamber gönderdik ki sizebizim ayetlerimizi okuyor ve sizleri tezkiye ediyor ve sizlere hitap, hikmet öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor.

151. Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Hakkın müslümanlar için nimetlerini tamamlayacağına dair olan vadini bizlere hatırlatıyor. Bu ümmet hakkında nice ilâhî lutüfların tecellî etmiş olduğunu gösteriyor ve kısaca şöyle buyuruyor: Ey ümmeti muhammed (Nitekim sizin içinizde) İbrahim aleyhisselâmın mübârek soyundan olmak üzere (sizden) insanlar cinsinden (bir peygamber gönderdik ki) o son peygamber Hz. Muhammed’dir.

O öyle bir peygamberdir ki, ey insanlar! (Sizi bizim ayetlerimizi) Kur’ân’ı Kerim’i (okuyor) tilâvette bulunuyor (ve sizleri tezkiye ediyor) sizleri küfür ve günahtan temizlemeye çalışıyor (Ve sizlere kitabı) Kur’ân-ı Kerim’i (hikmeti) ahlâka, ictimaiyata, muamelâta ait hayatın tanzimini gerektiren hükümleri (öğretiyor.

Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri) tefekkür ile, düşünme ile bilinemeyip ilâhî vahiy vasıtasıyla bilinen bir nice meseleleri (öğretiyor.) Ne büyük bir rehber, ne muazzam bir peygamber!

Evet… Peygamber Efendimiz bütün insanlığı hak ve hakikatten haberdar etmek, insanlık alemini maddî ve manevî hasletlerle süslemek ve onları uyarmak için Allah tarafından insanlığa en büyük bir nîmettir. Ne mutlu bunu takdir ederek yüce peygamberin o mukaddes hayatını kurtuluş ve saadet rehberi edinenlere!
152. Artık beni zikrediniz ki ben de sizi zikiredeyim. Ve bana şükrediniz, bana nankörlükte bulunmayınız.

152. Bu ayeti kerimede Cenâb-ı Hakkın o muazzam nimetlerine nâil olan insanlara, düşünme ve teşekkür vazîfelerini telkin buyuruyor. Evet… Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki (Artık beni zikrediniz.) kalbinizi, ruhunuzu, lisanınızı benim zikrimle aydınlatınız ve süsleyiniz.

Namaza, niyaza, tevhid ve tesbihe devam ediniz, (ki ben de sizi anayım.) Sizin ibadetlerinizi kabul, sizi sıkıntı ve belâ anlarında himaye edip koruyayım. (Ve) ey kullarım! Nâil olduğunuz nimetlerden dolayı (bana şükrediniz.) Bu nimetlere ibâdet ve itaatle karşılık veriniz. (Bana nankörlükte bulunmayınız.) Nimetlerimi inkâr, emrime isyan etmek suretiyle nankörlükte bulunmaktan sakınınız, sizin ebedî selâmet ve saadetiniz buna bağlıdır.

§ Zikr: Lûgatte anmak, yad etmek, hatıra getirmek, beyan ve ifade etmek, hafızada olanları hatırlamak gibi manalara gelir, İstilahta Cenâb-ı Hakkın yüce ismini büyüklüğünü ve uluhiyetini anmaktır ki üç şekilde olur. Şöyle ki: Ya lisânen olur.

Bu, Hak Teâlâ’nın mübârek isimlerinden birini veya bir kaçını lisan ile söylemektir. Allah… Allah… denilmesi gibi. Ya bedenen olur.

Bu da namaz, oruç gibi ibâdetleri ifa etmektir. Veya kalben olur. Bu da: Allah-u Teâlâ’nın varlığını, kudret ve azametini düşünüp ruhî bir neş’eyi elde etmektir. Ya ilâhî! beni gafletten uyandır daim, Zikrü fikrinle benim kalbimi tenvir eyle. Allahım! Beni daima gafletten uyandır, Senin zikrin ve fikrinle benim kalbimi aydınlat.

§ Şükür; İyiliğe karşı minnettarlık göstermektir, İyiliğe karşı sözleveya fiile gösterilen kadirşinaslıktır. Cenâb-ı Hakka şükretmek ise üç şekilde olur. Birincisi: Lisânen şükürdür. Bu, Cenab’ı Hakkın nimetlerine karşı yüce Allah’a dil ile saygı göstermektir. İkincisi: Bedenen şükürdür. Bu da Hak Teâlâ’nın nimetlerini hatırlayarak şükür secdesine kapanmak gibi bir şekilde olur. Üçüncüsü de: Kalben şükürdür ki bu da Allah’ın nimetlerini düşünerek kalben saygılı hislerle mütehassis olmaktır. Şükrün zıddı, küfr ve nankörlüktür ki nîmeti gizlemek ve inkâr eylemektir. Nitekim bir zat şöyle demiştir:


Nimete şükr etmek, nimeti artırır.

Nîmete karşı nankörlükte bulunmak da nimetin yok olmasına, elden çıkmasına sebep olur.
153. Ey mü’minler! Sabır ile namaz ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir.

153. Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Hakkın bir çok nimetlerine nâil olan müslümanların bir hikmet gereği olarak bazı hoş olmayan hallere maruz kalabileceklerini, bu takdirde sabır ile ve namaz ile yardım isteğinde bulunup mükâfata ereceklerini gösteriyor.

Evet… Buyruluyor ki: (Ey İman edenler!) günahlardan kaçınmak, bazı belalara, müsibetlere tahammül edebilmek, cihada, ibâdet ve itaata devamda bulunabilmek gibi hususlarda (sabır ile ve namaz ile) Allah Teâlâ’dan (yardım isteyiniz.) Ümitsizlik ve kedere kapılmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir.) Yani onların sabrını bilir, kendilerine imdat eder, mükâfatlar ihsan buyurur.

§ Sabır: Acıya katlanmak, insan tabiatına uygun olmayan hallere karşı telâş göstermeyip sarsılmadan tahammül etmek demektir. Akıl ve şeriata aykırı şeylerden kaçınarak nefsi tutmak ta sabırdır. Sabreden zafer bulur. Nitekim şöyle denilmiştir:


Evet… Sabır acıdır, müşküldür, fakat meyvesi pek tatlıdır. Bir çok eziyetler sabır ve sebat, hakka dua ve niyaz sayesinde ortadan kalkar. İşte, namazda insanın ruhuna, azmine kuvvet veren en yüce dua ve niyâzı kapsayan bir ibâdet olduğundan buna güzelce devam edilmesi de insanın maddî ve mânevî kederlerini, üzüntülerin! gidermeğe en mükemmel bir vesîledir.
154. Ve Allah yolunda öldürülenlere, ölülerdir, demeyiniz. Yok, onlar hayattadırlar, fakat siz bilmezsiniz.

154. Bu âyeti kerime de işâret ediyor ki, hak yolunda cihad da bulunup şehid olmak ta nefse ağır gelirse de bu gerçekte bir mutlu,ebedî hayata nâil olmaktan başka değildir. Artık buna sabredilmez mi? Evet… Buyuruluyor ki (Ve) Ey müslümanlar!.. (Allah yolunda Öldürülenlere de ölülerdir demeyiniz.) Onlar hak yolunda fâni hayatı terk edip ebedî bir hayata ermişlerdir.

Onlar kendilerine tahsis edilen yüksek makamlarda rızıklandırılmaktadırlar. Nice ruhanî, mânevî nimetlere nâil bulunmaktadırlar. Artık onlara nasıl “ölüler” denilebilir? (Yok onlar hayattadırlar.) Onların bu hayatını (fakat siz bilmezsiniz.) Onların hayat şekli akıl ile değil vahyi ilâhî ile malumdur. Onların hayatı dünyadaki hayatın kat kat üstündedir. Buna dair bir çok hadisi şerif de vardır.
155. Vallahi biz sizleri elbette biraz korku ile açlık ile mallardan, canlardan, mahsulâttan biraz eksiklik ile imtahan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.

155. Bu âyeti kerime hakikî mü’minlerin bir hikmete binaen bâzı hoş görmeyecekleri hallere mâruz kalacaklarını ve o zaman Cenab’ı Hakkın takdirine teslimiyet gösterip tesellî olacaklarını mükâfat elde edeceklerini gösteriyor.

Şöyle ki: Ey ümmeti Muhammed (Bir olan Yüce Zatıma andolsun ki, biz sizleri elbette biraz korku ile) düşman endişesi ile (biraz açlık ile) kıtlık ve pahalılık ile (mallardan, canlardan, mahsulâttan biraz eksiklik ile) bunların helâkiyle, ölmesi, öldürülmesi, ihtiyar ve hasta olması ile, gelişip artmayıp zâyi bulunması ile (imtihan edeceğiz.) Bu takdiri ilâhiye hanginizin razı, sabırlı olup olmadığını meydana çıkaracağız. Rasûlüm!…

Sen de şu kendilerine gelen bu gibi müsibetlere karşı (sabredenleri müjdele) Onlar bu yüzden ne büyük mükâfatlara nâil olacaklardır.
156. Onlar ki, kendilerine bir musîbet isâbet ettiği zaman: “Biz Allah içiniz ve biz sonunda ona döneceğiz” derler.

156. Bu âyeti kerime de hakikaten sabırlı olanların kimlerden ibâret olduklarını bildiriyor. Şöyle ki: (Onlar) o sabredenler, o zatlardır (ki, kendilerine) hak tarafından (bir musibet) kötü, hoş görmeyecekleri bir hâdise (isâbet ettiği zaman) büyük bir ümitsizlik ve kedere kapılmazlar.

Belki (= Biz Allah içiniz, bîz sonunda ona döneceğiz, derler.) Yani: Biz Allah Teâlâ’nın kullarıyız, onun kölesiyiz, ve sonunda onun mânevî huzuruna, âhiret âlemine dönüp gideceğiz. Bu geçici hayatın ne ehemmiyeti vardır, bu hayatta göreceğimiz şeyler geçicidir. Bu hoş olmayan haller de yok olur, bunlardan dolayı sevaba nâil oluruz diye teselli bulurlar.
157. İşte onlar için Rableri tarafından mağfiretler ve rahmet vardır. Hidâyete erenler de onlardır.

157. Bu âyeti kerime de sabredenlerin nâil olacakları mükâfatı açıklıyor. Şöyle ki: (İşte onlar) o kendilerinin Allah’a döneceklerini söyleyen sabırlı zatlar (İçin Rabbleri tarafından mağfiretler) vardır (ve rahmet vardır.) Lûtf ve ihsan takdir edilmiştir. (Ve hidâyete erenler de) doğru yolu takip etmiş olanlar da (onlardır.) Ne büyük başarı!

§ Salevât: Salatin çoğuludur. Salât ta: Allah’tan rahmet, günahları affetmek ve örtmektir. Meleklerden istiğfardır. Ve mü’minlerden de dua mânâsınadır. Namaz dediğimiz ibâdetin de ismidir.

§ istirca: Rücu etmek, geri dönmek ve müsibet zamanında



Biz Allah içiniz, biz sonunda ona döneceğiz, demektir. İstirca: Yalnız lisan ile değil kalp ile de olmalıdır. Şöyle ki: Bir mü’min bâzı belâlara düşebilir. Fakat düşünür, bunda da elbet bir hikmet vardır der. Ben şu kadar ilâhî nimetlere mazhar bulunuyorum, elhamdülillah müslümânım, Hz. muhammed’in ümmetindenim, şimdi böyle bir musibete tutulmam da elbette ilâhî bir hikmet gereğidir. Cenâb-ı Hakkın bana verdiği nimetler şimdi elimden aldığı nimetlerden kat kat fazladır.

Veren de odur, alan da odur. Ben de nihâyet onun mânevî huzuruna gideceğim, ebedî hayata nâil olacağım. Artık bu geçici belânın ne ehemmiyeti vardır? diye güzel kanaatini gösterir. Böyle bir kanaat ise insana teselli verir. İnsanın güzel inancına delalet eder, bu yüzden sevap ve mükâfata nâil olur.

Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Bir müslümana bir dert, bir ağrı, bir düşünce, bir gam, bir hüzün, İsabet etmez ki, hattâ bir uzvuna bir diken batmaz ki illâ onun sebebiyle Cenâb-ı Hak o müslümanın hatalarını affeder ve örter.” Bu arıza, o müslüman için günahlarına keffaret olmuş olur. Ne büyük ilâhî merhamet. Diğer bir hadisi şerifte de buyrulmuştur ki: “Mü’mine her eziyet veren şey bir musibettir.” İşte böyle bir musibete karşı


diyen mü’minler ilâhî affa ve ilâhî lütufa nâil olacaklardır.

§ İbrahim Hakkı merhumun şu kıtası ne kadar güzeldir.

“Haktan olacak işler”

“Boştur gamü teşvişler”

“Hak bildiğini işler”

“Mevlâ görelim neyler”

“Neylerse güzel eyler”
158. Şüphe yok ki Sefa ile Merve Allah Teâlâ’nın şaairinden “dinî merasiminden” dir. Artık her kim haç veya umre niyetiyle Beytullahı ziyâret ederse tavafı bu ikisiyle beraber yapmasında kendisi için hiç bir günah yoktur. Ve her kim bir hayri nafile olarak yaparsa şüphe yok ki Allah Teâlâ kabul edendir, bilendir.

158. Bu âyeti kerime; sözle ve fiil ile Allah’ı zikretmeyi içine alan büyük dinî bir vazîfemizi bizlere beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.. (Şüphe yok ki Sefa ile Merve) denilen iki mevki arasında sizin gidip gelmeniz, Say denilen dinî merasimi ifa etmeniz (Allah Teâlâ’nın şaairindendir.) Ona yapılan ibâdetler, muhabbetler, alâmetlerindendir.

(Artık her kini Haç veya Ûmre niyetiyle Beytullahı ziyâret ederse tavafı bu ikisiyle beraber yapmasında) yani Kâbe’i Muazzamayı ziyaret eder de onu tavaf etmekle beraber Sefa ile Merve arasında da gider gelir ise bundan dolayı (kendisi için hiç bir günah) sakınca (yoktur.) Bu da bir kulluk vazifesidir, bir itaat alametidir.

(Ve her kim) böyle (bir hayri tatavveen) kendisine vâcip olmasa dahi sırf (Allah rızâsı için yaparsa) pek çok sevâba, mükâfata nâil olur. Zira, (şüphe yok ki Allah Teâlâ şâkirdir) kullarını güzel amellerinden dolayı sevaba nâil buyurur. (Alimdir) her şeyi hakkıyla bilir. Herkese niyetine, ihlasına göre mükâfat ve cezâ verir.

§ Sefa ve Merve: Kâbe’i Muazzamanın hemen bir tarafında bulunan iki tepeden ibarettir. Bunlar bir cadde ile biri birine bağlıdır. Sefa tarafından başlanıp 4 defa Merveye, 3 defa da Merve tarafından Sefaya gidip gelmek biz Hanefilerce bir vaciptir.

Bunlar Beytullahı tavaftan sonra yapılır. Bu, İmamı Ahmete göre sünnettir. İmamı Mâlik ile imami Şâfiye göre de farzdır. Haccın erkânından sayılmıştır. Vaktiyle Sefa ile Mervede birer put vardı. Müşrikler bunları ziyâret ederlerdi. İslâmiyet hâkim olunca o iki put kırılmış, atılmış, o iki mübârek makam bunlardan temizlenmişti.

Bununla beraber bâzı müslümanlar, bu putların böyle vaktiyle bulunmuş olduğundan dolayı bu iki makam arasında gidip gelmeden çekinmişlerdi. Bu âyeti kerime ise böyle bir çekinmeye lüzum olmadığını beyan buyurmuştur.

§ Rasûli Ekrem Hazretleri Hudeybiye anlaşması gereğince hicretin 7. senesi Medine-i Münevvereden Mekke-i Mükerremeye gitmiş, iki bin kadar eshabı kiramı ile Beytullahı ziyaret etmiş ve Sefa ile Merve arasında eshabı kiramın kuvvet ve yiğitliğini göstermek için süratle gidip gelmişlerdi.

Buna “Say denilir. Bu say, bu hareket tarzı Yüce Yaratıcıya saygıyı, İhtiyaçları arz için Beytullahın mübârek kapısı önünde bir şevk ve heyecan ile tekrar tekrar gidip gelerek ilâhî rahmeti beklemenin bir sembolü yerinde bulunmuştur.

§ Hac: Lûgatte tazim edilecek makamları ve diğer yerleri ziyaret kasdinde bulunmaktır. Şeri Şerifte Arafat denilen yerde belirli vakitte bir miktar durmaktan, sonra da gidip Kâbe-i Muazzamayı tavaf suretiyle ziyaret etmekten ibarettir ki, şartlarını taşıyanlar için bu ziyaret bir defaya mahsus olmak üzere farzdır.

Sonra tekrar ziyâret etmek tatavvû, nâfile kabilinden olup sevâba vesîle olan bir ibâdettir. Haç eden zata “Hacı” denir. Ûmre ise lûgatte ziyâret mânasınadır. İstilâhta Kâbe-i Muazzamayı tavaftan ve Sefa ile Merve arasında gidip gelmekten ibârettir. Bunun belirli bir zamanı yoktur. Ve bunun için Arafatta bulunmak lâzım değildir. Bu bir sünneti müekkededir. .Bunu yapan zata “mutemir” denilir.
159. O kimseler ki bizim indirmiş olduğumuz açık delilleri ve hidâyeti İnsanlara açıkça beyan etmiş olduğumuzdan sonra saklarlar, muhakkak onlara Allah Teâlâ lânet eder. Ve onlara lânet ediciler de lânette bulunurlar.

159. Bu âyeti kerime, Peygamberimizin mübârek vasıflarını, İslâmiyetin doğruluğunu, kitaplarında görüp okumuş olan bir takım Yahudi âlimleri hakkında nâzil olmuştur. Ensardan bâzıları, Rasûli Ekrem Efendimizin Tevrat’ta yazılı olan vasıflarını Yahudi bilginlerinden sormuşlar. Onlar ise bunu bile bile saklayıp beyan etmemişlerdi. İşte bu gibi hareketlerin çirkinliğini beyan için şöyle buyruluyor:

(O kimseler ki, bizim indirmiş olduğumuz açık delilleri) recm âyeti gibi, son peygamberin vasıfları gibi şeyleri (ve hidâyeti) o peygambere imâna, ona tâbi olmanın gereğine dalâlet eden mucizeleri biz Tevrat’ta ve diğer semavî kitaplarda (İnsanlara açıkça beyan etmiş olduğumuzdan sonra) bir kıskançlık, bir inâdî küfür eseri olarak (saklarlar) halka bildirmezler. İşte (muhakkak onlara Allah Teâlâ lânet eder.)

Onlarırahmetinden ebediyyen mahrum bırakır. (Ve onlara iânet ediciler de lânette bulunurlar.) Onlara lânet etmesini Cenab’ı Haktan dilerler. Bu lânet okuyanlar, bütün insan ve cinlerin mü’minleridir, veyahut kendilerine mahsus birer lisan ile bütün mahlukattır.

§ Bu ilâhî beyan: Naslara dayalı ve onlardan çıkarılmış olan dinî ilimlerin saklanılmayıp lüzumuna göre açıklanmasını ve ilâm edilmesini icap etmektedir.
160. Ancak tövbe edenler, islâhta bulunanlar ve açıklayanlar müstesna. İşte ben onların tövbelerini kabul ederim. Ve tevbeyi çokça kabul eden, esirgeyen ancak benim.

160. Bu âyeti kerime de, tevbe ve istiğfar edenlere rahmet ve mağfiret kapılarının açık bulunduğunu müjdelemektedir. Şöyle ki, küfür ve isyanlarından dolayı (tövbe edenleri ve) bozduklarını (islâh eyleyenler ve) kitaplarda gördükleri hakikatleri saklamaktan vaz geçip (beyanda bulunanlar müstesna, işte) onlar lânete hedef olmaktan kurtulurlar. (Ben onların tövbelerînî kabul ederim.)

kendilerini azaptan kurtarırım. (Ve tevbeleri çokça kabul eden, esirgeyen ancak benim.) Bana yönelenlere merhamet ve lûtf um boldur. Artık bütün insanlar durumlarını düzelterek bu ilâhî lütfu elde etmek için koşmalı değil midirler?
161. Muhakkak o kimseler ki kâfir oldular ve onlar kâfir oldukları halde öldüler. İşte Allah Teâlâ’nın lâneti de, meleklerin ve bütün insanların lânetleri de onların üzerinedir.

161. Bu âyeti kerime kimlerin ebedî bir şekilde lânete, cehennem azabına mâruz kalacaklarını şöylece gösteriyor. (O kimseler ki kâfir oldular) Allah Teâlâ’yı onun birliğini ve diğer İman edilecek şeyleri ve bilhassa son peygamberi inkâr ettiler, o büyük peygamberin vasıflarını sakladılar, itiraf etmediler (Ve onlar) böyle (kâfir oldukları halde öldüler.) Daha hayatta iken tevbe edip af dilemediler.

(İşte Allah Teâlâ’nın lânetide) bunların üzerinedir, Cenâb-ı Hak bunları ebediyyen azaba uğratacaktır. (Meleklerin ve bütün insanların lânetleri de onların üzerinedir.) Yarabbi! Bu kâfirleri lâik oldukları azaba kavuştur, Rahmetinden ebediyyen mahrum bırak diye lânet okurlar. İnsanları müminleri o kâfirler için böyle lânet edecekleri gibi kâfirler de yarın âhirette biribirine lânette bulunacaklardır. Çünkü onlar dünyada biri birini aldatarak küfre sevkettikleri için ahirette bu hareketlerinin kötülüğünü görünce biri birine lânet etmeğe başlayacaklardır.
162. Orada ebedî bir halde kalacaklardır. Onlardan azap hafifletilmez ve kendilerine aslâ bakılmaz.

162. Bu âyeti kerime de, lânete hedef olacakların ne fena felâketlere uğrayacaklarını gösteriyor. Şöyle ki; onlar, o lânete uğrayanlar (Orada) cehennemde veya lânet içinde (ebedî olarak kalacaklardır.) Haklarında hiç bir şefaat ve saire kabul edilmiyecektir. (Onlardan azap hafîfleştirilmeyecektir.)

Daima aynı azaba mâruz kalacaklardır. (Ve kendilerine aslâ bakılmayacaktır.) Onların yalvarıp yakarmalarına aslâ iltifat olunmayacaktır. Allah’ım, ne elem verici âkıbet!.. Artık böyle bir lânete, felâkete uğramamak için bir kurtuluş çaresi aramalı değilmidir?
163. Ve sizin ilahınız, bir tek ilahtır. O rahman ve rahim olan Allah’tan başka bir tanrı yoktur.

163. Bu âyeti kerime, bütün insanları bir birlik dairesine dâvet ediyor. Onlara lânetten, azaptan kurtulmanın yolunu gösteriyor. Evet buyrulmuş oluyor ki: Ey insanlar! Uyanınız. Öyle fânî, yaratılmış şeylere tapmayınız. Onları mabut edinmeyiniz. (ve) biliniz ki (sizin ilahınız) Yaratıcınız, mabudunuz (bir tek ilahtır.) Bir benzeri, ortağı olmayan Yüce Allah’tır, hepiniz onun kullarısınız. (Ondan başka) hakikî (bir ilâh yoktur.)

Bütün kainatın yaratıcısı, mabudu yalnız odur. O (rahmandır) kullarını esirgeyen, koruyan, rahmetine erdiren odur. Ve O (râhimdir.) Bütün mahlûkatına en rekik (ince) merhametlerde bulunan onlardan tövbe edenlere kusurlarını af edip bağışlayan ancak odur. Artık yalnız ona yönelmeli, ondan aflar, keremler niyaz etmeli değil midir?
164. Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbirini takibinde. İnsanlara faydalı olan şeyler ile denizde akıp giden gemilerde ve Allah’ın semadan indirip onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat verdiği suda ve yeryüzünde her nevi hayat sahibi mahlukatı yaymasında, rüzgârların değiştirilmesinde ve gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta düşünen bir kavm için elbette nice alâmetler vardır.

164. Bu âyeti kerime de, Cenâb-ı Hakkın varlığını, birliğini, kudret ve azametini gösteren yaratılış hârikalarını insanlığın dikkat nazarına takdim ediyor. Evet…. buyruluyor ki: Ey insanlar! Bir kere gözünüzü açın da güzelce bir düşününüz. (Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında) büyük alâmetler, hakkın varlığına büyük delâletler vardır. O muazzam sema kubbeleri, nedir? Şu üzerinde yaşadığımız güzel, pek hoş yer küresi ne kadar lâtiftir? (Gece ile gündüzün birbirini takibinde) de ne kadar âyetler, alâmetler vardır.

Bunlar ne kadar muntazam şekilde biri birini takip eder dururlar. Eğer böyle bir uyum ve intizam bulunmasa yer yüzünde yaşamak kabul olabilir miydi?.. (İnsanlara faydalı olan şeyler ile denizde yürüyen gemilerde) de ilâhî şefkate ne büyük dalâletler vardır. Eğer Cenâb-ı Hak havayı, suları ve diğer kuvvetleri İnsanlara hizmetçi kılmasa idi, deniz vasıtaları ile bir çok iktisadî, içtimaî faydaları elde edebilirler miydi?

Uçakların insanlara hizmeti de bu cümleden değil midir? (Ve Allah’ın gökten) hava tabakalarından (İndirip onunla yer yüzüne ölümünden sonra tekrar hayat verdiği sularda) da onun kudretine ve Rab olduğuna ne kadar delilleri mevcuttur. Yer yüzü kış olunca nebatattan, güzel, zengin çiçeklerden mahrum kalır. Adeta ölmüş, lâtif bir hayattan mahrum kalmış bulunur. Fakat, sonra bahar olur, havadan lâtif, leziz yağmurlar yağmağa başlar, yer yüzüne yeniden bir güzellik, bir tazelik bahşeder.

Yine Allah Teâlâ’nın (yer yüzünde her türlü hayvanatı) hayat sahibi olan mahlûkatı (yaymasında) da nice âyetler vardır. Ne kadar muhtelif, hayat sahibi İnsanlar, aslanlar, atlar, mandalar, kuşlar ve saire vardır. Bütün bunların varlığı hikmet sahibi bir yaratıcının varlığına birer kesin delil değil midir? Aynı şekilde (rüzgârların) vakit vakit (değiştirilmesinde) de Yaratıcımızın varlığına büyük şahadetlervardır.

Bu rüzgârlar Doğu, Batı, Güney, Kuzey kısımlarına ayrılmıştır. Bunlar nefislere rahat ve kuvvet verdikleri için “rih” namını almışlardır. Çoğulu “riyâh” dır. (Ve yer ile gök arasında emre hazır olan bulutta) da hakkın varlığına, kudret ve hikmetine dalâlet eden nice alâmetler vardır. Bu bulutlar güzel, rengârenk bir şekilde görülür. Leziz, şeffaf suları taşırlar. Vakit vakit yükselir alçalır, yer yüzüne serinlik verir, faydalı yağmurlar yağdırırlar. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakkın emrine tâbi, onun yarattığı birer eserdir.

Artık bunlarda şüphe yok ki (aklını güzel kullanan bir kavim için bir çok alâmetler vardır.) Bütün bunlar öyle kendi kendine var olan, bir tesadüf eseri olarak bu kadar hikmetli ve faydalı bulunan şeyler değildir. Hiç bir akıl sahibi bu kanaatle olamaz. Artık bütün bu yaratılış harikalar! bir hikmet sahibi Yaratıcının varlığına, azamet ve kudretine birer parlak delil değil de nedir? Olanlar feyziyabı İntibah aşan kudretten Alırlar hisset ibret temaşai tabiattan.

§ Vaktiyle Kureyş müşrikleri, Peygamber Efendimize müracaat ederek: Ya Muhammed!.. -Aleyhisselâm- Sen mabudunun vasfını bize anlat demişler. Bunun üzerine


= İlahınız bir tek Allah’tır, âyeti kerimesi nâzil olmuştur. Bu müşriklerin 360 putları vardı. Böyle bir mabut nasıl olur? diye taaccüp etmişler, Hz. Peygamber’den bu Allah’ın birliği iddiasında sâdık olduğuna dair kendisinden bir âyet, bir alâmet istemişlerdi.

Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş Cenâb-ı Hakkın varlığına, birliğine delâlet ve şahadet eden bu kainata onların nazarı dikkatleri çekilmiştir. Artık şüphe yok ki aklını, fikrini, muhakemesini kaybetmeyen bir insan bu yaratılış hârikalarını güzelce seyr edince Cenâb-ı Hakkın varlığında, birliğinde aslâ şüphe edemez. Yazık ki akılların!, düşüncelerini suistimal eden bir çok kimseler de bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak uyanma nasip etsin!
165. Ve insanlardan öyleleri vardır ki Allah’tan başkalarını Allah’a denk tanrılar ederler. Onları Allah’ı sever gibi severler. Mü’minlerin ise Allah Teâlâ’ya muhabbetleri daha ziyadedir. Eğer zulüm edenler azabıgörecekleri zaman bütün kuvvetin Allah’a mahsus olduğunu ve hakikaten Allah’ın azabının şiddetli bulunduğunu görüp anlasalar ne kadar nadim ve pişman olacaklardır.

165. Bu âyeti kerime Cenâb-ı Hakka ortak koşan ve başka şeyleri ona denk tutanların aklî muhakemeden ne kadar mahrum olup bilahara ne kadar pişmanlık ve felâkete mâruz olacaklarını göstermektedir. Buyrulmuş oluyor ki: (Ve insanlardan öyle) müşrik (kimseler vardır ki Allah’tan başkalarını) bir takım putları, Nemrut ve Firavn gibi bir takım şahısları (Allah’a emsal) Yaratıcılıkta, mabud oluşta Cenâb-ı Hakka ortak, denk (sayarlar.)

Onlara da tapınır dururlar. (Onları Allah’ı sever gibi severler.) Kendilerine muhabbet ve hürmet gösterirler. Fakat (müminlerin ise Allah Teâlâ’ya muhabbetleri daha zîyadedîr.) Çünkü mü’minlerin muhabbetleri bir yüce Yaratıcıya tam bir samimiyet ve kanaatle olur. Mü’minler hiç bir kimseyi hiç bir şeyi Cenâb-ı Hakkı sevdikleri kadar sevmezler. Başkalarını sevmeleri de yine Cenâb-ı Hakkın rızası ve müsaadesiyledir. Müşriklerin muhabbetleri ise putlara bölünmüştür. Samimiyetten uzaktır.

Çabuk yok olur, vakit vakit taptıkları putları parçalayarak yerlerine başka putları getirip onlara muhabbet gösterirler. Hattâ Nemrut, Firavun gibi bâzı zâlimleri sırf dünyevî bir menfaat düşüncesiyle mabut derecesine yükselterek kendilerine tapınırlar. Bütün bu tapınışlar, kendileri için büyük felâketlere sebep olacaktır. Bu müşrikler; nefislerine zulmetmiş, kendilerini ilâhî azaba mâruz bırakmışlardır da haberleri yok.

(Eğer) bu (zulmedenler, ahiret azabını görecekleri zaman) başlarına gelip de (bütün kuvvetin) ve galibiyetin (Hak Teâlâ’ya mahsus olduğunu ve hikakaten Cenab’ı Allah’ın azabı şiddetli bulunduğunu görüp anlasalar) ne kadar nâdim ve pişman olacaklardır. Ne yazık ki pişmanlık fayda vermez. Bir fâide bahşeder mi heyhat! Vaktında yapılmayan nedamet. Vaktinde yapılmayan pişmanlık bir fayda sağlar mı? Çok uzak!
166. O vakit o kendilerine uyulmuş kimseler o uyan şahıslardan uzaklaşacaklar ve azabı görmüş olacaklar. Ve aralarındaki bağlar kesilmiş bulunacaktır.

166. Bu âyeti kerime, müşriklerin mabut edindikleri kimselerin ahirette alacakları vaziyeti beyan buyuruyor. Şöyle ki: (O vakit) o kıyamet günü, cehennem ateşine mâruz bulunacakları zaman (o kendilerine uyulmuş) mabut edilmiş (kimseler) korku ve heyecan içinde kalacak, mabut edinildiklerinden dolayı daha ziyade azaba giriftar olacaklarından korkarak (o) kendilerine (uyan) kendilerini mabud edinerek tapınan (şahıslardan uzak olduklarını söyleyeceklerdir.)

Bizim bunlar ile bir alâkamız yoktur, biz bunlara böyle tapınmayı emretmedik diyeceklerdir. (Ve) bunların hepsi de (azabı) cehennem ateşini (görmüş) içine düşmüş (olacaklar ve aralarındaki münasebetler) alâkalar, yakınlıklar, muhabbetler, (kesilmiş) parçalanmış, darmadağın olmuş (bulunacaktır.) Her biri kendi amelinin cezasına kavuşmuş, biri birine fayda verecek bir durumda bulunmayacaklardır. İşte Cenâb-ı Hakkı bırakıp, mahlukata tapanların ebedî cezası!
167. Ve o uyanlar diyeceklerdir ki: Eğer bizim için bir kere dünyayadönüş olsa biz de onlardan uzaklaşırız, onlar bizden uzaklaştıkları gibi. İşte Allah Teâlâ onlar amellerini üzerlerine pişmanlıklar halinde gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak kimseler de değildir.

167. Bu âyeti kerime de Cenâb-ı Haktan başkasını mabud edinenlerin ahiretteki pişmanlıklarını ve dünyadaki amellerinin kendilerine fayda vermeyeceğini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) o kıyamet günü (o uyanlar), dünyada Cenâb-ı Hakka ortak koşmuş olanlar, o putlara tapınanlar (diyeceklerdir ki eğer bizim için) dünyada (bir kere) daha (dönüş olsa biz de onlardan) o mabut edindiğimiz halde bizden kaçınan putlardan, şahıslardan (uzaklaşırız) Onlar ile alâkamız yoktur der, kendilerini reddeyleriz.

(Onlar bizden uzaklaştıkları gibi.) Fakat artık bu uzaklaşmanın ne faydası vardır? Teklif âlemi olan dünyada bunu düşünüp bilmeli değil miydiler? (İşte Allah Teâlâ) ahiret âleminde (onlara) o müşriklere dünyadaki o mahlukata tapmayı (amellerini üzerlerine yıkılmış hasretler) nedametler, pişmanlıklar (halinde gösterecektir. Ve) onlar Cenâb-ı Hakka ortak koşup bâtıl şeylere muhabbet ve bağlılıkta bulunmuş oldukları için (cehennem ateşinden çıkacak kimseler de değildirler.)

Bütün bunlar, Allah’tan başkasına tapmanın, meşru şekilde muhabbetten, ibâdet ve itaatten mahrum bulunmanın bir cezasıdır. Artık uyanmalı, yalnız Cenâb-ı Hakka tapmalı, onun rızasına muvafık muhabbetlerde bulunmalıdır.

“Ya ölür, ya ayrılır, ya terkeder”

“Herki haktan gayri yar oldu sana”
168. Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl, tertemiz olanlarını yiyiniz. Ve şeytanın adımlarına tâbi olmayınız. Şüphe yok ki o sizin için pek açık bir düşmandır.

168. Bu âyeti kerime, bütün insanlığa takip edecekleri selâmet yolunu gösteriyor. Şöyle ki: Müşrikler bir takım cahil kimseler hiç bir şer’î delile dayanmaksızın bir takım şeylerin helâl, bir takım şeylerin de haram olduğunu söylerler. Bunların bu sözlerine iltifat edilmesi aslâ câiz değildir.

Dinimiz bize helâl olan şeyleri de, haram olan şeyleri de bildirmiştir. Bizim harekât rehberimiz, ancak İslâmî hükümlerdir, İşte buna işareten buyruluyor ki: (Ey insanlar! Yer yüzündeki şeylerden) şer’en (helâl, tertemiz olanlarını yiyiniz.)

O nîmetlerden istifâde edip bunları size veren Yaratıcınıza teşekkürde, kullukta bulununuz. (Ve şeytanın) sizi aldatmaya çalışan dinsiz, imânsız, ahlâksız kimselerin (adımlarına tâbi olmayınız.) Onlara uyup arkalarından gitmeyiniz. (Muhakkak ki o) şeytan ve emsali (sizin için apaçık bir düşmandır.) Sizin hakkınızda aslâ hayır istemezler. Size doğru bir yolu göstermez. Artık akıllı olan bir insan, mukaddes dininin emirlerini, yasaklarını bırakır da böyle din düşmanlarının sözlerine tavsiyelerine iltifat eder mi?
169. O sözlere ancak çirkin, pek murdar şeyleri emreder. Ve Allah’a karşı bilmedikleriniz şeyleri söylemenizi emreder.

169. Bu âyeti kerime de şeytanların, insanları ne kadar aldatmaya çalıştıklarını bildiriyor, Şöyle ki: Ey insanlar!.. (O) lânetli şeytan (sizlere) doğru, hayır isteyerek bir şey söylemez. (Ancak çirkin, fuhşiyattan ibaret şeyler ile emreder.) Bunları yaldızlayarak sizlerekabul ettirmek ister.

(Allah Teâlâ hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi) emreder. Helâl olan şeyleri haram, haram olan şeyleri helâl görmenizi, putlara, insanlara tapmanızı ister, dinen malûm, var olmayan şeyleri size kabul ettirmek arzu eyler. Artık ey insanlar! Dostunuzu, düşmanınızı iyice bilip tanıyınız, sizin mukaddes dininize, mübârek vazîfelerinize mâni olacak şeytan tabiatîi kimselerin, aldatmalarına aslâ kapılmayınız. Onların yanlış yollarına aslâ gitmeyin. Sizler için bundan başka selâmet ve saadet çaresi yoktur.
170. Ve onlara Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman, dediler ki: Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız. Ataları bir şeye akıl erdirememiş, doğru bir yola gitmemiş oldukları halde de mi?, onlara uyacaklar.

170. Bu âyeti kerime, bir takım insanların hurafelere tâbi, akıllıca düşünmek duygusundan uzak olduklarını bildiriyor.

Şöyle ki: (Ve onlara) o Allah’tan başkasını Allah’a denk tutan müşriklere (Allah’ın indirmiş olduğu Kur’an’a uyun) bildirdiği şekilde Cenâb-ı Hakkı birleyin ve takdiste bulunun (denildiği vakit) onlar (dediler ki: Öyle değil, biz atlarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz) onlar gibi putlara taparız. Behair, Sevaip denilen hayvanların haram olduğu kanaatini taşıyıp etlerinden yemeyiz. Ata ve ecdadımız böyle yaparlardı. Onlar bizden daha hayırlı, daha bilgili idiler. Çok uzak!…

Bu bir kuru iddia. Küfr ve şirk içinde yaşamış olanlar, hiç insan için alınacak güzel örnek olabilir mi?. Tarihî şeyler, makul, faydalı, meşru olursa o zaman onlara kıymet ve ehemmiyet verilir. Yoksa zararlı, makul olmayan şeyleri taklit nasıl muvafık olabilir?.

(Artık) o müşrikler (ataları bir şeye akıl erdirememiş) dinî işleri anlayamamış (doğru bir yola gitmemiş) peygamberlerin göstermiş oldukları hidayet yolunu takip etmemiş (oldukları haldede mi?.) Onlara tâbi olacaklar ve onları alınacak örnek sayacaklar. Bu ne kadar cahilce bir hareket!.

“Mizana vur görüştüğün ahbabı el hazar”

“Rehber tasavvur eylediğin rehzen olmasın”

“Görüştüğün dostları teraziye vur,”

“Sakın, kılavuz sandığın, yol kesen olmasın”
171. Ve kâfirlerin durumu, o hayvanların durumu gibidir ki, çağırmadan, bağırmadan başka bir şey işitmeksizin haykırır durur. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar düşünemezler.

171. Bu âyeti kerime de bir kısım insanların hayvanî bir hayat yaşayıp hak ve hakikati anlamak kabîliyetinden mahrum olduklarını şöylece gösteriyor:

(O kâfir) putlara ibâdette devamlı (olanların durumu) sıfatları (o hayvanın durumu gibidir ki; çağırmadan, bağırmadan başka bir şey işitmeksizin) anlamaksızın mânâsız boşyere (haykırır durur.) İşte bu kâfirlerin o bâtıl putperestçe sözleri de böyle boş, mânâsız bir dâvadan, bir gürültüden başka değildir. Velhâsıl bunların hepsi de (sağırdırlar) hak sözü işitmezler. (dilsizdirler) hayırlı bir şey, hak dine muvafık bir söz söylemezler. (Kördürler) hidayet yolunu görüp takip etmezler.

Artık bunların sözlerinin mânen ne kıymeti vardır? Bu âyeti kerime şöyle de yorumlanabilir. O inkârcıların durumu, ohayvanın durumu gibidir ki, ona çobanı bağırır, o hayvan ise kuru bir sesten, bir çağırmadan başka bir şey duyup anlamaz. O İnkarcılar da kendilerini hidâyete dâvet edenlerin seslerini işitir dururlar. Fakat onların mânasını düşünmezler, anlamazlar, kabule yanaşmazlar.

Yahut: O müşriklerin bir takım anlayış ve idrakten mahrum putlara tapınıp durmalarının durumu, bir çobanın hayvanlara karşı bağırıp çağırması gibidir ki, o hayvanlar bu kuru sesten, bu çağırmadan başka bir şey işitip anlamazlar. İşte o putlar da böyle bir şey anlayıp idrak etmekten büsbütün mahrumdurlar. Artık onlara yalvarmanın, onlara tapınmanın ne faydası olabilir. Onlar adına bâzı şeylerin helâl, bazı şeylerin haram, yiyilmesi .yasak olduğuna nasıl hükmedilebilir?.
172. Ey iman edenler! Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin tertemiz olanlarından yiyiniz ve Allah’a şükür ediniz. Eğer siz ancak ona ibâdette bulunuyorsanız.

172. Bu âyeti kerime, helâl olan şeylerden istifâde ederek bunları ihsan buyuran çokca rızık veren kerem sahibi Yüce Allah’a şükretmemizi emretmektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler!..) Ey İslâmiyet’e nâil olmuş Allah’ın birliğine inanan kullar! (Sizlere rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından) her bakımdan helâl, tertemiz bulunanlarından (yiyiniz.) Ve bu nîmetlerin kadrini biliniz.

(Ve) bunlardan dolayı (Allah Teâlâ’ya şükrediniz.) Onun ne cömert bir nimet verici olduğunu düşününüz. (Eğer siz hakikaten ona ibâdette) kulluk göstermede (bulunuyorsanız.) Bunun tersine hareket, meselâ helâl ve haram nedir bilmemek, Cenâb-ı Hakkın nimetlerine şükretmemek ise kulluğa aykırıdır. Maddî mânevî sorumluluğu gerektirir. Artık uyanık bulunmalı.
173. O sizlere ancak ölmüş olanları, akar kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına boğazlananı haram kılmıştır. Sonra kim çaresiz bir halde kalır da saldırgan ve mütecaviz olmamak üzere bunlardan istifade ederse kendisine bir günah tereddüp etmez. Şüphe yok ki Allah; gafurdur, râhimdir.

173. Bu âyeti kerime de haram olan şeyleri özet olarak beyan etmektedir. Şöyle buyruluyor ki: (O) Yüce Yaratıcı, ey insanlar!. (Sizlere ancak ölmüş olanları) yani: Boğazlanması lâzım gelirken boğazlanmayıp kendi kendine ölen hayvan etlerini ve (akan kanı) hayvanlardan akıp dışarıya dökülen kanları ve (domuz etini) o hayvanın boğazlanmış olsun ve olmasın bütün parçalarını (ve Allah’tan başkası adına boğazlananı) her hangi bir mahlûka saygı için onun adına kesilip Cenab’ı Hakkın rızâsı aranmadan, mukaddes adı anılmaksızın boğazlanan kurbanları (haranı kılmıştır). Bunlar yiyilemez, bunlardan istifade caiz olmaz, bunların insanlara maddî ve mânevî yönden zararları vardır. Ancak bazı haller müstesna.

Şöyle ki: (Her kim çaresiz bir halde kalır da) hayatını kurtarmak için bunlardan başka bir şey bulamazsa (bağı) başkasının üzerine saldırıcı veya helâl olan miktarı tecavüz edici olmaksızın (ve müteaddi) yol kesicilik gibi bir surette tecavüzde bulunmaksızın veya hayatını kurtaracak miktardan fazlasını almaksızın o yasak olan domuz eti ve saireden bir miktar alırsa (üzerine bir günah gelmiş olmaz.) Mazur görülür.(Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok bağışlayandır) böyle çaresiz bir kulunu mes’ul tutmaz.

(Pek merhametlidir) rahmeti ilâhîyesi sonsuzdur. Bunun içindir ki bu hususta kullarına ruhsat vermiştir. Bu âyeti kerimeden anlaşılan bir kaç mesele.

(1): Bir insan, son derece aç kalıp başka helâl bir şey bulamadığı takdirde domuz eti gibi haram olan bir şeyden yalnız hayatını kurtaracak bir miktar yemesi helâl olur ve lâzım gelir. Eğer bunu yemez de açlıktan ölürse bir nevi intahar etmiş olacağından Allah katında mesul bulunur. Bunun aksine böyle bir halde ihtiyacından fazla yediği takdirde de İmamı Azam’a göre yine mesul olur. İmamı Mâlik ile İmamı Şâfiye göre bundan doyuncaya kadar da yiyebilir.

(2): Boğazlanma meselesinden balıklar müstesnadır. Şöyle ki: Deniz içinde tutulan balıklar daha kesilmeden ölürler. Bunların etleri yiyilebilir. Ancak kendi kendine ölüp te su üstüne çıkmış bulunan balıklar yiyilemez. Bunlar leş hükmündedirler.

(3): Aç kalan bir kimse, kendi canını kurtarmak için yol kesiciliğe çıkıp ona buna saldıramaz ve kendisi gibi muhtaç olan bir şahsın hayatını kurtaracak kadar elinde bulunan bir gidasına tecavüz edemez. Ancak böyle bir tecavüz bulunmaksızın başkasına ait bir maldan bilahara imkân bulunduğunda ödemek üzere hayatını kurtaracak kadar bir şey alabilir.

(4): Eti yiyilecek bir hayvan, Allah rızası için Allah’ın adı anılarak kurban edilince eti helâl olur. İsterse sevâbı bir zata bağışlanmak veya bir zatın gelmesinden dolayı Cenâb-ı Hakka şükretmek için olsun. Fakat… Başkasının adına sırf ona saygı için kesilen bir hayvanın eti helâl olmaz. Müşriklerin putları adına kestikleri kurbanlar gibi.
174. Muhakkak o kimseler ki. Allah’ın kitaptan indirmiş olduğunu gizlerler ve bunun karşılığında az bir bedel alırlar. İşte onlar karınlarında ateşten başka bir şey yemezler. Ve Allah onlar ile kıyamet gününde konuşmaz ve onları temize çıkarmaz ve onlar için elim bir azap vardır.

174. Bu âyeti kerime hakkı gizleyenlerin korkunç akıbetine şöylece işaret ediyor: (Şüphesiz o kimseler) o müşrikler, o inkarcılar (ki Allah Teâlâ’nın) peygamberlerine (İndirdiği kitaptan) bâzılarını veya bâzı hükümleri (gizlerler) bu cümleden olarak son peygamber Hz. Muhammed’in Tevratta ve diğer kitaplarda yazılı vasıflarını, soranlara söylemeyip saklarlar (ve bunun) bu saklamanın (karşılığında az bir bedel) bir rüşvet, bir yenilecek şey (alırlar) bunlar kendi mânevî hayatlarını mahvetmiş olurlar da haberleri bile olmaz.

Evet… (İşte onlar karınlan dolusunca ateşten başka bir şey yemiş olmazlar.) Kendilerini ebedî olarak cehennem ateşine atmış olurlar. (Ve Allah Teâlâ onlar ile kıyamet gününde) rahmet ve mağfiret ile (konuşmaz.) Onların hakkında yalnız ilâhî ceza ve azap tecelli eder, daima ilâhî gazaba mâruz bulunurlar. (Ve) Allah Teâlâ (onları temize de çıkarmaz.) Küfür ve günah pisliğinden onları aslâ temizlemez. (Ve onlar için pek elim verici bir azap vardır.) Bundan artık kurtulamıyacaklardır.
175. Onlar o kimselerdir ki, hidâyet karşılığında dalâleti, mağfiretkarşılığında azabı satın almışlardır. Onları ateşe karşı bu kadar sabırlı kılan nedir?

175. Bu âyeti kerime de inkârcıların durumunun kötü olduğunu bildiriyor. Şöyle ki: (onlar) o hakkı gizleyen ve ona âdî, fânî, şeyler karşılığında satan beyinsiz kimseler yok mu? (Öyle kimselerdir ki, hidâyet karşılığında dalâleti, mağfiret karşılığında azâbı satın almışlar) böyle ebedî zararlarına, felâketlerine sebep olan bir değişiklikte bulunmuşlar (dır.) Bu ne cahilce, zalimce bir hareket (Onlar ateşe karşı ne kadar sabırlı?) Heyhat!. Ateşi bir kere gördüler mi, artık sabretmeleri düşünülebilir mi? Ne taaccüp edilecek bir hal!.
176. Bu azap onun içindir ki: Allah Teâlâ şüphesiz kitabını hak olarak indirmiştir. Artık bunu gizleyen ve tekzip edenler azaba lâyık olmazlar mı? Ve şüphe yok ki Allah’ın Kitabında ihtilâfa düşenler pek uzak bir ayrılık içindedirler.

176. Bu âyeti kerime de inkârcıların azaba lâyık olmalarının başlıca sebebini şöylece gösteriyor: (Şu) inkârcıların ateşe atılmaları (şunun içindir ki. Allah Teâlâ kitabını şüphesiz hak üzere indirmiştir.) O inkarcılar ise bunu saklamış, inkâr etmişlerdir.

Artık ebedî azaba lâyık olmuş değil midirler? (Ve şüphe yok ki Allah’ın Kitabında ihtilâf edenler) bazılarını kabul, bazılarını inkâr eyleyenler, bâzı hükümlerini kabul, bâzılarını da red eden ve gizleyenler (haktan pek uzak bir ihtilâf) bir nifak ve ayrılık (İçindedirler.) Binaenaleyh bunlar ateşte ebedî kalıcılardır. Bunlar için kurtuluş ümidi yoktur. Meğer ki daha dünyada iken fikirlerini değiştirip inançlarını düzelterek hakkın kitaplarını tasdik, kutsî hükümlerini kabul edip yüceltsinler.
177. İyilik takva yüzlerinizi Doğu ve Batı tarafına çevirmeniz değildir. Fakat, İyilik, o kimsenin iyiliğidir ki: Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmiş olur. Ve malını seve seve akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilenenlere verir. Ve köleleri azat etmek hususunda sarfeder. Ve namazını kılar, zekâtını verir. Bir de anlaşma yaptıkları zaman ahidlerini yerine getirirler ve ihtiyaç, hastalık ve şiddetli savaş hallerinde de sabırlı bulunurlar. İşte sadık olanlar onlardır. Takva sahibi olanlar da onlardan ibarettir.

177. Bu âyeti kerime, itikade, ibâdetlere, ahlâka dâir başlıca vazîfelerimizi İçine alan, bütün insanî değerleri açıkça ve işâret yoluyla kapsamaktadır. Kâbe tarafına dönülmesine itiraz edenlere de en güzel cevabı vermektedir. Şöyle buyuruluyor ki: (İyilik) iyilik, hayır, ibâdet takvâ (yüzlerinizi) ibâdet esnasında (Doğr ve) ya (Batı tarafına çevirmeniz değildir.)

Bütün yönler haddi zatında birdir, Cenâb-ı Hak ise yönlerden uzaktır. (Lâkin bir) takvâ (o mü’min zatın iyilik ve takvasıdır ki: Allah’a) onun birliğine, ortak ve benzerden uzak olduğuna, bütün kâinatın yegâne Yüce Yaratıcısı olduğuna imân eder. (Ahiret gününe) de imân eder, onun ebedî bir âlem olduğuna, burada cennet ve cehennem bulunduğuna inam. (Meleklere) de inanır, onların erkeklikten, dişilikten uzak, daima ibâdet ve itaatle meşgul, günahlardan korunmuş bulunduklarını bilir, tasdik eder.

(Kitaplara) da (imân) eder, semâvi kitapların Allah tarafından peygamberlere indirilmiş olduğuna imân eder. (Peygamberlere) de (imân etmiş olur.)Onların insanlığı hak dinden haberdar etmek üzere gönderilmiş birer mübârek, mâsum zatlar olduğunu bilir, tasdik eyler. (Ve malını seve seve) veya malına kalben muhabbeti olmakla beraber Allah rızası için fedakârlıkta bulunarak (akrabalara) akrabasından fakir olanlara verir. Babaları ölmüş, bakıma muhtaç (yetim çocuklara) da verir. Şiddetli bir fakirliğe tutulup elinde hiç bir şeyi bulunmayan (yoksullara) da verir.

Yurdundan ayrılmış, yanında bir şeyi bulunmamış olan (yolculara) da verir. Malı olmayıp, kazanmadan âciz bulunan (dîlenenlere) de verir. (Ve) hürriyetlerini kaybedip köle veya câriye bulunan (esirleri azat etmek hususuna) da (sarfeder ve) böyle sadakalarda bulunduğu gibi (namazını kılar) beş vakit namazına devam eder, üzerine farz olan (zekâtını verir, bir de) bu gibi zatlar (muahade yaptıkları) biriyle ahd ve anılaşmada, bir sözleşme ve mukavelede bulundukları (zaman ahdlerini yerîne getirirler.)

Sözlerinde dururlar. (Ve) bu zatlar insanlık icabı (ihtiyaç) içinde kalsalar da (hastalık) gibi bir ârızaya uğrasalar da (ve) yurtlarını, varlıklarını düşmanlarına karşı müdafaa için (şiddetli savaş hallerinde de) takdire râzı olarak ruhî bir metanetle (sabırlı bulunurlar.) Ne büyük faziletleri, (İşte) asıl (doğru sözlü olan onlardır.) Bu fazîletlere sâhip bulunan zatlardır. Asıl (takvâ sâhibi) iyilik ve ihsan sâhibi (olanlar da onlardan ibarettir). Gerçekten de bu vasıflara sâhip zatlar hakkıyla saygıya, örnek edinmeğe lâyıktırlar. Çünkü bu âyeti kerime ile beyan olunan ibâdetleri ve itaatleri, insanî vazifeleri hakkıyla ifaya muvaffak olan zatlar, en yüksek fazilet ve olgunluklar ile vasıflanmış olurlar. Nitekim Peygamberi Alişan Efendimiz:


buyurmuştur. Yani: Her kim bu âyeti kerime ile amel ederse imânını olgunluk derecesine erdirmiş olur. Ne büyük bahtiyarlık.
178. Ey mü’minler! Öldürülenler hakkında sizin üzerinize kısas farz olmuştur. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas edilir. Fakat hangi bir katil için kardeşi tarafından bir şey affedilirse mâruf olan emre ittiba etmeli ve ona da diyeti güzellikle edada bulunmalıdır. Bu Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık bundan sonra tecavüzde bulunursa onun için elem verici bir azap vardır.

178. Bu âyeti kerime İslâm hukukunun cezâ hususunda ne kadar mutedil, adaletli, eşitliği gözetir olduğunu göstermektedir. Hıristiyanlarca katillerin affedilmeleri bir vecîbe gibidir. Yahûdilerce katillerin affı caiz olmayıp mutlaka katledilmeleri lâzımdır. Vaktiyle bir kısım müşrik kabîleler de çok kere bir şahıs karşılığında birçok şahısları öldürürlerdi. Özellikle eşraftan saydıkları bir maktul karşılığında katilin mensup olduğu bir kabîlenin hayatına kasteder, hepsini öldürmek isterlerdi.

Bütün bunlar ifrat ve tefrittir, adalete, eşitliğe aykırıdır. Binaenaleyh İslâm şeriatı bu hususta hikmet ve menfaata riâyet etmiş büyük bir adalet göstermiş, cemiyet hayatına pek güzel bir intizam ve denge getirmiştir. Evet buyruluyor ki, (Ey İman edenler!.) ey İslâmiyeti kabul edip hükümlerine itaat edenler! (Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazılmıştır) yani başkalarını haksız yere kasden öldürdüğünüz takdirde sizin de öldürülmeniz farz kılınmıştır. Buna ilâhî hüküm lâyik olmuştur. Şöyle ki: (Hür kimse karşılığında, hür, köle karşılığında köle ve kadın karşılığında da) onu katleden (kadın) kısasen öldürülür.

(Fakat hangi bir katil için kardeşi) İnsanlık, dindaşlık veya vatandaşlık gibi bir suretle aralarında bir kardeşlik bulunan ve kısas yaptırmağa selâhiyetli bulunan kimse (tarafından bir şey) meselâ kısas yaparak öldürülmesi veya diyet alınması (affedilirse) bu hususta (mâruf) ahlâken güzel görülmüş (olan emre ittiba etmeli) dir. Artık bundan dolayı başa kakmamalı, kâtilden başka tazmânat vesâire istememelidir.

(Ve ona) da o affeden kısas yaptırmak hakkına sâhip olana da kâtil tarafından verilecek diyet vesaire (güzellikle eda edilmelidir.) Bu hususta müşkilât gösterilmemelidir. İyiliğe karşı İyilikte bulunmalıdır. (Bu) af ile muamelenin, diyet vesâire ile kısastan kurtulmanın şer’en caiz kılınması (Rabbiniz tarafından bir kolaylıktır, bir rahmettir.) Bunu takdir ediniz, böyle insanî, af edici, ahlâkî bir harekette sebat eyleyiniz.

(Artık bundan sonra) böyle af ettikten ve diyet aldıktan sonra (her kim tecavüzde bulunursa) tekrar kısas talep eder veya katili öldürürse (onun için bir elem verici azab vardır.) Dünyada azap görür, cezâya uğrar, ahirette de cehennem azabına lâyık bulunur. Artık bu gibi gayri ahlâkî hareketlerden sakınmalıdır.

§ Kısas; esâsen eşitlik mânasınadır. Bir şeyin benzerini meydana getirmek demektir. Şer’en kısas şartları mevcut olunca katili maktul karşılığında öldürmektir ki buna: “Kısas finnefs” denir. Veyahut yaralanan veya kesilen bir aza karşılığında bunu yapanın da o âzasını yaralamak veya kesmekdir ki buna da: “Fi Kısas Fil uzuv” denir.

§ Kısas icrası için bir takım şartlar vardır. Bu cümleden olarak:

(1): Katil; akıllı, bülûğ çağına ermiş, yaptığı cinayeti kasten isteyerek yapmış olmalıdır. Maktul da öldürülmesini gerektirecek suçtan uzak olmalıdır. Düşmanlardan olmak gibi öldürülmeyi hak etmişbulunmamalıdır.

(2): Katil; kısastan önce cinnet getirmemiş veya ölmemiş veya çocuk ve torunlarından biri maktule varis bulunmamış olmalıdır.

(3): Kendileri lehine kısas yapılanlardan hiç biri katili affetmiş veya katil ile bir bedel üzere sulh olmuş olmamalıdır. Aksi takdirde kısas düşer, diğerlerine diyet verilmesi gerekir.

(4): Katil; maktulün usulünden olmamalıdır. Meselâ babası veya dedesi bulunmamalıdır.

(5): Katil; müslüman veya zımmi olduğu halde maktul düşman veya İslâm dininden dönmüş bulunmamalıdır. Veya katil hür olduğu halde maktul onun kölesi bulunmuş olmamalıdır. Bu durumda hapis ve dövme gibi taziren ceza lâzım gelir.

(6): Katiller birden çok oldukları takdirde her biri kısasa elverişli bulunmalıdır. Meselâ onların içinde bir mecnun veya bir çocuk bulunmuş olursa üzerlerine eşit olarak diyet lâzım gelir. Kısas icra edilemez.

(7): Maktulün varisleri kısas talebinde bulunmalıdırlar. Çünkü bu hak, varislerine aittir.

(8): Maktulün varisi malûm olmalıdır. Meçhul olursa kısas icra edilemez. Çünkü öyle meçhul bir şahsın kısas talep edecek bir varisi bulunmamış olur.

§ Kısasın uygulanış şekli: Bu, yalnız kılıç gibi keskin bir kesici âleti ile, bir silâh ile katilin boynunu kesmek sûretiyle yerine getirilir. İsterse katil maktulü suya veya ateşe atmak sûretiyle veya gözlerini çıkarmak veya parça parça etmek gibi bir suretle öldürmüş olsun.

§ Diyet: Öldürmek veya aza kesmek gibi bir cinâyet sebebiyle o cinayeti yapandan veya onunla beraber âkılesi denilen aşîretinden vesaireden alınıp hakkında cinayet yapılan şahsa veya onun vârislerine verilen maldır ki, bu bir nevî tazminat demektir.

§ Hür bir erkeğin diyeti bin dinar veya on bin şer’î dirhem gümüş veya yüz de ve veya iki yüz sığır veya iki bin koyun veya her biri iki parçadan ibaret olmak üzere iki yüz kat elbisedir. Hür bir kadının diyeti ise bunların yarısıdır. Erkekler ile kadınlar arasında nüfus, İnsanlık, hayat itibâriyle bir eşitlik olduğundan hür bir kadın karşılığında hür bir erkek te kısasen katl edilebilir.

Fakat mal, kazanç itibariyle aralarında eşitlik olamaz. Erkekler daha ziyade üreticidirler. Bu sebeple kadınların diyeti erkeklerin diyetinden noksandır. Kölelerin, cariyelerin diyetleri de kendi kıymetleri miktarında bulunmaktadır. Şu kadar var ki: Kölelerinden birini kıymeti bir hürrün diyeti miktarına eşit veya ondan ziyade olursa hürrün diyetinden on dirhem miktarı noksan verilir. Aynı şekilde bir câriyenin kıymeti de bir hür kadının kıymetine eşit veya ondan ziyâde bulunursa hür kadının diyetinden on dirhem miktarı eksik verilir. Bu, hürriyetin şerefine bir alâmettir.

§ Yaralanan ve kesilen organların diyetine gelince insanlarda eller, ayaklar, gözler, kulaklar gibi çift olan organların diyeti, bir nefsin tam diyetine eşittir. Bunlardan her birinin diyeti de bir nefse mahsus diyetin yarısı kadardır. Meselâ bir kadının gözü cebren çıkarılacak olsa o kadına mahsus diyetin yarısı bu cinayeti yapan şahıs üzerine lâzım gelir. Kirpiklerin, göz kapakları gibi sayıları dört olan âzalardan her birinin diyeti de bir tam diyetin dörtte biri nispetindedir.

Dişlerden her birinin erşi = diyeti de sahibinin tam diyetinin yirmide birine eşittir. Ellerdeki, ayaklardaki parmaklardan her birinin diyeti de bir tam diyetin onda biri miktarıdır. Lisanın ve aklın diyetleri ise birer tam diyettir. Binaenaleyh bir kimse bir hata neticesi olarak bir kimsenin dilini kesse üzerine tam bir diyet lâzım gelir. Bu meseleler hakkında (Hukuk İslâmıye ve Istilâhatı Fıkhıye) unvanlı eserde geniş bilgi vardır.
179. Ve ey akıl sâhipleri! Sizin için kısasta büyük bir hayat vardır. Umulur ki siz öldürmekten sakınırsınız.

179. Bu âyeti kerime kısasın pek büyük bir fayda ve hikmet icabı olduğuna işaret ediyor. Çünkü haksız yere olan öldürmeler en büyük cinâyetlerdir. Bunların kötülüğünden Allah’a sığınmak lâzımdır. Günahsız bir şahsın hayatına kastetmek, içtimai bir heyetin hayatına saldırmak kadar yerilmiştir.

Binaenaleyh böyle bir cinayetin en muvafık cezâsı kısastır. Bu sayede adalet temin edilmiş, cemiyet hayatının nizam ve intizamı korunulmuş olur. Bu bir şahsî cezadır. Bunun yapılması ile büyük gailelerin, çarpışmaların önüne geçilmiş olur. Cahiliye devrinde olduğu gibi bir şahıs karşılığında birçok kimselerin hayatlarına kastedilmiş olmaz. Bununla kâfi derecede gönül rahatlığı hâsıl olur. Heyecanlar giderilmiş bulunur. Bu bir ilâhî ceza olduğundan ruhlar üzerinde güzel bir tesir bırakır.

Bir çok kimselerin katil cinâyetine cüret etmelerine mâni olmuş bulunur. Bunun neticesinde de umumî hayat kurtulur Yurtların asayişi, yaşayışı güvenli bir hale gelir. İşte bunun için buyruluyor ki: (Sizler için kısasta) bu cezânın tatbik edilmesinde büyük bir (hayat vardır.) Medenî, içtimaî hayatın bir intizam ve sükûn dairesinde cereyanı bu cezânın tatbiki sayesinde kabildir. (Ey akıl sâhipleri!) artık düşününüz, bunun faydalarını güzelce mülâhaza ediniz. (Umulur ki) kısasın bu mahiyetini düşünür, öyle bir cezaya uğramaktan korkar da katle cüretten (sakınırsınız.) Ne büyük bir irşadı ilâhî!. Ne müessir bir cezai süphanî!.
180. Birinize ölüm yaklaştığı zaman eğer fazla bir mal terk edecekse anasına, babasına ve en yakın akrabalarına uygun bir şekilde vasiyette bulunması farz kılınmıştır. Bu takva sâhipleri üzerine tereddüp eden bir borçtur.

180. Bu âyeti kerime, müslümanlara ebedî hayatlarına yardım edecek olan bir hayri, bir vasiyet vazîfesini telkin buyuruyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar! Sizden (birinize ölüm yaklaştığı) ihtiyarlık gibi, hastalık gibi ölüm sebepleri, ârızaları yüz gösterdiği (zaman eğer fazla) sayılacak bir miktarda (bir mal terk edecekse anasına, babasına ve yakın akrabalarına uygun bir şekilde) adâletli bir biçimde zenginin! fakirine tercih etmeksizin ve üçte bir miktarını tecâvüz eylemeksizin(vasiyette bulunması farz kılınmıştır.)

Bu ilâhî emir bir zamana kadar mü’minler için geçerli olmuştur. Bilahara diğer bir âyeti kerime ile kimlere vasiyetin geçerli olacağı beyan buyrulmuş, ana baba gibi vârislere vasiyetin cevazı kayıtlandırılmıştır. Şöyle ki, varisler terekeden zaten birer hisse alacaklardır. Bu sebeple onlara yapılacak vasiyetlerin geçerli olabilmesi için diğer vârislerin rızaları şarttır.

Onlar razı olmadıkça bu vasiyet geçerli olmaz. Fakat başka varis bulunmadığı, yahut bulunup ta bu vasiyete izin verdikleri takdirde yine geçerli olur. Binaenaleyh bu âyeti kerime miraslara ait âyetler ile kısmen nesh edilmiş ve kayıtlandırılmıştır. (Bu) vasiyetin uygulama ve icrası (müttakiler üzerine terettüp eden bir borçtur) artık buna riayet etmelidir.
181. Artık her kim bunu işitip bildikten sonra değiştirirse şüphe yok ki bunun günahı o değiştirenin üzerinedir. Allah Teâlâ muhakkak işitendir, bilendir.

181. Bu âyeti kerime de, vasiyetlere güzelce uyulmasını emretmektedir. Şöyle ki: (Her kim) vasilerden veya şahitlerden hangi bir şahıs (bunu) bu vasiyeti (işittikten) buna muttali olduktan (sonra değiştirirse) aksine iddiaya kalkışırsa (şüphe yok ki bunun) bu değiştirilen vasiyetin (günahı o değiştirenlerin üzerinedir.)

Ölü bundan beridir. Ona bu yüzden bir günah gelmez. (Allah Teâlâ muhakkak işitendir) vasiyet edenin nasıl ve ne vasiyet ettiğini hakkıyla işitmiştir. (bilendir) her şeyi hakkıyla bilir, vasiyeti değiştirme ve bozmayla cüret edenlerin bu hallerini de tamamen bilir. Ona göre cezâsını verir.
182. İmdi her kim vasiyette bulunan kimsenin bir hatasından veya bir günaha girmiş olmasından korkar da aralarını islâh ederse onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

182. Bu âyeti kerime de müslümanlara, hayır dilemelerini, içtimaî hayatlarında görülecek noksanları islaha çalışmalarını emir ve tavsiye buyuruyor.

Şöyle ki: Velilerden, vasilerden (her kim musînin) vasiyette bulunmuş olan şahsın (bir hatasından veya) kasden (bir günaha girmiş olmasından) meselâ varislerden mal kaçırmak gibi bir maksada binaen vasiyette bulunmuş olduğundan (korkar da) vasiyet yapan ile kendilerine vâsîyet yapılanların ve sair alâkadarların (aralarını islâh ederse) bundan dolayı (onun) o ıslah edenin (üzerine bir günah yoktur.)

Çünkî o bozmaya değil, islaha çalışmıştır. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) Kusurunu bilip islâhî tarafına gidenin günahını affeder ve gizler. Ve Allah Teâlâ pek esirgeyendir. O gibi ıslah eden kulları hakkında rahmet ve yardımı pek çoktur. Bu, âlemi islaha çalışanlar için ilâhî bir vadi ve ilâhî bir lütfa nâiliyeti müjdelemektedir.

§ Vasiyet: Lûgatte emir, bir işi birine ismarlamak demektir, İstilâhta bir malı veya bir menfaati, ölümden sonra kaydıyla bir şahsa veya bir hayır yönüne meccanen bağışlamaktır. Böylece bağışlanan mala “Müşabih” denir. Kendisine böylece bağışlanan şahsa veya hayır yönüne de “Musaleh” denilir.

Bunu böylece teberrüen bağışlayan kimseye de “Musi” adı verilir. Bir kimsenin mallarında, çocuklarınınişlerinde tasarruf etmek üzere görevlendirilen kimseye de “vasi”, “musaileyh” denilir. Bunun taşıdığı sif ata da “vesayet” denilmektedir.

§ Şartları İçerisinde olan bir vasiyet pek faydalıdır. Çok kere insanın öldükten sonra da amel defterinin kapanmayı? ona sevap yazılmasına bir vesiledir, İnsanlık adına yapılan güzel, hayırlı, şefkatlice bir muameledir. Bu bir sadakai câriyedir.

Özellikle dinî vazîfelerinden bazılarını her nasılsa vaktiyle yapamamış olan bir müslümanın yapamadıklarını telâfi için kefaret kabilinden yapacağı bir vasiyet, bir vecibedir ki kendisinin kurtuluşu sebebi olabilir. Bu yüzden bir nice fakirlerin, zayıfların imdadına koşulmuş, duaları alınmış olur. Binaenaleyh vasiyetlerin meşru olmasının hikmeti açıkça görülmektedir. Şu kadar var ki bir kimsenin vasiyette bulunması için fazlaca malı bulunmalıdır. Kendisine vâris olanları verâsetten mahrum bırakmamalıdır.

Rivâyet olunuyor ki; Hz. Ali’nin bir azatlısı vasiyette bulunmak istemiş; Hz. Ali ona sormuş: Ne kadar malın var?. O da demiş ki: Yedi yüz dirhem malım var. Bunun üzerine Hz. Ali ona mâni olarak demiş ki: Cenâb-ı Hak (intereke hayren) buyuruyor.

Bu çok bir mal demektir. Senin bu malın ise çok değildir. Bir kimsenin terekesinin muhtaç olan yakınlarına kalması bunu başkalarına bağışlamasından daha ziyade sevaba vesîledir. Fakat, akrabasını mahrum bırakmadığı halde oldukça fazla olan malının üçte birini vasiyet ederse bu meteberdir.

Ve yerine sarf edilince büyük sevaba vesîle olur. Bu varisler de uymaya mecburdur. Ana, baba veya diğer varislere yapılan vasiyetlere ve üçte bir miktarından fazla olan vasiyete diğer varisler razı olurlarsa bu da geçerli olur.

§ Vasiyetler bir yönden de beş kısma ayrılır. Birincisi: Vacip olan vasîyetlerdir. Emânetleri, borçları sahiplerine vermeğe dâir ve vaktiyle yapılmayan haç, zekât ve kefaretlere ait vasiyetler bu kabildendir. İkincisi: Müstehap vasiyetlerdir.

Borcu ve varisi olmayan bir müslümanın bütün mallarını vasiyet etmesi gibi. Üçüncüsü; mendup olan vasiyetlerdir. Zengin bulunan ilim sâhibi ve iyi durumda olan kimselere yardım için yapılan vasiyetler gibi. Dördüncü mübah olan vasiyetlerdir. Gariplerden veya yabancılardan zengin kimseler vasiyet gibi. Beşincisi de mekruh olan vasiyetlerdir. Fasık, günahkâr kimselere yapılan vasiyet gibi.
183. Ey iman edenler! Oruç sizden evvelkilerin üzerine farz olduğu gibi sizin üzerinize de farz olmuştur. Ta ki sakınabilesiniz.

183. Bu âyeti kerime, orucun pek kadim, mübârek bir fariza olduğunu bildiriyor. Şöyle ki: (Ey müslümanlar! Oruç sizin üzerinize farz olmuştur.) Bu mübârek ibâdet (sizden evvelki) ümmetlerin. Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberlerin ve onlara tâbi olan (zatların üzerlerine farz olduğu gibi, sizin üzerinize de farz olmuştur.) Evet… Bu öyle mukaddes bir ibâdettir ki, bununla bütün ümmetler mükellef bulunmuşlardır.

Bununla beraber bu hususta bir külfet hissedilirse bu külfete bütün takva sahibi ümmetler Allah rızasını kazanmak için seve seve katlanmışlardır. Sizler de bu pek feyizli ibâdeti bir şevk ve muhabbetle ifa ediniz. (Ta ki) Allah’ın emrine muhalef etten(sakınabilesiniz). Nefsinizi koruyabilip takva sâhipleri zümresinden olmuş olasınız.
184. Sayılı günler. İmdi sizden her kim hasta olur veya sefer üzere bulunursa tutamadığı günler adedince diğer günler de tutar. Oruca pek zor dayanabilecek kimse üzerine de fidye bir fakir yemeği farzdır. İmdi her kim nâfile olarak bir hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır. Ve eğer oruç tutarsanız sizin için hayırlıdır. Eğer bilirseniz.

184. Bu âyeti kerime de oruç hususundaki ilâhî bir müsâadeyi bizlere bildirmektedir. Şöyle ki: Bu farz olan oruç günleri öyle pek uzun bir müddet değildir. Belki (sayılı günler) dir, bir aydan ibârettir. Başkaca da kolaylık gösterilmiştir. (İmdi sizden her kim) bu oruç günlerinde (hasta olur veya) belirli bir süre (bir sefer üzere bulunursa) oruç tutmayabilir.

Bilahara iyi olunca ve sefere son verip ikamete başlayınca (tutmadığı günler adedince sair günlerde) oruç (tutar.) Bir de (oruca pek zor dayanabilecek bir kimse üzerine de) meselâ: Pek ihtiyar olduğundan veya müzmin bir hastalığın dâimî tesiri altında bulunduğundan dolayı eda ve kaza sûretiyle oruç tutması kendisi için aşırı yorucu bir hal sayılan bir müslüman üzerine de mutlaka oruç tutmak lâzım gelmez.

Onun üzerine (bir fidye = bir fakirin yemeği) farz olmuş olur. Yani her günün orucu için bir fakire bir gününe yetecek kadar sabah ve akşam yemek verir veya onun bedelini verir. (İmdi her kim nâfile olarak) Allah rızâsı için gönül hoşluğu ile nâfile olarak (bir hayır yaparsa) meselâ fidye miktarını artırırsa veya pek ihtiyar olduğu veya hasta bulunduğu halde fazla metanet ve mukavemet göstererek orucu tutar, hem de fidye verirse (bu kendisi için daha hayırlıdır.) Bu yüzden daha çok sevâba nâil olur.

(Ve eğer) ey müslümanlar öyle hastalık halinde veya sefer esnasında tahammül eder de (oruç tutarsanız) bunu tehire bırakmazsanız bu (sizin için hayırlıdır) vaktiyle vazîfenizi yapmış, borcunuzdan kurtulmuş, fazla sevâba nâil olmuş olursunuz. Şüphe yok ki, nimet külfete göredir. Binaenaleyh sizler (eğer) bu hakikati (bilirseniz) orucunuzu bir an evvel tutarsanız, orucun faydalarına nâil olursunuz.

§ Savm, Siyam = Oruç; lûgatta nefsi meylettiği şeylerden imsak etmek, yani o şeyi yapmaktan kendini tutmaktır. Şer’en ise mükellef bir insanın bütün bir gün, yani: Sabahın başlangıcından güneşin batması zamanına kadar nefsini yemekten, İçmekten ve cinsel ilişkiden oruç niyetiyle engellemesidir.

§ Rasûli Ekrem Efendimiz, hicretin İlk yıllarında her aydan üç gün bir de aşure gününde nafile olarak oruç tutulmasını eshabı kiramına tavsiye buyurmuştu. Hicretten bir buçuk sene sonra ise Şaban ayının onuncu gününde ramazanı şerif orucunun farziyyeti beyan olunmuştur.

§ Oruç Hz. Adem’den itibaren bütün ümmetlere tevcih edilmiş bir mübârek ibâdettir. Fakat bilahara Yahudîler ve Hıristiyanlar, mükellef bulunmuş oldukları oruçların günlerini, sayılarını değiştirmiş, şartlarını değiştirmiş, perhiz ve diğer adlar altında uydurma törenler vücude getirmişlerdir.

§ Orucun meşru olmasının hikmeti pek açıktır. Oruç ilâhî bir emirdir. Her ilâhî emir ise bir nice hikmetleri, faydaları cemidir. Binaenaleyhoruç ta dinî, ahlâkî, İçtimaî, sıhhî bir çok faydalan ve meziyetleri içermektedir.

Bu cümleden olarak, oruç tutan bir zat Kerem sahibi mabudunun emrine uymuş olacağından bu sebeple bir nice ilâhî lütfa mazhar olur. Bundan başka nefsine hâkim olmuş, geçici bir mahrumiyete katlanmış hayatın muhtelif cereyanlarına karşıdır erebilecek bir özellik kazanmış bulunur.

Oruç tutan bir zatta rikkat ve merhamet duyguları tecelli eder. Bir takım fakirlerin, yoksulların hallerini düşünür, kendisinde bir kalp yumuşaklığı bir insanlık duygusu meydana gelir. Bununla beraber oruç tutan bir zat, geçici bir mahrumiyete katlanır, bunun neticesinde nâil bulunmuş olduğu nimetlerin kadrini daha iyi anlar, kalbinde daha ziyade şükran hissi parlamağa başlar, diğer dinî vazîfelerini de bir şevk ile ifaya çalışır durur. Velhasıl orucun daha bir nice faydaları vardır. Ne mutlu bu güzel vazifeyi bir şevk ve neşe ile hakkıyla ifa eden müslümanlara.

§ Sefer ve sefer müddeti: Sefer, lûgatte: Her hangi bir mesafeye gitmektir. Buna müsaferet te denir. Mukabili ikamettir. İstilâhta sefer: Mutedil bir yürüyüş ile üç günlük, yani: On sekiz saatlik bir mesafeye gitmek. Mutedil yürüyüş ise yaya yürüyüştür ve kafile arasındaki deve yürüyüşüdür. Denizlerde de yelken gemileri ile havanın itidali muteberdir. İşte bu veçhile on sekiz saat sürecek mesafe, müddeti sefer sayılır. Fıkıh alimlerinden bâzı zatlara göre sefer müddeti on sekiz fersahlık bir mesafeden ibarettir.

Bir fersah ise üç mil, her mil ise yirmi dakika sürecek olsa on sekiz fersah 18 saat sürmüş olur. Sefer müddeti İmamı Mâlik ile İmamı Ahmet’e göre de (16) fersah yani (48) mildir. Velhasıl sefer müddetinin böyle muayyen olması, bir ilâhî lütuftur. Yolcular için bir kolaylıktır. Yolcular bu şerî müsaadeden istifâde edebilirler. İsterse bu kadar mesâfeyi süratli nakil vasıtasiyle bir iki saat içinde kat edecek olsunlar.
185. Ramazan ayı, o, öyle bir aydır ki, o ayda insanlara doğru yolu gösteren ve açık âyetleri içine alıp hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân’ı Kerîm nâzil olmuştur. İmdi sizden ramazan ayında hazır bulunan, o ayın orucunu tutsun. Ve kim hasta veya sefer halinde bulunursa, diğer günlerde o miktar oruç tutsun. Allah Teâlâ sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez. Umulur ki oruç adedini ikmal edersiniz. Ve size hidâyet buyurmuş olduğundan dolayı Allah’a tekbirde bulunursunuz ve şükredersiniz.

185. Bu âyeti kerime Ramazan ayının şerefini ve orucun ehemmiyetini şöylece göstermektedir: (Ramazan ayı öyle bir aydır ki) yahut o sayılı günler Ramazan ayıdır ki (o ayda insanlara hîdayet olan) onlara dinî vazifelerini bildirip kendilerini selâmet sahasına sevk eden (ve açık delilleri kapsayıp hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân’ı Kerîm) levhi mahfuzdan dünya semâsına Kadir gecesinde toptan (nazil olmuştur.)

Sonra âyet âyet, sûre sûre hikmet ve ihtiyaca göre 23 sene zarfında yüce Peygamberimize Cibrilî Emin vâsıtasiyle indirilmiştir. Diğer bir tefsire göre de Ramazanı Şerif öyle bir mübârek aydır ki onun şan ve şerefi hakkında Kur’ân”! Kerîm nazil olmuştur. (İmdi sizden) mükellefve ârızalardan berî olarak (Ramazanı şerife kavuşan o ayın orucunu tutsun.) Bu kendisi için bir farizadır.

(Ve) sizden (kim hasta veya sefer halinde bulunur) da oruç tutmaz (ise diğer) oruç tutulmasında bir mahzur bulunmayan (günlerde o miktar) o oruç tutmamış olduğu günler adedince (oruç tutsun) Bu oruç borcunu kaza etsin. (Allah Teâlâ sizin için kolaylık ister.) Bunun içindir ki bu iki mazeretten dolayı orucu tehire bırakmanızı caiz kılmıştır, (sizin için güçlük istemez.)

Size takatinizin üstünde bir şey ile emretmez. Artık Cenab-ı Hakkın bu lütuf ve keremini düşününüz. (Umulur ki) o kazaya kalan (oruç adedini ikmal edersiniz.) İlk fırsatta gününe gün oruç tutarsanız. (Ve size hidâyet buyurmuş olduğundan dolayı Allah’a tekbirde bulunursunuz.)

Nail olduğunuz İslâmiyetten, hak ve hakikati idrake kudretten dolayı bunları size ihsan buyurmuş olan Yüce Yaratıcıya saygı, tesbih ve tehlilde bulunmaya devam edersiniz. (Ve) o kerem sâhibi nîmet verene (şükredersiniz.) Üzerinize düşen kulluk vazifelerini yerine getirmeğe çalışırsınız. Artık böyle güzel bir hareket sayesinde mânen Allah’a ne kadar yakın olacağınızı düşününüz.
186. Ve kullarım, sana benden sordukları zaman şüphe yok ki, ben pek yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin davetine icabet ederim. Artık onlar da benim için icabet etsinler. Ve bana iman eylesinler. Ta ki doğruyu bulmuş olalar.

186. Bu âyeti kerime ibadetlerde bulunan kullarına Cenab-ı Hakkın mânen yakın olduğunu bildirerek onları dua ve niyaza, ibâdet ve itaate teşvik etmektedir. Rivâyete göre bir bedevî, Rasûli Ekrem’e müracaat ederek: Ya Rasûlallah!.. Rabbimiz bize yakın mıdır ki ona sessizce duada bulunalım, yoksa uzak mıdır ki ona seslenelim diye sormuş, onun üzerine bu âyeti celile nâzil olarak Cenab’ı Hakkın dualara olan icabeti şöyle beyan buyrulmuştur.

Habibim! (Kullarım sana benden sual ettikleri zaman) yani Rabbimiz bizim dualarımızı işiterek kabul eder mi? Ona ne şekilde yalvaralım? diye sorduklarında onlara de ki: Rabbim şöyle buyuruyor: (Şüphe yok ki ben) kullarıma (çok yakınım) yani onlara zaman ve mekândan uzak olarak mânevî, bir yakınlık ile pek yakınım, onların bütün hallerini, dualarını bilirim. (Bana dua ettiği vakit dua edenin temennisine) hikmet ve menfaate muvafık takdiri ezeliye aykırı değilse (icâbet ederim) onu vücude getiririm.

(Artık onlar da) o dua ve niyazda bulunan kullar da (benim için) imâna dâvetime, ibâdet ve itaate devam etmeleri hususundaki emirlerime (icâbet etsinler) muhalefette bulunmasınlar. (Ve bana İman eylesînler) imânlarında sebat üzere bulunsunlar. (Ta ki raşidinden) doğruyu bulmuş, hidayete ermiş kullarımdan (olabilsinler). Binaenaleyh Cenab-ı Hakkın mânevî yakınlığına, onun merhamet ve şefkatine nâiliyet için hâlisâne dualarda, niyazlarda bulunmalıyız.

İmanımızda, dinî vâzifelerimizde sebat ve metanet göstermeğe çalışmalıyız. Hattâ bazı müfessirlere göre bu âyeti kerimedeki duadan maksat, ibâdet ve itaattir. İcabetten maksat ta sevaptır. O halde buyrulmuş oluyor ki: Kullarım bana ibâdet ve itaatte bulunsunlar ki ben de onlara sevap ihsan edeyim.

§ Dua: Lûgatte çağırmak demektir, İstilâhta: Küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya karşı yapılan niyaz ve temenni mânasındır. Icâbet ise istenilen şeyi vermek, yerine getirmektir.

§ Duaların lüzumu ve faydası: Cenab’ı Hakka yapılan dualar; ondan keremler, lütuflar, aflar, istemek demektir. Böyle bir istek, böyle bir niyaz bir Yüce Yaratıcının varlığına imanın güzel bir delilidir. Cenab-ı Hakka bağlığın, ondan başka hakikî bir şekilde veren, alan ve verilene engel olan bulunmadığına ait sağlam bir kanaatin mükemmel bir nişanesidir. Maamafih dua ile kulluk ortaya konmuş Yüce Mabûdumuza karşı zillet ve güçsüzlüğümüz, ihtiyacımız gösterilmiş bulunur.


= Rabbinize yalvara yakara gizlice dua edin. (A’raf 7/55) âyeti kerimesi de gösteriyor ki, biz kullar Cenab’ı Hakka tam bir yalvarış ve niyaz ile tenhaca gizli olarak, dua etmekle mükellefiz. Artık duadan kim müstağni olabilir? İnsana yönelen bir zararın, bir felâketin açılıp bertaraf olması için Kâinatın Yaratıcısı Yüce Allah’a dua ve niyazda bulunmamak şeriat ve tarikat ehli katında yerilmiştir. Çünkü böyle bir hareket, dolaylı olarak, Allah’a karşı bir direnme, belâya karşı bir tahammül iddiasını gösterir ki, bu kulluk şanına lâik değildir. Halbuki bütün mahlûkat her hususta Cenab’ı Hakka muhtaçtırlar.

Dua ise bu ihtiyacı itiraftır. Cenab’ı Hakka ilticadır. “Allah Teâlâ benim halime benim duamdan evvel kâfidir” diyen zatlar, bununla duanın lüzumsuzluğu görüşünde değildirler. Belki Cenab-ı Hakkın hikmetinin gereği ne ise onun zuhur edeceğine inanmış bulunduklarını ifade etmek istemişlerdir. Bir de kendilerinin nâil oldukları binlerce nîmete rağmen mâruz kaldıkları bedenî, geçici bir musibetten dolayı hemen duada bulunmayı, bir sabırsızlık ve hakka teslim olmamak belirtisi gibi olacağından derhal muvafık görmemişlerdir.

Yoksa Hz. İbrahim gibi en büyük peygamberler de bir çok dualarda bulunmuşlardır. Kur’ân’ı Kerîm bunu söylemektedir. Özellikle Fatiha-i Şerifeyi okuyan her müslüman, her gün defalarca Cenab’ı Hakka dua ve niyazda bulunmuşolmuyor mu? Binaenaleyh dua, bizim için bir kulluk vazifesidir. Bunu terk etmek kulluk alametine aykırıdır. Biz dua ile Cenab’ı Hakka mânen yakınlık şerefine nâil olmak, maddî ve mânevî hastalıklardan kurtulmak niyaz ederiz.


Duaların kabulü meselesine gelince: Bunların adabı ve şartları vardır, dua: Meşru, haddizatında mümkün bir şey hakkında yapılmalıdır. Gâfilâne, eğlenircesine değil bir huzûri kalp ile olmalıdır. Maamafih kabulünü acele istememelidir. Olabilir ki hikmeti gereği bir zaman sonra kabul olunur.

Bâzı dualar da takdiri ezeliye muhalif olacağından istenildiği gibi kabul edilmezse de bundan dolayı dua eden sevâba nâil olur, daha mühim dünyevî veya uhrevî bir nîmete kavuşur. Bu suretle de yine duası kabul olmuş sayılır.Gerçek şu ki, yapılan duaları Cenab’ı Hakkın kabul buyurması; bu duaları Hak Teâlâ’nın işitip o hususta hikmetinin gereği ne ise onun tecelli etmesi demektir. Hak Teâlâ yapılan dualardan haşa gafil değildir. Bunların takdiri ilâhiye, hikmet icabına muhalif olmayan kısmını kabul buyurur. Sünneti ilâhiye böyle işler.

§ Allah’a yakınlık meselesine gelince: Bu da bir mânevî yakınlıktır, yoksa bir mekân yakınlığı değildir. Malûm olduğu üzere Cenab’ı Hak zaman ve mekândan uzaktır. O mahlûkat gibi her hangi bir mekâna muhtaç, bir mekânda mukim değildir. Bu, mahlukata mahsus bir ihtiyaçtır.

Cenab-ı Hak bir mekânda olsa o mekâna uzak bulunan bir yerdeki mahlûkatına uzak bulunmuş olur. Meselâ: Semada olsa yeryüzünde bulunanlara, yer yüzünde bulunsa semada olanlara uzak düşmüş olur. Böyle bir hal ise ilahlık şanına zıttır. O halde, Hak Teâlâ’nın kullarına yakın olması, onun ilminin kemalini temsil içindir. Yani: Kullarının bütün işlerini, sözlerini son derece iyi bildiğine beyan içindir. Nitekim bir âyeti kerimede


= Biz ona boynundaki şah damarından daha yakınız. (Kaf 50/16) buyrulmuştur. Yani: Kullarımın her halini son derecede iyi bilmekteyim. Binaenaleyh biz kullara düşen vazîfe, Cenab-ı Hakkın bizleri her bakımdan görüp bildiğini düşünerek kendi hayatımıza, şahsi terbiyemize, adabı İslâmiyemize hakkıyla riayette bulunmamızdır. O kerem sahibi ve merhametli olan mabudumuzun bizlere verdiği nîmetlere, müsaadelere karşı da şükür secdesine kapanıp kulluk arzında bulunmaktır.
187. Sizin için oruç gecesi kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmak helâl kılındı. Onlar sizin için elbisedir. Siz de onlar için elbisesiniz. Muhakkaksizin nefislerinize hiyanet edeceğinizi Allah Teâlâ bildi ve tövbenizi kabul etti ve sizden günahlarınızı af buyurdu. Şimdi onlarla cinsel ilişkide bulununuz. Ve Allah Teâlâ’nın sizler için yazdığı şeyi isteyiniz. Ve sizler için sabahın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayrılıncaya kadar yiyiniz ve içiniz. Sonra orucu ertesi geceye kadar tam tutunuz. Ve siz mescitlerde itikafta bulundukça kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmayınız. Bu, Allah’ın hudududur. Sakın onlara yaklaşmayınız. İşte Allah Teâlâ âyetlerini insanlara böyle açıkça beyan buyurur. Ta ki onlar sakınalar.

187. Bu âyeti kerime, bu rahmete nâil olmuş ümmet hakkında önemli bir müsâadeyi içerir, aile hayatının ehemmiyetine işaret etmektedir, itikâfın da bir kudsî ibâdet olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Vaktiyle müslümanlar oruç tutacakları zaman yatsı namazını kılıncaya, veya uyuyuncaya kadar yiyip içer, eşleriyle cinsel ilişkide bulunabilirlerdi, ondan sonra böyle yapamazlardı. Her nasılsa ashabı kiramdan bazıları yatsıdan sonra eşleriyle cinsel ilişkide bulunmuşlar, sonra da bunun haram olduğunu düşünerek pek müteessir olmuşlar, Hz. Peygamber’e gelip özür beyanında bulunuvermişlerdi.

Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, bu rahmete ermiş ümmet için bir lûtfu ilâhî olarak fecri sadıkın doğuşuna kadar yiyip, içmek ve eşlerine yaklaşmak oruç tutacak zatlar için helâl kılınmıştır. Sonra bir erkek ile eşi, biri birinin elbisesi sayılmış, aralarında pek ziyâde bir bağlılık olduğu gösterilmiştir.

Bir elbise sahibini nasıl soğuktan, sıcaktan, insanların gözlerinden muhafaza ederse bir koca ile bir karısının da biri birini böyle korumasına, bir iffet ve nezahat dairesinde yaşamalarına işâret buyrulmuştur. Bir de itikaf halinde nefsanî şeylerden mümkün mertebe alâkayı keserek bir huzûri kalb ile ibâdet ve taatte bulunulmasına dikkat çekilmiştir.

Şöyle ki: Ey müslümanlar!.. (Sizin için) Ramazanı şerifteki veya diğer günlerdeki (oruç gecesinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmak helâl kılındı.) Artık buna aykırı olan hüküm, kaldırılmıştır. (Onlar) eşleriniz (sizin için bir elbisedir.) Sizinle bir vücut gibidir. Bir yatakta yatar, bir birinizle temasta bulunursunuz. Ey erkekler!.. (Siz de onlar için) o eşlerinize mahsus (bir elbisenizdir.)

Aranızda büyük bir alâka, mühim bir bağlılık vardır. (Muhakkak sizin nefislerinize hıyanet edeceğinizi) oruç tutacağınız günlerin gecelerinde nefislerinizi eşlerinizle cinsel ilişkiden engellemeyip zulme, günaha mâruz bırakacağınızı (Allah Teâlâ) ilmi ezelîsiyle (bildi de tevbenizi) şimdi veya daha sonra olacak pişmanlıklarınızı (kabul buyurdu ve) tövbelerinizden dolayı (sizden) günahlarınızı (af buyurdu.) Onların eserini imha etti. Ve size artık müsaade buyurmuştur, (şimdi onlara) eşlerinizle (cinsel ilişkide bulununuz ve) maamafih bu muameleniz yalnız nefsanî zevklerinizi tatmin için olmamalıdır.

(Allah Teâlâ’nın sizin için yazdığı) mukadder buyurduğu (şeyi isteyiniz) evlât sâhibi olmanızı, nefsinizi yasak şeylerden, gayri meşru temayüllerden muhafaza buyurmasını o kerem sahibi yaratıcıdan niyâz eyleyiniz. (ve sizler için sabahın beyaz ipliği) gecenin (siyah ipliğinden seçilinceye kadar) sabahleyin şafak söküp tan yeri iplik gibi ağarıncaya kadar = Sabahın bir beyaz hattı ziyaîsi zuhur edip imsak vakti oluncaya değin (yiyiniz ve içiniz) cinsel ilişkide bulununuz, bunlar size helâldır.

(Sonra) bu fecri sadıktan itiberen (orucu ertesi geceye kadar tam tutunuz.) Bu müddet zarfında yemekten, içmekten, cinsel ilişkiden sakınınız. (Ve siz mescitlerde itikafta bulundukça eşlerinizle cinsel ilişkide bulunmayınız.) Bu halde bu ilişki câiz değildir, itikâfa mânidir. (Bu) hükümler (Allah Teâlâ’nın hudududur.)

Bunlara tecavüz etmek câiz değildir. (Sakın onlara yaklaşmayınız) onlara tecavüz sayılacak, tecavüze sebebiyet verecek şeylere temayül göstermeyiniz. (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) dinî delilleri, (böylece açıkça insanlara beyan buyurur.) Onları ikaz eder ve aydınlatır. (Ta ki onlar sakınalar) Cenab-ı Hakkın emirlerine, yasaklarına muhalefeten sakınırlar.

§ İtikâf: Lûgatte bir şeye devam etmektir. Böyle bir şeye devam eden kimseye de “mutekit” denilir. Şeriat lisanında ise itikaf bir mescidi şerifte veya o hükümde bulunana bir yerde itikaf niyetiyle bir müddet ikamet etmektir. itikâflar üç kısımdır. Birincisi; kifayet yoluyla bir sünneti müekkededir. Bu müslümanlardan bir veya bir kaç zatın Ramazanı şerifte itikâfta bulunmasıdır.

Bu halde başkaları artık bu sünnetle mükellef bulunmuş olmazlar. İkincisi; müstehab olan itikâftır. Bu, Ramazandan başka bir zamanda ibâdet niyetiyle bir mescitte bir müddet ister bir saat olsun yapılan bir itikâftır. Üçüncüsü de; vacip olan itikâftır. Bu da nezrim olsun şu kadar gün itikâfta bulunayım diye yapılan itikâftır. Bu itikaf için her halde oruçlu bulunmak şarttır.

§ İtikâfın diğer şartlarına gelince: İtikâfa giren kimse müslüman, akıllı, temiz bulunmalıdır. İsterse henüz bâliğ olmamış olsun. İtikâf, mescitte veya o hükümde olan bir yerde yapılmalıdır. Kadınlara için hânelerinde mescit edinecekleri bir oda mescit hükmündedir. Onlar bu odalarında itikâfa niyet edebilirler.

§ İtikâfın şerî hikmeti ihlâs ile yapılan bir itikaf pek güzel bir ameldir, İnsan bu sayede geçici dahi olsa dünya işlerinden ayrılarak hakka yönelmiş, ilâhî dergâha iltica eylemiş sayılır. Bu müddet zarfında mümkün mertebe nefsanî şeylerden alâkasını keserek bir huzuru kalb ile ibâdet ve itaatte bulunmuş olur.

Mâneviyatı, tefekkürleri yüksetir. Ve bir mabette itikâfta bulunmadıkça dâima namaz vakitlerini bekleyeceğinden devamlı olarak namaz kılıyormuş gibi sevâba nâil olur. Bu sayede mâneviyatı yükselir, hayatının en kıymetli faydalı günlerini yaşamış olur. Rasûli Ekrem Efendimiz Medine’i Münevvere’de bulundukça her Ramazanı şerifin son on gününde itikâfa devam buyurmuşlardır.

Velhâsıl: İtikaf, bir güzel ameldir, bir takva, bir fazîlet nişânesidir. Rizai hak için itikafa giren bir zat, güzel bir itikade, güzel bir hayat tarzına sâhip demektir. Artık o Mabudu Keriminin bütün emirlerine, yasaklarına riayet etmek ister, kimsenin malına, canına kötü bir gözle bakmaz. Ne güzel bir hayat.
188. Ve mallarınızı aranızda bâtıl sebeple yemeyiniz. Ve insanların mallarından bir kısmını siz bildiğiniz halde günah ile yemek için o malları hakimlere düşürmeyiniz.

188. Bu âyeti kerime insanlık âlemine en mühim hukukî, içtimaî bir ders vermektedir. Rivayet olunuyor ki: Abdanıl Harzemî adındaki birzat, İmrü Ülkaysil’ Kindî aleyhine bir arazi hakkında peygamber (a.s.’ın huzuruna gelerek davada bulunmuş, bu hususa dair delili olmadığı için imrül’ Kays’ın yemin etmesi gerekmiş, Resûlullah ta


= Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değer ile değiştirenler var ya… (Âl-i İmran 3/77) âyeti kerimesini okumuş, bunun üzerine imrül’ Kays titremiş, yemine cesâret edemeyip o araziyi davacıya vermiş, bunun üzerine de bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Bu âyeti kerime, bilhassa müslümanlara şöyle bir tenbihte bulunmuş oluyor: Ey müslümanlar!. Siz oruçlu olduğunuz zaman kendi helâl malınızdan, ailenizden bile geçici bir zaman için olsun istifâde etmekten yasaklanmış bulunuyorsunuz. O halde kendi mallarınızdan ve başkalarının mallarından haram yere istifadeye çalışmanız nasıl câiz olabilir.

Bir kerre insan kendi helâl malını bile lüzumsuz yere sarf etmemeli, içki gibi, kumar gibi şeylere harç ederek günahkârolmamalıdır. O halde başkasının mallarına da her hangi esassız bir sebeple tecavüze kalkmamalıdır. Yalan yere yemin etmek, yalancı şahit tutmak, bu hususta ona buna rüşvet vermek gibi en büyük günahları işlememelidir. Her müslüman böyle bir hareketin câiz olmadığını bilir. Artık buna nasıl cesaret edebilir?.

Ve yine bu âyeti kerime de işâret vardır ki: Bir aile fertleri de biri birine karşı haksız yere husunette bulunmamalıdır. Meselâ boşanma ve zulüm ve eziyet veya kötü davranma iddiasiyle hasmane bir vaziyet alarak mahkemelere düşmemelidir. Böyle lüzumsuz, hilafı hakikat iddialarla mallarını boş yere elden çıkarmamalıdır. Bunun mânevî mesuliyetini de düşünmelidirler.

Evet… Buyruluyor ki, ey insanlar!. (Mallarınızı da aranızda) gasp gibi, hırsızlık gibi bir (bâtıl sebeple yemeyiniz.) Ondan her hangi haram suretle istifadeye kalkışmayınız. (Ve insanların mallarından bir kısmını) size haram olduğunu (siz bildiğiniz halde günah ile) günahı icap eden yalan şâhitlik ile, yalan yere yemin ile veya rüşvet ile elde edip (yemek için o malları hakimlere düşürmeyiniz.) O hususta muhakemelere sebebiyet verip bir kısım malların beyhude yere elden çıkmasına meydan vermeyiniz.

Bunun mânevî, uhrevî mesuliyetini düşününüz. Hâkim olan zat da basîret sâhibi bulunmalıdır. İcap ederse dâvacıları uyarmaya ve irşad etmeye çalışmalıdır. Maamafih hâkim şahitlerin şahadetine veya davacı veya davalının yeminine binaen hüküm verir.

Fakat eğer şahitler yalan yere şahâdette bulunmuşlar ise veya yalan yere yemin yapılmış ise bu hükmün Allah katında bir kıymeti yoktur. Bunun bütün mesuliyeti yalan yere davada bulunanlara, yalan yere şâhitlik edenlere, yalan yere yemine cüret edenlere aittir. Artık buna bir mü’min nasıl cesâret edebilir?.. “Gam değildir gide dünya kala din” “Gam odur kim kala dünya, gide din”
189. Sana hilâllerden soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için ve haç için birer alâmettir. İyilik, evlere arka taraflarından gelmeniz değildir. Fakat iyilik, takvâ sâhibi olanın iyiliğidir. Ve evlere kapılarından geliniz. Ve Allah’tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz.

189. Bu âyeti kerime, Ay’ın safhalarındaki hikmet ve menfaate ve hareketlerden sakınmanın lüzumuna işaret etmektedir. Malûm olduğu üzere: Ehille, hilalin çoğuludur. Hilâl ise ayın birinci, ikinci ve üçüncü gecedeki halidir. Ondan sonra ayın sonuna kadar “kamer” denir.

Bâzı kimseler Rasûli Ekrem’e müracaat edip, bu hilâllerin böyle zuhur edip durmalarındaki sebebi veya hikmeti sual etmişlerdi. Bir de belirli aylarda haç veya ûmre yapan cahiliye kavimleri ihrama girdikleri zaman evlerine veya çadırlarına girmek zaruretinde kalırlarsa bunlara kapılarından girmezlerdi. Belki bunlara arka taraflarından birer delik açarak oralardan girerlerdi.

Bunu da bir iyilik ve takva alâmeti sayarlardı. İşte bunun da doğru bir hareket olup olmadığı sual olunmuştur. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Buyrulmuş oluyor ki: Resûlüm!. (Sana hilâllerden soruyorlar.) Bunun ne hikmete mebni böyle göründüğünü anlamak istiyorlar. Kendilerine (de ki onlar) o hilâller (insanlar için ve haç içinbirer alâmetlerdir.)

Bunların vasıtasiyle ziraat, ticaret, borçları ödeme gibi dünyevî işlere ait zamanlar anlaşılır. Oruç, iftar, bayram gibi dinî vazifelere ait zamanlar belli olur. Kadınlara ait âdet, gebelik, boşanma iddeti gibi müddetler de bilinmiş olur. Eda veya kaza edilecek haç ve ûmre vakitleri de bu sayede anlaşılır, ona göre hareket edilir. Evlere girmek hususuna gelince (iyilik) hayır ve takvâ (evlere arka taraflarından girmeniz değildir.)

Bunun ne faydası var? (Fakat… İyilik, takva sahibi olanın) haktan korkarak namaz, haç gibi dinî vazifelerini ifa eden ehli imanın (iyiliğidir.) İyilik ve takva bunların bu gibi hareketleridir. İşte siz de böyle hareket ediniz. (Ve evlerinize kapılarından) gelip (giriniz) dinî hükümleri değiştirmeyin veya yanlış telâkki etmeyin. (Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz.) Fevz ve kurtuluşa nâil olasınız.

Velhâsıl bu ilâhî beyanlardan pek güzel anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakkın her yarattığı şeyde bir büyük hikmet vardır. Bu cümleden olarak ayın, muhtelif safhaları birer kudret harikasıdır. Beşeriyet için bir mükemmel rehberi hareket rehberidir. Güneş ile Ay arasında büyük bir münasebet ve yine büyük bir muhalefet vardır. Kamer ziyasını muntazam güneşten almakta, onunla her ay muhtelif ve birbirine uygun tarzda karşılaşmaktadır. Fakat… Ay dâima güneş gibi bir halde görülmemektedir.

Hilâl halinde görülmekte, safhasının ziyası vakit vakit azalıp çoğalmaktadır. Bu sayede ise medenî, bedevî, bütün insanlar için belirli vakitleri kolaylıkla tâyin etmek ve anlamak mümkün olmuştur. Ne güzel bir hikmet örneği… Diğer bir tefsir ve yoruma göre de bu âyeti kerime bir mühim uyarıyı içermektedir. Şöyle ki: Bâzı kimseler Rasûli Ekrem’e müracaat edip ayın safhalarındaki farklılığın hikmetini, faydasını değil, astronomi ilmî bakımından sebebini sormuşlar.

Bu farklılığın neden ileri geldiğini bildirmesini istemişler, halbuki Yüce Peygamber’den bunu sormak değil, bunun şer’î hikmetini umumî faydasını sormak uygun olurdu. Binaenaleyh bu sualleri ile ters bir harekette bulunmuşlar, âdeta evlerine kapılarını bırakıp ta arka taraflarından girmek isteyenlere benzemişlerdi. Artık bunları irşat için bir darbı mesel kabilinden olarak: Evlerinize kapılarınızdan giriniz, aksine harekette bulunmayınız diye tenbih buyrulmuştur.
190. Ve sizinle savaşanlar ile siz de Allah yolunda savaşınız. Fakat haddi tecavüz etmeyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ öyle tecavüz edenleri sevmez.

190. Bu âyeti kerime, İslâmî hayatı müdafaa ve muhafaza için cihadın meşruiyetini bildirmektedir. Müslümanlar İlk zamanlarda müşriklerin ezâ ve cefalarına karşı sabretmekle mükelleftiler. Bilahara bu âyeti kerime ile müslümanlara cihad emrolunmuştur.

Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. Kurtuluşa ermek için Allah’tan korkunuz. (Ve sizinle savaşta) muharebede (bulunan) kâfir (ler ile siz de Allah yolunda) Cenab’ı Hakkın dinini yüceltmek ve güçlendirmek için (mukatelede) cihatta (bulununuz.) Güzel niyetten ayrılmayınız. (Ve haddi tecavüz etmeyiniz.) Bu hususta İslâmiyetin tâyin ettiği hududu asmayınız. Meselâ: Sizinle harb etmeyen kadınlara, çocuklara,rahiplere, acizler güruhuna saldırmayınız. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ öyle saldırgan olanları sevmez.) Yani onlar hakkında hayır dilemez.

§ Muhabbet: Nefsin bir şeye meyletmesidir. Cenab-ı Hakta ise böyle bir nefsin meyletmesi düşünülemez, bu imkânsızdır. Binaenaleyh Allah’ın muhabbetinden maksat, onun dilediği kulu hakkında lûtf ve ihsanıdır.
191. Ve onları her nerede bulursanız öldürünüz. Ve sizi çıkarmış oldukları yerden siz de onları çıkarın. Fitne ise kâtilden daha büyüktür. Ve onlar sizinle savaşta bulunmadıkça siz de Mekke hareminde onlar ile savaşta bulunmayınız. Fakat onlar sizinle savaşta bulunurlarsa onları öldürünüz. Kâfirlerin cezâsı böyledir.

191. Bu âyeti kerime misilleme yoluyla müdafaanın meşru olduğunu ve lüzumunu göstermektedir. Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!. Siz, hayatınıza, mukadderatınıza saldıran din düşmanlarına karşı koyunuz. (Ve onları her nerede) gerek Mescid’i Haram dışında ve gerek haremde (bulursanız öldürünüz.)

Millî hayatınızı korumağa çalışınız. (Ve sizi çıkarmış oldukları yerden) Mekke’i Mükerreme’den (siz de onları çıkarın.) Onlar fitnede bulunmuş, şirke düşmüş, sizleri vatanınızdan çıkarmış kimselerdir. Böyle bir (fitne ise öldürmekten daha şiddetlidir.) Onları harem sahasında öldürmenizden daha büyüktür. Onlar böyle bir katli fazlasıyla haketmişlerdir.

(Ve onlar sizinle savaşta bulunmadıkça siz de) haremi Mekke’de (onlar ile) İlk önce savaşta bulunmayınız. Haremin hürmetine riayet ediniz. (Fakat. Onlar sizinle savaşa kalkışırlarsa) Haremi Şerifin hürmetin! çiğneyen onlar olmuş olurlar. O halde (onları öldürünüz) öyle mukaddesata ihanet eden (kâfirlerin cezâsı böyle) öldürme ve tenkil (dir.)

§ Fitne: İmtihan, tecrübe, tefrika mânasına geldiği gibi çok kere de insanı günaha sokan, insanı vatanından haksız yere çıkaran, insanı belâya, sıkıntıya uğratan, insanı aldatan şey mânasına gelir. Böyle bir fitne ölümden daha ağırdır. Çünkü bunun zararı ölümden sonra da devam edecektir.
192. Artık şirke son verirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ bağışlayandır, esirgeyendir.

192. Bu âyeti kerime, cihadı, ı âdi bir menfaat için olmayıp ilâhî din gayesine matuf olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Artık) size karşı savaşta bulunanlar, küfür ve şirke (son verirlerse) size karşı savaşmaktan sakınırlarsa, siz de onları bırakınız, dünyevî bir maksat için onları cezalandırmaya çalışmayınız. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ bağışlayandır) onların evvelce yaptıkları şeyleri af ve mağfiret buyurur.

Ve Hak Tealâ (esirgeyendir.) onları cezâlandırmaz. Bu halde onlara tecavüz etmenize merhameti ilâhiye müsaade etmez. Bunun içindir ki Rasûli Ekrem Hazretleri vaktiyle Yüce Peygamberliğine karşı büyük düşmanlıkta, tecavüzde bulunup o mukaddes vücûdu Mekke-i Mükerremeden, o mübarek yurdundan çıkarmış olanları da bilahara tövbe ve istiğfar edip İslâmiyeti kabul ettikleri için af f etmiş, haklarında İslâm kardeşliği düsturunu tatbik eylemiş, hepsine karşı pek âlicenapca muamelede bulunmuştur.
193. Ve bir fitne kalmayıp din yalnız Allah için oluncaya kadar onlar ile savaşa devam ediniz. Eğer onlar son verirlerse artık husûmet ancak zâlimlere karşı olur.

193. Bu âyeti kerime Cihadın ne zamana kadar ve kimlere karşı yapılıp yapılamıyacağını göstermektedir. Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!. Düşmanlarınız size saldırmayıncaya (ve bir fitne) bir küfür, bir zulüm ve isyan (kalmayıp din) ibâdet ve itaat (yalnız Allah için oluncaya) ondan başkasına tapılmayıncaya (kadar onlar ile) o müşrikler ile (cihada devam ediniz.)

İslâm dinini yayıp yüceltmeye çalışınız. (Ve eğer onlar) şirk ve isyana (son verir) tövbe ve istiğfarda bulunur (larsa) artık onlara tecavüz etmeyin. Çünkü (husumet) Allah yolunda savaş (ancak zâlimlere) küfr ve isyan erbabına (karşı olur.) Binaenaleyh halini düzeltip küfr ve zulme son verenlere karşı savaşta bulunmak caiz olmaz. Nitekim bir hadisi şerifte( التَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لاَ َ ذَنْبَ لَهُ ) buyrulmuştur. Evet.. Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur. “Fıskı ne ziyan eyler hayrolsa serencamı”
194. Haram ay haram aya karşılıktır. Ve bütün hürmetler bir birine kısastır. O halde her kim size tecavüz ederse siz de ona size olan tecavüzünün misliyle tecavüz ediniz. Ve Allah’tan korkunuz. Ve biliniz ki Allah Teâlâ şüphesiz korunanlarla beraberdir.

194. Bu âyeti kerime, bir mühim cezâ nazariyyesinin aslını teşkil etmektedir. Suç ile cezâ arasında bir uygunluk bulunmasını, cezânın suçtan fazla olmamasını emretmektedir. Bilindiği üzere bu haram aydan maksat, Zilkade ayıdır. Bu ay’a öteden beri hürmet edilirdi. Bu ay’da savaş yapılmazdı. Rasûli Ekrem hazretleri bir umre yapmak için bu ay’da Mekke-i Mükerremeye gitmişti.

Fakat Mekke müşrikleri bu umreye mâni olmuşlardı. Yapılan bir anılaşmaya göre Rasûli Ekrem hazretleri ertesi sene gidip bu umreyi yapmıştı. Şayet müşrikler yine mâni olacak olsalardı o yüce peygamber harp ederek Mekke’ye girip bu umreyi yapacaktı. Bazı kimseler şayet harp edilirse bu ayın haramlığı bozulmuş olmaz mı? demişlerdi. Bunun üzerine bu ayeti kerime nâzil oldu.

Buyrulmuşoluyor ki: (Haram ay) zilkade ayı (haram aya karşılıktır.) Buna iki tarafta karşılıklı olarak uymalıdır. Madem ki müşrikler bu ayın haramlığına riayet etmeyip müslümanlara karşı vaziyet aldılar, harbi göze almış bulundular, müslümanlarda bu ayda onlara karşılık vererek harp edebilirler. Çünkü bu bir, misliyle karşılıkta bulunmaktır.

(Ve bütün hürmetler (dokunulmazlıklar) birbirine kısastır.) Gayrimüslimler, haram aya haram belde olan Mekke-i Mükerremeye ve ihrama hürmete riayet etmeyip de bunlarda müslümanlara saldırırlarsa müslümanlar da bir kısas, bir karşılık olmak üzere onlara saldırabilirler. Buna o düşmanlar sebebiyet vermişlerdir. (O halde) ey müslümanlar!. (Her kim size tecâvüz ederse) harem bölgesi içerisinde ihramlı iken veya haram ayda sizi öldürmeye cür’et gösterirse (siz de ona size olan tecavüzünün misli ile tecâvüz ediniz.)

Çünkü bir kötülüğün cezası, onun misli olan bir kötülüktür. (Ve) ey müslümanlar (Allah’tan korkunuz.) size izin verilmemiş olan şeyi tercih edip cezâyı artırmayınız. (Ve biliniz ki Allah Teâlâ) kendilerine yardım etmek, şan ve şereflerini düzeltmek ve yüceltmek sûretiyle (şüphesiz korunanlarla beraberdir.) Artık Cenab-ı Hakkın bu harp ve vuruşma hususundaki emirlerine de gerçekten uyunuz ki Allah’ın yardımına ve lütfuna kavuşasınız.
195. Ve Allah yolunda harcayınız. Ve kendi nefislerinizi tehlikeye düşürmeyiniz. Ve iyilikte bulununuz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ iyilik edenleri sever.

195. Bu âyeti kerime, hak yolunda fedakârlığın lüzumunu şöylece anlatmaktadır. Ey müslümanlar!. Takvâ sâhipleri olunuz (Ve Allah yolunda) cihad uğrunda, fakirlere yardım hususunda, hayır ve iyilik konusunda mallarınızı (harcayınız ve kendinizi) harpten kaçınmak, o uğurda mal sarfetmemek, düşmanın maksadını anlamaya çalışmamak gibi sebeplerle veya malınızı boş yere çokça sarf edip de fakirlik ve ihtiyaç içinde kalmak suretiyle (tehlikeye düşürmeyiniz. Ve) Allah yolunda mal ve bedenle (iyilikte) fedakârlıkta (bulununuz) elbette iyilikleriniz zayi olmaz. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ iyilik edenleri) iş ve ahlâkı güzel (olanları sever.) Onları sevaba ve mükâfata ulaştırır.

§ Bu âyeti kerimedeki, iyilikle emr, cihadı da içine almaktadır. Çünkü cihad, müslümanlıkta iyilik etmek vazifesidir. Cihattan maksat; mal kazanmak, başkalarının yurdunu elde etmek, başkalarını esir olarak yaşatmak değildir. Belki bütün insanlık âlemini hak ve hakikatten haberdar etmek, bütün insanları gerçek bir dine, bir hürriyet ve hidayete kavuşturmaktır.

Cihad, görünürde bir tecavüz gibi görünse de, haddi zatında bir korunmadır, bir korumadır, insanlığı sonsuz mes’ûliyetten ve felâketten kurtarma vesilesidir, bir nice akıllı kimseleri uyandırıp hak yoluna sevk etmeye sebeptir. Binaenaleyh böyle güzel bir niyetle yapılan bir cihad, haddizatında bütün insanlığa karşı bir iyilikten başka birşey değildir. Maamafih müslümanlara karşı sırf dünya menfaatları sebebiyle düşman bulunan bir çok kavim mevcuttur. Artık bunlara karşı müslümanların uyanık olmaları mal ve bedenle fedakâr olarak cihada hazır bir halde bulunmaları lâzımdır.

Bu da bir iyiliktir. Buna muhalif hareket ise İslâm cemiyeti hakkında bir tehlike teşkil edeceğinden aslâ caiz değildir.İstanbul’da defnedilmiş bulunan ashabı kiramdan Ebu Eyyübil Ensârî demiştir ki: Bu âyeti kerime bizim hakkımızda nâzil olmuştur. Biz İslâm’ın başlangıcında Resûlullah’a yardım ettik. Onunla muharebelere iştirak ettik, onu çocuklarımıza, ailemizi mallarımıza tercih eyledik.

Vaktaki İslâmiyet etrafa yayıldı, müslümanların sayısı arttı, muharebelere son verilir gibi oldu, bizler de âilemize, çocuklarımıza, mallarımıza döndük, onlar ile meşgul olmağa başladık. Bu hal ise bir tehlikeye sebebiyet verebilirdi. Binaenaleyh bu âyeti kerime nâzil oldu.

Bu gibi tehlikelere kendi elimizle sebebiyet vermekten bizi men buyurdu, ikaz etti. Gerçekten de söz konusu zat, bundan sonra bütün cihadlara iştirak etmiş ve Hz. Muaviye zamanında İslâm ordusu ile gelip İstanbul’un muhasarasında bulunmuş ve bu esnada vefat edip bilinen türbesine gömülmüştür. Allah ondan razı olsun.
196. Ve Allah için haccı da umreyi de tamam yapınız. Fakat men olunursanız kurbandan kolaya geleni Minâya gönderirseniz. Ve bu kurban mahalline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz. Ancak sizden her kim hasta olur veya başında bir eziyet bulunursa ona da oruçtan veya sadakadan veya kurbandan bir fidye vacip olur. Sonra emin olduğunuzda kim hac zamanına kadar umre ile istifade etmiş olursa kolayına gelen bir kurban kesmek icap eder Fakat her kim bulamazsa üç gün hac esnasında, yedi günde döndüğünüz vakit oruç vâcip olur ki bunlar tam on gündür, Bu, ailesi Mescidi Haramda bulunmayan kimseler hakkındadır. Ve Allah’tan korkunuz ve biliniz ki Allah Teâlâ’nın azabı pek şiddetlidir.

196. Bu âyeti kerime, hac ve umre vazifesini yapacak zatlara nasıl hareket edeceklerini gösteriyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Korununuz ve iyilikte bulununuz. (Ve Allah için) sırf Allah’ın rızası için (haccı ve umreyi tamam yapınız.) Bunlardan herhangi birine veya her ikisine başlanılmış olunca bunları lâyıki veçhile tamamlamaya gayret ediniz. (Fakat men olunursanız) yani ihramdan sonra her hangi bir mecburiyet sebebiyle hacdan, umreden alıkonulursanız size (kurbandan kolaya geleni) vâcip olur.

Yani deve, sığır, davar nev’inden hangisini kurban etmeniz size kolay gelirse onu kurban olarak Minâ’ya gönderirsiniz. (Ve bu kurban mahalline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz.) Yani: Bu kurbanın Minâ’ya gidip kesilmiş olduğuna kanaat gelinceye kadar siz tıraş olup ihramdan çıkmayınız. (Ancak sizden her kim) ihramda iken (hasta olursa veya başında) yara gibi, bu gibi bir şey sebebiyle eziyet bulunur) da bundan kurtulmak için tıraş olur (sa ona da oruçtan veya sadakadan veya kurbandan bir fidye) vâcip olur.

(Sonra emin olduğunuz zaman) yani engellemekten veya hastalıktan, eziyetten kurtulduğunuz zaman sizden (her kim hac zamanına kadar umre ile istifade etmek isterse) haccı temettüde bulunmak arzu eylerse veya hac zamanına kadar ümresine nihayet verir ihramdan çıkar, hac yapacağı zamana kadar serbest bulunursa (kolayına gelen bir kurban kesmek icab eder.)

Kurban nevilerinden kolayına geleni seçer. (Fakat her kim) böyle bir kurban (bulamazsa üç gün hac esnasında, yedi gün de) hacdan (döndüğünüz vakit oruç) tutması vâcip olur ki (bunlar tam on gündür. Bu) umre ile haccı birleştirerektemettüde bulunmak ve kurbanın vücubu veya temettüde bulunan için orucun lüzumu (ailesi) ikametgâhı (Mescidi Haramda bulunmayan kimseler hakkındadır.) Mekke’de ve Mikad denilen saha dahilinde bulunanlar ise Mekke-i Mükerreme’ye ihramsız olarak girebilirler.

Hariçten gelip Mekke’de geçici olarak bulunanlar da Mikad yerinden dışarıya çıkmadıkça Mekke-i Mükerreme’ye ihramsız olarak dönebilirler. Kısacası ey müslümanlar. Hac ve ûmre vazifesini lâyıkıyla yapmaya çalışınız. (Ve Allah’tan korkunuz.) Günahkâr olmayınız. (Ve biliniz ki Allah Teâlâ’nın azabı pek şîddetlidir.) Artık bu mukaddes vâzifenizi de Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yapınız. Aranızdaki din kardeşliğini de güzelce göstererek birbirinize karşı sevgide, birbirinizin hukukuna riayette bulununuz ki kurtuluşa ve saadete ulaşasınız.

§ Bir kimseye hac farz olmak için şöyle sekiz şart vardır: 1 – Müslüman olmak. 2 – Baliğ olmak. 3 – Akıllı olmak. 4 – Hür olmak. 5 – Haccın farziyetini bilmek. 6 – Hacc vazifesini meşakkatsiz bir şekilde yapmaya yetecek bir vakit bulunmak. 7 – Hacca gidip gelinceye kadar kendisi ve ailesi için yeterli miktar nafakaya mâlik bulunmak. 8 – Kendi haline münasip nakil vasıtası ve yol masrafına yetecek parası bulunmak. Bu şartlar bulunmayınca hac farz olmaz.

§ Bununla beraber haccın edasının farziyyeti için şöyle 5 şart ta lâzımdır:

1 – Bizzat hacc edebilecek derecede bir vücut sıhhati bulunmalıdır.

2 – Hacca gitmeğe hapis gibi, zorla mâni olmak gibi bir engel bulunmamalıdır.

3 -Yolda emniyet bulunmalıdır.

4 – En az normal yürüyüşte 13 saatlik bir yolculukta bulunacak bir kadının yanında kocası veya ebediyyen nikâhı haram olan bir erkek bulunmalıdır.

Bu erkek aklı baliğ veya mürahik = Erginlik çağına yakın bulunmalıdır.

5 -Boşanmış veya kocası ölmüş bir kadının iddeti bitmiş olmalıdır.

§ Haccın şöyle altı nevi vardır:

1- Farz olan hacdır. Bu şartlarını taşıyan bir müslümana ömründe bir kere farz olan hacdır.

2 – Vacip olan hacdır. Bu da nezr edilen veya nafile olarak başlanılmış iken bozulan hac için kaza etmek suretiyle yapılan hacdır.

3 – Nafile olan hacdır. Bu kendisine farz olan haccı yapmış olan bir yetişkinin veya henüz bülûğa ermeyip de rüşd çağına yaklaşmış olan birinin yaptığı hacdır.

4 – Haccı ifraddır. Bu ûmre ile birleştirmeksizin yalnız farz veya vacip veya nafile olarak yapılan hactır. Bunu yapana “müfrid” denir.

5 – Haccı temettüdür. Bu, hac mevsiminde evvelâ ûmre için ihrama girip umre yapıldıktan sonra aynı mevsimde daha yurda dönmeden tekrar ihrama girilerek yapılan hactır. Bunu yapana “mütemetti” denilir.

6 – Haccı kırandır. Bu da hac aylarıdan evvel veya hac ayları içinde mikaddan evvel veya mikaddan itibaren ûmre ile arası bir niyet ile bir ihram ile birleştirilmiş olan hacdır ki, ûmre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilir.

§ Haccın rükünlerine gelince bu da ikidir.

Birincisi: Arafatta bir müddet durmaktır. Şöyle ki: Zilhiccenin 9 una rastlayan arafe gününün öğle vaktinden, kurban bayramının İlk günü fecrin doğuşuna kadar olan zaman içerisinde Arafatta isterse bir dakika olsun durmak farzdır. İkincisi de: Arafatta durduktan sonra gidip Kâbe’i Muazzama’yı ziyaret tavafı yapmaktır. İsterse bu ziyaret bir müddet sonra olsun. Şöyle ki: Bu Arafatta durduktansonra Kâbe’i Muazzamanın etrafında 7 defa dolaşmakta yapılır ki, bunun 4 defası bir rükündur, bir farzdır. Diğer 3’ü nafile kabilindendir. Kâbe’i Muazzamayı vakit vakit tavafta bulunmak ta bir sünnettir, bir ibâdettir, bir nevi, namazdan sayılmaktadır.

§ Mîkad: Hac için dışardan gelen zatların ihrama girmelerine mahsus 5 yer vardır ki bunlardan her birine “Mîkad” denir. Bu yerlere daha gelmeden de ihrama girilebilir.

§ İhramın yapılması: Şöyle ki hac için yolculukta bulunan bir erkek zat Mikad denilen bir yere gelince yıkanır, apdest alır, giderilmesi lâzım gelen tüylerini bedeninden giderir, tırnaklarını keser, elbisesini çıkarır, beyaz, temiz bir peştimal ile dikişsiz bir örtüye, meselha bir iki havluya sarılır. Güzel kokulu şeyler sürünür, başını açık, ayaklarını çorapsız bulundurur. Üstü açık, topukları kısa ayakkabı giyinir, İki rekât ihram namazı kılar, ihrama niyet eder “Yarabbi! Ben hac etmek istiyorum, onu bana kolay kıl ve onu benden kabul et.” diye dua eder. Sonra


= Emrin baş üstüne Ey Allah’ım! emrin baş üstüne…) diye telbiyede bulunur. Artık karısıyla cinsî münasebette bulunamaz, onu öpüp okşayamaz, dikişli elbise giyemez, kokulu şeyler sürünemez, saçlarını, tırnaklarını kesemez, av hayvanlarını avlayamaz, yeşil ağaçları, otları kesemez, kötü sözler söyleyemez. Fakat yıkanabilir, para kesesini de beline bağlayabilir ve usulü dairesinde gidip Arafatta bulunur. Sonra da Beytullah! ziyaret ederek ihrama son verir. (158.) âyeti kerimeyede bakılabilir.

§ Haccın farziyyetindeki hikmete gelince: O da şüphe yok ki çok mühimdir. Malumdur ki hac İslâmiyetin beş esasından biridir. Hem malî hem de bedenî bir ibâdettir. Hak yolunda fedakârlığın bir alametidir. Bir ilâhî lütuf olan sıhhatimizin ve servetimizin bir şükran vazifesidir. Hac fârizesi Cenab-ı Hakkın mânevî dergâhına sığınılarak tam bir hürmet ve yakarış ile lütuf ve af niyâz edilmesinin bir örneğidir.

Pek yüce bir mâbedin içinde binlerce din kardeşi ile birlikte yapılan bir ibâdetin, bir dua ve yakarışın uyanık ruhlar üzerinde yapacağı hoş tesirler ve ruhu besleyen neşeler ise her türlü maddî zevklerin binlerce kat üstündedir. Bütün müslümanların kıblesi olan ve Hz. İbrahim gibi ulu bir peygamberin makamını içine alan Beytullah’ta yapılan bir ibâdet ve itaatin Allah’ın yanında ne kadar makbul, ne kadar sevaba vesile olacağı da pek açıktır.

Rasûli Ekrem Efendimizin içinde doğup cihana nurlar yaymış olduğu mübarek beldeyi ve bu vesile ile o yüce nebinin hicret yurdu olup kabri saadetini şerefli göğsünde saklayan Medine’i Münevvereyi gidip bir arzu ve heyecan ile ziyaret etmek de İslâmiyete bağlılığın, o yüce peygambere hürmet ve sevginin en açık bir alametidir. Hele doğu ve batıdan çeşitli ırklara mensup müslümanların böyle kutsî bir mabette toplanarak hep birden aynı şekilde dinî vazifelerini yerine getirmeleri de aralarında din kardeşliğini ne kadar canlandırır, aralarında ne kadar içten bir sevgi ve dayanışmanın ortaya çıkmasına vesile olur.

Ve İslâm âlemine dair bir çok bilgi edinebilmelerine yardım eder. Seyahatin sıhhî, medenî, içtimaî menfaatleri herkes tarafından bilinmektedir. Bir çok yabancı kendileri için bir dinî vazife olmadığı halde seyahati gerekli buluyor, dünyanın muhtelif yerlerini gidip görüyorlar.

İslâm dini ise bizlere en güzel şartlar çerçevesinde en tarihî, en kutsî bir mubite seyahat etmemizi emretmiş bulunuyor. Artık bu ilâhî emrin ne kadar faideleri, hikmetleri kapsadığını hangi aydın ve düşünen bir insan takdir etmez. Böyle kutsal bir vazife ile mükellef olduğumuzdan dolayı Rabbimizin yüce eşiğine teşekkürlerimizi takdim eyleriz. “Her kime Kâbe nasip olsa hüda dâvet eder” “Her kişi sevdiğini hanesine dâvet eder”.
197. Haccın vakti bilinen aylardır. Her kim o aylarda haccı kendisine farz kılarsa artık hacda cinsel ilişkide bulunmak günaha sapmak kavga etmek yoktur. Ve hayırdan her ne yaparsa Allah Teâlâ onu bilir. Ve azık edininiz, azığın en hayırlısı ise takvadır. Ve benden korkunuz. Ey tam akıl sâhipleri!.

197. Bu âyeti kerime haccın mevsimini ve hacıların riayet edecekleri şeyleri bildirmektedir. Şöyle ki (haccın vakti bilinen aylardır.) Yani hacca başlanacak aylar: Şevval, zilkade ayları ile zilhiccenin tam on günüdür. Bu, Hanefilere göredir. Şafîlere göre şevval, zilkade ayları ile zilhiccenin dokuzuncu günü ve onuncu gününün yalnız gecesidir. İmamı Mâlik’e göre: Zilhiccenin de tamamıdır.

Binaenaleyh (her kim oaylarda haccı kendisine farz kılarsa) yani, hacca niyet eder de veya ihrama girer de veya telbiyede bulunur da veya kurban gönderir de hacca başlamış, bu fârizeyi üzerin almış olursa (artık hacda cinsel ilişkide bulunmak) yoktur. Bu müddet içinde karısıyla cinsel ilişkide bulunamaz. (Günaha sapmak) da yoktur. Şeriatın konuları dışına çıkmak veya ona buna söğüp, saymak aslâ caiz olamaz. (Kavga etmek) de yoktur. Hizmetçiler ile, yol arkadaşları ile ve diğerleriyle düşmanlık ve kavga etmek aslâ uygun görülmez.

(Ve hayırdan her ne işlerseniz) meselâ sadaka verirseniz, arkadaşlar ile güzelce yaşayarak onlara lüzumuna göre yardımda bulunursanız (Allah Teâlâ onu) o yaptığınız hayrı, ezelî ilmiyle (bilir) mükâfatını verir. (Ve) yolunuza rahatça, kalb huzuru ile devam edebilmeniz için de (azık edininiz.) Maddî, mânevî muhtaç olduğunuz gıda maddelerini tedarik ederek onunla hac yolculuğuna başlayın.

(Azığın en hayırlısı ise korunmadır.) Yâni Allah’tan korkup onun bunun malına, canına saldırmamaktır. Helâlından yiyip, haramdan sakınmaktır. (Ve benden korkunuz.) Korkunuz Allah için olsun. Sırf dünya ile ilgili olan bir maksat için başkalarından korkmak bir fazilet değildir. (Ey tam akıl sâhipleri!.) Ey hakikî aydınlar!. Ey İslâmiyetin bu yüce tavsiyelerini güzelce anlamaya kabiliyetli olan zatlar.

§ Rivayete göre vakfiye. Yemen halkı, Hicaza giderken yanlarına azık adına bir şey almazlar, biz tevekkül ehli kimseleriz, biz Beytullah’ı ziyarete gidiyoruz, elbette Cenab-ı Hak bizleri yolda aç bırakmaz derlermiş. Bununla beraber bazen yolda başkalarının mallarına sataşmaya da mecbur kalırlarmış.

Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, hacca gidecek zatlara azık denilen nafakalarını, muhtaç olacakları şeyleri daha yola çıkmadan hazırlamaları emrolunmuştur. Geçimi temin etme hususunda geçerli olan örf ve adete uymak lâzımdır. Meselâ, hac mevsiminde de geçimini temin etmek için meşru şekilde alış verişte bulunulması caizdir. Nitekim şu âyeti kerime bunu ifade etmektedir.
198. Rabbinizden bir rızık talep etmeniz sizin üzerinize bir günah değildir. Arafat’tan geri döndüğünüz zaman Allah Teâlâ’yı Meş’ari Haram yanında hemen zikrediniz. Ve onu, size hidayet ettiği gibi zikireyleyiniz. Şüphe yok ki, siz bundan evvel dalalette kalmış kimselerden idiniz.

198. Bu âyeti kerime hac mevsiminde de ticaretin meşru olduğunu ve Cenâb-ı Hakkın gösterdiği yola gitmenin lüzumunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.. Hac mevsiminde de ticaret yoluyla (Rabbinizden bir rızık talep etmeniz) caizdir. Bundan dolayı (sizin üzerinize bir günah) yüklenecek (değildir.)

Sonra (Arafattan) cemaat halinde (gerî döndüğünüz zaman Allah Teâlâ’ya Mes’ari Haram yanında) Allahu Ekber ve La ilahe illallah diyerek, dua ve niyâz ile veya akşam ve yatsı namazlarını kılmak suretiyle (zikrediniz ve onu) o Yüce Rabbi (size hidayet ettiği) size dinî vazifelerini, hac ibadetlerini zikir ve fikir yolunu ihsan ve ilham buyurduğu (gîbî zikreyleyiniz) bu ilâhî hidayet sayesinde dinî vazifelerinizi bilmiş bulunuyorsunuz.

(Şüphe yok ki siz bundan evvel) bu hidayete, bu İslâmiyet şerefine ulaşmadan önce (dalalette kalmış kimselerden idiniz.) İmânı, itaati vehacla ilgili ibâdetleri bilmeyen, yolunu şaşırmış takımlardan idiniz. Şimdi ise hidayete ermiş bulunuyorsunuz. Artık Cenab’ı Hakkın emri üzerine hareket ediniz, ulaştığınız hidayet ve saadetin kadrini yüceltmeye, şükrünü yerine getirmeye çalışınız.

§ Cahiliye döneminde bir çok pazar yerleri vardı. Araplar hac mevsiminde buralarda ticaretle meşgul olurlardı, İslâmiyet yayılmaya başladığı zaman bazı müslümanlar böyle hac mevsiminde ticarette bulunmadan çekinmişlerdi. Halbuki buna lüzmu yoktu, Ticaretle uğraşmak dinî vazifelere engel olmamak üzere her zaman caizdir.

Özellikle hac mevsiminde etraftan bir çok zatlar Hicâzda toplanıyorlar, bunlar kendi ihtiyaçlarını bertaraf etmek için ticarethanelere müracaata mecbur kalmaktadırlar. Eğer o mevsimde ticaret yasak olursa bu gibi zatların ihtiyaçları nasıl giderilebilir? Binaenaleyh hikmet dolu olan İslâm dinî, bu ticareti men etmemiştir. Elverir ki meşru şekilde yapılsın.

§ Arafat: Mekke-i Mükerreme şehrine on iki mil mesafede bulunan bir dağın ismidir.Hacılar arefe günü, yani; zilhiccenin 9 uncu günü burada vakfeye dururlar, zilhiccenin 8 inci gününe de “terviye günü” denilir. Rivayete göre Hz. Adem Hinde, Hz. Havva da Ciddiye indirilmişlerdi.

Birbirini ararken arafat sahasında karşılaşmış, birbirlerini tanımışlardı. Bu cihetle o güne arefe, o karşılaşma sahasına da Arafat denilmiştir. Diğer bir rivayete göre de İbrahim Aleyhisselâm’a hacla ilgili ibâdetler burada vahyolunmuş olduğu için buraya Arafat adı verilmiştir. Müzdelife: Mekke’de hacla ilgili İbâdetlerin yapıldığı yerlerden biridir. Hacılar Arafattan sonra Müzdelifeye vararak orada akşam, yatsı ve sabah namazlarını kılarlar.

§ Meş’ari Haram, Müzdelifenin bitişiğinde bir tepedir. Buna “Cebeli Kuzah” da denir. Arafattan Müzdelifeye dönüp gelen hacılar, yolculara engel olmamak için bu Meş’ari Haram tepesi civarında gecelerler.
199. Sonra insanların geri döndüğü yerden siz de dönüveriniz. Ve Allah Teâlâ’dan mağfiret isteyiniz. Şüphe yok ki Hak Tealâ affedici ve esirgeyicidir.

199. Bu âyeti kerime de bütün müslümanların aynı şekilde ibâdetlerle mükellef olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: Cahiliye döneminde Kureyş kabilesi gibi bazı seçkin kabileler, halk Arafatta toplandıkları vakit kendileri Meşari Haramda dururlar, onlara karışmazlar, biz Allah’ın ehliyiz derler, bu durumu bir üstünlük alâmeti sayarlardı. Sonra bunlar müslüman olunca kendilerine, hitaben buyruldu ki:

Ey Kureyş! Ey bütün müslümanlar!.. (Sonra insanların koşup döndüğü yerden) yani Arafattan (Siz de hemen dönünüz.) hacla ilgili ibâdetlere tamamen iştirak ediniz. Bu husustaki kusurlarınızdan, günahlarınızdan dolayı (Allah Teâlâ’dan mağfiret isteyiniz.) Daima onun af ve keremine sığınınız.

(Şüphe yok Yüce Allah gafurdur) af dileyenlerin günahlarını mağfiret buyurur. (Râhimdir) kulları hakkında rahmet ve yardımını bol tutar. Elverir ki o kerem sahibi yaratıcının yüce dergâhına, kendisini zikr ve tesbih etmek suretiyle sığınılsın.
200. Sonra hacca ait ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman babalarınızızikredtiğiniz gibi veya daha ziyade olarak Allah Teâlâ’yı zikrediniz. İmdi insanlardan öylesi vardır ki: Ey Rabbimiz bize nasibimizi dünyada ver der. Bunun için âhirette bir nasip yoktur.

200. Bu âyeti kerime Allah’ı zikretmenin ehemmiyetini gösteriyor, İslâmiyetten evvel araplar hacca ait ibadetlerini bitirdikten sonra Mina’da mescit ile dağ arasındaki bir yerde toplanır, babalarının övünülecek şeylerini anarlardı.

Bunlar İslâmiyetle şereflenince babalarını andıkları gibi ve hattâ ondan daha fazla Cenab-ı Hakkı anmaları, Hak Tealâ’nın zikri ile dillerini süslemeleri, kalblerini nurlandırmaları kendilerine şöylece hatırlatılmıştır: (İmdi sizler hacca ait ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman) yani taşları attıktan, tavafta bulunduktan Mina’da kaldıktan sonra (babalarınızı zikrettiğiniz gibi veya daha ziyade) daha kuvvetli, daha şevk ve heyecan ile (olarak Allah Teâlâ’yı zikrediniz) asıl onun yüceliğini, kudret ve büyüklüğünü, sizlere verdiği nimetleri bir ibâdet lisanıyla zikrediniz. Ondan dünya ve âhirete ait hayırlar isteyiniz.

Halbuki (insanlardan öylesi vardır ki, ey Rabbimiz! Bize nasibimizi dünyada ver der.) Bunlar bir takım müşriklerdir ki, vaktiyle hac esnasında yalnız dünya ile ilgili şeyleri ister, Yarabbi bize koyun ver, deve ver.

Babalarımıza verdiğin gibi bizlere de bağlar, bahçeler ver diye duada bulunurlar, âhiret fikrinden mahrum bir halde yaşarlardı. Artık (bunun için) böyle yalnız dünyaya düşkün bir şahıs için (âhirette bir nasip yoktur.) Çünkü onun bütün arzu ve hedefi dünyadadır. Menasik: Hac esnasında yapılması icap eden merasimin tamamı demektir. Tekili mensekdir. Bu kelime; ibâdet edilecek, kurban kesilecek yere de denir.
201. Ve insanlardan öylesi vardır ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik ve âhirette de bir iyilik ver ve bizi ateş azabından koru der.

201. Bu âyeti kerime, mü’minlerin ne kadar güzel bir tarzda dua ve niyazda bulunduklarını şöylece bildiriyor: (Ve insanlardan öylesi vardır ki) Cenab-ı Hakka inanıp, onun âhirete âit nimetlerine çok fazla ihtiyacı olduğuna kanaat getirdiğinden (Ey Rabbimiz! Bize dünyada da bir iyilik ver, âhirette de bir iyilik ver) diye dua eder (ve bizi cehennem azâbından koru) diye niyazda bulunur. Âhiret hayatına inandığını bu şekilde de göstermiş olur.

§ Bu mübârek dua âyetindeki haseneden murat nedir: Bilindiği üzere hasene lûgat itîbariyle güzellik demektir. İnsanın nefsine, bedenine, servetine ait olup elde edinilmesiyle sevineceği her nîmet bir hasenedir. Ibâdet ve itaat da birer hasenedir. Bu âyeti kerimedeki haseneden maksat ise bazı âlimlere göre dünyada ilimdir, ibâdettir. Ahirette cennettir veya dünyada helâl rızıktır, âhirette de mağfirettir, sevaptır. İmamı Aliden bir rivâyete göre de hasene dünyada iyi ahlâklı kadındır, âhirette de cennettir. Nitekim bir hadisi şerifte:


buyrulmuştur. Yani: Dünya varlıktan ibârettir. Dünya varlığının en hayırlısı ise iyi ahlâk sahibi olan kadındır.
202. İşte bu iki kısım insanlar yok mu, bunlar için kazandıkları şeyden bir nasip vardır. Ve Allah Teâlâ hesabı pek süratle görücüdür.

202. Bu âyeti kerime de, mükâfat ve cezânın amellere göre olduğunu şöylece göstermektedir: (İşte bu iki kısım insanlar yok mu) yalnız dünyayı isteyenler ile hem dünyayı hem de âhireti isteyen zümreler, (bunlar için kazandıkları şeyden bir nasip vardır.) Hayatını yalnız dünyaya adayanlar dünya varlığından hisse sahibi olurlar, âhireti hiç dikkate almadıkları için âhiret saadetinden bir pay alamazlar.

Fakat hayatını güzel tanzim edip te hem dünya için meşru şekilde çalışanlar, hem de âhirete ait vazifelerini yapıp âhiret nimetlerine ulaşmayı niyâz edenler de, hem dünyada hem âhirette nîmetlere kavuşmuş olurlar ve âhiret azabından korunurlar.

(Ve) şüphe yok ki (Allah Teâlâ) kullarının bu hallerini bilmektedir, yarın âhirette bunlara ait (hesabı) bunların haklarındaki muhakemeleri (pek süratle görücüdür.) Artık insanlar daha hayatta iken istikballerini düşünmeli üzerlerine düşen kulluk vazifelerini güzelce yapmalıdırlar ki, ebediyet âleminde selâmet ve saadete ulaşabilsinler.
203. Ve Allah Teâlâ’yı sayılı günlerde zikrediniz. İmdi her kim iki gün içinde acele ederse onun üzerine bir günah yoktur. Ve her kim geri kalırsa onun üzerine de günah yoktur. Bu korunan içindir. Ve Allah’tan korkunuz ve biliniz ki, sizler şüphesiz onun huzuruna toplanacaksınız.

203. Bu âyeti kerime, teşrik günlerinde yapılacak tekbirlere işâret etmektedir. Şöyle ki: Ey hac vazifesini ifa eden zatlar!. Hacca aitibâdetlere güzelce riâyet ediniz. (Ve Allah Teâlâ’yı sayılı günlerde) yani teşrik günlerinde (zikr ediniz.) Allahu Ekber ve la ilahe illallah deyiniz.

Namazların ardından ve kurbanları keserken ve taşları atarken tekbir alınız. (İmdi her kim iki gün içinde) işini bitirip vatanına dönmek hususunda (acele ederse) bu iki gün Mina’da bulunması kâfidir. Bundan bir gün evvel ayrıldığından dolayı (onun üzerine bir günah yoktur.) Bundan dolayı sorumlu olmaz, istediği gibi hareket edebilir. (Ve her kim geri kalırsa) acele etmeyip üçüncü gün de Mina’da kalırsa (onun üzerine de bir günah yoktur.) Bunlar da serbesttir.

Bu acele etme ve geriye bırakmadan dolayı sorumlu değildirler. Burada sorumluluğun olmaması (takva sahibi olan) haccını Allah rızası için yapıp ondan korkan hacılar (içindir.) Artık bunu düşününüz. (Ve Allah’tan korkunuz.) Bütün işlerinizde takvadan ayrılmayınız. (Ve biliniz ki sizler muhakkak onun) o Yüce Yaratıcının (huzuruna toplanacaksınız.) Onun mânevî huzuruna toplanıp varacaksınızdır. Amellerinize göre mükâfat veya cezâ göreceksinizdir.

§ Teşrik: Yüksek sesle tekbir almaktır. Teşrik günleri ise zilhiccenin 11 inci, 12 inci, 13 üncü günlerine denilir ki, bunlar kurban bayramının ikinci, üçüncü, dördüncü günleridir. İşte eyyamı madudat = Sayılı günlerden murat, bu günlerdir. Hacılar bu günlerde Mina’da bulunur, tekbir alır, şeytanı taşlarlar. Şeytanî şeylere düşmanlıklarını bu şekilde de göstermiş olurlar, İşte bu Mina’de kurban bayramının ikinci, üçüncü, dördüncü günlerinde bulunmak meşru olduğu gibi yalnız ikinci, üçüncü gününde durmak ta câizdir. El verir ki korunma ve iyi niyetle olsun.
204. Ve insanlardan bâzıları vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve kalbinde olana Allah’ı şâhit tutar. Halbuki o pek katı düşmanlık sahibidir.

204. Bu âyeti kerime sözleri özlerine uymayan münâfık kimselerin kınanmış hareketlerini bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!.. (İnsanlardan bâzıları da vardır ki) haktan yana görünür. (Dünya hayatı hakkındaki sözü) dünya işlerinin idaresi, geçim sebeplerinin beyanı ve sana karşı sevgi ve bağlılık iddiası hususundaki ifadesi (senin hoşuna gider) hayretini çeker. (Ve kalbinde olana Allah’ı şahit tutar).

Sözüm özüme uygundur der. İyi niyet sahibi olduğuna yemin eder. Buna Cenab’ı Hakkı şahit tutar. (Halbuki onun) sana (düşmanlığı pek şiddetlidir.) Veya o sözünde yalancıdır. Veya onun kalbinin katılığı pek fazladır. Sözleri hikmetli olsa da işleri hata doludur.
205. Ve yanından ayrılınca yeryüzünde fesat çıkarmağa, ekinleri, zürriyetleri helâk etmeğe çalışır. Allah Teâlâ ise fesadı sevmez.

205. (Ve) o münâfık senin (yanından ayrılınca) veya bir işe girişince (yer yüzünde fesat çıkarmağa) müslümanların kanlarım akıtmağa akrabalık bağlarını koparmaya başlar (Ekinleri ve zürriyetler! helâk etmeğe) İslâm cemiyyetini dağıtmağa (çalışır.) Fakat (Allah Teâlâ fesadı sevmez.) Yani fesada razı olmaz. Elbette öyle fesatçıların cezalarını bir gün verecektir.
206. Ve ona Allah’tan kork denildiği zaman kendisini günah ile bir gurur yakalar. Artık ona cehennem kâfidir. Ve ne fena bir yataktır.

206. (Ve ona) o münâfıka (Allah’tan kork) yalan söyleme, Allah’ın azâbını düşün (denildiği zaman) bu söz onun gururuna dokunur. (Kendisini) o terk etmesi istenilen (günah ile beraber bir gurur yakalar.) Daha ziyade günaha girer, cahilce bir onurun düşkünü olur.

(Artık ona) ceza ve azap olmak üzere (cehennem kâfidir.) O cehennemde ebediyyen kalacaktır. Cehennem bir azap yeridir. (Ve ne fena bir yataktır.) Artık bir insan, kendisini böyle ateşli bir yere sevkedecek olan kötü hareketlere nasıl cür’et edebilir.

§ Rivâyete göre bu âyetler Sekif Oğullarından “Ahnes İbni Şerik” hakkında nâzil olmuştur. Bu bir münâfıktır. Güzel yüzlü, tatlı sözlü bulunuyordu. Peygamberin huzuruna girmiş, müslüman olduğunu söylemiş, Hz. Peygamber’i sevdiğini iddia etmiş, bu sözlerinde doğru olduğuna yemin etmiş ve Cenab-ı Hak şahidimdir demişti. Halbuki hakikaten müslümanlığı kabul etmiş değildi.

Müslüman düşmanı bulunuyordu. Peygamberin huzurundan ayrıldıktan sonra müslümanlardan birinin tarlasına uğramış, ekinlerini yakmış, hayvanlarını öldürmüştü. Bu âyetlerin nüzul sebebi, böyle hususî olsa da hükmü geneldir. Binaenaleyh bizlere işâret buyrulmuş oluyor ki: İnsanların yalnız sözlerine bakıp ta aldanmamak, nice münafıklar vardır ki, İslâmiyet iddiasında bulunurlar.

Yaldızlı sözler söylerler, onu bunu aldatırlar, fakat fırsat bulunca bütün kutsal şeylere saldırırlar. Maamafih samimî şekilde müslüman olup ta bu uğurda pek çok fedakârlıkta bulunan muhterem zatlar da vardır. İşte şu âyeti kerime de bunu ifâde etmektedir.
207. İnsanlardan bazıları da vardır ki. Allah Teâlâ’nın rızâsına kavuşmak için kendini feda eder. Yüce Allah ise kullarına çok şefkatlidir.

207. Bu âyeti celile, hakikî mü’minlerin yüksek fedakârlıklarını gösteriyor. Şöyle ki: (İnsanlardan bâzıları da vardır ki Allah Teâlâ’nın rızâsını talep için kendini feda eder.) Cihada atılır, veya ölünceye kadar iyiliği emreder, kötülükten sakındırır.

Diğer bir görüşe göre de Allah’ın rızası için her fedakârlıkta bulunarak nefsini, ebedî hayatını din düşmanlarının tecavüzlerinden kurtarmağa çalışır. Artık şüphe yok ki bu gibi şahıslar, Cenab’ı Hakkın rızasını kazanmış olurlar. (Ve Allah Teâlâ) böyle (kulları hakkında çok şefkatlidir.) Bu ilâhî şefkatten dolayıdır ki, kullarını kendi rızasına kavuşturacak bir hidâyet yoluna irşat buyurmuştur.

§ Bir rivâyete göre: Bu âyeti kerime Suheyb İbni Sinani Rûmî hakkında nâzil olmuştur. Bu zat İslâmiyeti kabul etmiştir. Müşrikler bunu yakalamışlar, dövmüşler, İslâmiyetten döndürmek istemişlerdi.

Bu zat da “Ben ihtiyar bir kimseyim, ben müslümanlığımdan size bir zarar gelmez” demiş ve büyük bir servetini o müşriklere vererek ellerinden kurtulmuş Medine’i Münevvere’ye gelmiştir. Diğer bir rivâyete göre de bu âyeti celile, Hz. Ali hakkında nâzil olmuştur.

Çünkü Peygamber Efendimiz, Medine’i Münevvere’ye hicret ederken Hz. Ali, onun mübarek yatağında yatmış, Rasûlullah’ın hicretini gizlemek istemiş, düşmanların hücumuna kendisini hedefyapmıştı. İşte bu gibi din kahramanları hakkında elbette Allah’ın şefkati ve lütfu pek mükemmel şekilde tecelli edecektir.
208. Ey imân edenler! Hepiniz toptan barışa giriniz. Ve şeytanın adımlarına uymayınız. Şüphe yok ki o sizin için apaçık bir düşmandır.

208. Bu âyeti kerime, bütün müslümanların dinî hükümlere layıkıyle sarılmalarını emretmektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler!. Hepiniz harîsa giriniz.) Hepiniz tam müslüman olunuz. Sulh ve barış içinde yaşayın. Çekişme ve mücadeleden sakınınız, dininizin emirleri doğrultusunda hareket ediniz.

(Ve şeytanın adımlarına uymayınız.) Onun izinden yürümeyiniz. İnsanları dinden çıkarmak isteyen dalâlet sahiplerinin hareketlerini taklit eylemeyiniz. (Şüphe yok ki o) şeytan (sizin için) ey müslümanlar (apaçık bir düşmandır.) Aranızı açmaya, aranıza nifak sokmaya çalışan bir düşmandan başka değildir. Artık uyanık bulununuz.
209. İmdi size bunca deliller geldikten sonra yine kayarsanız, artık biliniz ki. Allah Teâlâ şüphesiz azizdir, hakimdir.

209. Bu âyeti kerime de bu gibi ilâhî uyarılara aykırı harekette bulunanlar için büyük bir tehdid taşımaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (İmdi size bunca beyyîneler) açık deliller, emirler aklî ve naklî açık kanıtlar (geldikten sonra yîne kayarsanız) yine kusur eder, gösterilen doğru yoldan çıkarsanız, şeytanların aldatmalarına kapılırsanız (artık biliniz ki. Allah Teâlâ şüphesiz azizdir) onun intikam almasına bir şey mâni olamaz. O üstünlük ve galibiyet sahibidir. Sizlere lâyık olduğunuz cezâyı verir. Ve o Yüce Yaratıcı (hakimdir) her emri, her yaptığı şey bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır.

§ Bir rivâyete göre İslâm’ın başlangıcında bazı zatlar müslüman olmakla beraber eski âdetleri doğrultusunda cumartesi gününe saygı gösterir, devlerin etlerini, sütlerini çirkin görürlerdi. Bunun üzerine bu iki âyeti kerime nâzil olmuş, o gibi kanaatlerden, yabancılara ait âyinlerden vazgeçilmesi, bütün müslümanların bir selâmet ve kardeşlik dairesinde yaşamaları emir ve tavsiye buyrulmuştur.
210. Onlar ancak beyaz buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmelerini beklerler. Hâlbuki emir tamam olmuştur. Ve bütün işler Allah Teâlâ’ya döndürülecektir.

210. Bu âyeti kerime İsrail Oğullarının İslâmiyeti kabul etme hususundaki mallarını göstermektedir. Onlar vaktiyle Hz. Musa’dan istedikleri gibi Asrı Saadette de Rasûli Ekrem’e imân etmeleri için Cenab-ı Hakkın meleklerle beraber gelip kendilerine görünmelerini istemişler. Zaman ve mekândan, gelip gitmeden uzak olan Allah Teâlâ’nın yüce varlığını takdirden gâfil bulunmuşlardı.

Halbuki gelip gitmek hali; sonradan ortaya çıkma ve sınırlı olmayı görünme ve kaybolmayı, cisim olma yönüyle sonradan olanlara benzemeyi icap eder ki bütün bunlardan Cenab’ı Hak uzaktır, yücedir. Böyle olduğu halde (onlar) o İsrail Oğulları (ancak beyaz buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmelerini) kendilerine lâzım gelen hükümleri ulaştırmalarını ve söylemelerini (beklerler.)

İmân etmeleri için sıkılmadan böyle uygunsuz bir isteğe cür’et gösterirler. (Halbuki emir tamam olmuştur.) Onların haklarındaki ilâhî hüküm sabitolmuştur, onların helâki kararlaştırılmıştır. (Ve bütün işler Allah Teâlâ’ya) âhirette (döndürülecektir.) Orada herkese amellerine, inançlarına göre mükâfat ve cezâ verilecektir. Artık Allah’a imândan kaçınanlar da o günü düşünsünler.
211. İsrail Oğullarına sor, biz onlara ne kadar açık âyetler vermiştik. Ve her kim Allah’ın nimetini, kendisine geldikten sonra değiştirirse artık şüphe yok ki Allah cezâsı şiddetli olandır.

211. Bu âyeti kerime de İsrail Oğulları hakkında bir kınamayı içermektedir. Çünkü onlar vaktiyle Hz. Musa vâsıtasiyle bir çok mucizeleri görmüş oldukları halde yine yanlış yola gitmekten geri durmamışlardı. İşte bunun için buyruluyor ki; (İsrail Oğullarına sor, biz onlara ne kadar açık âyetler) mucizeler (vermiştik.) Kısacası âsanın yılana dönmesi bir çok kalıcı hastalıkların bertaraf olması, denizin yarılması, kudret helvası ve bıldırcın etinin gökten yere inişi gibi hârikalar onlara gösterilmişti.

Halbuki onlar bunları gördükleri halde yine inkâr ve isyana devam etmişlerdi. Artık bu gibi hareketlerde bulunanlar elbette cezalara uğrayacaklardır. (Ve her kim Allah’ın nîmetini) âyetlerini (kendisine geldikten sonra değiştirirse) onları değiştirmeye, inkâra cür’et gösterirse böyle cezaları hak etmiş olur. (Artık şüphe yok ki Allah cezâsı pek şiddetli olandır.) Onu düşünmeli, onu gerektirecek gayri meşm hareketlerden çekinmelidir.
212. Kâfîr olanlar için dünya hayatı süslü gösterilmiştir. Ve onlar, imân edenler ile eylenirler. Halbuki bu takvâ sâhipleri kıyâmet gününde onların üstündedirler. Ve Allah Teâlâ dilediğine hesapsız olarak rızık verir.

212. Bu âyeti kerime dünya varlığına aldanan beyinsizlerin hallerini bildirmektedir. Kısaca Ebu Cehil gibi bir takım kâfirler, ellerinde bulunan geçici dünya varlığına güvenerek Abdullah İbni Mes’ûd, Bilali Habeşi, Ebu Übeyde gibi -Radiyallahu tealâ anhüm- ashabı kiramın fakirleri ile alay ediyor, bunlar ile mi müslümanlık yayılacak diyorlardı. İşte bunların bu halini beyan için buyruluyor ki:

(Kâfir olanlar için dünya hayatı) dünyanın fanî olan servet ve zenginliği (süslü gösterilmiştir.) Onlar bunun ötesinde bir şey düşünemezler. Bu pek süslü gördükleri varlıklarına aldanırlar. (Ve onlar mü’minler ile) müslümanların fakirleri ile (alay ederler) Bakınız şunlara, bunlar ile mi galibiyet yüz gösterecek derler. (Halbuki) fakir görülüp kendileriyle eylenilen (bu korunan) mü’min (ler kıyâmet gününde onların) o alaycı kâfirlerin (üstündedirler.) Bu mü’minler en yüce makamlarda, cennetlerde bulunacaklardır. O kâfirler ise aşağıların aşağısında cehennemlerin içinde azap göreceklerdir. Artık onlar, öyle geçici dünya varlıklarının ne kıymeti vardır ki, ona aldanıyorlar. Bütün elvahi rengârengi dünya çeşmi ibrette Hayali mahzdır, bir tayfı zailden ibârettir.

Dünyanın bütün rengarenk levhaları, ibret alan göz için Sırf hayal ve yok olan bir hayaletten ibârettir. (Ve Allah Teâlâ) bir hikmet sahibi yaratıcıdır. (Dilediğini) bu dünyada ve âhirette (hesapsız olarak) sonsuza kadar (rızıklandırır.) Yavaşyavaş azâba yaklaştırmak için dünyada kâfirlere bir çok servetler verir, onlar bu nîmetleri kendilerine veren Yüce Yaratıcıya kullukta ve şükürde bulunmadıklarından dolayı, bilâhare azaba, felâkete uğrayacaklardır. Cenab’ı Hak mü’minlerin bir kısmına da bir ilâhî imtihan olarak bu dünyada büyük bir servet verir. Bunun şükrünü yerine getirdikleri takdirde sevaba kavuşurlar. Yarın âhirette de sonsuz nîmetlere ulaşmakla rızıklanırlar. İşte asıl övünmeye lâyık olan varlık, bundan ibârettir.
213. İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah Teâlâ müjdeleyici ve korkutucu olan peygamberler gönderdi. Ve onlar ile beraber hak yolu gösteren kitap indirdi ki insanlar arasında ihtilâf ettikleri hususlarda hükmetsin. Halbuki, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarında olan kıskançlıktan dolayı dinde ihtilâfa düşenler, o kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir. İmdi Allah Teâlâ imân edenleri ihtilâfa düştükleri hakka kendi ilâhî iradesiyle ulaştırır. Ve Allah Teâlâ dilediğini doğru yolu gösterir.

213. Bu âyeti kerime, insanlık cemiyetleri arasındaki ihtilâfların yegâne sebebini gösteriyor ki o da: “Bağy” dır. Yâni dünya hırsı ile meydana gelen kıskançlık ve zulümdür, aşırı hırstır, haktan dönerek başkaldırmaktır. Şöyle ki: (insanlar) vaktiyle (bir tek ümmet idi.) Aralarında ihtilâf yoktu. Hak üzere ittifak ediyorlardı. Sonra ihtilâfa düştüler, haktan ayrıldılar. (Allah Teâlâ) da bunları irşat için (müjdeleyici) yani: İmân ve itaat sahiplerini cennet ile müjdeleyici (ve korkutucu) yâni:

Küfr ve isyan sahiplerini de cehennem ateşi ile korkutucu (olan peygamberler gönderdi.) İnsanları o peygamberler vasıtasıyla hak ve hakikatten haberdar etti. (Ve onlar ile beraber) o peygamberler vasıtasıyle o insanlara (hak yolu gösteren) hak ve hakikatı açıklayan (kitap indirdi ki) o kitap (insanlar arasında ihtilâf ettikleri) dinî (hususlarda hükmetsin.) Onun şer’î hükmünü kendilerine bildirsin (Halbuki) o insanlar (kendilerine apaçık deliller) Allah’ın birliği hususunda açık, kesin deliller (geldikten sonra) aralarındaki birliği daha güzel muhafaza etmeleri lâzım gelirken onlar bilâkis (aralarında olan kıskançlıkla!!) haset ve hırstan (dolayı dinde ihtilâfa düşenler, o kendilerine) peygamberler vasıtasiyle (kitap verilenlerden) semavî kitapların hükümleri, o kendilerine tebliğ edilenlerden (başkası değildir.)

Artık onlar hakikatı anlayıp din birliğini muhafaza etmeli değil miydiler? Onlar ise bilâkis dünya ile ilgili hırslarından kurtulamamış hak ve hakikate, selâmet ve hidayete ulaşamamışlardır. (İmdi Allah Teâlâ) öyle hırs sahiplerini değil (imân edenleri) o bir takım kimselerin kendisinde (ihtilâfa düştükleri hakka) dinî gerçeklere, şer’î meselelere (kendi İlâhî iradesiyle ulaştırır.) Onları bu husustaki hatâlardan korur, kendi rızâsına uygun olan tarafa yöneltir. (Ve Allah Teâlâ) kullarından (dilediğini) hidâyete ermesini takdir buyurmuş olduğunu (doğru yola hidâyet eder) binaenaleyh Cenâb-ı Hakka sığınmalı, ondan hidâyet ve saadet niyâz eylemelidir.

§ Bu âyeti kerime de: Bir tek ümmetten maksat nedir? Bu hususta deniliyor ki: Bundan maksat, ya Hz. Adem’in arkasından çıkarılan zürriyetidir. Bunlar Allah’ın birliğini kabul etmişlerdi. Veya Nuh’un gemisinde bulunan mü’minlerdir. Bunlar Hz. Nuh’tan sonra ihtilâfadüşmüşlerdi. Diğer bir görüşe göre de bütün insanlar Hz. Adem’in vefatından, Nûh aleyhisselâmın gönderildiği zamana kadar bir şeriat üzere idiler. Sonra Hz. Nuh’un zamanında ihtilâfa düşmüşlerdir.

Diğer bir görüşe göre de bir tek ümmetten maksat, Hz. Âdem’dir. Çünkü o insanlığın babasıdır. Bütün insanların aslıdır. Sonra da Havva yaratılmış, bunların çocukları dünyaya gelmiş, hepsi de müslüman olarak yaşamışlardı. Kabil ile Habil arasındaki öldürme hâdisesinden sonra ise ihtilâf yüz göstermiştir. Başka bir görüşe göre de Hz. İbrahim’in zamanında insanların hepsi de kâfirdir. Bu itibar ile bir tek ümmet bulunuyorlardı. Cenâb-ı Hak bunlara İbrahim aleyhisselâmı ve diğer zatları peygamber göndermiştir. Bu zatlara uyanlar hidayete ermiş, ihtilâftan kurtulmuşlardır. Bunlara uymayanlar da ihtilaflar içinde kalarak hidâyet ve selâmetten ebediyyen mahrum kalmışlardır.
214. Yoksa Cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Sizden evvelki geçmiş ümmetlerin hali sizlere gelmedikçe. Onları nice şiddetli ihtiyaçlar, hastalıklar kapladı ve sarsıntılara uğradılar. Hattâ peygamberleri ve onunla beraber imân edenler. Allah’ın yardımı ne zaman? diyecek bir hale geldiler. Haberiniz olsun Allah’ın yardımı şüphe yok ki pek yakındır.

214. Bu âyeti kerime, hak yolunda bazı sıkıntılara uğrayan zatlara kalp dayanıklığı vermekte ve teselli kaynağı olmaktadır. Bu âyeti celilenin, nüzul sebebi olarak deniliyor ki: Rasûli Ekrem Hazretleri ashabı kiramının bir kısmıyla Medine’i Münevvereye hicret edince mallarını, yurtlarını bırakmış, bâzı sıkıntılara uğramışlardı. Binaenaleyh onların gönüllerini hoş etmek için bu âyeti kerime inmiş, Allah’ın rızasına kavuşmak için geçmiş ümmetler arasında da böyle nice sıkıntılara uğramış zatların bulunduğu bildirilmiş, hak yolunda çekilen böyle sıkıntıların ilâhî yardımın bir an evvel gelmesine vesîle olacağı müjdelenmiştir.

Diğer bir rivâyete göre de bu âyeti celilenin iniş sebebi Hendek gazvesidir. Bu gazvede Medine’i Münevvere düşman tarafından kuşatılmış, ashabı kiram bir çok sıkıntılara uğramıştı. Bu gibi üzücü haller geçmiş ümmetlerin başına da gelmiş, bunun mükâfatı olarak cennete aday bulunmuşlardı.

Binaenaleyh şimdi müslümanların da bu gibi geçici belâlara tahammül etmeleri gelecekte büyük mükâfatlara, yardımlara ulaşmalarına bir vesîle olacaktır, diye buyrulmuş oluyor. Gerçekten öyle de olmuştur. İslâmiyet az bir zamanda Doğu ve Batıya yayılmış ve Allah’ın yardımı tam mânasıyla tecelli etmiştir. İşte bu hakikati beyan için buyruluyor ki: Ey müslümanlar!.(Yoksa cennete gireceğinizi mi zannettiniz?)

Hak yolunda bir takım musibetlere katlanmadıkça. (Sizden evvelki geçmiş ümmetlerin hali) onların çekmiş oldukları sıkıntıların benzeri (sizlere) sizlerin başınıza (gelmedikçe) tarihte de sabittir ki (onları nice şiddetli ihtiyaçlar, hastalıklar kapladı) nice zarüretler içinde kaldılar.

(Ve sarsıntılara uğradılar) cemiyetleri darma dağın olmak tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. (Hatta peygamberleri ve onunla beraber olan mü’minler) fevkalâde bir izdirap içinde bulunduklarından (Allah’ın yardımı ne zaman) gelecek, bizleri bufelâketten ne vakit kurtaracaktır? (diyecek bir hale geldiler.) Bunun üzerine kendilerine şöyle bir ilâhî müjde verildi. Ey hak yolunda sabr eden ehli imân!..

(Haberiniz olsun Allah’ın yardımı şüphe yok ki pek yakındır.) Dinî ve mukaddesatı uğrunda sıkıntılara katlananlar elbette ki, Allah’ın yardımına kavuşacaklardır. Artık bu geçici sıkıntıların ne ehemmiyeti vardır? Sabreden zafere erer.
215. Ne infak edelim diye senden soruyorlar. De ki: Maldan ne infak ederseniz ana baba ile en yakınlar, yetimler, yoksullar, yolcular içindir. Ve hayırdan her ne yaparsanız şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu hakkıyla bilir.

215. Bu âyeti kerime, sadakaların en münasip şekilde verileceği yerleri bildiriyor. Rivâyete göre ensarı kiramdan Amr ibnil Cumuh, zengin bir ihtiyardı Rasûli Ekrem’e müracaat ederek nelerin infak edileceğini sormuş, bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olarak her hangi helâl bir malın infak edileceğine işâret buyrulmuş ve sadakaların asıl verileceği yerler ehemmiyetine göre açılanmıştır.

Şöyle ki: Habibim! (Ne infak edelim) ne gibi şeyleri sadaka olarak verelim (diye senden sual ediyorlar.) Onlara (de ki: Maldan) yani helâl mallardan az çok (ne infak ederseniz) onun yenileceği münasip yer (ana ve baba ile en yakın akraba) nızdır. Ve muhtaç olan (yetimlerdir. Ve hiç bir şeyi olmayan (yoksullar) dır.

Bir de nafakasız kalmış (yolcular içindir ve) bununla beraber (hayırdan) gerek infak suretiyle olsun ve gerek başka bir sûretle olsun (her ne yaparsanız) aslâ zâyi olmaz, mükâfatsız kalmaz. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ onu) o yaptığınız hayrı (hakkiyle bilir) onun mükâfatını ihsan buyurur. Bu âyeti kerime, nafile sadaka kabilinden olan infak hakkında olduğundan zekâtın hükümlerine ters düşmemektedir.
216. Cihad hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen bir şeyden hoşlanmazsınız. Halbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazen de bir şeyi seversiniz halbuki o şey sizin için bir şerdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler ise bilmezsiniz.

216. Bu âyeti kerime İslâm varlığını mu

hafaza için yapılacak cihadın büyük bir hayır olduğuna işâret ediyor. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!.. (Cihad) İlk bakışta meşakkati, mâl ve beden ile de fedakarlığı gerektirdiği için (hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı.) Halbuki cihadda zafer vardır, ganîmet vardır, milletin varlığını muhafaza ve müdafaa vardır. Şahitlikle sevab ve mükâfat vardır. Artık bu hoş görülmeli değil midir?. Fakat insanlık, garip bir tabiatta yaratılmıştır. Her şeyin mahiyetini, hayır mı, şer mi olduğunu güzelce takdir ve tesbit edemez. Aksine (bazen bir şeyden hoşlanmazsınız.) Hoşunuza gitmez, ondan kaçınmak istersiniz.

(Halbuki, o sizin için bir hayırdır.) İşte cihad da bu kabildendir. (Bazen de bir şeyi seversiniz.) Onu yapmağa koşarsınız. (Halbuki o şey sizin için bir şerdir.) İşte cihaddan kaçınmak ta böyledir. (Ve) şüphe yok ki (Allah Teâlâ) insanların haklarında nelerin hayr ve nelerin şer olduğunu tamamen (bilir.) Ey insanlar (sizler ise) öyle her şeyi (bilmezsiniz) öyle ise Cenab’ı Hakkın emir ve yasağına gerçek mânada uyunuz. Onun her emri sırf bir hayırdır, onun her yasakladığı şey de sırf bir şerdir. Artıkona göre hareketinizi düzenlemelisiniz.
217. Sana haram ayı, o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki, o ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah’ın yolundan men etmek ve onu inkâr eylemek, Mescid’i Haram’dan mende bulunmak ve onun ehlini oradan çıkarmak Allah yanında daha büyük bir cinâyettir Ve fitne ise kâtilden daha büyüktür. Onlar güç yetirebilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaştan geri durmazlar. Sizden ise her kim dininden dönüpte kâfir olarak ölürse artık onların bütün amelleri dünyada da, âhirette de boşa çıkmış olur. Ve onlar artık cehennem ehlidirler. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.

217. Bu âyeti kerime, dinsizliğin ve mukaddesata tecavüzün en büyük bir rezillik olduğunu gösteriyor. Şöyle ki: Rasûli Ekrem Efendimiz eshabı kiramdan Abdullah Bini Cahş’ı bir Seriyye reisi olarak cemaziyelâhir ayı içinde Mekke’i Mükerreme tarafına göndermişti. Müşriklerin müslümanlara karşı ne tavır aldıklarını öğrenmek istiyordu. Bunlar Kureyşten bir kâfile ile çarpıştılar.

Onlardan Amr İbni Ebdillahıl’ Hazremî öldürüldü. İki şahıs da esir alındı. Bu çarpışma ise Recep ayının İlk gününe tesadüf etmişti. Halbuki öteden beri zilkade, zilhicce, muharrem ve recep ayları birer haram ay idi. Bunlarda muharebe câiz görülmemişti. Fakat İslâm fırkası, henüz cemâziyelahirin son gününde bulunduklarını sanmış ve bu savaşı yapmışlardı. Her ne ise Kureyş müşrikleri ve yahudiler bu hadiseyi, İtiraza sebep göstermişler, bak müslümanlar haram olan aylarda da harb ederek bizden bir şahsı öldürdüler. Bu olur mu?. Bu günah değil mi? derneğe başladılar.

Bunun üzerine Seriyyede bulunan eshabı kiram da: Acaba günaha mı girdik? diye üzülmeğe başlamışlardı. İşte bu hâdiseden dolayı bu âyeti kerime nâzil oldu. Ve zaten daha sonradan bu haram aylarda da lüzum görülünce cihadın caiz olduğuna dair başka bir âyeti celile de nâzil olmuştur. Bu âyeti kerime de buyruluyor ki: Habibim!.. (Sana haram ayı) yani: (o ayda yapılan savaşı sual ediyorlar).

Bu ayda savaş câiz midir diye soruyorlar. (De ki: O ayda savaş büyüktür.) büyük bir günahtır (Fakat insanları Allah’ın yolundan) dininden (men etmek ve Allah’a küfr eylemek) onu inkâr edip kâfir olmak (Mescid’i Haram’dan) yani Mekke’den (men etmek ve onun ehlini oradan çıkarmak) Rasûli Ekrem ile bir kısım ashabı kiramı hicrete mecbur etmeleri (Allah katında daha büyüktür.)

Seriyyenin yaptığından daha büyük bir günahtır. Seriyyenin hareketi bir hata eseridir, bir zanna dayanmaktadır. Düşmanların yaptıklarıyla kıyas etmek mümkün değildir. (Ve fitne ise) yani düşmanların küfr ve şirki (savaştan daha büyüktür.)

Daha büyük bir cinayettir. (Onlar) o kâfirler (güç yetirebilseler) faraza ellerinden gelse (sizi dininizden döndürünceye kadar) Ey müslümanlar!. (Sizinle savaştan geri durmazlar.) Fakat buna güç yetiremiyeceklerdir. Lâkin (sizden) faraza (her kim dininden) İslâmiyetten (dönüp te kâfir olarak ölürse) küfründen dönmezse (artık) öyle kimseler ebediyyen hüsrana uğramış olurlar.

(Onların bütün amelleri) vaktiyle yapmış oldukları ibâdetleri, hayırlı işleri (dünyada da, âhirette de boşa çıkmış) ehemmiyetten, sevaptan mahrum kalmış (olur.) Kendileri pek büyük bir hüsrana uğramış bulunuyorlar. (Ve onlar artık cehennem ehlidirler.)Orada azap göreceklerdir ve (onlar orada) cehennem ateşinde (ebediyyen kalacaklardır.) Artık onlar için kurtuluş yoktur.

§ Müslümanlıktan dönen bir kimse daha sonra İslâmiyete geri dönse İmamı Âzam’a göre vaktiyle yapmış olduğu amellerinin sevâbı tekrar kendisine verilmez. O ameller boşa gitmiştir. Fakat İmamı Şâfiye göre böyle biri İslâmiyete geri dönünce müslümanlıktan ayrılmadan evvel yapmış oldukları amelleri boşa gitmez. Binaenaleyh vaktiyle yapmış olduğu haccı iade etmesi gerekmez. Şu kadar var ki sevabı boşa gitmiş olur.
218. Şüphe yok ki imân edenler ve hicret edîpte Allah yolunda cihad da bulunanlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah Teâlâ da gafurdur, râhimdir.

218. Bu âyeti kerime, kimlerin Allah’ın rahmetine lâyık olduğunu şöylece göstermektedir. (Şüphe yok ki) muhakkak (imân edenler) İslâmiyeti kabul edip, Allah’ın birliğini tasdik edenler (Ve) mallarını, yurtlarını, aşiretlerini bırakarak Allah’ın rızası için (hicret edip te Allah yolunda) İslâm dinini yüceltmek için müşriklere karşı (cihadda bulunanlar) nefislerinin arzusuna uymayıp Allah’ın emrine uyarak dinî vazifelerini yapmaya çalışan, görünüşte faydalı görülse bile haddizatında bir nice fenalıkları doğuracak yasaklardan kaçınan zatlar yok mu ya? İşte onlar (Allah Teâlâ’nın rahmetini umarlar.)

Allah’ın Rahmetine kavuşacak olanlar işte bu gibi korunan zatlardır. Şüphe yok ki (Allah Teâlâ da gafurdur.) Bu gibi İyi kullarından insanlık icabı bir kusur ortaya çıksa onu affeder ve örter. Ve Hak Teâlâ (râhimdir.) Mü’min kulları hakkında ilâhî rahmetini bollaştırır. Bu âyeti kerime de şuna da işaret vardır ki, bir kimse ne kabar ibâdet yapsa ve kendini kulluğa da adasa âkibetinin ne olacağına kat’î surette hükmedemez. Önemli olan son nefestir. Binaenaleyh ibâdet ve itaata aldanmayıp güzel bir sonu Cenâb-ı Haktan rica etmelidir.
219. Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de büyük günah vardır. Ve insanlar için faydalar da vardır. Bunların günahı ise faydalarından çok büyüktür. Sana ne infak edeceklerini de sual ediyorlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı. Allah Teâlâ âyetlerini sizlere işte böyle beyan ediyor, ta ki tefekkür edesiniz.

219. Bu âyeti kerime, sarhoşluk veren şeylerin ve kumarın yasaklanmasındaki hikmete işaret buyuruyor. Rivayete göre Hz. Ömer ile ashabı kiramdan bazıları Rasûli Ekrem Efendimizden şarap ile kumarın zararlı şeyler olduğundan dinî hükmünü sormuşlar. Bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olmuştur. Şöyle ki: Habibim! (Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar.) Bunların hakkında bir fetva almak istiyorlar. Onlara (de ki: İkisinde de) hem şarapta hem de kumarda (büyük günah vardır.)

Bunlar insanlar arasında düşmanlığa, söğüp saymaya sebep olur, dinî vazifelerin yapılmasına engel bulunurlar. (Ve insanlar için) görünürde bazı (faydaları da vardır.) Geçici bir neş’eye, bir kahramanlığa bir arkadaşlık ve yakınlaşmaya sebep olabilirler. (Bunların günahı ise) bunlardan doğacak kötülükler, zararlar, günahlar ise bunların (faydalarından çok büyüktür.)

Artık öyle cüzî, geçici bir menfaat uğrunda bu kadar büyük günahlar yapılabilir mi? Resûlüm!.(Sana ne infak edeceklerini de sual ediyorlar. Hz. Peygamber onlara sadaka vermelerini tavsiye buyurmuştu. Onlarda ne şekilde sadaka vereceklerini sorup öğrenmek istemişlerdi. Binaenaleyh buyruluyor ki: Habibim!. Onlara: (de ki, ihtiyacınızdan artanı) infak ediniz. Kendi ihtiyacınızı evvelâ görünüz, sonra bir malınız kalırsa ondan münasip olan fakirlere sadaka veriniz. (Allah Teâlâ âyetlerini sizlere) ey Muhammed Ümmeti!. (İşte böyle beyan ediyor.) Faydalı olup olmayan şeyleri haber veriyor. (Ta ki tefekkür edesiniz.) Şu anınızı ve geleceğinizi düşünüp davranışınızı ona göre tâyin edesiniz.

§ Hamr nedir? Çiğ üzüm şırasından katılaşmış ve köpüğünü atmış olan şarap demektir. İmamı Mâlik ile İmamı Şâfî gibi bir çok muctehidlere göre bu âyeti keremedeki Hamr’dan maksat, mutlak olarak sarhoş eden herhangi bir şeydir. Binaenaleyh bütün sarhoşluk verici şeyler Kur’ân âyeti ile haramdır. Ve her hangi birinin bir damlasını bile içmek caiz değildir. Ve bunların alınıp satılması da haramdır. Çünkü: Sarhoşluk verenlerin hepsi de rics = necis = pislik olmak üzere Kur’ân’ı Kerim’de zikredilmiştir. İmamı Âzam’a göre: Hamr, hususî bir şaraptan ibaret olup haramlığı bu âyeti kerimeyle sabittir. Diğer sarhoş eden şeylerin haramlıkları da bu âyeti kerimenin delâletiyle ve


= her sarhoşluk veren şey haramdır gibi birçok hadisle sabittir. Ve bunların bir damlalarının bile içilmesinin haram olduğu da:


= Çoğu sarhoşluk veren bir şeyin azı da haramdır.) İçilemez gibi hadisler ile sabit bulunmuştur. Çünkü bunların azı da git gide fazla içilmesine sebep olur. Yasak bir bölgenin içine düşmemek için onun civarına bile gitmemelidir. İhtiyat bunu icap eder.

§ Sarhoş edici şeylerin yasaklanmasındaki hikmet: Bilindiği üzere Cenâb-ı Hak, hikmet sahibi bir yaratıcıdır, kulları hakkında rahmet ve yardımı sonsuzdur. Binaenaleyh kulları hakkında neleri emretmişse onlar aynen rahmettir, birer selâmet ve saadet sebebidir. Neleri yasaklamış ve menbuyurmuşsa şüphe yok ki onlar da insanlar hakkında hem dünya hayatında, hem de âhiret hayatı itibariyle zarar vericidir. Büyük tehlikeleri vardır. Biz bunları kendi aklımızla da güzelce düşündüğümüz, tefekküre daldığımız takdirde kısmen olsun hemen anlarız. İşte sarhoş edici şeylerin yasaklanması da bu cümledendir.

Cenâb-ı Hak, bizleri bu hususta düşünmeye dâvet ediyor. Evet… Sarhoşluk veren şeyler nedir?. Bir öldürücü zehirdir. Bu, geçici bir neş’e verebilir. Bazı kimseler bu yüzden biraz para kazanabilir. Bazı kimseler de bir araya toplanarak zevk ve safa ile bir müddet keyf alabilirler. İşte bunun faidesi. Fakat böyle cüz’î, geçici ve ehemmiyetsiz bir fayda karşısında bunun bir kere de zararlarını düşünelim: İnsan, içki yüzünen yaratıcısına isyân etmiş olur ve kendisini ilâhî azabın karşısında bulur.

Bunun ne feci bir âkıbet olduğunu elbette her inanan insan takdir eder. Biz bunun biraz da dünyaya ait zararlarını düşünelim, İçki yüzünden nice servetler, kıymetli vakitler mahvolup gider. Nice âileler arasında facialar yüz gösterir. Cemiyet arasında nice sürtüşmeler, hoş olmayan hareketler ortaya çıkar. İçkinin sağlığı koruma bakımından zararları ise sayılamıyacak derecede çoktur. Evet. Koruyucu hekimliğe dair eserler gösteriyor ki: Şarap, rakı, bira, arpa suyu gibi alkollü içkiler pek fazla zararlıdır.

Bunların kısaca şu gibi zararları vardır: Alkollü içkiler hazım yolunda bozukluklar yapar, vücude titreme verir, yanma meydana getirir, elleri, ayakları tutmaz bir hale getirmiş olur, sinirlere tesir ederek sarhoşluğa sebebiyet verir, midenin ve bacakların ince zarlarını haşlanmış gibi bir hale koyar.

Bu yüzden içki bağımlıları yiyecekleri hazmedemeyip kusarlar ve günden güne zayıf düşerler. Bu içkiler insanda alışıklık meydana getirir. Artık bunları terk etmek pek zor olur. Maamafih bu sarhoş edici şeyler yüzünden bir çok insan zehirlenir, hâfıza gücü zayıflar, aklını kaybederek beyni bir kriz içinde kalır, sefalete düşer ve insanların hakaretine uğrar. Bunun mânevî zararları ise hepsinin üstündedir. Artık insan güzelce düşünürse böyle zararlı bir şeye meyleder mi?

§ Meysire gelince: Bu kumar oyunu demektir. Kumar oynayanlar birbirinin malını kolaylıkla alıp verdikleri için kumara bu ad verilmiştir. Bu da zararları faydalarından pek fazla olduğu için İslâm dininde yasaklanmıştır. Vaktiyle cahiliye devrinde Araplar; tavla, satranç, piyango tarzındaki oyunlar ile kumar oynarlar, biri birlerinin mallarını böyle bir oyun neticesinde kolaylıkla elde ederlerdi.

Bunun neticesindeki zararları hiç düşünmezlerdi, İslâmiyet ise kuman ferdî, içtimaî, dinî bir çok zararları olduğundan dolayı haram kılmıştır. Evet… Bazı kimseler kumar yüzünden kolaylıkla zengin olabilirler. Fakat bu zenginlik kendi hemcinsinin bir şey karşılığında olmaksızın eli boş kalması suretiyle olmuş olur. Buna ise temiz vicdan sâhipleri tahammül edemez.

Maamafih kumar yüzünden bir şeyler kazanmış olanlar sonra yine kumar yüzünden daha bir çok şeyler kaybederler ki, bu daima görülmektedir. Kumar ile uğraşmak; insanı umuma mahsus faydalı işlerden alı koyar, insanı ihtiraslara kurban eder. Bir çok kimseler kumar yüzünden servetlerini kaybetmiş, haysiyetlerini ayaklar altına almış olurlar, günleri hüzün ve kederle geçmiş olur.

Bu yüzden aile hayatında da hoş olmayan haller meydana gelir, hayatî çalışmalar felce uğrar. Bu yüzden arkadaşlar arasında vuruşmalar öldürme olayları bile yüz gösterir. Servetlerinin bu yüzden kolaylıkla ellerinden çıkıp gitmesi bir çok kimseleri ümitsizliğe düşürür, intihara bile sevk eder. Nitekim bu gibi üzücü hâdiseler daima görülmektedir. Binaenaleyh düşünen bir insan kumardan, içkiden ve bu gibi diğer yasaklardan şeylerden kaçınır, meşru kazanç yollarından birine girer, başarıyı Cenâb-ı Haktan niyâz eder. İşte selâmet ve saadet bundadır.
220. Dünya ve âhiret hakkında. Ve sana yetimlerden soruyorlar. De ki: Onlar için ıslahta bulunmak hayırlıdır. Onlar ile beraber bulunursanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah Teâlâ ise bozan ile ıslâh edeni bilir. Ve Allah Teâlâ dilese idi sizleri elbette meşakkate uğratırdı. şüphe yok ki Allah Teâlâ azizdîr, hakîmdir.

220. Bu âyeti kerime düşüncenin mahallini ve yetimlerin hukukuna nasıl riayet edileceğini göstermektedir. Rivâyete göre ashabı kiramdan bazıları yetimlerin mallarına tecavüzün büyük bir zulm, bir günah olduğuna dair bazı Kur’ânî açıklamaları öğrendikten sonra büyük bir endişeye düşmüşler, Rasûli Ekrem’e müracaat ederek bu hususta nasıl hareket edeceklerine dair bilgi almak istemişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Bundan evvelki âyeti celile ile ilgisi vardır.

Buyrulmuş oluyor ki: Habibim!. (Dünya ve âhiret hakkında) tefekkür edersiniz. Yani: Dünyanın sonlu ve âhiretin sonsuz olduğunu düşünür de ona göre Allah yolunda fakirlere ve zayıflara yardımda bulunursunuz. (Ve sana yetimlerden de soruyorlar) onların idaresine, muhafazasına, mallarının tasarrufuna dair senden bilgi almak istiyorlar. Onlara (de ki: Yetimler için islâhta bulunmak) onları koruma altına atmak, mallarını artırmak onlardan kaçınmanızdan (hayırlıdır.) Binaenaleyh (onlar ile beraber bulunursanız) onlar ile birlikte yaşar, mallarını mallarınıza katar, aranızda bir yardımlaşma meydanagetirirseniz bu da uygundur. Çünkü (onlar) yabancı değil (sizin) din (kardeşlerinizdir).

Öyle birlik ve beraberlik içinde bulunmak ise kardeşliğin şânındandır. Bununla beraber (Allah Teâlâ, bozan ile ıslâh edeni bilir.) Yetimler hakkında kimin ıslah edici şekilde çalışıp, çalışmayacağını da bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir. (Ve Allah Teâlâ) böyle müsaade buyurmayıp zorluklar (dileseydi sizleri elbette meşakkate uğratırdı.) Yetimler ile birlikte bulunmanızı, onların mallarında hiç bir şekilde tasarruf etmenizi câiz görmezdi. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ azizdir) her şeye kadirdir, sizleri sıkıntıya sokmaya da, sizlere kolaylık bahsetmeye de fazlasıyla kudreti vardır. Ve (hekîmdir) hikmetin gereği ve menfaat ne ise ona göre hükmeder. Buna inancımız tamdır!.
221. Müşrikleri imân edinceye kadar nikâh etmeyiniz. Elbette mü’min olan bir câriye, bir müşrik kadından hayırlıdır. İsterse müşrik kadın sizin hoşunuza gitsin. Ve müşrik erkeklere de imân etmedikçe Müslüman kadınları nikâh ettirmeyiniz. Elbette bir mü’min köle, bir müşrikten hayırlıdır. İsterse o müşrik hoşunuza gidecek olsun. Onlar o müşrik erkek ve kadınlar, insanı ateşe dâvet ederler. Allah Teâlâ ise kendi izniyle cennete ve mağfirete dâvet buyurur. Ve insanlara âyetlerini açıkça bildirir, ta ki öğüt alsınlar.

221. Bu âyeti kerime, müslümanların kimler ile aile kurup kuramayacaklarını göstermektedirler. Rivâyete göre İslâm’ın başlangıcında müslümanlar, müslüman olmayanlar ile de evlenebilmekteydiler. Hür olan erkek ve kadınlar köle ve câriye olanlardan üstün bulunuyorlardı. Ashabı kiramdan Abdullah İbni Revaha -radiyallahü anh- müslüman bulunan bir cariyesini hürriyetine kavuşturmuş sonra da onunla evlenmişti.

Bazı kimseler bunu garip görmüşler, bir çok hoş ve güzellik, veya servet sâhibi gayri müslim hür kadınlar bulunurken neden bu azatlısı kadınla evlendi demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Buyruluyor ki: Ey müslümanlar!. (Müşrik kadınları) yani kâfir olan kadınları onlar (imân edinceye) İslâmiyeti kabul eyleyinceye (kadar nikâh etmeyiniz.) Onlar ile evlenmeyiniz.

(Elbette mü’min olan bir câriye) bir İslâm kadını (bir müşrik kadından hayırlıdır, velevki, müşrik kadın) güzelliği, serveti ve dünya ile ilgili bilgisi sebebiyle (sizin hoşunuza gitsin ve) mutlak olarak (müşrik) gayri müslim (erkekler de imân etmedikçe) İslâmiyeti kabul eylemedikçe müslüman kadınlarını onlara (nikâh ettirmeyiniz.) Bunlar gerek kitap ehlinden olsun ve gerek olmasın eşittir. Bunlar ile müslüman kadınlarının evlenmesi katiyyen ve icma ile câiz değildir. (Elbette bir mü’min köle, bir müşrikten hayırlıdır.)

Bir mü’min kadının, bir mü’min köle ile olsun evlenmesi her halde bir gayri müslim ile evlenmesinden son derece faydalıdır. (Velev ki o müşrik) malı, güzelliği ve makamı itibariyle sizi kendisine bağlamış olsun, sizin (hoşunuza gidecek olsun.) Bu fâni, geçici bir varlığın ne kıymeti vardır?. Asıl istikbali düşünmeli. (Onlar) o müşrik erkekler ve kadınlar insanı (ateşe) cehenneme (dâvet ederler.)

Onlar kendi arkadaşlarını aldatmaya çalışır, kendi kötü inançların onlara da aşılamak ister, netice de onları imanlarından mahrum bırakarak ebedî zarara ve felâkete sevketmiş olurlar. Artık onlar ile aile kurmak uygun mudur? (Allah Teâlâ ise) kulları hakkında pek merhametlidir.

Onlara selâmetve saâdetlerine vesile olacak yolları gösterir. Bütün kullarını (kendi izniyle) kendi ilâhî iradesiyle kendi ilâhî emriyle (cennete ve mağfirete dâvet buyurur.) Güzel amellerde bulunmalarını, meşru şekilde aile kurmalarını emr ve ferman buyurur ki bu sayede cennete lâyık ve mağfirete aday olabilsinler. (Ve insanlara âyetlerini) dinî hükümleri, yüksek hikmetleri kapsayan Kur’ân âyetlerini (açıkça bildirir, ta ki öğüt alsınlar) onları hatırlasınlar, icabına göre amel ederek, cennete, mağfirete kavuşsunlar.

§ Bu âyeti kerimenin hükmü, bütün gayri müslimleri kapsar. Şöyle ki: İslâmiyete göre müşrik, İslâm dinini kabul etmeyip Cenâb-ı Hakka açıkça veya dolaylı olarak ortak koşan kimsedir. Bu itîbarla müşrikler iki kısımdır. Bir kısmı görünüş itibariyle ve gerçekten müşrik olanlardır. Bunlar Allah Teâlâ’ya açıktan ortak koşan, putlara, insanlara tapan mecusiler, putperestler gibi kimselerdir.

Diğer bir kısmı da görünüşte olmasa da hakikaten müşrik olan kimselerdir. Bunlar da İslâm dinini kabul etmeyip peygamberin bir takım mucizelerini ve özellikle Kurân-ı Kerimi inkâr eden, bunları insanlık eserlerinden sayan, bu itibar ile insanları da bu hârikalar hususunda Allaha ortak kabul etmiş olan kimselerdir. İşte yahudiler ile hıristiyanlar bu kabildendirler.

Özellikle bunlar Allaha oğul isnat etmiş ve teslise inanmışlardır. Binaenaleyh bir müslüman kadının bunlardan biri ile evlenmesi de kesinlikle haramdır. Bu haramlık, bu âyeti kerime ile ve diğer âyetler ve hadisler ile muhammed ümmetinin ittifakı ile sabittir. Şu kadar var ki: Kendilerine kitap ehli denilen ve görünüşte müşrik olanlardan farklı görülen yahudî ve hıristiyan kadınlarının iffetli olanları ile müslüman erkeklerin evlenmeleri: Daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da size helâldır. (Maide, 5/5)) âyeti kerimesi ile câiz görülmüştür.

Aile hayatında asıl hakimiyet erkek tarafında olduğundan böyle bir kitap ehli kadının fazla tesiri olamıyacağı cihetle bu evlilik câiz görülmüştür.

Nitekim Erkekler kadınların yöneticisidir. (Nisa, 4/34) âyeti kerimesi de buna işâret buyurmaktadır.

Bununla beraber fazla bir lüzum görülmedikçe bir müslümanın bir gayri müslim kitap ehli kadınla evlenmesi pek uygun değildir. Onun aile hayatında, özellikle çocukları üzerinde hoş olmayan telkinler! görülebilir. Fakat böyle bir nikâh, onun sonradan İslâmiyeti kabul etmesine bir vesi! olursa o zaman takdire şayan bulunur. Artık bu hususta ileri görüşlü hareket etmek lâzımdır.
222. Ve sana hayz halinden soruyorlar. De ki: O bir pis şeydir. Artık hayz zamanında kadınlarınızdan çekiliniz. Ve onlara temizleninceye kadar yaklaşmayınız. Fakat iyice temizlendikleri vakit onlara Allah’ınsize emrettiği yerden varın. Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok tövbe edenleri sever ve çok temizlenenleri de sever.

222. Bu âyeti kerime, hayz halindeki karıkocalık vazifesini bildirmektedir. Rivâyete göre cahiliye Arapları hayz halindeki eşleri ile beraber bir yerde durmaz onlar ile berber yemek yemezlerdi. Yahudiler ile mecusilerin âdetleri de böyle imiş. Hıristiyanlar ise bu halde de karıylarıyla cinsî münasebette bulunurlarmış Bunların bu halleri ise ifrat ve tefritten ibarettir.

Bu âyeti kerime ise müslümanlara makul ve orta bir yol gösteriyor. Şöyle ki: Resûlüm (Sana hayz halinden soruyorlar.) Bu âdet halinde kadınlar ile ne yapılabilir diye senden bilgi almak istiyorlar. Onlara (de ki: O) hayz veya onun mahalli (bir pis) temiz olmayan nefreti çeken, kötü kokulu (şeydir.) Bu tabiatiyle böyledir. (Artık hayz zamanında kadınlarınızdan çekiliniz.) Yani onlar ile cimada bulunmayınız. Bu uzaklaşma, bu çekilme cima etmekten kinayedir.

Bu muameleyi böyle kinâye tarzı ile açıklamak, Kur’ân’ın nezaketi gereğidir. Yoksa bu halde başka yerlerde bulunmak lâzım değildir. Bunu, Rasûli Ekrem Hazretleri bir sorana karşı açıklamıştır. (Ve onlara temizleninceye kadar yaklaşmayınız.) Yani onlar ile cimayı bu müddet içinde terk ediniz.

Bu da bir tekit makamında bulunmuştur. (Fakat iyice temizlendikleri vakit) yani âdet hali tamam olup yıkanılınca (onlara) zevcelerinize (Allah’ın size emrettiği yerden) yani size helâl kılmış olduğu tenasül organından (varın). Başka tarafa meyl etmeyiniz. İnsanlık icabı günahkâr olmuş bulunur iseniz hemen tövbe ederek Cenâb-ı Haktan aflar niyâz ediniz. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok tövbe edenleri sever.) Onlara af ve keremde bulunur.

(Ve çok temizlenenleri de sever) Kötü olan şeylerden çirkin nesnelerden beri olan, kaçınan kullarını lütuf larına ulaştırır. İşte âdetli iken yaklaşmak veya aksi taraftan cinsel ilişkide bulunmak de bu kötü şeylerden sayıldığından bunlardan kaçınmanın Allah’ın sevgisine kavuşmaya bir vesile olacağına işaret buyrulmuş oluyor.
223. Kadınlarınız sizin için bir ekin mahallidir. Binaenaleyh bu ekin yerinize nasıl isterseniz varın ve kendiniz için güzel ameller takdim edin. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz. Ve biliniz ki sizler şüphesiz onun huzuruna varacaksınızdır. Ve mü’minleri müjdele.

223. Bu âyeti kerime de, cinsel ilişkinin meşru şekline işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (Kadınlarınız) zevceleriniz (sizin için bir ekin mahallidir.) Evlât yetiştirmek için bir ziraat yeri mesabesindedir. (Binaenaleyh bu ekin yerinize) bu çocuk yetiştirecek mahalle, yani tenasül organına (nasıl isterseniz varın) yatarken, otururken, ayakta dururken ve bacakları arasından varabilirsiniz.

Elverir ki ekin mahalli olan organa yaklaşmış olasınız, aksi bir harekette bulunmayasınız. (Ve kendiniz için) güzel ameller (takdim edin) meselâ yaklaşmadan evvel besmele-i şerifeyi hatırlayınız, hayırlı evlada Kavuşmayı Cenab’ı Haktan dileyin. Öyle yalnız nefsanî arzularınızı tatmin etmek, davranışınızın gayesi olmasın. (Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz.) Günahlardan kaçınınız.

Özellikle haram olan yaklaşmalardan kaçınınız. (Ve biliniz ki sizler şüphesiz onun huzuruna varacaksınızdır.) Öldükten sonra tekrar hayat bularak mahşer yerinegideceksiniz. Dünyadaki amellerinizden sorumlu olacaksınız. Dünyada iken meşru şekilde hareket eden, hayırlı amellerde bulunanlar ise nice, ebedî nîmetlere kavuşacaklardır. Artık Habibim!. O gibi korunan ve iyi hal sahibi olan (mü’minleri) Allah’ın lütfuna ebedî nîmetlere ulaşmakla (müjdele) onlara müjde ver. Ne yüce bir başarı.

§ Hayz: Bir kadının döl yatağı denilen rahminden belirli müddetler içinde gelen kandır. Buna “âdet hali” denir.

§ Kadınlar en az 9 yaşında akıl bâliğ olup âdet görmeğe başlarlar, elli veya elli beş yaşlarında da “sinni iyas” denilen bir çağa kavuşup âdetten kesilirler. Bu müddetten daha evvel âdeften kesilen kadınlar da vardır.

§ Adet, müddetinin en azı 3 gündür. En çoğu da on gündür. Bu müddet arasında görülen kanlar âdet kanı sayılır. Bu arada gelmediği günler de olabilir.

§ Âdet gören bir müslüman kadını namaz kılamaz, oruç tutamaz, Kurân-ı Kerim’den velev bir âyet olsun okuyamaz. Yalnız dua âyetlerini dua maksadiyle okuyabilir. Ve la ilahe illallah ve sübhanellâh diyebilir. Kur’ân-ı Kerime ve Kur’ân yazılı bir levhaya el dokunduramaz.

Mescitlere giremez, Kâbe’i Muazzama’yı tavaf edemez, kocası ile cinsî münasebette bulunamaz. Ve kocası kendisinin göbeği altından diz kapakları altına kadar olan uzuvlarından çıplak olarak -velev şehvetsiz olsun- faydalanamaz. Bunlar haramdır. Giyimli bulunduğu takdirde ise cimanın dışında başka bir şekilde istifade edebilir. Ve beraber yatıp kalkmaları beraber yemek yemeleri de helâldır.

§ Âdet gören veya lohusa olan bir kadın kılamadığı farz namazları sonradan kaza etmez. Fakat tutamadığı ramazan oruçlarını kaza eder. Çünkü oruçlar namazlar kadar tekrar etmez.

§ Hayz ile nifas hallerinin azami müddeleri geçince daha yıkanmadan da kadınlık muamelesi helâl olur. Bu müddetten evvel kesilmiş olursa hemen helâl olmaz. Bu takdirde kadın ya yıkanmış olmalı, veya üzerinden bir namaz vakti geçmelidir veya bir özürden dolayı teyemmüm edip onunla velev nafile olsun bir namaz kılmış bulunmalıdır ki kendisiyle kocasının cima etmesi helâl olsun.
224. Ve Allah Teâlâ’yı yeminlerinize engel kılmayınız ki günahtan beri olasınız. Ve korunasınız. Ve insanların arasını ıslah edebilesiniz. Ve Allah Teâlâ işiticidir, bilicidir.

224. Bu âyeti kerime, lüzumsuz yere yapılacak yeminlerin zararlarını gösteriyor. Rivâyet olunuyor ki: Ashabı kiramdan bâzıları bâzı kimselere yardım etmeyeceklerine veya aralarını islaha çalışmayacaklarına dair yemin etmişlerdi. Böyle bir yemin ise bir hayırlı harekete bir engel teşkil etmiş oluyordu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil oldu.

Buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar! (Ve) bir de (Allah Teâlâ’yı yeminlerinize engel kılmayınız.) Vallahi şunu yapacağız veya yapmayacağız diye yemin edip durmayınız. (Ki günahtan beri olasınız.) Çünkü bu yemine uymadığınız takdirde sözünüzde durmamış olursunuz, bundan sorumlu olursunuz. Halbuki yemin etmemiş olunca böyle bir sakınca bulunmamış olur.

Ve yemin etmeyiniz ki(korunasınız.) Meselâ yemin edip te sonra da ona aykırı harekette bulunursanız korunmadan mahrum kalırsınız. Halbuki öyle bir yemin bulunmayınca korunmanız bozulmuş olmaz. İşte yemin etmeyiniz ki, (insanların arasını islâh edebilesiniz.) Meselâ bir hâdiseden gücenmiş olup ta bir aile arasını islâh etmeye çalışmayacağına yemin eden kimse böyle pek insanî bir vazîfeden mahrum kalır.

Fakat yemin etmemiş bulunur da bu vâzîfeyi yaparsa elbette sevap kazanır. (Ve Allah Teâlâ işiticidir.) Sizin bütün sözlerinizi, yeminlerinizi işitir. Ve (bilicidir) bütün hallerinizi bilir. Artık ona göre ileri görüşlü olarak hareket ediniz. Lüzumsuz yeminlerden sakınınız.
225. Allah Teâlâ sizleri kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizleri kalplerinizin kazandığı şey ile sorumlu tutar. Ve Allah Teâlâ bağışlayan, esirgeyendir.

225. Bu âyeti kerime de, yeminlerin çeşitlerine işâret etmektedir. Buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ sizleri yeminlerînizdekî kasıtsız yanılma) kabilinden olan bir yemin (den dolayı sorumlu tutmaz) Bunun için sizi mesul tutmaz (Fakat sizleri kalblerinizin kazandığı şey ile) kasden yapıp ta bozduğunuz yani yerine getirmediğiniz yeminden dolayı (sorumlu tutar ve) biliniz ki (Allah Teâlâ bağışlayıcıdır.) Kasıtsız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmayıp af eder ve (esirgeyendir), cidden yaptığınız yeminlerden dolayı hemen sizi sorumlu tutmuyor ve tövbe etmenize zaman veriyor. Artık ona göre hareketiniz! düzenleyiniz.

§ Yeminin mahiyeti: Yemin lûgatte kuvvet mânasınadır. Dinen: “Bir işi yapmak veya yapmamak hususunda niyet veya iddiaya kuvvet vermek için Allah Teâlâ adına yapılan yemin veya boşamak, azad etmek gibi bir şeye bağlamak sûretiyle yapılan and demektir. “Vallahi şöyle yapacağım, şu işim olursa kölem azat olsun” denilmesi gibi.

§ Allah adına yapılan yeminler, üç kısımdır: Birincisi “Lağiv yemini”dir. Bu, yanlışlıkla veya doğru olduğu zanniyle yapılan yemindir. Bir kimsenin başka bir şey söylemek isterken kasıtsız olarak “Vallahi” diye yemîn etmesi gibi. Aynı şekilde bir şahsın borcunu ödememiş olduğu halde ödemiş olduğunu sanarak “Vallahi borcumu ödedim” demesi gibi. İşte bu tür yeminler affedilmiştir.

İkincisi: “Münakide Yemini’dir. Bu mümkün ve geleceğe ait bir şey hakkında yapılan yemindir. Meselâ: “Bir kimse, ben Vallahi yarın geleceğim” veya “Vallahi ben filân kimse ile konuşmayacağım” dese bu tür bir yeminde bulunmuş olur. Binaenaleyh bu sözünde durursa kendisine keffâret lâzım gelmez. Fakat durmazsa, meselâ: O gün gitmezse veya o kimse ile konuşursa yeminini bozmuş olduğundan üzerine yemin keffareti lâzım gelir. Üçüncüsü de: “Gamûs Yemini’dir. Bu da yalan yere kasden yapılan yemindir.

Meselâ bir kimse borcunu vermediğini bildiği halde “Vallahi borcumu verdim” dese böyle bir yeminde bulunmuş olur. Bunun günahı pek çoktur. Buna keffâret yeterli olmaz. Bundan dolayı tevbe edip af dilemelidir. Ve bir kimsenin hakkına dokunmuş ise onu da telâfiye çalışmalıdır. Böyle bir yemin, sahibinin her türlü felâketine sebep olabilir. Bundan çok sakınmalıdır.

§ Yemini münakideden dolayı lâzım gelen keffârete gelince bu yemineriâyet etmiyen kimse eğer mümkün ise müslim veya gayrimüslim bir köle veya câriye azat eder. Veya 10 fakiri akşamlı sabahlı doyurur veya 10 fakire orta halde birer parça elbise veya fitr sadakası miktarınca birer şey verir. Bunlardan birine güç yetiremeyince de 3 gün peşpeşe oruç tutar.
226. Eşlerine yaklaşmamağa yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer bu yeminlerinden dönerlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ bağışlayan, merhamet edendir.

226. Bu âyeti kerime, eşlere yaklaşmamak üzere yapılan bir yeminden dönmenin ve rahmete vesile olduğuna ve aile hayatını devam ettirmenin makbuliyetine işaret buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Eşleriyle cimada bulunmayacaklarına yemîn edenler) meselâ: “Ben Vallahi eşim ile cimada bulunmayacağım” veya “Allah’a yemin ederim ki karıma 4 ay yaklaşmayacağını” veyahut “Eşim ile cimada bulunursam kölem azat olsun” diye and içenler (için dört ay beklemek) müddeti (vardır). Bu müddet içinde yaklaş mazlarsa yeminleri bozulmuş olmaz. Kendilerine keffâret ve başka şey lâzım gelmez.

(Eğer bu yeminlerinden dönerlerse) yani daha 4 ay tamam olmadan eşleriyle cinsel ilişkide bulunurlarsa artık aralarında boşanma meydana gelmez. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ bağışlayıcıdır) bu yemini bozduklarından dolayı onları sorumlu tutmaz. Ve Cenâb-ı Hak (merhamet edicidir) onların bu hususta verecekleri bir keffâret ki, ileride açıklanacaktır, onların sorumluluktan kurtulmalarına ilâhî bir rahmet eseri olarak yetecektir.
227. Ve eğer boşamaya kesin karar verirlerse muhakkak yüce Allah işitendir, bilendir.

227. Bu âyeti kerime eşlere yaklaşmamak üzere yapılan yeminden dönülmediği takdirde boşamanın meydana geleceğini göstermektedir. Şöyle ki: Cinsel ilişkide bulunmamaya yemin edenler eğer bunda sebat gösterir (ve eğer boşamaya kesin karar verirlerse muhakkak Allah Teâlâ işitendir) onların bu husustaki sözlerini işitir ve (bilendir) onların maksatlarını bilir. Artık boşamak ta, evliliği devam ettirmek te güzel bir maksada dayanmış olmalıdır ki mânevî sorumluluk gerektirmesin.

§ İlâ’nın mahiyeti: ilâ lûgatte yemin etmektir. İstilâhta: Eşe yaklaşmamak üzere yapılan yemindir. Üç kısma ayrılır. Biri geçici ilâdır. Bu dört ay, 8 ay gibi bir müddetle kayıtlanmış olan ilâdır. Diğeri: Müebbet ilâdır. Bu, ebediyyen yaklaşmamak üzere yapılan ilâdır. Üçüncüsü de: Meçhul ilâdır. Bu da bir müddet zikredilmeksizin, meselâ “Yemin olsun ki ben sana yaklaşmayacağım” diye yapılan ilâ’dır.

§ İlâ’nın hükmüne gelince, eğer bunda sebat edilir de dört ay yaklaşılmadan geçerse bir bain talak meydana gelir. Cenab’ı Hakka yemin suretiyle olduğu halde daha 4 ay geçmeden cinsel ilişki vuku bulursa yemin keffareti lâzım gelir. Ve eğer bir şeye bağlamak sûretiyle yapılıp ta 4 ay geçmeden cima yapılırsa o kendisine bağlanılan şey lâzım gelir. Meselâ: Cinsel ilişkide bulunursam fakirlere 1000 lira sadaka vereyim denilmiş ise bunu sadaka olarak vermek lâzım gelir.

§ Eşe yaklaşmama hakkında yapılan yeminden dönmeye de (Pey’)denilmiştir.
228. Boşanmış kadınlar kendi nefîsleri için üç hayız müddeti beklerler. Onların rahimlerinde Cenâb-ı Hakkın yaratmış olduğu şeyleri gizlemeleri, onlara helâl olmaz. Eğer onlar Allah Teâlâ’ya, âhiret gününe imân etmişler iseler. Ve onların kocaları eğer ıslah etmek kasdinde bulunurlarsa o bekleme zamanında o eşlerini geri almağa çok haklıdırlar. Kadınların lehinde de onların aleyhlerindeki meşru hakka benzer bir hak vardır. Fakat erkekler için kadınlar üzerine bir derece fazla hak vardır. Ve Allah Teâlâ azizdir, hakimdir.

228. Bu âyeti kerime, boşama hadiseleri hakkındaki bazı hükümleri kapsamaktadır. Buyrulmuş oluyor ki: (Boşanmış kadınlar) yani; âdet gören ve kendileriyle kocaları cinsel ilişkide bulunmuş ve hür olan kadınlar kocaları tarafından boşaltılınca (kendi nefîsleri için üç hayz müddeti beklerler.) Bu müddet bilmedikçe başkalarıyla evlenemezler. (Onların rahimlerinde Cenâb-ı Hakkın yaratmış olduğu) hayz gibi çocuk gibi (şeyleri gizlemeleri) bu suretle bir an evvel iddetten kurtulmak veya dönme hakkını iptâl etmek istemeleri (helâl olmaz.) Meselâ: Henüz âdet hali devam ederken bunun nihayet bulduğunu söylemek doğru olmaz.

Çünkü bu halde kocanın dönmeye selahiyeti kalmamış olur. Bilâkis âdet hali nihâyet bulduğu halde henüz devam ediyor denilirse koca eşine dönerek gayri meşru bir evlilik hayatı meydana gelmiş olabilir. Binaenaleyh (eğer onlar) o boşanmış kadınlar (Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân etmişler ise) öyle hakikati gizlemeğe, tersini iddiaya cür’et edemezler. Allah’ın azâbından korkarlar. (Ve onların kocaları eğer islâh etme kasdinde bulunurlarsa) yani barışmak ister, iyilikte bulunmak arzusunda bulunurlarsa (o bekleme zamanında) henüz hayz hali devam ediyorken (o eşlerin!) dönmek sûretiyle (geri almağa) nikâhlarında tutmaya (çok haklıdırlar.)

Bu onların selâhiyetleri cümlesindendir. Bu sûretle aile hayatı dağılmaktan kurtulmuş olur. Bununla beraber (kadınların lehinde de onların aleyhlerindeki meşru hakka benzer bir hak vardır.) Kocalarından nafakalarını, ikametgâhlarını isteyebilirler. Kocaları onlara zarara sokamaz, haklarında güzelce muamelede bulunurlar. Bu, İslâm terbiyesinin gereğidir.

Nitekim bir hadisi şerifte: Mü’minlerin imân itibariyle en mükemmel olanı, onların ahlâkça en güzel olanıdır. Ve sizin en hayırlınız, kadınları için en hayırlı olanınızdır” buyrulmuştur. (Maamafih erkekler için kadınlar üzerine bir derece fazla hak vardır.) Çünkü erkekler daha fazla sıkıntıya katlanmaktadırlar.

Eşlerinin mehirlerini, nafakalarını vermekle mükellef bulunmaktadırlar. Yurtlarını, varlıklarını korumak ve müdafaa etmekle görevi idirler. Ve nisbeten nefislerine daha fazla hakimdirler. (Ve Allah Teâlâ azizdir) ilâhî hükümlerine muhalefet edenlerden intikam almaya gücü yeter. (Hekîmdir) bütün şer’î hükümleri hikmet ve menfaat gereğidir. Binaenaleyh her halde bunları tatbik etmek icap eder.
229. Boşama iki keredir. Artık ya iyilik ile tutmaktır veya güzellikle salıvermektir. Ve onlara verdiklerinizden bir şey almanız sizlere helâl olmaz, meğer ki koca ve karı ilâhî hudutta Allah’ın hududunda duramayacaklarından korksunlar. Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarında duramayacaklarından korkarsanız o halde kadının fidye olarak vereceği şeyde onların üzerine bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın hudududur. Bunlara tecavüz etmeyiniz. Ve her kim Allah’ın hudutlarına tecavüz ederse işte zalim olan onlardır.

229. Bu âyeti kerîme, boşamanın sayısını ve evlilik haklarına saygının lüzumunu göstermektedir. Rivâyete göre vaktiyle bir kimse eşini birçok defa boşayabilir ve iddeti bitmeğe yaklaştı mı müracaat ederek onu tekrar tekrar nikâhı altına alırdı. Belli bir sayı yoktu.

Bu âyeti kerime ise, boşamanın sayısını sınırlamıştır. şöyle ki: (Boşama iki keredîr.) Yani: Eşi boşama hakkında insanî olmayan muamelede bulunmayı? ya iddetini bitirerek veya üçüncü bir talak ile boşayarak nikâh kaydından kurtulmasına müsaade edilmelidir. (Ve onlara) o boşadığınız eşlerinize mehir ve saire olarak (verdiğinizden bir şeyi) boşamaya karşılık olarak(almanız sizlere helâl olmaz.) Bu, insanlığa aykırıdır.

(Meğer ki, onlar) koca ile karı (Allah’ın hududunda) evlilik hukuku ve bu konudaki dinî hükümler üzerinde (duramayacaklarından) bunlara riâyette bulunmayacaklarından (korksunlar.) Ey hakimler!. (Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarında duramayacaklarından) evlilik haklarına riâyette bulunamayacaklarından bazı alâmet ve işaretlerden dolayı (korkarsanız o halde kadının fidye olarak vereceği) yani boşanmasına karşılık olarak mihrinden veya başka bir malından vereceği hangi bir (şeyde onların üzerine) koca ile karı hakkında (bir günah yoktur.) Bundan dolayı günahkâr olmazlar. Bu bir (= hule) meselesidir. (Bunlar) bu hükümler (Allah’ın hududur.) Onun tâyin ettiği sınırlardır. (Bunlara) muhalefet suretiyle (tecavüz etmeyiniz.) Lüzumsuz yere boşamaya ve hul’ yoluyla ayrılmaya ve resmen ayrılmaya kalkışmayınız, evlilik hukukuna riayet ediniz. (Ve her kim Allah’ın hudutlarına tecâvüz eder) şeriatin müsaadesi dışındaki şeyleri yapmaya kalkışır (sa işte zâlim olan, onlardır.) Zulmün âhirete ait cezâsı ise pek büyüktür. Artık her hususta ve kısaca aile hayatı hakkında şeriatın mübarek hükümlerine riayet etmelidir.
230. Eğer onu bir daha boşarsa artık bundan sonra ona helâl olmaz. Ta ki ondan başka bir kocaya varsın. Bu da onu boşarsa Allah’ın hudutlarına riayet edeceklerini zannettikleri takdirde onunla evvelki kocasının yeniden evlenme akdi yapmalarından dolayı kendileri için bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudududur. Bunlar bilen bir kavm için beyan buyurur.

230. Bu âyeti kerime, üç talâk hakkındaki şer’î hükmü beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Eğer) bir erkek (eşini) iki talaktan sonra (bir daha boşarsa) veya üç talâkı birden yaparsa (artık bundan) bu tam olan üç talaktan (sonra) bu kadın (ona helâl olmaz.) Nikâh yenileyemezler.

(Ta ki) o kadın (ondan) o kendisini böyle boşamış olan kocasından (başka bir kocaya varsın) ve aralarında isterse bir defa olmak üzere cinsel temas meydana gelsin (Bu da) bu ikinci kocada (onu) o kadını (boşarsa) veya bu ikinci koca vefat ederse ve bu iki takdire göre boşama ve vefat iddeti sona ererse bakılır.

(Allah’ın hudutlarına) Cenâb-ı Hakkın tâyin buyurmuş olduğu karı-koca hukukuna (riâyet edeceklerini zannettikleri takdirde onunla) o üç talâk ile boşanmış olan kadınla (evvelki kocasının) o üç talâk yapan eski kocasının (yeniden evlilik akdi yapmalarından dolayı kendileri için bir günah yoktur.) Bu bir ilâhî izindir. Yeter ki karı-koca hukukuna artık riayet etsinler.

(İşte bunlar) bu zikredilen hükümler (Allah Teâlâ’nın hudududur.) Saldırılma ve muhalefetten uzak olan dini hükümleridir. Hak Teâlâ (bunları bilir bir kavm için beyan buyurur.) Zira Cenab’ı Hakkın bu gibi hikmetli hükümlerini ancak düşünen, inanan ve bilgili olan zatlar hakkıyla anlar ve icabına göre hareket etmeyi bir yücevazife kabul eder.
231. Ve kadınları boşadığınızda, onlar da adetlerinin sonuna yaklaşınca artık onları ya iyilikle tutunuz veya iyilikle salıveriniz. Onları haklarına tecavüz için zararlarına olarak tutuvermeyiniz. Bunu her kim yaparsa muhakkak nefisine zulüm etmiş olur. Ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini eğlence yerine tutmayınız. Ve Allah Teâlâ’nın üzerinize olan nimetlerini ve sizlere indirip kendisiyle öğüt verdiği kitabı ve hikmeti hatırlayınız. Ve Hak Teâlâ’dan korkunuz. Ve biliniz ki Allah Tealâ şüphesiz her şeyi hakkıyla bilicidir.

231. Bu âyeti, kerime boşanmış kadınlar hakkında yapılacak güzel muameleyi göstermektedir. Ve boşamada şakanın câiz olmadığına da işaret etmektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. (Ve) bir de (kadınları) bir veya iki ric’î talakla (boşadığınızda, onlar da iddetlerinin sonuna yaklaşınca artık onları) ya dönerek nikâhınızda (iyilik ile) haklarında güzelce muamele yaparak (tutuveriniz) tekrar boşamaya kalkmayınız (veya iyilikle salıveriniz) iddetleri bitip sizinle evlilik bağları kalmasın ve hak etmiş oldukları mihirlerini ve iddet nafakalarını güzelce verip haklarını gizlemeyiniz.

(Onları haklarına tecavüz için) meselâ: Onlardan bir karşılık almak, onları hul yoluyla yani karşılık vererek boşanmaya mecbur etmek için (zararlarına olarak) geçici dönüş gibi bir sebeple nikâhınızda (tutuvermeyiniz. Bunu) bu zarar verici muameleyi (her kim yaparsa muhakkak) kendi nefsine (zulmetmiş olur.)

Kendisini Allah’ın azâbına uğratmış olur. (Ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini) şer’î hükümlerini (eğlence yerine tutmayınız) meselâ: Eşleriniz! boşadığınız halde bir lâtife yaptık, şaka yaptık demeyiniz. Çünkü boşamada şaka olmaz. Nitekim bir hadisi şerifte buyrulmuştur ki, üç şey vardır ki onların gerçeği de gerçektir, şakası da gerçektir: Onlar ise boşama ile nikâh ve geri dönmedir.

(Ve Allah Teâlâ’nın üzerinize olan nîmetlerini) Kısacası müslüman, ve Muhammed ümmetinden olma şerefine eriştiğinizi (ve sizlere indirip kendisiyle öğüt verdiği) bütün vazifelerinizi, selâmetinize vesîle olacak şeyleri sizlere iyilikseverlikle bildiren (kitabı) Kur’ân’ı Kerim’i (ve hikmeti) peygamberin sünnetini (hatırlayınız.) Bunların ne kadar büyük birer nîmet, birer irşad edici olduğunu düşününüz.

(Ve Hak Teâlâ’dan korkunuz) onun buyurduklarına muhalefetten sakınınız. (Ve biliniz ki. Allah Teâlâ şüphesiz herşeyi bilir) onun bilmesinden hiç bir şey hariç kalmaz. Binaenaleyh sizlerin aile hayatı hakkındaki bütün yaptıklarınızı, düşündüklerinizi de hakkıyla bilir. Artık ona göre hareket ediniz. Rivâyete göre bu âyeti kerime, ensardan Sabit İbni Yesar adındaki bir zatın bir boşama muamelesinden dolayı nâzil olmuştur.

Bu zat ailesini ric’î talakla boşamış, kadın iddetini bitirmeğe yaklaşınca onu tekrar boşamış, bununla kadına zarar vermek, iddetini uzatıp onu üzüntüde bırakmak istemiş. Halbuki, bu insanlığa ve insanlık merhametine ters düşmektedir. Binaenaleyh bu gibi hareketler müslümanlara yasaklanmıştır.
232. Ve kadınları boşadığınızda, onlar da iddetlerini sonuna erdirince kendi aralarında güzelce anlaştıkları takdirde iki tarafta razı olursa kocaları ile tekrar evlenmelerine mâni olmayınız. Sizden Allah’a ve ahiret gününe inanmış olanlara işte bununla öğüt verilir. Bu husussizin için daha faydalı ve daha temizdir Allah Teâlâ bilir, sizler bilmezsiniz.

232. Bu âyeti kerime, evliliği iade etmenin meşru, buna engel olmanın yasak oluşu hakkındadır. Rivâyete göre Makil İbni Yesar, kızkardeşini bir şahısla evlendirmiş, sonra bunların arasında nasılsa bir boşama meydana gelmiş, fakat pişman olup yeniden birbiriyle evlenmek istemişler.

Makil ise buna mâni olmuş, eğer onunla yeniden evlenirsen yüzüm yüzüne haram olsun diye kızkardeşine darılmış. İşte böyle bir hâdise üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, Makil bundan haberdar edilince hemen nikâha razı olmuş, Allah’ın emrine boyun eğdiğini söylemiştir.

Bu âyeti celile de buyuruluyor ki: Ey mü’minler!. (Ve kadınları boşadığınızda, onlar da) boşama ile ilgili (iddetlerini sonuna erdirince) aranızda ayrılık meydana gelir, fakat daha sonra pişman olurlarsa (kendi aralarında güzelce anlaştıkları) takdirde şeriatın kabul edeceği bir tarzda, helâl bir akid ile (İki tarafın rızasıyla) iki tarafın razı olmasıyla kadınların (kocaları ile tekrar evlenmelerine mâni olmayınız.) Böyle bir men, onları zarara, düş kırıklığına götürebilir. Şu kadar var ki, bir veli benzer mihirden noksan ile veya dengi olmayan bir kimse ile evleneceği takdirde kadının nikâhına mâni olabilir.

Bu bir gayri meşru engel sayılmaz. (Sizden) Ey insanlar!. (Allah’a ve ahiret gününe imân edenlere işte bununla) bu beyan edilen men etmeme hükmü ile (öğüt verilir. Bu husus) bu öğütü kabul ve gereği ile amel etmek (sizin için daha faydalı) dir. Daha menfaat vericidir. (Ve daha temizdir), günah şüphesinden daha beridir, daha temizdir. (Ve Allah Teâlâ) nelerde fâide ve temizlik olduğunu (bilir, sizler bilemezsiniz.) Velhasıl Cenab-ı Hak neleri emrederse sizin iyiliğiniz, kurtuluşunuz ve necatınız onlarla mümkündür. Artık bütün ilâhî hükümlere uymaya çalışınız.

§ “Talâk”, lûgatte boşamak hissi veya mânevî bir bağdan kurtulmak demektir. Şer’an nikâh akdini hususî lafızla hemen veya daha sonra fil’meal ortadan kaldırmak ve geçersiz saymaktır.

§ “Tatlîk de” eşi boşamaktan dolayı aradaki evlilik bağını usulü dairesinde koparmaktır.

§ “Talâklar üç kısımdır”.

Birincisi: Ric’î Talâkdır ki, bu eşle cinsî münasebette bulunduktan sonra yapılan ve açıkça veya işaret yoluyla sayısına veya bir şeye karşılık olmayan ve baln falaka delâlet eden bir vasıf ile vasıflanmış olmayan ve bir şeye benzetilmiş bulunmayan talâktır.

Gerek açık lâfızlardan ve gerek ric’î talâki gerektiren kinayeli lâfızlardan biriyle olsun. Meselâ: Sen boşsun, sen boş olmuşsun. Seni boşadım, boş ol, seni boşadım denilse bunlarla niyete muhtaç olmaksızın birer ric’î talâk vâki olur. Şart olsun sözü ile de talâkta örten kullanılan yerlerde yalnız bir ric’î talâk tahakkuk eder. Velevki üç talâka niyet edilsin.

Ikincisi: Bain talâkdır ki, eşle cinsi temasdan takarrüpten evvel vâki olan, veya temasdan sonra bain talâki ifade eden kinayeli bir lâfız ile yapılan veya açık bir lâfız ile yapılıp da açıkça veya işaret yoluyla üç sayısına veya bir bedele bağlı bulunan veya bain talâk delâlet eden. Bir vasıfla vasıflanan veya bir şeye benzetilen talâktır.

Meselâ: Bir kimse eşine hitaben talâk niyetiyle: Sen bain talakla boşsun, sen bain talakla boşanmışsın senden ayrıldım. Seniterkettim, benden uzak ol, aramızda nikâh yoktur, seni bıraktım, çık, git, cehenneme git, sen bürsün sözlerinden birini söylese bir bain talâk vücude gelmiş olur. Kezalik bir kimse eşine: Seni üç talâk ile boşadım, veya benden üç talâk ile boş ol dese üç bain talâk vâki olur. İddet içinde veya farklı zamanlarda üç defa yapılan birer talâk ile de üç talâk tahakkuk etmiş olur. Meğer ki, arada usr u dairesinde başka bir meşru nikâh bulunursa bu gerçekleşmez.

§ “Ric’at” = rücu: Lûgatte geri dönmek ve döndürmek mânasınadır. Şer’an: ric’î talâkdan sonra iddet içinde henüz bâki olan nikâhı sözle veya fiille devam ettirmekten ibarettir. Meselâ eş, ric’î talakla boşamış olduğu kadına: Iddeti içinde sana müracaat ettim, veya sen benim eşimsin dese veya onunla cima yapsa veya şehvetle boynuna sarılsa ona geri dönmüş, yani onu nikâhı altında tutmuş bulunur.

§ “Tehlil”: Galiz haramlığı, yani üç talâk ile meydana gelen haramlığı kaldırarak evvelki eş için nikâhın yenilenmesini helal kılan bir muameledir ki, ikinci bir nikâh ile cinsel temastan ibarettir. Buna (hülle) denir. Bu ikinci nikâh ve cinsel ilişkiden takarrüpten sonra ikinci koca vefat eder veya boşarsa bu kadın iddet bekledikten sonra İlk kocası ite yeniden evlenebilir. Bu ikinci kocaya (muhallil), birinci kocaya da (muhallelün leh) denilir.

§ “Bilindiği üzere nikâhın meşruluğu, İnsanlığın bir selâmet ve temizlik içerisinde yaşamasını temin etme hikmetine dayalıdır. İnsanlık âlemi ancak nikâh sayesinde bir ahenk ve intizama sâhip olmuştur, İnsanlık silsilesi ancak nikâh sayesinde takdir edilen zamana kadar devam eder. Dünyaya gelen çocuklar, birer meşru pederin şefkati sayesinde yetişirler. Bu sayede nesebleri ortaya çıkar, İçtimaî bağ kuvvet bulur bir çok felâketlere, ihtiraslara sebebiyet verecek olan gayri meşru ilişkilerden kaçınılmış olur.

Kadınlar da şereflerini, kıymetlerini muhafaza etmiş, kendilerini rezillikten, hayvan derecesine düşmekten kurtarmış bulunurlar. Özellikle İslâm ailelerinin, cemiyetlerinin meydana gelmesi, İslâmiyete hizmet etmeleri birer meşru nikâh sayesinde mümkün olmaktadır. Bunun içindir ki: Bir hadisi şerifte: Evleniniz, çoğalınız, çünkü ben klyamet günü sizinle ümmetlere karşı iftiharda bulunurum buyrulmuştur… Binaenaleyh nikâhın kadrini bilmelidir, kat’î bir lüzum görülmedikçe boşama hadiselerine meydan vermemelidir.

Bununla beraber içtimaî hayatta bazen garip hareketler, duygular, hoş olmayan davranışlar yüz gösterir, bu gibi hallerin iyi şekilde giderilmesine çalışmak bir ahlâkî vazifedir. Fakat bazen bu mümkün olmayabilir. O halde daha büyük bir hâdiseden kurtulmak için boşamaya tevessül edilmesi lâzım gelir. Şu kadar var ki boşama, korkunç ve çok kere pişmanlığı gerektiren bir harekettir.

Bu hususta mümkün mertebe nefse hakim olmak, orta yoldan ayrılmamak lâzımdır. Böyle bir kabiliyet ise kadınlara nispetle erkeklerde daha fazladır. Bir de erkekler, eşlerinin mihirlerini, nafakalarını vermekle mükelleftirler. Bu bakından da kadınlara tercihen boşama hakkına erkekler sâhip bulunmuşlardır. Şu kadar var ki, erkekler de bu konudaki şer’î izni kötüye kullanmamalıdırlar. Gerektirdiğinde bir veya iki ric’î talâk ile yetinmelidirler ki, pişmanlık yüz gösterince elden çıkan şeyi telâfietmeye imkân bulunsun.

Fakat bir erkek, fazla düşmanlık ve nefret gösterir de eşini bain talâk ile, yani ayrılığı kesin olarak gerektiren bir tabir ile bir veya iki defa boşarsa artık geri dönüşe hakkı kalmaz bilahara pişman olur, boşadığı kadın da evliliğin yenilenmesini arzu ederse aralarında yeniden evlenme câiz bulunur.

Bu halde kadına da böyle kabul etmek ve etmemek selahiyeti verilmiştir. Şayet böyle ihtiyatlı bir surette hareket edilmez de bir erkek, karısını üç talâk ile boşarsa artık ona ne geri dönebilir, ne de onun rızâsı ile nikâhı yenileyebilir. Çünkü bu takdirde nikâh nîmetine karşı nankörlükte bulunmuş, gelecekte pişmanlık meydana geleceğini düşünmemiş, kadına karşı da son derece nefret ve düşmanlık göstermiş olur. Binaenaleyh bunların hemen evliliği yenilemeleri artık uygun olamaz.

Böyle kolaylıkla yeniden evlilik selahiyetini elinden çıkaran bir erkeğin bir nîmete nankörlük cezası olmak üzere müşkil bir durumda bulundurulması, bir hikmet ve menfaat gereğidir. Bununla beraber bu bağı artık hayat boyu yenileme imkânının büsbütün kaldırılması da sosyal hayatın ihtiyaçlarına, eyilimlerine tamamen uymayacağı cihetle bu bağın yenilenmesi, boşamada bulunan kocaya bir ruhanî ceza, bir vicdanî azap olmak üzere bir hulle usulüne bağlanmıştır.

Bu usul başkaları için de bir uyarı vesilesidir. Buna meydan vermemelidir. Maamafih bir kadının başlangıçta bir erkekle meşru surette evlenmesi nasıl uygunsuz görülmezse, o erkekten ayrıldıktan sonra diğer bir erkek ile de yine meşru surette evlenmesi uygunsuz görülemez. Elverir ki, bu ikinci nikâh da geçici değil, mutlak surette vuku bulsun, bir fasit şarta bağlı bulunmasın.

Daha sonra bu ikinci koca ölürse veya kendi arzusu ile boşarsa o kadın iddetini bitirdikten sonra isterse İlk kocası ile yeniden kendi arzusuyla nikâh akdi yapabilir. Bunu ayıplamaya mahal yoktur. Böyle bir şer’î cevaz da insanlık hakkında ilâhî merhametin bir eseridir.
233. Anneler çocuklarını tam iki sene emzirirler, emzirmeyi tamam yaptırmak isteyen için. Bu annelerin nafakaları ve elbiseler örfe uygun olmak üzere babaya aittir. Hiçbir şahıs kendi gücünden fazlasıyla mükellef olmaz. Ne bir ana çocuğu sebebiyle, ne de bir baba evlâdı sebebiyle zarar sokulmasın. Mirasçı üzerine düşen de onun aynısıdır. İmdi ana ile baba kendi rızaları ile ve bir danışma ile çocuğu memeden kesmek isterlerse ikisinin üzerine de bir günah yoktur. Ve siz çocuklarınızı başkasına emzirtmek isterseniz vereceğîniz emzirme ücretini iyilikle teslim ettiğiniz takdirde yîne size bir günah yoktur. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ve biliniz ki. Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri şüphe yok hakkıyla görücüdür…

233. Bu âyeti kerime, yeni doğan çocuklar hakkında analarının, babalarının ve onlara mirasçı olabilecek kimselerin vazifelerini, selâhiyetlerini bildirmektedir. Şöyle ki: (Anneler) boşanmış olsunlar olmasınlar (çocuklarını tam iki sene emzirirler) süt müddetinin en çoğu böyle iki senedir. Analar yavrularını böyle iki sene emzirmelidirler. Bu onlar için istihsan yoluyla bir vazifedir.

Maamafih böyle ( emzirmeyi tamam) iki sene (yaptırmak isteyen) babalar (içindir) bunlar istemezlerse iki seneden evvel de emzirmeye nihayet verilebilir, (buannelerin nafakaları ve elbiseleri uygun bir şekilde) hallerine uygun ve gerektiğinde hakîmin takdiriyle birer (mevlüdünleh) olan babalar (üzerinedir.) Ve (hiç bir kimse kendi gücünden fazlasıyla mükellef olmaz.)

Binaenaleyh bir baba güç ve kudretinden fazla nafaka vermekle mükellef olmayacağı gibi bir anne de kudreti bulunmadığı takdirde çocuğunu emzirmekle mükellef bulunmaz. Binaenaleyh (ne bir ana çocuğu sebebiyle, ne de bir baba evlâdı sebebiyle zarara sokulmasın) bunlardan kudretleri üstünde bir şey istenilmemelidir. Meselâ: Bir anne çocuğunu emzirmeğe mecbur edilmemelidir.

Emzirmek isteyince de çocuk ondan alınmamalıdır. (Mirasçı üzerine düşen) vazife de baba üzerine düşen vazife gibidir, mirasçı (da) bu hususta (onun gibidir.), baba gibi çocuğun emzirilmesini sağlayacaktır. Bu mirasçıdan maksat, çocuğun zirahmi mahremi yakın akrabası olan kimsedir. Bir çocuğun babası vefat etmiş, kendisine bir mal kalmamış ise onun süt annesine verilecek nafakayı, ücreti bu mirasçının vermesi lâzım gelir.

İmdi ana ile baba çocuklarının halini nazara alırlar, daha iki sene tamam olmadan onları sütten kesmeyi (kendi rızalariyle) düşünür (ve) bu husustaki (bir danışma ile) bunda bir zarar olmadığını anlarlarsa o halde selâhiyetleri vardır. (Çocuğu memeden kesmek isterlerse) kaesebilirler. Bundan dolayı (ikisinin üzerine de bir günah yoktur ve) maamafih çocuk için başka süt ana bulunması da câizdir.

Şöyle ki: (Siz çocuklarınızı başkasına emzirtmek isterseniz) o başkasına iki tarafın rızasiyle (vereceğiniz emzirme ücretini iyilikle) dinen güzel görülen ve herkesçe kabul edilen bir surette süt anaya (teslim ettiğiniz takdirde yine size bir günah yoktur.) Elverir ki, süt verene, süt emene bir zarar verilmiş olmasın (ve) bu gibi hükümlere riayet hususunda (Allah Teâlâ’dan korkunuz) gayri meşru bir harekette bulunmayınız. (Ve biliniz ki. Hak Tealâ Hazretleri yaptığınız şeyleri şüphesiz tamamiyle görmektedir.) Ona göre mükâfat ve ceza verecektir. Artık evlâtlarınız hakkında da ona göre muamelede bulununuz.
234. Ve sizlerden vefat edip de geriye eşler bırakanların eşleri kendileri hakkında dört ay on gün beklerler. Sonra iddetlerinin sonuna erince artık nefisleri hakkında uygun şekilde yapacakları şeyden dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden haberdardır.

234. Bu âyeti kerime, kocaları vefat eden kadınların iddet sürelerini beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Sizlerin boşayacağınız kadınların iddetleri bildirilmişti (Ve sizlerden vefat edip te geriye eşler bırakanların eşleri) ise (kendileri hakkında dört ay on gün beklerler.) Bu ölüme bağlı bir iddettir. Bu müddet zarfında kimse ile evlenemezler.

Bu bilicap sabittir. Ve bir zaruret bulunmadıkça kocanın vefat ettiği evden çıkmazlar, bu da gerekli olan bir vazifedir. Ziynetlerini de bırakırlar, kocalarının hâtıralarına riayet eder vefatlarından dolayı üzüntülerini göstermiş olurlar. Buna şeriat dilinde: “hidad” veya “ihdâd” denilir ki, (Sonra iddetlerinin nihayetine erince) yani ölüme bağlı bekleme son bulunca (artık kendileri hakkında uygun şekilde) şeriatın inkâr etmiyeceği bir suretle (yapacakları şeyden dolayı) meselâ meşru surette süslenmelerinden veya başkasiyle evlenmeğe aday olmalarından dolayı ey onların velileri ve ey müslümanlar (sizin üzerinize bir günah yoktur.)

Artık bundansorumlu olmazsınız. Elverir ki, ölüme bağlı bekleme süresi tamam olsun. Bu müddete riayet etmek, bir hikmet ve menfaat gereğidir. Bu müddetten hem hayız müddeti geçmiş hem de rahimde çocuk bulunmadığı anlaşılmış olur. Şayet çocuk bulunduğu anlaşılırsa o doğuncaya kadar yine başkasiyle evlenmek câiz omaz. Bununla beraber bu müddet, nikâhın son bulmasından dolayı bir üzüntü alametidir ve vefat eden kocanın hatırasına bir saygı işaretidir. Binaenaleyh buna riayet etmek lâzımdır. (Ve Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden haberdardır.) Artık onun böyle yüksek, hikmetli emirlerine muhalefetle bulunmayınız, sonra sorumluluktan kurtulamazsınız.
235. Kadınlar ile evleneceğinize dair kinâye yoluyla isteğinizi göstermenizden veya bu arzuyu gönlünüzde gizlediğinizden dolayı üzerinize bir günah yoktur. Allah Teâlâ bilmiştir ki, siz onları elbette anacaksınızdır. Ancak kendileriyle gizlice sözleşmeyiniz. Ancak uygun şekilde bir söz söylemeniz müstesna. Ve ölüme bağlı bekleme süresi nihayet bulmadıkça da nikâh akdi yapmaya kalkışmayınız ve biliniz ki. Allah Teâlâ gönüllerinizde olanı şüphe yok ki bilir. Artık ondan sakınınız ve biliniz ki Hak Teâlâ şüphesiz gafurdur, halîmdir.

235. Bu âyeti kerime, kocalarının vefatından dolayı iddet bekleyen kadınlar hakkında bazı dinî hükümleri kapsamaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar! Ölüme bağlı iddet bekleyen (kadınlar ile evleneceğinize dair tariz yoluyla arzunuzu göstermenizden) dolayı günahkâr olmazsınız. Tariz, sözü örtülü söylemek, işidenlerin bir düşünme neticesinde anlayacakları söz demektir.

Zıddı açık konuşmaktır. Meselâ: Bir dul kadına karşı “sen güzelsin”, “sen iyi birisin”, “ben evlenmek istiyorum”, “ben sana rağbet ediyorum” denilmesi birer tarizdir. İşte böyle bir kinayeli söz, güzel bir niyete, hakikaten evlenmek niyetine bağlı olursa bir günaha sebep olmaz. (Veya bu rağbeti) böyle kinayeli şekilde göstermeyip de (gönlünüzde gizlediğinizden dolayı) da (üzerinize bir günah yoktur) yani: Evlenmeyi açıkça ve tariz yoluyla söylemeyip de yalnız buna kalben niyette bulunmakla, veya yalnız selâm vermekle veya hediye göndermekle bir günah işlenmiş olmaz. Bunlar, dinî yasakları ihlal etmez.

Bu gibi eğilimlerden sakınmak zordur. (Allah Teâlâ bilmiştir ki, sız onları elbette anacaksınızdır.) Yâni: İddetleri bitince nikâhlarına açıkça talip olacaksınızdır. Binaenaleyh bunu tariz yoluyla iddet içinde bildirmenizden veya buna kalben karar vermenizden dolayı sorumlu olmazsınız. (Ancak) bu hususta (kendileriyle gizlice sözleşmeyiniz) yâni: Onlar ile cinsel yakınlaşmada bulunacağınızı aralarınızda gizlice konuşmayınız veya birbirinizle evleneceğinize dair aranızda gizlice and içmeyiniz.

Veya başkasıyla evlenmemeye söz vermeyiniz veya iddet içinde nikâh vadinde bulunarak cinsel ilişkiye cür’et etmeyiniz. (Ancak uygun şekilde bir söz söylemeniz müstesna) yâni meşru şekilde kinayeli konuşmanız veya iyilik vadinde bulunmanız veya sanma ihtimam göstermeniz ve çıkarlarını koruyacağınıza dair münasip bir söz söylemeniz günahı gerektirmez.

(Ve ölüme bağlı iddet nihayet bulmadıkça da nikâh akdi yapmaya kalkışmayınız.) Öyle bir nikâh, akdedilmiş olmaz. Buna cür’et edenler sorumluluktan kurtulamazlar. (Ve biliniz ki Allah Teâlâ gönüllerinizde olanı şüphe yok bilir.) Binaenaleyh tarizden maksadınızı ve nikâha karar verip,vermediğiniz!, ve yasaklara riayet edip etmiyeceğinizi gerçekten bilir, ona göre hareket ediniz ve (artık ondan korkunuz) emirlerine muhalefet etmeyiniz. (Ve biliniz ki. Hak Tealâ şüphesiz gafurdur.)

İşlemiş olduğunuz bir günahtan dolayı ümitsizliğe düşmeyiniz, tövbekâr ve afdileyici olunuz, o Yüce Yaratıcı bu halde sizi af ve mağfiret buyurur ve o Yüce Yaratıcı (halimdir) kulları hakkında hak etmiş oldukları azabı acele etmez, kaybedilenin kazanılabilmesi için uygun bir vakit bırakır, bu surutle kulları hakkında rahmet ve merhametin! göstermiş olur. Artık insan, daha hayatta iken kusurlarını bilip bunlardan kurtulmanın yolunu takib etmeli, o gafur ve halim olan Yüce Yaratıcının af ve mağfiretine sığınmalıdır.
236. Kadınları daha kendilerine temas etmediğiniz halde veya onlara bir mihr belirlememiş olduğunuz halde boşamış olursanız üzerinize bir günah yoktur. Şu kadar ki; onları yararlandırınız. Zengin üzerine gücü nisbetinde, dar halli olan da gücüne göre ve uygun şekilde bir mut’a vermek icabeder. Bu mut’a iyilik edenler üzerine gerekli olan bir haktır.

236. Bu âyeti kerime daha cinsel birleşme olmadan boşanmış kadınlar hakkında yapılması gereken güzel muameleyi göstermektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Bir lüzum ve menfaattan dolayı (kadınları daha kendilerine temas etmediğiniz) aranızda cinsel birleşme bulunmadığı (halde) boşamanızda bir günah yoktur, insanlık hali buna lüzum görülebilir.

(Veya onlara bir mihr belirlememiş olduğunuz halde boşamış olursanız) yine (üzerinize bir günah yoktur.) Bu da câizdir. (Şu kadar var ki) bu gibi hâdiseler vuku bulunca (onları) o boşadığınız kadınları mahrum bırakmayın (yararlandırınız) boşamadan ileri gelen hüzün ve kederlerini, nefretlerini gidermeye, azaltmaya çalışınız. Şöyle ki: Eğer mihr belirtilmişse, cinsel temasdan önce boşamaktan dolayı bu mihrin yarasını vermek lâzım gelir. Ve eğer mihir belirlenmediği halde cinsel birleşme meydana gelmiş ise kadına, dengi bir kadının mihri ne ise onu vermek icabeder.

Fakat hem cinsel birleşme olmamış, hem de mihir konuşulmamışsa bir müt’a lâzım gelir. Bu da (zengin olan) koca (üzerine gücü nisbetinde) servetine göre (dar halli olana da gücüne göre) kendi kudretine göre (ve uygun biçimde) dinin güzel gördüğü şekilde üzere (bir müt’a vermek icabeder.) Müt’a ise bir kat elbisedir. Bunun en az miktarı ise bir başörtüsü ile bir entari ve bir çarşaftır.

(Bu müt’a iyilik edenler) nefislerine güzel muamele yapanlar, başkalarının hukukuna saygı gösterip iyilikte bulunmak isteyenler (üzerine gerekli olan bir haktır.) Bir gerekli vazifedir. Bunu güzelce ifa etmelidir, İslâmiyet, insaniyet bunu emreder. Her aile, kendi servetine, kendi içtimai durumuna göre bu gibi üzerine düşen vazifeleri güzel biçimde yerine getirmelidir.
237. Ve eğer onları daha kendilerine temasta bulunmadan boşar da onlar için mihir belirlemiş bulunursanız o zaman bu belirlediğiniz mihrin yarısı lâzım gelir. Meğer ki o kadınlar affetsinler veya nikâhın düğümü elinde bulunan affeylesin ve sizin affetmeniz takvaya daha yakındır ve aranızdaki iyiliği unutmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkıyla görücüdür.

237. Bu âyeti kerime, boşanmış kadınların haklarına dair bazıhükümleri bildirmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.. (Ve eğer onları) zevcelerinizi (daha kendilerine temasta bulunmadan) onlarla bir kere olsun cinsel ilişkide bulunmadan (boşar da onlar için) belirli bir miktar (mihir kesmiş bulunursanız o zaman) üzerinize (bu kestiğiniz mihrin yarısı lâzım gelir.)

Bunu onlara vermeniz icabeder. (Meğer ki o kadınlar affetsinler) bu yarım mihirden vaz geçsinler, bunu istemesinler, bunu bağışlasınlar. (Veya nikâhın düğümü elinde bulunan) nikâh akdini çözmek selâhiyetine sâhip olan erkek (affetsin) bu mihrin yarısını değil, tamamını vermek istesin.

(Ve sizin affetmeniz takvaya daha yakındır.) Ey eşlerini boşayan erkekler!. Siz bu hususta daha cömert olmalısınız, madem ki eşlerinizi nikâh nîmetinden marum bırakmış oluyorsunuz, artık onlara mihirlerinin tamamını vermek suretiyle yardımda, fazlaca iyilikte bulunmanız, onlara mümkün mertebe kaybettiklerini telefide bulunmalarına yardım eylemeniz daha ziyade dindarlık alametidir.

Maamafih kadınların da kocalarını affetmeleri, mihirlerini onlara bağışlamaları bir dindarlık nişanesidir. (Ve) elhâsıl (aranızdaki iyiliği unutmayınız) her iki taraf da birbirine karşı iyiliksever olmalıdır. Boşama hâdisesinden dolayı düşmanca bir tavır almamalıdır, yine elinden gelen iyilikten kaçınmamalıdır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkıyla görücüdür.) Yapacağınız iyilik ve yardımdan haberdardır. Artık daima iyiliksever olunuz, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışınız, Hak Tealâ’nın kutsal emirlerine saygı gösteriniz ki, dünyanızda, âhiretiniz de kazanılmış olsun.
238. Namazlara ve orta namaza devam ediniz. Ve Allah için onu zikiredici olarak kıyamda bulununuz.

238. Bu âyeti kerime, müslümanların aile hayatına ve saireye ait vazîfelerini güzelce yapabilmeleri için üzerlerine düşen namaz gibi dinî vazîfelerini lâyıkiyle yerine getirmeye çalışmaları gereğine işaret buyurmaktadır.

Çünkü bu dinî vazîfelere önem veren bir kul, yaratıcısının diğer emirlerine de riayet eder durur. Binaenaleyh buyuruluyor ki: Ey müslümanlar!. Sizlere farz olan (namazlara ve orta namaza devam ediniz.) Bunları güzelce korumaya çalışınız. (Ve) namazda (Allah için) ona saygı göstermek için (onu zikredici olarak) tekbir alarak, Kur’ân okuyarak (kıyamda bulununuz) ki, bu namazın mühim bir tarzıdır.

“Salâvet” salatin çoğuludur. “Salât” ise bilindiği üzere namaz demektir, “orta namaz” ise tercih edilen görüşe göre ikindi namazıdır. Nitekim bir hâdisi şerifte: ( orta namaz, ikindi namazıdır” diye buyrulmuştur, İkindi namazının böyle ayrıca zikredilmesi bunun zamanında iş, güç daha fazla olduğundan buna itina edilip gaflette bulunulmamasına tenbih içindir.

Bu âyeti kerime de namazların beş vakit olduğuna da işaret vardır. “Salâvat” tabiri çoğul olduğu için bunun en azı üçtür. Halbuki, ikindi namazı, orta namaz olmak için ondan başka en az dört vakit namaz daha bulunmak lâzımdır ki, ikindi namazı onların ortasında bulunmuş olabilsin.

Maamafih orta namazı, beş vakit namazdan her hangisi olmak üzere kabul edilse yine ortada bulunabilmesi için diğer namazların dört vakit olması icabeder. Meselâ: Sabah namazı, orta namazı olsa akşam ile yatsı ve öğle ile ikindi namazları arasında bulunmuş olur, diğer namazlar da böyledir. Diğer bir açıdan da orta namazı olması ihtimalinden dolayı hepsine karşı uyanık ve hazır bulunması gereğine bir işâreti içermektedir.
239. Fakat korkarsanız yayan veya suvâri olarak namazınızı kılın emin olduğunuz zaman ise Allah Teâlâ’yı sizlere bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretti ise öylece zikrediniz.

239. Bu âyeti kerime de namaza ait bazı dinî müsaadeleri beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar! Namazlarınızı bilinen şekliyle kılarsınız.

(Fakat korkarsanız) yâni bir düşmandan veya yırtıcı bir hayvandan veya başka şeylerden dolayı bir korkuya düşerseniz, namazınızı mümkün olacağı şekilde kılarsınız. Meselâ: Mümkün ise (yayan) olarak kılarsınız, bu mümkün değilse (veya) pek tehlikeli ise (suvâri olarak) kılarsınız. Bu takdirde hem yürüyerek gider, hem de namazınızı kılmaya devam edersiniz, velevki yüzünüz kıble tarafına yönelik olmasın, velevki yalnız işaret suretiyle mümkün olup başka suretle kılınamasın.

(Emin olduğunuz zaman ise) bu korkudan kurtulup selâmet sahasına erdiğiniz zaman ise (Allah Teâlâ’yı sizlere bilmediğiniz şeyleri) meselâ: namaz, niyaz gibi ibâdetleri ve sair vazifelerinizi (nasıl öğretti ise) Yüce Peygamber’i vasıtasıyle, Kur’ân-ı Kerim vasıtasıyle nasıl öğretti ve telkin etti ise (öylece zikredin) öylece yapmaya çalışın, sizin selâmetiniz dünya ve âhiret saadetiniz, bütün ilâhî emirleri yerine getirmemize bağlıdır. İşte onlardan biride şudur.
240. Sizden vefat edip de eşlerini terk edenlere eşleri için bir seneye kadar evlerinden çıkmamak üzere bir meta vasiyet etmiş bulunmalıdırlar. Şayet eşler çıkarlarsa onların kendi nefisleri hakkında meşru şekilde yapacakları şeyden dolayı sizin üzerinize bir günah yüklenmez. Ve Allah Teâlâ azizdir, hakimdir.

240. Bu âyeti kerime İslâm’ın başlangıcında kocaları vefat eden kadınlar hakkında yapılacak muameleyi beyan etmektedir. Şöyle ki:Evvelce bir erkek vefat edince karısı mirasa nâil olamazdı. Ancak kocasının vefatında evinden çıkmayıp orada bir sene kalmak isterse bu müddete ait nafakasını vasiyet etmekle kocası mükellef idi. Kadın böyle beklerse bu nafakaya hak kazanırdı.

Beklemez de daha evvel çıkarsa bu nafakaya hakkı olamazdı. Daha sonra eşlerinde miras almaları hakkındaki âyeti kerime nâzil olunca bu vasiyet hükmü yürürlükten kaldırılmış kadınların lehine olarak miras hükmü cereyana başlamıştır. Bu âyeti kerime de buyuruluyor ki: Ey müslümanlar! (İçinizden vefat edip de eşlerin! terkeden) erkek (ler, eşleri için bir sene kadar evlerinden çıkmadıkları takdirde bir meta) bir nafaka ve elbise (vasiyet etmiş bulunmalıdırlar.) Maamafih eşler istedikleri gibi hareket edebilirler.

(Şayet zevceler) böyle bir sene durmaz da (çıkarlarsa onların kendi nefislerinde yapacakları meşru bir şeyden) meselâ süslenmelerinden, bir sene iddet beklememelerinden ve bu suretle bir senelik nafakalarını alamayacaklarından (dolayı) ey vefat eden şahsın velileri, mirasçıları!.. (sizin üzerinize bir günah yoktur.) Onlar kendi haklarını kullanmış olurlar.

(Ve Allah Teâlâ azizdir) mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur, kudreti herşeye kâfidir. Ve o Yüce Yaratıcı (hakimdir) her fi’li, her emri bir hikmete dayalıdır ve o fiillerinden dolayı sorumlu tutulamaz. Binaenaleyh onun bütün, emir ve yasaklarına uymaya çalışmalıyız.
241. Boşanmış kadınlar için meşru şekilde bir meta vardır ki, bu korunanlar üzerine bir haktır.

241. Bu âyeti kerime, İslâm dininin kadınları ne kadar himaye buyurduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Gerek elmadan önce ve gerek sonra (boşanmış kadınlar için) kendilerini boşamış olan kocaları üzerine (meşru şekilde) imkân ölçüsünde, halleriyle mütenasip adete uygun biçimde (bir meta) bir nafaka veya müt’a (vardır ki, bu) nafakayı temin etmek ve müt’a vermek (takvâ sahibi) mü’min kullar (üzerine bir haktır) bunu kendileri vermezlerse mahkeme vasıtasıyle elde etme cihetine gidilebilir. (236) ınca âyeti kerimeye de bakılabilir!..
242. İşte Allah Teâlâ âyetlerini böyle beyan buyuruyor, tâki aklınızla düşünüp anlayasınız.

242. Bu âyeti kerime bizleri tefekküre, düşünmeye ve dinî hükümlerimizi güzelce fikretmeye sevketmektedir. Çünkü bütün dinî hükümler, birer hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Bunların bu yüksek mahiyetlerini ancak akıl ve bilgisini güzelce kullananlar hakkıyla anlayabilir.

Evet… Buyuruluyor ki: (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) hayat= ve ölümden sonrasına dünya, âhirete ve aile hayatına ait hükümleri, delilleri (böyle beyan buyuruyor. Tâki aklınızla düşünüp anlayasınız) aklınızı güzelce kullanarak düşünesiniz ve tefekkürde bulunasınız. Cenab-ı Hakkın kutsî hükümlerine uyma konusunda kusur etmeyesiniz. Bütün bu gibi ictimâî meselelerdeki hukukî hikmetleri de güzelce anlayarak gereklerine göre hareket edesiniz. Çünkü insanlık cemiyetinin asıl selâmet ve saadeti bu sayede mümkün olur.
243. Görmedin mi o kimseleri ki, onlar binlerce kişi oldukları halde ölümden sakınarak yurtlarından çıktılar. Allah Teâlâ ise onlara ölünüzdiye emretti. Sonra da onları diriltti. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ insanlar hakkında lütuf sahibidir. Fakat insanların pek çokları şükretmezler.

243. Bu âyeti kerime, insanları tahammüle sevketmektedir, ve takdir edilen şeylere aykırı hareketlerin, sahiplerine fâide vermeyeceğine işarette bulunmaktadır. Rivâyete göre israiloğullarından bir gurup ki, sayıları on bin veya otuz bin veya daha fazla idi, taun hastalığından korkarak yurtlarını terketmişlerdi veyahut bunları hükümdarları cihada dâvet etmişti, bunlar ise öleceklerinden korkarak firar etmişlerdi.

Cenâbı Hak ise bunları öldürdü, seksen gün veya daha ziyâde ölü olarak kaldılar, sonra peygamberleri, Hızkıl aleyhisselâm’ın duasiyle bunlar yeniden hayat buldular. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Görmedin mi) yani görmüş gibi şu garip hâdiseden haberdar olmadın mı (o kimseleri ki, onlar binlerce kişi oldukları halde ölümden kaçınarak) bulaşıcı bir hastalıktan veya savaşa iştirakten korkup (yurtlarından çıktılar) başka bir yere can attılar. (Allah Teâlâ ise onlara ölünüz diye emretti) onların ölmelerini irade buyurdu, onlar da derhal öldüler.

Firarları kendilerine fâide vermedi. Fakat Cenab-ı Hak, kudret ve hikmetini bütün insanlığa göstermek için (sonra da onları diriltti) onlara ilâhî kudretinin yüceliğini anlattı, onlara bir ibret dersi verdi, Allah’ın kazasından kaçınmaya imkân bulunmadığını anlattı. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ insanlar hakkında ikrâm) ve kerem (sahibidir). Bütün emirleri ve yasakları onların hakkında sırf hayırdır.

Artık onlar bunun şükrünü yerine getirmeye çalışmalı değil midirler?. (Fakat insanların pek çokları şükretmezler.) Bu şükür görevini ifaya koşmazlar. Böyle bir durum ise bir nankörlük alametidir. Velhâsıl: Bu hâdise, öldükten sonra dirilmenin vukuuna dair bir ilâhî delildir, insanları uyanmaya dâvete bir vesîledir. Yapılması gereken bir cihada iştiraktan kaçınmanın uygun olamıyacağına dâir bir delildir.
244. Ve Allah yolunda muharebede bulunun ve biliniz ki. Allah Teâlâ semidir, âlimdir.

244. Bu âyeti kerime, hak yolundaki cihâdın lüzumunu, ehemmiyetini bildirmektedir. Buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!. Hak’ka tevekkül ediniz.

(Ve Allah yolunda muharebede bulunun) tâki, dine hizmet etmiş ve Allah’ın dinini yüceltmeye çalışmış olasınız. (Ve biliniz ki Allah Teâlâ semidir) cihada koşanların da, ondan kaçanların da sözlerini işitir ve Hak Tealâ (alimdir.) Hepinizin hallerini, gönüllerindekileri bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir.
245. Kimdir o kimse ki. Allah için güzel bir ödünç ile ödünçte bulunur, Allah Teâlâ da ona kat kat fazlasıyla ihsan buyurur. Ve Allah Teâlâ sıkar ve açar ve ona döndürüleceksinizdir.

245. Bu âyeti celile de hak yolundaki fedakarlığın ne kadar fazla mükâfata vesile olduğunu şöylece gösteriyor: (Kimdir o kimse ki) o hakikî müslüman ki (Allah için) hak yolunda, (güzel bir ödünç ile) cihada malını sarfetmek, fukara ve yoksullara Allah rızası için infakta bulunmak gibi bir suretle (ödünç de bulunur) Allah yolunda malını ve nefsini harcar (Allah Teâlâ da ona) o salih, fedakâr kuluna (kat kat fazlasını ihsan buyurur) yâni böyle bir güzel amele birçok sevaplar verir ki, bunun miktarını ancak Cenâb-ı Hak bilir.

Bir kavis göre bireyedi yüz misli mükâfat ihsan eder. Elverir ki, amel iyi niyete dayalı, Allah’ın rızasına uygun olsun. (Ve Allah Teâlâ sıkar ve açar) yâni dilediği kulunu dar bir rızka müptelâ eder ve dilediği kulunu bol bir rızka kavuşturur. Bu ilâhî hikmetin gereği olan bir imtihandır.

Bunu güzelce kabul etmek lâzımdır. (Ve ona döndürüleceksinizdîr) dünya hayatına nihâyet verilecek, bütün insanlık âlemi âhirete sevk olunacaktır, herkes o âlemde lâyık olduğu mükâfat ve cezâya uğrayacaktır. Artık bunu düşünmeli, ona göre daha elde fırsat varken cihat gibi, fakirlere yardım gibi güzel amellerde bulunmalıdır.
246. Görmedin mi Musa’dan sonra İsrail Oğullarından olan bir cemaati, ki onlar kendi peygamberlerine: Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda muharebe edelim dediler. Peygamberleri de dedi ki: Üzerinize muharebe farz kılınsa muharebe etmeyecek olmayasınız? Dediler ki: Biz ne için Allah yolunda muharebe etmeyelim, biz yurtlarımızdan, evlâdımızdan çıkarıldık uzaklaştırıldık. Fakat vaktaki, onların üzerlerine muharebe farz kılındı, onlar içlerinden birazı müstesna geri dönüverdiler. Allah Teâlâ ise o zâlimleri hakkıyla bilicidir.

246. Bu âyeti kerime, bir tarihî olayı bizlere bir ibret ve uyarı vesilesi olmak üzere şöylece beyan buyurmaktadır. Ey mü’min kulum!. (Görmedin mî?) görmüş gibi kıssalarına vakıf olmadın mı? (Musa’dan sonra İsrail Oğullarından olan bir cemaati) onların ileri gelen bir gumbu (ki, onlar kendi peygamberlerine) müracaat ederek (bize bir hükümdar) bir kumandan (gönder de) tayin et de (Allah yolunda muharebe edelim dediler. Peygamberleri de) meşhur olan görüşe göre İsmail aleyhisselâm da onlara (dedi ki: Üzerinize muharebe farz kılınırsa muharebe etmeyecek olmayasınız?)

Bilahara bu sözünüzde acaba duracak mısınız? Onlar da (dediler ki: Biz ne için Allah yolunda muharebe etmeyelim?) Ne için böyle bir vâzifeyi yerine getirmeyelim?

Özellikle bizler düşmanlarımız tarafından (yurtlarımızdan, evlâtlarımızdan çıkarıldık) onlardan uzaklaştırıldık, birçok mahrûmiyetlere uğradık (fakat) bunlar bu sözlerinde durmadılar (vaktaki, onların üzerlerine muharebe farz kılındı) korkmaya, canlarını düşünmeye başladılar (onlar, içlerinden birazı müstesna) olmak üzere harpten (gerî dönüverdiler) savaştan yüz çevirdiler.

Artık bunlar böyle sözlerinde durmadıkları kendi varlıklarını müdafadan kaçındıkları Peygamberlerinin emrine muhalefet eyledikleri cihetle zulmedici oldular. (Allah Teâlâ ise o zâlimleri hakkıyla bilicidir.)

Onların bu hareketleri Allah tarafından bilinmektedir, ona göre ceza göreceklerdir. Tarihen sabit olduğu üzere Musa aleyhisselâmdan sonra İsrail Oğullarının hayat düzenler! bozulmuş, birçok hatâlarda bulunmuşlar, doğru yoldan çıkmışlardı. Allah Teâlâ da onlara “câlut” kavmini musallat etmişti.

Bu kavim Mısır ile Filistin arasındaki sahillerde otururlardı. Bunlara “âmâlika” denilmektedir. Bunlar, İsrail Oğullarına galip gelmişler ve birçok yerleri istilâ eylemişler, birçok esir almışlar, İsrail Oğulları üzerine ağır vergiler koymuşlardı. O zaman İsrail Oğulları arasında bir peygamber yoktu. Bilahara kendilerine Allah tarafından işmuil veya Şem’un aleyhimesselâm, peygamber gönderildi.

Bu zata karşı da cephe aldılar, eğer sen peygamber isen bize bir hükümdar tayin et de cihada atılarak kendimizi kurtaralım dediler. Bunun üzerine “Talût” ismindeki bir zat Beni İsrail’e hükümdartayin edilmiş, bu sayede birçok fetihler elde etmişler, amalikanın “Câlut” denilen kumandanını tepelemişler, onların tecavüzlerinden kurtulmuşlardı. Nitekim (251) inci âyeti kerime bu hususu bildirmektedir.
247. Ve onlara Peygamberleri dedi ki: İşte Allah Teâlâ size hükümdar olmak üzere Talûtu gönderdi, dediler ki: Bizim üzerimize onun hükümdar olması nasıl olabilir? Halbuki, biz mülke ondan daha haklıyız. Kendisine malca da bir genişlik verilmiş değildir. Peygamberleri de dedi ki: Şüphesiz Allah Teâlâ onu sizin üzerinize seçmiştir. Ve ona ilim ve cisim itibariyle de bir fazla genişlik vermiştir. Ve Hak Tealâ mülkünü dilediğine verir. Ve Yüce Allah herşeyi kuşatıcıdır ve bilicidir.

247. Bu âyeti kerime, Malikiyet ve hâkimiyete kimlerin lâyık olup olmadıklarına işaret etmektedir. Şöyle ki: (Ve onlara) o İsrail Oğullarından olan cemaate (Peygamberleri) olan işmuil aleyhisselâm veya diğer bir Peygamber (dedi ki) siz düşman ile savaşmak için bir kumandan istiyorsunuz (işte Allah Teâlâ size hükümdar) reis, kumandan (olmak üzere Talûtu gönderdi) onunla beraber savaşta bulununuz.

(Dediler ki: Bizim) nesebce, servetce, ailece mevkiimiz yüksektir. Artık bizim (üzerimize onun) bir fakir, nesebce düşkün olan Talûtun (hükümdar olması nasıl olabilir?) Mülkün idaresi ona nasıl verilebilir? (Halbuki, biz) sâhip olduğumuz vasıflar itibariyle (mülke ondan daha haklıyız) o bizim gibi bir peygamber veya bir hükümdar sülâlesinden değildir.

(Kendisine malca da bir genişlik verilmiş değildir.) Bu kendini beğenmiş cemaate hitaben (peygamberleri de dedi ki: Şüphesiz Allah Teâlâ onu sizin üzerinize seçmiştir.) Elbette bu seçimi bir hikmet ve menfaat icabıdır. Buna kim itiraz edebilir? (Ve) maamafih (ona) Talûtu (ilim ve cisimce de bir fazla genişlik vermiştir.) Mülkün nizamını tanzim, siyaseti güzelce idare için ilim lâzımdır.

Düşmana karşı koymak için beden kuvveti, ruh üstünlüğü lâzımdır. Bu özellikler ise Talûtda mevcuttur. Bu hususta yalnızca bir neseb ve maddî ve bir servet kâfi değildir. (Ve) maamafih bütün bu kâinat Allahındır, artık (Allah Teâlâ mülkünü dilediğine verir) buna kimse mâni olamaz.

Buna itiraza kimse selâhiyetli değildir. (Ve Allah Teâlâ herşeyi kuşatıcıdır) onun lütfu ve ihsanı pek geniştir, dilediğine fazla nimet, fazla selâhiyet verir. (Ve) o Yüce Yaratıcısı (bilicidir) herşeyin mahiyetini, liyakatini, mülke lâyık olup olmadığını bilir ve ona göre ilâhî iradesi tecelli eder. Bizler her hadisenin iç yüzünü, meydana geliş hikmetini bilemeyiz, bizim için Allah’ın takdirine teslimiyetten başka kurtuluş çaresi yoktur.
248. Ve onlara peygamberleri dedi ki: Şüphesiz Tallûtun hükümdarlığına açık alâmet, size tabutun gelmesidir ki, onda Rabbiniz tarafından bir sekinet vardır ve Musa ile Harun hanedanının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Onu melekler yükleneceklerdir. Eğer siz mü’minler iseniz şüphe yok ki, onda sizin için kesin bir delil vardır.

248. Bu âyeti kerime, vaktiyle İsrail Oğullarını ikaz etmek için gösterilmiş olan bir hârikayı bildirmektedir. Şöyle ki: İsrail Oğullarına, Talût, hükümdar tayin edildi (ve onlara peygamberleri) olan zat (dedi ki: Şüphesiz Talûtun hükümdarlığına) o makama lâyık olmasına (açıkalâmet, size tabutun) harikûlâde bir surette yeniden (gelmesidir ki) o tabutta veya onun bu gelmesinde (rabbiniz tarafından bir sekine!) bir emniyet ve itimat, o makama lâyık olmasına dair sizde meydana gelecek bir kanaat (vardır ve) onda (Musa ile Harun ailesinin) veya bizzat kendilerinin (bıraktıklarından bir kalıntı vardır.)

Bunlar Hz. Musa’nın asası ve Tevrat’ın bazı levhaları gibi şeylerdir. (Onu) bu tabutu (melekler yükleneceklerdir.) onu getirip Talûta teslim edeceklerdir. (Eğer siz mü’minler iseniz şüphe yok ki, onda) o tabutun böyle gelişinde (sizin için kesin bir delil) Talûtun hükümdarlığa lâyık olduğuna ve bu hususta ilâhî hükmün geldiğine dair açık bir delil ve işaret (vardır.)

Artık bundan bir uyarı dersi alınız. Din yolunda sebat ve metanet gösteriniz, Cenâb-ı Hakkın yardım ve lütfunu bekleyiniz. Dindar olan zatlara lâyık olan hareket de bundan ibarettir.

§ Tabuttan maksat, Tevrat’ın sandukudur. Bu tabutun Hz. Adem’den intikal ederek Hz. Musa’ya ulaştığı rivayet olunuyor. Bunun içinde bırakılanlardan maksat da bir rivayete göre Hz. Musa’nın asası ile bazı tevrat levhaları ve Hz. Harun’un asası ile sarığı ve bir ölçek kudret helvası idi.

Hz. Musa: Bu tabutu muharebelerde ordusunun önünde bulundururmuş, bu ordu için mânevî bir kuvvet ve bir güven temin edermiş. Bilahara İsrail Oğulları Calûta mağlûb olunca bu mübarek tabut ellerinden çıkmış, bunu Câlut alıp kendi ülkesine götürmüş, bunu pis yerlere atmışlar, bu yüzden bazı belâlara uğradıklarını görmüşler, bu sebeple uğursuz sayarak tabutu şehir dışına almışlar, Cenâb-ı Hak da bu tabutu dört melek vasıtasiyle yine israli Oğullarının yurtlarına göndermiş. Talûtun hükümdarlığına bir alâmet olmak için onun hanesine bıraktırmıştır.
249. Vaktaki Talût, ordusu ile hareket etti. Dedi ki: Allah Teâlâ sizi bir ırmak ile imtihan edecektir. İmdi her kim ondan içerse benden değildir ve her kim ondan tatmazsa o şüphesiz bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan müstesna. Fakat onlardan birazı müstesna olmak üzere hepsi de ondan içiverdiler. Vaktaki Talût ve beraberindeki mü’minler ırmağı geçtiler. Dediler ki: Bizim bugün Câlut ile ordusuna karşı gücümüz yok. Allah Teâlâ’ya kavuşacaklarına kanaat getirenler ise dediler ki: Nice az bir fırka, nice çok fırkalara Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir.

249. Bu âyeti kerime, kalp sağlamlığı ve din kuvvetine hakkıyla sâhip olanlarla olmayanlar arasındaki farkı şöylece gösteriyor. (Vaktaki, Talût) harb için yurdundan çıkıp (ordusu ile beraber hareket etti) askerlerine hitaben (dedi ki: Allah Teâlâ sizi bir ırmak ile imtihan edecektir) sizden itaatkâr olanlar ile âsî olanları ortaya çıkaracaktır. (İmdi her kim ondan) o ırmağın suyundan (içerse benden değildir), bana tâbi olanlardan bulunmamıştır. (Ve her kim ondan tatmazsa o şüphesiz bendendir), bana tâbi olanlardandır. (Ancak eliyle bir avuç alan) onunla yetinen (müstesna) O bununla bu emre muhalefet etmiş olmayacaktır.

(Fakat onlardan) o ordu fertlerinden (birazı müstesna olmak üzere hepsi de ondan içiverdîler.) Derken hararetleri arttı, takatleri kesildi, korkuları arttı, ırmağın kenarında kalıverdiler. Rivâyete göre bunların sayısı dört bin idi. Irmağı geçenler de Uhud mücahidleri kadar, yani üç yüz on zâttan ibaretti. (Vaktaki Talût veberaberindeki mü’minler ırmağı geçtiler) düşmanın çokluğun görünce (dediler ki, bizim bugün Câlut ile ordusuna karşı gücümüz yok), birçok arkadaşlarımız geride kaldılar, artık onlarla savaşta muvaffak olabilir miyiz?..

Fakat içlerinden (Allah Teâlâ’ya kavuşacaklarına kanaat getirenler ise) daha ziyade ruhsal kuvvete sâhip olan mücahitler ise (dediler ki: Nice az bir fırka, nice çok fırkalara Allah’ın izniyle) yardımıyle (galip gelmiştir.) Bir de az olduğumuz halde o fertleri, çok düşmana Allah’ın yardımı sayesinde galip olabiliriz. Korkmaya mahal yok. (Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir) onlara yardım eder, kolaylık verir. Bizler de hak yolunda sebat etmeliyiz ki, Allah’ın sevgisine kavuşabilelim.
250. Vaktaki Câlut ile askerlerine karşı meydana çıktılar, dediler ki: Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl ve bizlere o kâfirler güruhu üzerine yardım ver.

250. Bu âyeti kerime, tehlikeli hâdiselerden dolayı Cenâb-ı Hak’ka nasıl yakarma ve niyazda bulunulacağını göstermektedir. Şöyle ki: Talût ile beraberindeki mü’minler (vaktaki Câlut ile askerlerine karşı meydana çıktılar) düşman ordusunun çokluğunu görünce Cenâb-ı Hak’ka yalvarmaya başladılar, niyazda bulunarak (dediler ki: Ey Rabbimiz!. Üzerimize sabır yağdır) kalblerimize kuvvet ver, bizlere tahammül nasip et (ve ayaklarımızı sâbit kıl) harp meydanında bizlere kararlılık ve kudret ver.

(Ve bizlere o kâfirler gürûhu üzerine yardım ihsan buyur.) Ne mübarek bir dua. Demek ki, insan, bir mühim hâdise karşısında kaldı mı, evvelâ sabretmeli, sonra sebatta bulunmalı, neticesinde de Allah’ın yardımına kavuşmayı niyâz eylemelidir.
251. Hemen onları Allah Teâlâ’nın izniyle hezimete uğrattılar ve Davut, Câlut’u öldürdü ve Allah Teâlâ ona mülk ve hikmet verdi ve dilediğinden ona öğretti. Ve eğer Hak Tealâ’nın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yeryüzü mutlaka fesada uğramış olurdu. Fakat Allah Teâlâ âlemler üzerine lütuf ve kerem sahibidir…

251. Bu âyeti celile de duaların kabul olacağını ve cihadın meşru hikmetini göstermektedir. Şöyle ki: Talût ile ordusu dua ve niyazda bulunup (hemen onları) Câlut ile ordusunu (Allah Teâlâ’nın izniyle) irade ve takdiriyle (hezimete uğrattılar) o koca ordu bu az kuvvet tarafından mağlûb edildi (ve Davut) Aleyhisselâm da (Calûtu öldürdü. Ve Allah Teâlâ ona) Davûd Aleyhisselâm’a (mülk ve hikmet verdi) ona peygamberlik ve saltanat nasip etti.

Bu ikisini birleştiren İlk peygamber, Hz. Davut’dur. (ve) Cenab’ı Hak (dilediğinden ona öğretti) Hz. Davud’a Zebur kitabını verdi. Ona memleketini idare için lâzım gelen bilgileri öğretti, ona pek güzel bir ses verdi, demirleri yumuşatıp zırh yapmak san’atım öğretti.

O da zırh yapar, satar, maişetini onunla temin eder, devletin hazinesine yük olmazdı. Ve cihad sahalarına atılarak adaleti temin etmeye çalışır, Allah’ın dinini yüceltmek için koşar dururdu. (Ve eğer Allah Teâlâ’nın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı) aralarında vakit vakit mücadeleler olup âlemi islâh etmeye çalışan zümreler bulunmasaydı (yer yüzü mutlaka fesada uğramış olurdu.) Yer yüzünde adale,: ve intizamdan, temizlik ve dinden eser kalmazdı.

Bütün fesatçılar, umuma karşı zorbalığa devam eder dururdu. (Fakat Allah Teâlâ) bütün (âlemler üzerine) özellikle akılsâhipleri olan insanlar hakkında (lütuf ve kerem sahibidir) vakit vaki iyi kullarına yardım eder, onların vasıtasiyle yer yüzünde birçok fesatların ortaya çıkmasına meydan vermez, insanlığa hak ve hakikati, bildirecek zatları yaratır, insanları uyanmaya, hak ve hakikati müdafaaya dâvet buyurur. İşte cihadın meşrutiyet! de bu gibi hikmetlere dayanmaktadır.

Bütün bunlar Cenab’ı Hak’kın insanlık için birer lütuf ve kereminden başka değildir. Ne mutlu bunlardan istifadeye kabiliyetli olanlara.

§ Davut Aleyhisselâm, Yakup Aleyhisselâm’ın oğlu Yehuda’nın neslindendir. Babasının adı İyşadır. Bu zat on üç oğlu ile beraber Talût’un ordusunda bulunmuştu. Hz. Davut, bunun en küçük oğlu idi. Câlut kendisiyle düello etmek için Talût’tan er istemişti. Bu karşılıklı cengi Hz. Davut, üzerine almış ve harp meydanına atılıp Calût’u öldürmeye muvaffak olmuştur.

Bunun üzerine Talût da kırım Hz. Davut’a vermiş ve Talût’un vefatında yerine Hz. Davut geçerek kırk sene hükümdarîıkta bulunmuş, bütün İsrail Oğulları onun idaresi altında toplanmıştı, İşmuil Aleyhisselâm’ın vefatından sonra da Hz. Davufc’a peygamberlik verilmiştir.

Hz. Davut, Kudusî Şerifi, Haleb’i, Nusaybin’i, Uruman beldelerini, Ermenistan’ı zaptetmiş, KLJUSI Şerifi başkent yapmıştı. Yetmiş yaşında olarak vefat etmiştir. Ölümü Hz. Musa’nın vefatından beş yüz otuz beş sene sonraya tesadüf etmektedir. Hz.Davut’a verilen Zebur kitabı, hep öğütleri, ilâhiyat! ve Allah’a yakarışları içine alıyordu. Şftr’î hükümleri kapsamıyordu. Hz. Davut da Musa Aleyhisselâm’ın şeriatiyle amel etmiştir.
252. İşte bunlar Allah Teâlâ’nın ayetleridir. Bunları sana hak olarak okuyoruz. Sen de şüphe yok ki gönderilmiş olan peygamberlerdensin.

252. Bu âyeti kerime, Kur’ân’ın açıklamalarının gerçeğin ta kendisi olduğunu bildirmekte ve Rasûli Ekrem’in peygamberliğini beyan etmektedir, şöyle ki: (İşte bunlar) Kur’ân’ı Kerim’de zikredilen bu kıssalar, eski ümmetlere ait tarihî olaylar, özellikle Talût, Câlut hadisesi (Allah Teâlâ’nın ayetleridir) bundan ibret alınması icap eder.

(Bunları sana hak olarak) gerçeğin ta kendisi olarak, kimsenin inkârına imkân bulunmayacak bir surette (okuyoruz) bunları Cibrili Emin vasıtasiyle sana arka arkaya inzâl eyliyoruz. Bunlarda ne kitap ehli, ne de tarihçiler şüphe edemez. Bunlar, önceki kitaplarda da zikredilmiştir. (Sen de) Habibim Ya Muhammed! (Şüphe yok ki) Yüce Katımdan (gönderilmiş olan peygamberlerdensin.)

Evet… Yâ Resûlallah! Sen peygamberlerin en faziletlisi ve sonuncususun. Sana nâzil olan ve bir sonsuz mucize olan Kur’ân’ı Kerim, buna en parlak bir delildir. Artık bütün insanlığın sana tâbi olmaları lâzımdır. Bütün insaniyet âleminin ebedî saadeti ancak sana tâbi olmakla mümkündür.
253. O resuller yok mu, biz onların bazılarını bazıları üzerine faziletli kıldık. Onlardan kimi vardır ki. Allah Teâlâ onunla konuşmuştur. Bazılarına da yüksek dereceler vermiştir. Meryem’in oğlu İsa’ya da açık deliller verdik ve onu ruhulkuds ile destekledik. Eğer Allah Teâlâ dileseydi onlardan sonrakiler, kendilerine o açık deliller geldikten sonra birbirini öldürüp durmazlardı. Fakat ihtilâfa düştüler, artıkonlardan kimi imân etti ve onlardan kimi de kâfir oldu ve eğer Allah Teâlâ dilemiş olsaydı birbirlerini öldürmezlerdi ve lâkin Hak Tealâ neyi irade ederse onu yapar.

253. Bu âyeti kerime, Yüce Peygamberlerin aralarındaki farka ve ümmetler arasındaki ihtilâfların hikmetine işâret etmektedir. Şöyle ki: (O) kıssaları zikrolunan (resuller yok mu, biz onların bazılarını bazıları üzerine faziletli kıldık.) Her ne kadar onlar nübüvvet ve risâlet itibâriyle aynı iseler de bazı şahsî özelliklerden dolayı, bir kısım ilâhî lütuflara kavuşmaları sebebiyle aralarında fark vardır.

(Onlardan kimi vardır ki. Allah Teâlâ onunla) vasıtasız olarak (konuşmuştur) mekândan, harf ve sesden uzak olarak emirlerini bizzat tebliğ buyurmuştur. Nitekim Hz. Musa’ya Turisinada, bizim peygamberimize de Miraç gecesinde bizzat hitap buyurmuştur. (Bazılarına da yüksek dereceler vermiştir.) Bu yüksek derecelere sâhip olan en büyük peygamber ise Hz. Muhammed’dir. Allah’ın salat ve selâmı üzerine olsun. O son peygamberdir, onun şeriatı önceki şeriatleri ortadan kaldırmıştır. O sidretülmüntehaya yükseltilmiştir.

O makamı mahmudun sahibidir, onun ümmeti, bütün ümmetlerden fazladır. Binaenaleyh Rasûli Ekrem Efendimizin dereceleri bütün peygamberlerin derecelerinden üstündür. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Meryem’in oğlu İsa’ya da açık deliller verdik.) Ona incil’i Şerif verilmiştir. O ölüyü diriltme, bir takım hastalıkları iyileştirme ve bir takım gaybdan haber verme gibi mûcizelere nâil olmuştur.

(Ve onu ruhulkudüs ile) temiz bir ruh ile veya İncil gibi bir semavî kitap ile veya Cibrili Emin ile (destekledik) takviye buyurduk. (Eğer Allah Teâlâ dileseydi onlardan) o peygamberlerden (sonrakiler) muhtelif ümmetler (kendilerine o açık deliller) o açık mucizeler, o görünen âyetler (geldikten sonra) uyanır, aralarında güzel bir din bağı bulunur, karşılıklı dayanışma içinde yaşarlardı.

(Birbirini öldürüp durmazlardı) aralarında ayrılıklar, mücadeleler görülmezdi. (Fakat ihtilâfa düştüler) hepsi de akıllarını, irâdelerini güzelce kullanarak bir birlik dairesinde toplanmadılar. (Artık onlardan kimi) akıllıca hareket edip Cenab’ı Hak’ka (imân etti) peygamberine tâbi oldu. (Ve onlardan kimi de kâfir oldu) nefsinin kötü düşüncelerine mağlûp olarak imân şerefinden mahrum kaldı.

(Ve eğer Cenab’ı Hak dilemiş olsaydı birbirlerini öldürmezlerdi.) Fakat Hak Tealâ Hazretleri hikmeti gereği insanlara bir cüz’î irade, bir seçme hürriyeti vermiştir. Bir kul bu iradesini, seçme hürriyetini ne tarafa sarfederse Cenab’ı Hak bunu ezelî ilmiyle bildiği için onu bu suretle yaratır. Bu imtihan dünyası, onu gerektirmektedir. Binaenaleyh eğer Cenâb-ı Hak, insanların aralarında savaş olmamasını dilemiş olsaydı bunda zorlama olurdu. İnsanlarda bir irade bulunmamış olurdu.

Bu halde itaat eden ile isyan eden ortaya çıkmış olmazdı. Böyle bir “hal ise mükellefiyet esasına tersdir, artık insanlar kendi iradelerini hayra, ittifak ve birleşmeye yöneltirlerse Cenâb-ı Hak da onu meydana getirir, bilâkis şerre, nifak ve ayrılığa sarf eylerler ise Hak Tealâ da onu o şekilde irâde buyurmuş olur. Maamafih Cenâb-ı Hak irâdesinde hürdür. Herhalde bir şeyi irade edip onu yapmağa mecbur değildir.

(Velâkin Hak Tealâ neyi irade ederse onu yapar) varlık ve yoklukla ilgili işlerden hangisini irâde buyurursa onu meydana getirir. İşte savaşı ortadan kaldırmayı irâde buyurmaması da bu cümledendir. Bu hikmetingereğidir. Ve bu, teklif âleminin icaplarındandır.
254. Ey imân etmiş olanlar! Size rızk olarak verdiğimiz şeylerden infak ediniz. Bir günün gelmesinden evvelki, onda ne alım satım, ne dostluk, ne de şefaat vardır. O kâfirler ise işte zalim olanlar, onlardır.

254. Bu âyeti kerime, cihad ile mükellef olan mü’minlerin hak yolunda infak ile de görevli olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler) Ey Allah Teâlâ’ya ve onun peygamberlerine ve İslâm dininin bütün hükümlerine imân etmiş olan müslümanlar!.

(Size rızık olarak verdiğimiz şeylerden) servetinizden, yiyecek ve içeceklere ait, ihtiyacınızdan fazla mallarınızdan Allah yolunda (infakta bulununuz.) Zekâtınızı veriniz, fakirlere, güçsüzlere sadaka olarak veriniz, icap ettikçe vatanın müdafaası uğrunda mallarınızdan fedakârlıkta bulunmayı bir vazife biliniz.

Bunları ifaya çalışınız (bir günün) bir kıyamet vaktinin (gelmesinden evvelki, onda) o kıyamet gününde (ne alım satım) vardır. Bir kimse başkasını bir fidye vererek azaptan kurtaramaz. (Ne dostluk) vardır. Herkes nefsim, nefsim diyerek kendisinden başkasını düşünemez. (Ne de şefaat vardır.)

Cenâb-ı Hak müsaade etmedikçe bir kimse başkasına şefaat edemez, onun kurtulmasını temenni etmeye cür’et gösteremez. Bu gibi hakikatleri, kutsal emirleri, vazifeleri inkâr edenler ise, imândan mahrum kimselerdir. Artık (o) gibi (kâfirler ise) öyle zekâtı ve diğer dinî hükümleri inkâr edenler ise (işte) asıl (zâlim olanlar onlardır.) Binaenaleyh öyle zâlimlere bakmayınız, onlar gibi hareket etmeyiniz.

Üzerinize düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışınız, size bunları emreden Yüce Yaratıcının kudret ve büyüklüğünü mükâfat ve cezasını düşününüz de onun kutsal emirlerine karşı gelmekten sakınınız ki, siz de o gibi zalimlere katılmış olmayasınız.
255. Allah Teâlâ ki, ondan başka bir mabut yoktur. Hayy ve kayyum olan odur. Onu ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ne varsa yerde ne varsa hep onundur. Onun izni olmaksızın onun yanında şefaat edecek olan kimdir? O yaratıklarının geçmişleri ve gelecekleri ne varsa hepsini bilir. Ve onun yaratıkları onun dilediğinden başka onun malumatından bir şeyi kavrayamazlar. Onun kürsüsü göklerden ve yerden daha geniştir. Göklerin ve yerin korunması ona ağır gelmez. Ve en yüce ve en ulu olan da ancak odur…

255. Bu âyeti kerime, “ayetülkürsi” adını taşımaktadır ve Allah’ın sıfatlarını bildiren Kur’ân âyetlerinin en yücesi olmakla vasıflanmıştır. Şöyle buyuruluyor ki: (Allah Teâlâ) o en kutsal zat, o Yüce Yaratıcı (ki ondan başka) bir yaratıcı ve ondan başka (bir mabut yoktur) ilahlık ve mâbutluk yalnız ona mahsustur. (Hayy ve kayyum olan odur) ezelî ve ebedî olan hayat onun hayatıdır. Onda yokluk ve zeval aslâ meydana gelmez. Ve o kendi zâtıyla varlığını devam ettirmektedir, varlığı gerekli olandır.

Varlığında hiçbir kimseye muhtaç değildir. Bütün kâinatı yaratma, idare etme ve koruma ona aittir. (Onu ne uyuklama ne de uyku tutmaz.) Ona hâşâ gaflet gelmez, o dâima yaratıkların hallerini bilir. (Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hep onundur.) Hepsi onun mülküdür, onun yaratığıdır. Onun tasarrufu altındadır. (Onun izni olmaksızın onun yanında) onun mânevî huzurunda (şefaat edecek olan kimdir?.)

Buna kim cesâret edebilir?. Buna kimin selahiyeti olabilir?.Ancak Cenâb-ı Hak’kın müsaadesine nâil olan büyük peygamberler ile bir kısım sâlih mü’minler bu şefaat etme ayrıcalığına sâhip olacaklardır. (O) Yüce Yaratıcı (yaratıklarının geçmişleri ve gelecekleri ne varsa hepsini bilir) herkesin bütün işlediklerini ve gelecekte işleyeceklerini ilmî ezelisiyle bilmektedir. Her kulunun düşüncelerini, düşünecekleri şeyleri, dünyaya ve âhirete ait işlerini ezelî ilmî kuşatmıştır. (Ve onun) o Yüce Allah’ın (Yaratıkları onun dilediğinden) takdir buyurmuş olduğu şeylerden (başka onun malûmatından) onun ilminin kuşattığı şeylerden (bir şeyi ihata edemezler) kavrayamazlar. Mahlukatın bilgileri sınırlıdır.

Ancak Cenâb-ı Hak’kın dilediği miktarı kavrayabilirler. Artık insanlar, o yüce zat hakkında, onun bir nice gizli hikmetleri hakkında kendi kendilerine nasıl hüküm verebilirler?. (Onun kürsüsü göklerden ve yerlerden daha geniştir.) yani onun yüce arşı, onun şanının yüceliği, onun ilmî kapasitesi bütün yaratıkların üstündedir. Hepsini kuşatmıştır.

Hiç bir şey onun ilminden, kudretinden, hakimiyetinden hariç kalamaz. (Göklerin ve yerin korunması) bunları muhafaza buyurması, (ona) o kudretli yaratıcıya aslâ (ağır da gelmez) onun yüce zatı üzülmekten, bir sıkıntıya uğramaktan uzaktır. (Ve en yüce ve en ulu olan da ancak odur) o, yüce mabut, ve hikmet sahibi yaratıcıdır. Binaenaleyh onu bilip tasdik etmek, onun gösterdiği yolu takip eylemek, ona ibâdet ve itaatle vicdanı aydınlatmaya çalışmak bütün insanlık için en birinci vazifedir.

§ Bu âyeti kerime de beyan buyrulan (hay ve kayyum) sıfatları, rivâyete göre Allah’ın isimlerinin en büyüğüdür. Bunlara “ismi âzam” denilmiştir.

§ Kürsü; lûgatte üzerine bir zatın çıkıp oturacağı bilinen makamdır. Cenâb-ı Hak ise mekâna, oturacak bir yere ihtiyaçtan uzaktır. Onun, kürsüden maksadı ne ise biz onu Allah’ın ilmine havale eder varlığına inanırız. Maamafih bu hususta din bilginlerinin bazı görüşleri vardır. Şöyle ki: Kürsüden maksat, arştır veya arşın altında ve göklerin üstünde bir yüce makamdır. Veyahut kürsüden maksat, Allah’ın saltanatıdır, ilâhî kudret ve hakimiyettir, bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın ilminden kinayedir, ilâhî yüceliğini tasvir etmekten ibârettir.

§ Bu âyeti kerimeye “Âyetülkürsü” denilmiştir. Bu Kur’ân’ı Kerimdeki âyetlerin en büyüğüdür. Bu âyeti kerime, Cenab’ı Hak’kın ilâhî sıfatlarını, hakimiyetini, büyüklük ve yüceliğini en beliğ bir şekilde bizlere bildirmektedir. Bizleri hidâyet yoluna sevk için en mükemmel, ilâhî bir rehber mevkiinde bulunmaktadır. Ilâhiyyat ilminin bir özünü içermektedir. Binaenaleyh bunu okumakta birçok faideler vardır. Bunu yatarken, kalkarken kalp huzuru ile okumak, bir mü’min! bir nice felâketlerden korur. Bu hususa dair birçok hadis vardır.
256. Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Artık her kim şeytana küfreder. Allah Teâlâ’ya imanda bulunursa kopması bulunmayan bir kulpa yapışmış olur ve Allah Teâlâ işitendir, bilendir…

256. Bu âyeti kerime, İslâmiyeti kabul etmek için onun parlak, yüksek mahiyetini düşünmenin kâfi olup bu hususta zorlamaya ihtiyaç bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Dinde zorlama yoktur) İslâmiyeti kabul etmesi için hiç kimse zorlanamaz ve İslâm dini, hiç birşey, hiç bir muamele hakkında zor kullanmayı câiz görmemiştir. Gerek din hususunda ve gerek başka hususlarda zorlama cihetine gidilemez.

Malûm olduğu üzere ikrah, bir şahsa hoşlanmadığı, rızası ile kabul etmediği bir şeyi tehdit ile kabul ettirmektir. Binaenaleyh zorlama yoluyla olup gönül rızasıyla kabul edilmeyen İslâmiyet, kabul edilmiş, sahibini mes’ûliyetten kurtarmış olamaz. Nitekim zorlama neticesi yapılan ibâdetler de Allah katında makbul değildir. Zorlama sonucu İslâmiyeti kabul eden bir kimse -bilâhare inancını düzelterek bu kutsî dini samimiyetle benimsemedikçe- bir münafık olmuş olur. Maamafih böyle bir kimseye kâfir de diyemeyiz.

Olabilir ki, kalpleri çeviren Allah Teâlâ onun kalbini imân yönüne çevirmiş, zorlama buna bir vesile olmuştur. Biz görünüşte dil ile yapılan ikrara göre hükmederiz. Kimsenin kalbini teftişe kalkışamayız. (Doğruluk) rüşt, yani: İslâmiyetin hak bir din olduğu, imânın insanı ebedî saadete kavuşturacağı, Cenâb-ı Hak’kın varlığını gösteren bütün âyetler, deliller ile açık ve belli olmuştur.

Binaenaleyh bu bakımdan doğruluk (sapıklıktan) “gay”den yani: Küfürden, ebedî mutsuzluğa ve azaba sebep olan dinsizlikten (iyice ayrılmıştır.) Evet!. Peygamberlerin açıklamalarından, ilâhî kitapların içeriklerinden dolayı ve Cenâb-ı Hak’kın varlığına bütün kâinatın şehadet edip durmasından ötürü hakikat ortaya çıkmıştır. Her akıllı insan, bunu düşünüp tasdik edebilir. Artık zorlamaya lüzum yoktur. Herkes geleceğini düşünmeli, dinsizlik yüzünden uğrayacağı uhrevî cezayı nazara almalı, zorlamaya hacet kalmaksızın kendi rizasiyle, temiz kanaatiyle İslâm dinini kabul eylemelidir. Aksi takdirde âkıbetini kendisi düşünsün.

(Artık her kim Tâğuta küfreder. Allah Teâlâ’ya imanda bulunursa kopması bulunmayan bir kulpa yapışmış olur.) Yani bu halde hakikî bir dine sarılmış, ezelî ve ebedî olan bir Yüce Yaratıcının ulûhiyetini tasdik ederek kendi geleceğini emniyete almış, tehlikelerden kendisini kurtarmış olur. Tâğût, azgın, taşkınlık yapan, bozguncu kimse demektir. Şeytan bir Tâğût olduğu gibi Cenab’ı Hak’ki inkâr eden, insanları dinden, ahlâktan mahrum bırakmaya çalışan her şahıs da bir tâğuttur.

Rablık iddiasında bulunan Firavunlar, Nemrutlar ve onların peşine düşmüş olan bozguncu ve tabiatçı kimseler de birer tâğuttur. Sihirbazlar, kâhinler de bu kabildendirler işte bunların bu durumlarını bilip de kendilerinden kaçınmak, tâğuta küfretmek demektir. Onu inkâr edip hakka yönelmektir. (Ve Allah Teâlâ işitendir) söylenilen sözleri, irşat edici sözler ile saptırıcı lâkırdıları duyar ve Hak Tealâ (bilendir) herkesin içindeki şeyleri bilir, herkesin niyet ve fiillerinden haberdardır, sözlerinde, inançlarında samimî olanlar ile olmayanlar Hak Tealâ’ya tamamiyle malumdur.

“Müslümanlıkta cihadın meşruiyeti, İslâmiyeti düşmanlarına karşı müdafaa içindir, fitnelerin ortaya çıkmasına meydan vermemek içindir. İslâmiyetin yüceliğini cihana neşretmek ve ulaştırmak içindir, düşmanların hücumundan İslâm ülkelerini korumak içindir. Yoksa başka milletleri zoru zoruna İslâmiyeti kabule sevk için değildir. Müslümanlıkta zorlama bulunmadığı içindir ki, müslümanlara mağlûp olan milletler, yine kendi dinlerini muhafaza edegelmişlerdir. Hiç biri zorla İslâmiyete sokulmamıştır.

Hiç birinin vicdan hürriyetine aslâmüdahale edilmemiştir. Elverirki, yaptıkları anılaşmalara, verdikleri sözlere uysunlar, bir karışıklığa cür’et göstermesinler. Fakat bir gayrimüslim, ahdini bozarsa veya bir müslüman bilahara dininden döner, başka bir dine girerse elbetteki cezayı hak ederler. Meselâ: Bir müslüman dinden dönünce tevbe etmesi ve af dilemesi kendisine teklif edilir.

Buna rağmen yine küfründe israr ederse idam cezasına çarptırılır. Bu zorlama meselesi değildir. Belki mensup olduğu İslâm cemiyetinin dinini küçümseyerek ona karşı muhalif bir cephe almış olacağından ve kötü bir örnek teşkil etmiş ve İslâmiyet aleyhinde propağanda yapacağı düşünülmüş olacağından dolayı tatbik edilmesi gereken bir cezadır.

Genel nizamî bozmaya meydan vermemek için bunun tatbik edilmesi sosyal siyasetin icaplarındandır. Nitekim: Bir milletin fertlerinden olan her hangi bir şahıs da o milletin kanunlarına muhalif hareketinden dolayı cezaya uğrar, bu ceza, bir cebir ve zorlama sayılmaz, onun vicdanî kanaatine bir müdahale addedilemez. Böyle bir ceza; umumun selâmeti adına bir hikmet ve menfaat gereğidir.
257. Allah Teâlâ imân edenlerin velisidir. Onları zulmetlerden nura çıkarır. Kâfir olanların velileri ise tağuttur. Onları nurdan zulmetlere çıkarırlar. İşte onlar cehennem ehlidirler. Onlar o ateşte ebedî olarak kalan kimselerdir.

257. Bu âyeti kerime, imân ehli ile küfür ehlinin hallerini göstermekte, bu suretle insanlığı aydınlatma ve uyarma lütfunda bulunmaktadır. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) Yüce zatına (imân edenlerin velisidir) onların yardımcısıdır, onların muhafızıdır. (Onları zulmetlerden) cehaletten, kötü itikattan, kötü eğilimlerden koruyarak (nura) hidayete, imân nuruna ve saadet alanına (çıkarır.)

Onları mânevî karanlıklardan kurtararak ebedî aydınlığa iletir. (Kâfir olanların) küfürleri Allah’ın ilminde sabit bulunanların (velileri ise tâğut’tur) şeytandır, diğer saptırıcı kimselerdir, Kab İbni Eşref gibi dinsiz reislerdir. (Onları) o küfrü kabul edip aslî yaratılışlarına muhalef eyleyenleri (nurdan) hidayetten, tabii ışıktan veya müşahede edip durdukları mucizelerin aydınlığından mahrum bırakarak (zulmetlere) küfür ve isyan karanlıklarına, cehalet ve dalâlet vadilerine (çıkarırlar.) Onları ebedî bir felâkete uğratırlar.

Evet!. Şeytanlara, şeytan tabiatlı kimselere aldanıp uyanlar kendi sağlam yaratılışlarını kaybederler, dinin nuruyla aydınlanmaya kabiliyetli oldukları halde o iğfal eden kimseler yüzünden bu kabiliyetlerini elden çıkararak küfür ve günah karanlıklarına düşmüş olurlar. Her türlü yasağı işlerler, nihayet bir ebedî azaba yakalanmış olurlar. Evet!.. (İşte onlar) o şeytanlar ve onların saptırıp küfür karanlıklarına düşürdükleri kimseler yok mu? İşte onlar (cehennem ehlidirler.)

İşledikleri suçlardan dolayı cehennem ateşine uğrayan kimselerdir. Ve (onlar o ateşte ebedî olarak kalan kimselerdir.) Bu da onların kötü itikatlarının, kötü amellerinin bir cezasıdır. Onlar binlerce sene yaşayacak olsalar, aynı itikafta bulunmaya karar vermiş dinin nurundan ebediyyen ayrılmak kararında bulunmuş oldukları için böyle ebedî bir azabı hak etmişlerdir.

Bu husustaki ilâhî açıklamaları, dini tehditleri hiçe sayan dinsizlerin lâyık oldukları ceza, bundan başka olamaz. Elbette şeytanlara tâbi olanlar, böyle bir âkibete uğrayacaklardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, bizlere bugibi dinsizlerin hayat tarihlerine dair bilgiler vererek bizleri uyarmakta ve aydınlatmaktadır.
258. Sen görmedin mi Allah Teâlâ kendisine mülk verdiği için İbrahim ile Rabbi hakkında mücadelede bulunanı?. O zaman İbrahim; Rabbim o kudretli zattır ki, diriltir ve öldürür deyince “ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim: Şüphe yok ki, Allah Teâlâ güneşi doğudan getirir imdi sen onu batı tarafından getir deyince de o kâfir şaşırıp kalmıştı. Ve Allah Teâlâ zalimler gurubuna hidayet etmez.

258. Bu âyeti kerime, tâğût güruhundan olan Nemrudun kâfirce iddiasını ve onun nasıl apışıp kaldığını bir ibret nümunesi olmak üzere göstermektedir… Rivayete göre Hz. İbrahim, tanrılık iddiasında bulunan Nemrudu, hak dine dâvet etmiş, bir takım putları kırmış olduğu için hapsedilmişti. Sonra Nemrut, o muhterem Peygamberi yanına çağırarak onunla tartışma ve mücadelede bulunmuş, Ya İbrahim!. Senin rabbin kimdir?, diye sormuştu. İşte bu âyeti celile, bu mücadeleyi şöylece beyan buyuruyor.

(Sen görmedin mi?) Habibim!. Hbette sen bilirsin, Kur’ân’ı Kerim sana haber vermiş bulunmaktadır ki, (Allah Teâlâ kendisine mülk) dünyevî bir saltanat, bir hâkimiyet (verdiği için) buna gururlanarak Hz. (İbrahim ile Rabbi hakkında mücadelede bulunanı) Nemrut adındaki kötü ruhlu şahsı (o zaman) o Nemrudun suali üzerine Hz. (İbrahim, benim rabbim o zat) Yüceler Yücesi (dır ki, diriltir ve öldürür) dilediğine hayat verir, dilediğini hayattan mahrum bırakır (deyince) o tanrılık iddiasında bulunan cahil Nemrut, kendisinde yaratıcılık sıfatı olduğunu iddiaya cür’et ederek (ben de diriltirim ve öldürürüm demişti.)

Rivâyete göre hapishaneden iki şahıs getirterek birini salıvermiş, birini de öldürmüş, bu cahilce hareketiyle güya iddiasını isbat etmek istemişti. Hz. İbrahim, bu herifin diriltme ve öldürmenin mahiyetini idrakten âciz olduğunu veya onun aczini göstermemek için böyle şarlatanlığa saptığını görünce daha açık bir delile geçerek: (İbrahim, şübhesiz Allah Teâlâ güneşi doğudan getirir) doğu tarafından doğmaya sevkeder.

(İmdi sen) de hâşâ tanrılık ve yaratıcılık iddiasında doğru isen (onu) o güneşi (batı tarafından getir deyince de o kâfir) Nemrut (şaşırıp kalmıştı.) Hayret ve dehşet içinde kalmış, delili kesilmiş bir hale düşmüştü. İşte Allah Teâlâ böyle inkârcıları, yalancıları hüsrana uğratır, (ve Allah Teâlâ) böyle (zalimler gurubuna hidayet etmez.) Onlar hidayete olan kabiliyetlerini zâyetmiş, nurdan çıkarak karanlıklara düşmüş bir halde bulunurlar..

Velhâsıl: Elde ettikleri geçici bir hâkimiyete, bir varlığa güvenerek tanrılık iddiasına cür’et edenler, hakikî bir dinden yüz çevirenler nihayet şaşkın ve kahre uğramış olurlar, rezilce bir duruma düşerler, alçaklık ve cehaletleri bütün âleme gösterilmiş bulunur.

O gibi vicdansızlara karşı hakkı müdafaa eden, Allah’ın Rab sıfatını tasdik eden ve yücelten her hangi bir zat ise başarılara ulaşır, ebedî bir saadete, bütün mü’minlerin sevgi ve saygısına mazhar bulunur. “124” üncü âyeti kerimeye de bakılabilir!..

§ “Nemrut”, Bâbil şehrinin kumcusudur. Orada hükümdar bulunmuştur. Başına İlk taç koyan ve yer yüzünde kibirle saltanat süren ve tanrılık iddiasına cür’et eden bir şahıstır. Kendisine musallat olan sivrisinekler tarafından öldürülmüştür, İsa Aleyhisselâm’ın milâdından 2640 seneönce olduğu zannediliyor…
259. Yahut o kimse gibisini görmedin mi ki, bir kasabaya uğramıştı O kasabanın tavanları çökmüş, onların üzerine duvarları yıkılmıştı. Allah Teâlâ bu kasabayı bu ölümden sonra nasıl diriltecek diyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ o kimseyi yüz sene ölü bıraktı. Sonra da onu diriltti. Dedi ki: Ne kadar kaldın? Dedi ki: Dedi: ki “Bir gün veya bir günün bazısı kadar kaldım.” Dedi ki: “Hayır yüz sene kaldın imdi yiyeceğine ve içeceğine bak ki, hiç biri bozulmamış, merkebine de bak. Ve seni nasa bir ayet kılmak için bu yapacağımızı yaptık ve kemiklere bak, onları nasıl biri birine birleştiriyoruz. Sonrada onlara et giydiriyoruz”. Vakta ki bu hakikat kendisine tebeyyün etti. Dedi ki: “Ben bilirim Allah Tela şüpe yok her şeye kadirdir.

259. Bu âyeti kerime, Allah’ın kudretiyle ne kadar hârikaların meydana gelebileceğini ve ölümden sonra dirilmenin bir nümunesini gösteriyor… Bir rivayete göre bu âyeti kerime de yeniden diriltildiği bildirilen zat, Üzeyr Aleyhisselamdır.

Bu zatın peygamberliğinde ihtilâf vardır. Bu İsrail Oğulları arasında bulunuyordu. “Buhtû Nasr” Kudüs havalisini zaptedip hârabeye dondurmuş, halkının bir kısmını öldürmüş, bir kısmını da esir almıştı. Bunların içinde daha genç olan Hz. Üzeyr de bulunuyordu. Bâbilde bir zindana atılmıştı. Buradan bir yolunu bularak kaçmış, Kudüs havalisine gelmiş, fakat oraları büsbütün harap ve âhaliden boş olarak görünce üzülmüş buranın eski haline nasıl geleceğini üzüntüyle düşünmüştü.

İşte bu hâdise şu şekilde anlatmıyor: (Yahut o kimse gibisini görmedin mi?) Yani: Onun hâli gibi garip, harikûlâde, Allah’ın kudretine delil olan şu olaylardan haberdar bulunmadın mı ki: O kimse (bir kasabaya uğramıştı) kendi eski vatanı olan Beyti Maktise veya Mutefikeye dönmüştü. (O kasabanın) ise (tavanları çökmüş, onların üzerine duvarları yıkılmıştı.) Yani: Büsbütün harab olup ahalisinden kimse kalmamıştı.

O zat, bu hali görünce pek üzülmüş (Allah Teâlâ bu kasabayı bu ölü” münden sonra nasıl) ne vakit (diriltecek) acaba bunu yeniden eski haline getirmeğe Allah’ın iradesi yönelecek mi? (diyordu), tecrübelere göre böyle büsbütün mahvolup tarihe karışan bir varlığın eski haline gelmesinin uzak görüldüğünü, bu cihetle bunun nasıl diriltileceğini söylüyordu.

Yoksa Cenab’ı Hak’kın bunu yeniden diriltmeye kâdir olduğunu o zat da biliyordu. Fakat Cenâb-ı Hak, bunun ve benzerlerinin meydana gelmesini birer kudret harikası olmak için o zat vâsıtasiyle bütün insanlığa göstermek, beyan etmek hikmetinden dolayı (bunun) bu temenninin (üzerine Allah Teâlâ o kimseyi yüz sene ölü bıraktı) hayattan mahrum kıldı. (Sonra da onu) yeniden (diriltti) ve Cenâb-ı Hak veya bununla ilgilenen melek (dedi ki: Ne kadar kaldın?.) başından geçen hâli biliyor musun?

Ne miktar ölmüş bir halde bulundun?. Farkında mısın? O da kendisini uykuda imiş gibi zannederek (dedi ki: Bir gün veya bir günün bâzısı kadar kaldım.) Cenâb-ı Hak ise kendisine vahy ederek veya melek vâsıtasiyle (dedi ki: Hayır, yüz sene kaldın), bu müddet içinde ölmüş bulunuyordun (İmdi yîyeceğine ve içccegîne bak ki) vaktiyle yanında bulunmuş olan yiyecek ile içeceğe dikkat et ki, onlardan (hiç biri bozulmamış) bunlar bu yüz sene içinde oldukları gibi kalmışlardır. Bunların incir ile şıra olduğu mervidir.

(Merkebine de bak) o da ne hâle gelmiş, parça parçaolan kemikleri kendisinden nasıl ayrılmış (ve seni insanlara bir âyet kılmak için) böyle öldürüp dirilttik, seni öldükten sonra dirilmenin varlığına bir delil kıldık (ve kemiklere bak onları nasıl birbirine birleştiriyoruz) hepsini tekrar yerlerine nasıl iade ediyoruz. (Sonra da onlara et giydiriyoruz) onları yeniden eski haline getiriyoruz, hayata erdiriyoruz.

Bu kemikler ya öldükten sonra diriltilen zatın veya onun merkebinin veya genel olarak orada bulunan bir takım hayvanatın kemikleri idi ki, kendilerinden ayrılmış, parça parça olmuş, kuruyarak etten soyulmuş iken Allah’ın kudretiyle yeniden eski hallerini almış, bu da ap açık görülmüştü. (Vaktaki) bu hakikat, bu ölüleri diriltme hususu veya Allah Teâlâ’nın kudretinin kemâli (kendisine) o kimseye (belli oldu) bunları gözleriyle görüp müşahede eyledi.

(Dedî ki: Ben bilirim, Allah Teâlâ şüphe yok ki her şeye kadirdir.) Binaenaleyh bütün ölüleri yeniden diriltmeğe de imân ettik, kudreti vardır. Ölülerin nasıl diriltileceğini benim düşünüşüm, buna Allah’ın kudretinin fazlasıyla kâfi olduğunu bilmediğimden değildir. Belki bu diriltme acaba takdir edilmiş midir? Takdir edilince acaba nasıl bir sûretle meydana geleceğini endişe ettiğimden dolayıdır. Yoksa Cenâb-ı Hakkın buna ve diğer nice hârikalar, eşsiz şeyleri yaratmaya ne kadar kadir olduğu şüphesizdir.

Velhâsıl bu zatın bu vefatından yetmiş sene sonra Kudsi Şerif havalisi bir iran hükümdarı tarafından fethedilerek tekrar imar edilmiş, İsrail Oğullarının kalıntıları da yine burada toplanmış; bu havali âdeta yeniden hayat bulmuştu. O zat da yeniden hayat bulunca iki üç harika karşısında kalmış, hem kendisinin, hem kemiklerin yeniden hayat bulduğunu görmüş, hem de yurdunun yeniden canlandığını müşahede eylemişti. Cenâb-ı Hak’kın daha böylece nice hârikalar! meydana getirmiş ve getirmekte olduğu şüphesizdir, İşte onlardan yine birini de Kur’ân-ı Kerim bizlere bildirmektedir.
260. Ve o vakti de yâdet ki. İbrahim, Yarabbi! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster demiş, Cenâb-ı Hak da inanmadın mı?, diye buyurmuştu. O da evet… İnandım, fakat kalbim mutmain olsun için demiş. Allah Teâlâ: Kuşlardan dört tanesini tut da onları kendine çevir sonra her dağ üzerine onlardan birer parça at, sonra da onları çağır, sana koşarak gelirler ve bil ki Allah Teâlâ şüphe yok azizdir, hakimdir diye buyurmuştur.

260. Bu âyeti kerime de Cenab’ı Hak’kın kudretine, âhiret âlemine dair bir başka delildir. Şöyle ki: Habibim!. (Ve o vakti de yâdet ki. İbrâhim) Aleyhisselâm niyaz ederek (Yarabbi!. Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster demişti) Hz. İbrahim, Cenâb-ı Hak’kın dirilten ve öldüren olduğunu Firavuna karşı söylemişti. Onun bu hususta aslâ şüphesi olamaz. Ancak diriltmenin ne suretle, ne gibi bir keyfiyetin vuku bulacağını bir an evvel gözleriyle görmesini niyaz etmiş oluyordu.

Cenâb-ı Hak da vahiy yoluyla hitap ederek Hz. İbrahim’e (inanmadın mı? diye buyurmuştu) yâni: Sen Allah’ın kudretiyle ölülerin yeniden diriltileceğini biliyorsun ve inanıyorsun, bu yeter, her halde görmene lüzum yok, maamafih senin değerini yükselmek için ve görüp işitenlere bir lütuf ve bir uyanma vesilesi olmak için sana bir diriltme nümunesi göstereyim diye vahy olunmuştu. Böyle bir ilâhî hitaba hâil olan (Hz. İbrahim de evet… inandım) Yarabbi!. Sen ölmüşleri diriltmeğe kadirsin buna inanmışızdır.

(fakat kalbim mutmain olsun için) böyle bir niyazdabulundum, tâ ki bu hususta ben kesin bilgiden başka gözle görme lütfuna da nâil olayım, bu hususta ilâhî kudretin tecellisini daha dünyada iken görmüş bulunayım (demiş.) Bunun üzerine (Allah Teâlâ da: Kuşlardan dört tanesini tut da onları kendine çevir) onları güzelce görüp tanı, ve onları parça parça et de (her dağ başına onlardan birer parça at.) Bu kuşlar bir rivayete göre tavus, horoz, karga ile güvercin imiş. (Sonra da onları çağır, sana koşarak gelirler) ölünün nasıl yeniden hayat bulacağını böyle bir numune ile görmüş olursun. (Ve bil ki, Allah Teâlâ şüphe yok ki azîzdir) her dilediğini yapmaya kadirdir (hakimdir) her fiili bir nizam ve düzen içindedir, bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Bir çok şeyleri birer sebebe bağlamış olması da birer hikmet gereğidir, (diye buyurmuştur.)

Hz. İbrahim de bu ilâhî emre uymuş, parçalayıp atmış olduğu kuşların bir harika olmak üzere tekrar hayata kavuştuklarını görmüştür. Velhâsıl: Bu olay, insanlık için bir ibret dersidir. Bu kuşları ve benzerlerini başlangıçta böyle hayat sahibi, çeşitli sınıflara, muhtelif özelliklere sâhip bir halde yaratmış olan bir Yüce Yaratıcının bunları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kâdir olacağı da son derece açıktır. Herhalde diriltme İlk yaratmadan daha kolaydır.

Kâinatı Yaratanın varlığına inanan bir insan böyle harikûlâde görülen bir olayın meydana gelmesini inkâr edemez. Artık öyle bir Yüce Yaratıcının bütün emirlerine, yasaklarına göre harekette bulunmak, onun dini uğrunda her türlü fedakârlığı bir nimet telâkki etmek, onun yolunda mâl ve bedenle hizmette bulunmayı bir selâmet vesilesi ve saadet bilmek lâzım gelir, İnsan o sayede karanlıklardan kurtulup nura çıkar. İşte bunun içindir ki, Cenâb-ı Allah, bizlere mallarımızı hak yolunda harcamayı, fedakârlıkta bulunmayı emrediyor.
261. Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, o bir dananın durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz dana bulunmuş olur. Ve Allah Teâlâ dilediğine kat kat artırır. Ve Allah Teâlâ geniştir, herşeyi bilir…

261. Bu âyeti kerime, Allah yolunda harcanacak malların birçok sevâba vesîle olacağını ifade ederek müslümanları buna teşvik etmektedir.

Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın yolunda) yani din uğrunda, cihad için (mallarını harcayanların durumu) hâli, kavuşacakları mükâfatların miktarı (o bir) ekilmiş (danenin durumu gibidir ki yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz dane bulunmuş olur.) İşte hak yolunda yapılan bir hayrın, verilen bir zekâtın ve sadakanın da böyle kat kat sevabı vardır.

(Ve Allah Teâlâ dilediğine) güzel amelinin sevâbını (kat kat artırır) bir güzel amele en az on misli sevâp verir ve sahibinin iyi niyetine göre yetmiş, seksen sevap da verir ve hesapsız mükâfatlar da ihsan buyurur. (Ve Allah Teâlâ geniştir) lütuf ve ihsanı pek boldur pek geniştir ve (herşeyi bilir.) kullarının yaptıkları, yapacakları şeyleri tamamiyle bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh yapılan hayır ve iyilikleri de bilip ona göre sahiplerini kat kat mükâfata ulaştırır.
262. O kimseler ki, mallarını Allah yolunda harcarlar. Sonra da o harcadıklarına bir minnet, bir eziyet yüklemezler. İşte onlar içinRabbileri katında mükâfat vardır. Ve onların üzerine bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır…

262. Bu âyeti kerime, Allah’ın kabul edeceği harcamaların nasıl olacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (O kimseler ki) o mü’min ihlaslı kullar ki (Allah yolunda) cihad uğrunda, İslâm ordusunun donanım! hususunda ve fakirlere yardım maksadiyle (harcarlar) mallarını harcamış bulunurlar (sonra da o harcadıklarına) o bolca harcadıkları mallara (bir minnet) de bir başa kakışta da bulunmazlar (ve bir eziyet) bir gönül incitecek muamele (yüklemezler) bu iyiliği tam bir samimiyyet ve nezaketle yapmış olurlar (işte onlar için Rabbi) kerimleri (katında mükâfat vardır.) Onlar, bu yaptıklarının karşılığına, sevâbına kavuşacaklardır.

(Ve onların üzerine bir korku yoktur) dünyada ve ahirette hoş olmayan hallerde korunmuş bulunacaklardır. (Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.) Onlar istedikleri güzel şeyleri kaybetmekten dolayı hüzün ve kedere uğramayacaklardır. Cenab’ı Hak onları, arzularına kavuşturacaktır.

§ Rivâyete göre bu âyet Hz. Osman ile Hz. Abdurrahman İbni Avf hakkında nâzil olmuştur. Tebük gazvesinde müslümanların ordusu darlık içinde kalmıştı. Buna “ceyşülusre” denilmiştir. Hz. Osman, bin deve semeriyle, palasıyle beraber getirip Hz. Peygambere vermiş, ayrıca da bin dinar dağıtmıştı. Rasûli Ekrem de, Yarabbi!. Ben Osmandan râzı oldum, sen de râzı ol diye duada bulunmuştu.

Abdurrahman İbni Avf da dört bin dirhem vermiş ve Ya Rasûlüllah! Sekiz bin dirhemim vardı, bundan dört bin dirhemini kendi nefsim ile âilemin nafakası için sakladım, dört bin dirhemini de Rabbime ödünç verdim demişti. Nebiyyi Zişân Hazretleri de: Allah Teâlâ sakladığını da, verdiğini de sana mübârek kılsın diye dua buyurmuştu.

İşte bu zatlar bir minnet, bir eziyet söz konusu olmaksızın sırf İslâm dinine hizmet için bu cömertçe tesadduklarda bulunmuşlardı. İşte böyle samîmî şekilde yapılacak fedakârlıkların pek büyük mükâfatlara vesîle olacağını bu âyeti kerime, müjdelemiş bulunmaktadır. Ne mutlu böyle hak yolunda mallarını harcayanlara!..
263, Bir iyi söz, bir af, kendisini bir eziyet takip eden bir sadakadan hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ zengindir, halîmdir.

263. Bu âyeti kerime, bizlere en güzel şekilde geçinme ve bir sosyal terbiye dersi vermektedir.

Şöyle ki: (Bir iyi söz) bir tatlı lâkırdı, bir gönül alan konuşma, bir fâideli kelâm (bir af) bir kusuru gizlemek, bir hoş olmayan hâli açığa çıkarmamak (kendisini bir eziyet takip eden) arkasından bir başa kakan, bir uzun dillilik şeklinde gelen (sadakadan) bir mal harcamadan (hayırlıdır), binaenaleyh bir fakire ve benzerlerine bir malı başa kakarak, bir kibir ve gururla vermekten ise onu nazikâne bir sûretle savmak bir içtimaî terbiye icabıdır.

Ve netice de daha iyidir. (Ve Allah Teâlâ zengindir) kullarının sadakalarına ihtiyacı yoktur. Allah rızası için yapılacak iyilikleri mükâfatsız bırakmaz. (Halîmdîr) kullarının lâyık oldukları cezaları hemen vermez, tevbe etmeleri ve af dilemeleri için mühlet verir. Artık bu ilâhî lütufdan istifade edilmelidir, insanlık icabı işlenmiş olan günahlardan bir an evvel tevbe edip, af dileyip Cenâb-ı Hak’kın merhamet deryasına can atmalıdır…
264. Ey imân etmiş olanlar! Sadakalarınızı baş kakmakla, incitmekle iptal etmeyiniz. O kimse gibi ki, malını insanlara gösteriş için harcar da Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inanmış bulunmaz. Artık o kimsenin hali, üzerinde biraz toprak bulunan bir kaypak taşın hâli gibidir ki, ona şiddetli bir yağmur isabet ederek onu dümdüz bir halde bırakmış olur. Onlar kazanmış olduklarından bir şeye kâdir olamazlar. Ve Allah Teâlâ kâfirler gurubuna hidayet etmez…

264. Bu âyeti kerime, başa kakmak suretiyle ve dine aykırı olarak yapılan iyiliklerin sahiplerine fâide vermeyeceğini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler! Sadakalarınızı) fakir ve düşkünlere yapacağınız yardımları onlara (başa kakmakla) onları sözlerinizle, hareketlerin izle (incitmek) sûretiy (le iptal etmeyiniz) sevaptan mahrum bırakmayınız.

(O kimse gibi ki, malın; insanlara göstermek için harcar) gösterişte bulunur (da Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân etmiş bulunmaz) münâfıkca hareket eder durur. (Artık o kimsenîn hali, üzerinde biraz toprak bulunan bir kaypak taşın hâli gibidir ki,) o, toprağı muhafaza edemez. Ondan bir fâide göremez. (Ona şiddetli bir yağmur isabet ederek onu dümdüz bir halde bırakmış olur.)

Üzerinde topraktan eser görülemez. İşte başa kakma ve eziyete dayalı olan bir iyilik de böyledir, onu yapan ölümün pençesine tutuldu mu, o iyilikten bir eser kalmaz, ondan yararlanamaz, boş yere mahvolup gitmiş bulunur. İşte bu gibi münâfık kimseler ebediyyen mahrumiyete mahkûmdurlar. (Onlar) öyle başa kakmakla insanlara eziyet vermekle yapmış oldukları sadakalardan ve diğer (kazanmış olduklarından bir şeye kâdir) bir sevaba nâil (olamazlar), onların bu amelleri boşunadır.

(Ve Allah Teâlâ kâfirler gurubuna hidâyet etmez) öyle gösteriş için iyilik yapan münâfıkları doğru yola sevk eylemez. Binaenaleyh yapılacak bir iyilik, verilecek bir sadaka; iyi niyete, güzel bir itikada dayalı olmalıdır. Başa kakmadan, kalb kıracak sözlerden, kibir ve gururdan beri bulunmalıdır. Yoksa onların yapacakları bu iyiliklerin ne kıymeti vardır… “Lâzım değil inâyeti ehli tekebbürün” “Bahşeyledim atâsını vechi abusuna” Kibirli kimsenin yardımı lâzım değil Onun yardımını asık suratına bağışladım.
265. Ve mallarını Allah’ın rızâsını kazanmak ve nefislerini tesbit için harcamada bulunanların durumu ise bir bahçenin durumu gibidir ki, ona çokça yağmur yağar da meyvelerini iki kat olarak yetiştirir. Ona çokça yağmur değil de çiy isabet etse yine kifayet eder. Ve Allah Teâlâ yapacağınız şeyleri görücüdür.

265. Bu âyeti kerime, Allah’ın rızâsına ve dinin hoşgörüsüne dayalı olan sadakaların sahiplerine ne kadar faydalı olacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Başa kakmadan beri ve samimi mü’min olan (ve mallarını Allah’ın rızâsını kazanmak) için (ve nefislerini tesbit için) yanî:

İmanda sebat etmek ve cömertlikle vasıflanmak; ibâdet ve itaat etme alışkanlığını kazanmak için (harcamada bulunanların) bu harcamaya ait (durumu ise) güzel ve seçkin (bir bahçenin durumu gibidir ki) bütün hallerde meyve verir ve sâhibine fâide temin eder. (Ona çokça yağmur yağar da meyvelerini iki kat olarak yetiştirir.)

Maamafih o öyle bir ürünverme gücüne sahiptir ki, (ona çokça yağmur değil de) yalnız (çiğ) bir rutubet, en zayıf bir yağmur (isâbet etse) yine kifâyet eder, yine onun meyveleri, kat kat yetişir. Artık ona göre hareket ediniz, samimiyetten, iyi niyetten ayrılmayınız (ve) biliniz ki, (Allah Teâlâ yapacağınız şeyleri görücüdür) onun yüce zatına hiç bir şey gizli kalamaz.

Binaenaleyh ihlaslı olanların da, gösterişte bulunanların da hallerini bilir. Ona göre mükâfat ve cezâ verecektir. Ne güzel bir teşvik ve ne güzel sakındırma.
266. Biriniz arzu eder mi ki, onun hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu olan ve bunların altından ırmaklar akan bir bahçesi bulunsun ve onun için o bahçede her türlü meyveleri olsun, fakat kendisine ihtiyarlık çöksün, kendisinin zayıf zayıf yavrucakları da bulunuversin de o bahçeyi içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıversin? İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizlere böylece beyan buyuruyor. Tâ ki tefekkür edesiniz…

266. Bu âyeti kerime, daha dünyada iken ebedî hayatını kazanmaya vesîle olacak şeyleri bir nifak ve gösteriş sebebiyle elden çıkaran gafillerin hallerini temsil etmektedir.

Şöyle ki: Ey insanlar! Bir kere düşününüz, hiç (biriniz arzu eder mi ki) severek ister mi ki (onun hurma ve üzüm ağaçlarıyla) ve diğerleriye (dolu olan ve bunların) bu ağaçların (altından ırmaklar akan bir bahçesi) bir bostanı (bulunsun ve onun) o sizden biriniz (için o bahçede her türlü meyvaları) yetiştirir bir halde (olsun. Fakat kendisine ihtiyarlık çöksün) başka birşey kazanmaya iktidarı kalmasın, bununla beraber (kendisinin zayıf zayıf yavrucakları da bulunuversin) hepsi de korunmaya muhtaç bulunsun (da) böyle bir halde (o bahçeyi içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıversin) o da, onun o çoluk çocuğu da âciz, geçimlerini temin etmekten mahrum, ve şaşkın bir halde kalsınlar. Artık bunu kim arzu eder?.

(İşte Allah Teâlâ) bu gibi ibret verici (ayetlerini sizlere böylece beyan buyuruyor, tâ ki tefekkür edesiniz) düşünüp ibret alasınız ve onun gereği ile amel edesiniz… Kısacası: Beyan buyrulmuş oluyor ki: Bazı kimseler dünyada iken bir takım iyiliklerde, fakir ve düşkünlere yardımda bulunurlar, bunların sâyesinde uhrevî hayatlarını kazanabilirler ve insanlık icabı amellerin eseri olan bir nice günahların yükünden de kurtulabilirler.

Bu böyle iken onlar o yaptıkları hayır ve iyiliklerin kıymetlerini, uhrevî faidelerini gösteriş sebebiyle, başa kakmak ve eziyet etmekle yok etmiş olurlar. Âhirete boş elle giderler, kaybettiklerini telâfi etmeye imkân bulamazlar, felâketler ihtiyaçlar içinde kalırlar. Artık böyle bir durumda kalmayı kim arzu eder?.. Elbette ki kimse arzu etmez. Öyle ise böyle güzel amelleri elden çıkaracak olan çirkin hareketlerden pek kaçınmalıdır…
267. Ey imân edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin için çıkarmış olduğumuz şeylerin temizlerinden harcayınız. Ve öyle kötüsünü vermek kastinde bulunmayınız ki, siz ondan harcarsınız da kendiniz ise onun hakkında göz yummadıkça alıcısı olmazsınız. Ve biliniz ki, şüphe yok Allah Teâlâ zengindir, övülmüştür.

267. Bu âyeti kerime, kazanç yollarını ve yapılacak malî yardımların ne gibi mallardan yapılacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler);Ey Allah Teâlâ’yı tasdik, onun dinî hükümlerini kabul eden müslümanlar! Ticaret san’at gibi bir servet vasıtasıyla (kazandığınız şeylerin) paraların ve sairenin (ve yerden sizin için çıkarılmış olduğumuz) ekinlerin, meyvelerin, madenlerin ve benzeri (şeylerin temizlerinden) iyilerinden, helâllarından Allah yolunda harcayınız. İcap eden zekâtınızı veriniz, fakirlere tesaddukta bulununuz.

(Ve öyle kötüsünü) aşağısını, haram olanını zekât veya sadaka için (vermek kastinde bulunmayınız ki) bu husustaki dinî vâzifenizi İâikiyle yapmış olasınız. Öyle kötü bir mal nasıl infak edilebilir ki, (siz ondan harcarsınız da kendiniz ise) size alacağınıza karşılık olarak verilecek olsa (onun hakkında göz yurumadıkça) müsamaha etmedikçe, sıkılmadıkça veya hakkınızın büsbütün zâyi olacağından korkmadıkça onun (alıcısı olmazsınız.)

Artık nefsiniz hakkında uygun görmediğiniz böyle bir şeyi başkası hakkında nasıl uygun görebilirsiniz?. (Ve biliniz ki şüphe yok Allah Teâlâ zengindir) sizin harcamanıza ihtiyacı yoktur, bununla emretmesi sizin fâideniz içindir. Ve Hak Tealâ (övülmüştür) mahlûkatı için pek büyük nîmetler ihsan buyurmuştur. Her şekilde hamd ve şükre lâyıktır. Artık o Yüce Yaratıcının rızâsına uygun şekilde harcamaktan ayrılmayınız.

§ Malumdur ki, bir milletin iktisat sahasında yükselebilmesi için hem yurdunun arazisinden, madenlerinden ve sair tabiî kaynaklarından istifâde etmesi, hem de ticaret, san’at gibi bir şey ile uğraşması lâzımdır, İşte bu âyeti celile, bizlere bu iki yolun lüzumuna, meşruiyetine işârette bulunmaktadır.
268. Şeytan sizi fakirlik ile korkutur ve sizlere çirkin şeyler ile emreder. Allah Teâlâ ise size kendi katından bir mağfiret, bir lütuf vaad buyurur. Ve Allah Teâlâ geniştir, bilendir…

268. Bu âyeti kerime, dinî vazifelerin yerine getirilmesine mâni olacak şeytan tabiatlı kimselerin aldatmalarına bakılmamasına işâret etmektedir. Şöyle ki: (Şeytan) iblis veya her hangi bozguncu bir şahıs veya kötülüğü emreden nefis (sizi fakirlikle korkutur) malınızı harcarsanız züğürt kalırsınız diye sizi hayırdan men’e çalışır. (Ve sizlere çirkin) ahlâka muhalif, fuhşiyattan sayılan (şeyler ile emreder) o fena şeylere teşvikte bulunur. (Allah Teâlâ ise) Ey Allah rızâsı için harcamada bulunacak mü’minler!.

(Size kendi katından bir mağfiret, bir lütuf) ve kerem (vaad buyurur) yapacağınız harcamadan dolayı Cenab’ı Hak’kın af ve mağfiretine, lütuf ve keremine nâil olacaksınızdır. O harcayacağınız mal, mükâfatsız kalmıyacaktır, ve ondan dolayı fakir düşmeyeceksinizdir.. (Ve Allah Teâlâ geniştir) onun lütuf ve keremi boldur ve (bilendir) yaptığınız harcama ve diğer şeyler ona tamamen malumdur. Artık şeytanın vesvesesine kapılmayın, üzerinize düşen malî, bedenî vazifeleri ifaya çalışınız ki, Yüce Rabbinizin affın, lütuf ve ihsanını elde edesiniz.
269. Dilediğine hikmet verir. Kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise muhakkak ona birçok hayır verilmiş olur. Ve bunu ancak halis akıl sâhipleri tefekkür eder.

269. Bu âyeti kerime, hikmetin kadrini ve onu hangi zatların takdir edebileceğini göstermektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, kullarından(dilediğine hikmet verir) güzel amele götüren ilim verir, eşyanın hakikatini anlama kudreti verir, İlâhî emirlerin faidelerini, gayelerini anlayabilme kabiliyeti verir, derin anlayış ve fazilet ihsan buyurur. Böyle (kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise) pek mutludur.

Pek büyük bir ilâhî lûtf a kavuşturmuştur. Çünkü (muhakkak ona) o kendisine hikmet ihsan buyrulmuş olan zata (birçok hayır verilmiş olur.) Bu sâyede ebedî selâmet ve saadete aday olmuş olur. (Ve bunu ancak hâlis akıl sâhipleri) temiz düşünüşe, aydın bir ruha sâhip bulunan zatlar (tefekkür eder) anlarlar. Bunun büyük bir Allah vergisi olduğunu takdir ederek kulluk görevlerini tam bir şevk ile, hoş bir şükran hissi ile ifaya çalışır dururlar. Ne büyük muvaffakiyet!..

§ Hikmet kelimesi, çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Kısacası, Cenab’ı Hakka isnat olunan hikmetten murad, bütün cüzî ve küllî şeyleri bilmesi ve bunları son derece sağlam ve kuvvetli olarak icat etmesi demektir. Bu cihetle Cenab’ı Hakkın bir mukaddes ismi de (hakimdir.) insanlara göre hikmet ise eşyanın hakikatini imkân nisbetinde bilmek ve iyiliğe çalışmaktır. Hikmetle vasıflanmış olan zata ve hikmeti içeren şeye de (hakim) denir. Lokman hekim. Kur’ân’ı Hakim gibi. Maamafih hikmet tabiri şu gibi mânâlarda da kullanılmaktadır:

(l) Kur’ân’ı Kerim,

(2) İlim ve anlayış,

(3) Allah’a ait ilim,

(4) Peygamberlik,

(5) Şüpheden beri olan ruhanî işaret,

(6) Din ve dünyanın iyiliği,

(7) Eşyanın hakikatini bilmek,

(8) Kâinatın yaratılmasındaki faydayı ve var oluş gayesini bilmek.

(9) İlâhî emirlerin fayda ve gayesini anlamak,

(10) Güzel fi’illeri yapma alışkanlığı

(11) Siyaset sahasında insanlığın gücü ölçüsünde ilâhî hükümleri uygulamak,

(12) Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak, ahlâkî fâziletlerle donanmak,

(13) Her şeyi lâyık olduğu yere, mertebeye koymak, adaletin öngördüğü şekilde harekette bulunmak,

(14) İcat, fâideli bir şey meydana getirmek,

(15) Ruhların sükûnete kavuşarak tatmin olması.

(16) Bir nurdur ki, hakikat ile vesvesenin, hak ile bâtılın arasını ayırır,

(17) Faydalı ilimdir ki, güzel amellere sebep olur… İsterîm her yerde bir hurşidi hikmet parlasın. Her cihetten pertev ilmü fazilet parlasın… İsterim her yerde bir hikmet güneşi parlasın. Her yönden ilim ve fazilet ışığı parlasın.
270. Ve nafakadan her ne harcarsanız veya adaktan her ne kadar iseniz şüphe yok ki Allah Teâlâ onu bilir. Ve zalimler için yardımcılardan bir fert yoktur.

270. Bu âyeti kerime, yapılacak sadakalara ve adaklara dikkat ve riâyet edilmesinin lüzumuna işaret etmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Hak Tealâ size yapacağınız iyiliklerden dolayı mağfiret ve fazilet ihsan buyurur. (Ve nafakadan) fakirlere, münasip yerlere vereceğiniz sadakalardan az olsun çok olsun, gizlice olsun âşikâre olsun ve zekât yoluyla olsun veya nafile yolu ile olsun (her ne sarfederseniz veya) bir şarta bağlı olsun veya olmasın (adaktan her ne adarsanız şüphe yok ki.

Allah Teâlâ onu) o yaptığınız infakı veya adağı (bilir.) Yani: Yapacağınız infak veya adak, Allah yolunda mıdır, nefis ve heves uğrunda mıdır, iyi niyete bağlı mıdır, yoksa gösteriş içinmidir, gayri meşru bir gayeden dolayı mıdır, bütün bunları Cenâb-ı Hak bilmektedir.

Artık ona göre hareket etmelidir. Bu yaptıklarınız Allah rızası için olmayıp da sırf hava ve hevesinizin bir eseri ise nefsinize zulmetmiş, kendinizi mükâfattan mahrum bırakmış olursunuz. (Ve zalimler için) ise (yardımcılardan) âhirette kendilerine yardımcı olacak (bir fert yoktur.)

Onlar gelecekte bir dost, bir yardımcıya kavuşamayacaklardır. O halde kendileri için dünyada dost zannettikleri şeytan tabiat, aldatıcı şahıslar, yarın âhirette yardım edecek bir durumda bulunamıyacaklardır. Artık ne için böyle kimselere güvenerek gayrimeşru hareketlerde ve harcamalarda bulunmalıdır…

§ “Nezr” Cenab’ı Hak’ka saygı için mübah olan bir fi’li üzerine almak, onun yapılmasını kendine vâcip kılmaktır. Bunun türkçesi adaktır. Bu ya bir şarta bağlı olur veya olmaz. Meselâ: Nezrim olsun, rızâyı hak için bir kurban keseyim, denilse bu bir mutlak nezir olur. Fakat, filân işim görülürse Allah rızâsı, için bir kurban keseyim denilse bu şarta istenen bağlı bir nezir olur o iş görülmedikçe bu kurban lâzım gelmez. Bir de nezredilen şeyin cinsinden bizzat yapılması istenen bir farz veya vacip bulunmalıdır.

Binaenaleyh nezrim olsun bir gün oruç tutayım denilse bu sahih bir nezir olur, bunu yerine getirmek lâzım gelir. Fakat, “nezrim olsun filân hastayı ziyâret edeyim” denilse bu sahih bir nezir olmaz çünkü hastalan ziyaret övülecek bir şey ise de herhalde farz ve vacip değildir.

Maamafih nezirler, dünyevî bir maksadın meydana gelmesi için yapılmamalıdır. Meselâ: Filân işim yoluna girerse bir kurban keseyim gibi nezirlerde bulunmamalıdır. Çünki yapılacak bir ibâdet, verilecek bir sadaka sırf Allah’ın rızâsı için olmalıdır. Gelişigüzel dünyevî bir menfaat için böyle bir nezirde bulunmamalıdır. Fakat bulunulmuş olursa onu da ifâ etmelidir.

Fakat nezredilen şey haddizatında günah bir iş olursa bu muteber olmaz. Buna riâyet edilemez. Meselâ: Nezredilen bir intihar doğru değildir. Binaenaleyh: “Şu işim olursa nefsimi hak yolunda kurban edeyim” denilse bunda yerine getirilemez. Çünki bu bir intihardır, günah bir iştir, nefse zulümdür.
271. Eğer sadakaları açıkça yaparsanız o ne iyidir. Ve eğer onları gizlerseniz ve fakirlere öylece verirseniz o sizin için daha hayırlıdır ve sizin günahlarınızdan bir kısmını örter. Ve Allah Teâlâ yaptıklarınızdan haberdardır.

271. Bu âyeti kerime de, sadakaların ne şekilde verilmesini ve faidelerini göstermektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (Eğer sadakaları) zekât kabilinden olmayan yardımları (açıkça) başkalarının görecekleri şekilde (yaparsanız o ne iyidir) başkalarına da güzel bir örnek olmuş olursunuz.

Elverir ki bir gösteriş için olmasın. (Ve eğer onları) o vereceğiniz sadakaları (gizlerseniz) başkalarına gösterip söylemezseniz (ve fakirlere) öylece, başkalarına göstermeksizin (verirseniz o) şekilde vermek (sizin için daha hayırlıdır.) Daha çok sevâba vesîledir.

Çünkü bunda gösteriş şüphesi yoktur ve bu fakirlerin bir utanma hissetmelerine, görenlere karşı çekinir bir hal almalarına sebebiyet vermiş olamaz. (Ve) böyle verilen bir sadaka (sizin günahlarınızdan bir kısmını, örter) sizin âhirette bir kısım; kusurlarınızı affa ve gizlemeye vesîle olur. (Ve) şüphe yok ki, (AllahTeâlâ yaptıklarınızdan haberdardır) Gizlice yapacağınız sadakaları bilir, görür, mükâfatını verir. Bu âyeti kerime de sadakaların gizlice verilmesine teşvik vardır.

Nitekim bir hadisi şerifte de: gizlice yapılan sadaka Cenab’ı Hak’kın gazabını söndürür” buyrulmuştur. Yani böyle bir sadaka onu verenin ilâhî affa uğramasına sebep olur. Bunun içindir ki: Bazı zatlar sadakalarını verecekleri fakirlere de açıkça vermez, kendilerini bildirmeden onlara gönderir. Kendilerine karşı fakirleri şükran borçlusu olarak bırakmak istemezler.

Ancak farz olan zekâtın açık olarak verilmesi efdaldir. Çünkü bu bir farzdır, bir borçtur. Namaz gibi, ramazan orucu gibi şartlarını taşıyan her müslümana bir vazifedir. Bunda gösteriş olamaz. Zekâtın böyle açık olarak verilmesi, zekât verme durumunda olan bir müslümanı, zekâtını vermemiş olmak töhmetinden kurtarır.

Onun, Allah’ın emrine yerine getirdiğini gösterir ve bu başkalarına da güzel bir örnek teşkil etmiş olur. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre gizlice verilen nafile kabilinden sadakaların sevabı açıkça verilen böyle sadakalardan yetmiş kat fazladır. Farz olan ve açıkça verilen sadakaların, yani zekâtların sevabı ise bunların gizlice verilenlerine göre yirmi beş kat fazladır. Kısacası: Fakirlere ve düşkünlere yapılan yardımların, iyiliklerin sevâbı pek çoktur, kıymeti pek fazladır. En güzel, medenî; insanî bir hizmettir.

“Dersen olayım nâili ihsanı İlâhî”

“ihsanını kat eyleme mihnetzedelerden”

“Eğer ilâhî lütfa ulaşayım dersen”

“Sıkıntıya düşenlerden yardımını kesme.”
272. Onları hidâyete erdirmek senin üzerine bir vazîfe değildir. Velâkin Allah Teâlâ dilediğine hidâyet nasip buyurur. Ve hayırdan her neyi infak ederseniz kendi nefisiniz için etmiş olursunuz. Ve siz ancak Allah Teâlâ’nın rızâsı için harcamada bulunursunuz. Ve hayırdan her ne infak ederseniz size karşılığı ödenir ve siz zulme uğratılmıyacaksınız.

272. Bu âyeti kerime, peygamberlik vazifesine ve gayrimüslimlere dezekât kabilinden olmayan sadakaların verilebileceğine işâret etmektedir. Rivâyete göre Rasûli Ekrem Efendimiz, İslâm’ın başlangıcında gayrimüslimlere sadaka verilmesini istememişti.

Tâ ki onlar, ihtiyaçları sebebiyle İslâmiyeti kabul etsinler. Maamafih onlar, müslümanlara karşı cephe almış bulunuyorlar, onlara sadaka vermek, düşmana yardım etmek gibi olabilir. Fakat İslâmiyet, bir şefkat ve merhamet dini olduğundan kendine mensup olmayanlara da yardım edilmesini caiz kılmış, onun bu üstün yardım severliği birçok muhalif lerini de mahçup ederek kendi yüce alanına çekmiştir.

Bir rivâyete göre de Hz. Ebu Bekir’in muhterem kızı Esma, hac için Mekke’i Mükerreme’ye gitmişti. Müşrik olan annesi gelip kendisinden yardım istemiş; o da annesine gayrimüslim olduğundan dolayı yardımdan kaçınmıştı. Bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olarak onlara da yardımın câiz olduğu bildirilmiştir.

Kısacası buyuruluyor ki: Habibim! (Onları) o gayrimüslimleri (hidâyete erdirmek) bilfiil doğru yola sevketmek (senin üzerine bir vazife değildir.) Bu senin selâhiyetin haricindedir, senin vazifen irşaddır, hak ve hakikati bildirmektir. (Velâkin Allah Teâlâ dilediğine) kabiliyetli olan, cüz’î iradesini güzelce kullanan her hangi bir kuluna (hidâyet nasip buyurur) böyle hidâyet buyurmak, Cenab’ı Hak’ka mahsustur.

(Ve hayırdan her neyi infak ederseniz kendi nefsiniz) in faidesi (için) infak (etmiş olursunuz.) Onun menfaati, uhrevî mükâfatı size aittir. Velevki kendilerine nafaka verdiğiniz kimseler gayrimüslim bulunsunlar. (Ve) Ey hakiki müslümanlar!..

(Siz ancak Allah Teâlâ’nın rızâsı için harcamada bulunursunuz.) Artık harcayacağınız şeylerden dolayı kimseye minnette, gösterişle bulunmayınız, ve gayrimüslimdir diye böyle bir iyilikten çekinmeyiniz, (Ve hayırdan) maldan, faideli şeylerden (her ne harcarsanız size) Allah tarafından (karşılığı ödenir.)

Sevbaplara ulaşırsınız. Yani ey mü’minler!. Siz sırf Allah’ın rızası için harcamada bulundukça onun kat kat karşılığına erersiniz, velevki bu harcama, gayrimüslimler hakkında olsun, çünkü onlar da Allah’ın kullarıdır, onları da Cenâb-ı Hak rızıklandırıyor. Siz onlara iyilikseverliği göstermiş olursunuz.

(Ve siz zulme uğratılmayacaksınız.) Her halde bu harcamanızın fâidesini göreceksiniz, bunun meyvesinden mahrum ve binaenaleyh zulme uğramış olmayacaksınızdır. Artık böyle bir iyilikten çekinmeyiniz. Maamafih gayrimüslimlere de nafile kabilinden olan sadakaları vermek câiz ise de hallerini kimseye arzetmeyen, dâima cihada, ibâdet ve itaata devam eden ve hak’ka tevekkül edip duran bir kısım fakir müslümanlara infakta bulunulması daha çok sevaba vesile olur. Nitekim o gibi zatların halleri şöylece beyan buyuruluyor.
273. O fakirlere ki. Allah yolunda kapanmış kalmışlardı. Yeryüzünde dolaşmaya kadir olamazlar. Onları bilmeyen, istemekten çekindikleri için onları zengin kimseler sanarlar. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Onlar insanlardan ısrarla bir şey istemezler ve siz hayırdan her ne infak ederseniz, şüphe yok ki Allah Teâlâ onu tamamen bilir.

273. Bu âyeti kerime, “Suffe” ashabı denilen zatların vasıfları ve o gibi zatlara verilecek sadakaların övülmesi hakkındadır. Şöyle ki: Peygamber zamanında Medine’i Münevvereye hicret etmiş olan dörtyüz zat vardı. Bunların evleri, servetleri, aşiretleri yok idi. Bu mübarek zatlar, Mescid’i Nebevide “Suffe” denilen belirli bir yerde eyleşiyorlardı.

Bu cihetle bunlara “Ashabı Suffe” denilmiştir. Bu zatlar nefislerini cihad için hapsetmiş, bütün seriyyelerde bulun muşlardı. Vakitlerini ibâdete, dinî hükümleri öğrenmeye hasreylemiş bulunuyorlardı. İşte bu zatların vasıfları şöylece beyan buyuruluyor: Ey mü’minler!. Vereceğiniz sadakaları asıl (o fakirlere) o suffe ashabına veriniz (ki) onlar (Allah yolunda) cihad uğrunda, ibâdet ve itaat hususunda nefislerini hapsetmiş (kapanmış kalmışlardır). Ticaret için, nafakalarını tedarik için (yer yüzünde dolaşmaya kadir olamazlar.)

Onların oraya buraya koşmalarına dinî meşguliyetleri veya kudretsiz durumda olmaları müsaade etmemektedir. (Onları bilmeyen) onların hallerine vâkıf olmayan bir şahıs (istemekten) ihtiyaçlarını arzederek ondan bundan bir şey dilenmekten (çekindikleri) böyle bir şeye tenezzül etmeyip hallerine kanaat ettikleri (için onları zengin kimseler sanarlar.) Fakat ey muhatab!.

(Sen) dikkat edince (onları yüzlerinden) ne kadar iffetli, kanaatkâr, ihtiyaçsız zatlar olduğunu (tanırsın.) Bir takım alâmetlerden dolayı onların o yüksek hallerini anlarsınız. (Onlar) ne kadar ihtiyaç içinde bulunsalar da yine (İnsanlardan yüzsüzlükle bir şey istemezler.) Onlar aslâ dilencilikte bulunmazlar.

(Ve) Ey müslümanlar!. (Siz hayırdan) maldan ne harcarsanız, insanlık âlemine maddî ve mânevî ne gibi yardımlarda bulunursanız (her ne infak ederseniz, şüphe yok ki Allah Teâlâ onu tamamen bilir.) Onun mükâfatını ihsan buyurur. Artık böyle neticesi sadece hayır olan fedakârlıklardan çekinmeyiniz, elden gelen hayır ve yardımlara çalışınız. Halleri ve sırları bilen Yüce Allah’ımızın sonsuz lütuflarına aday olunuz.
274. Onlar ki, mallarını gece ve gündüz, gizli ve âşikâre olarak infak ederler, artık onlar için Rableri katında mükâfatları vardır. Ve onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

274. Bu âyeti kerime, harcamanın en mükemmel şeklini göstermekte, böyle bir harcamada bulunacakların ulaşacakları mükâfatları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar ki) Cenâb-ı Hak’kın o mü’min, fedakâr kulları ki (mallarını) meşru şekilde sâhip oldukları, servetlerini (gece ve gündüz, gizli ve âşikâre) yani her vakit, her lüzum görüldükçe Allah’ın rızâsına uygun (olarak infak ederler.)

Pek büyük sevap kazanmış olurlar. (Artık onlar için Rableri yanında mükâfatları vardır) onlar bu mükâfatları dünyada da, ahirette de görürler. (Ve onlara bir korku yoktur) Geleceğe ait bir keder takdir edilmiş değildir. (Ve onlar mahzûl da olmayacaklardır.) Kendilerine ait sevilen, ve arzu edilen bir nîmetin elden çıkması ile üzülmeyeceklerdir. Ne büyük bir mükâfat!.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında birçok rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Hz. Ebu Bekir Radiyallahü anhın kırk bin dirhemi varmış, bunun on bin dirhemini gece, on bin dirhemini gündüz, on binini gizli, on binini de açıkça tasadduk etmiş, bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olmuştur. Diğer bir rivâyete göre de Hz. Ali Radiyallahü tealâ anhın dört dirhemi varmış bunun bir dirhemini gece, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gizlice, bir dirhemini di açıkça infakta bulunmuş.

Rasûli EkremSallallahu tealâ Aleyhi Vesellem Efendimiz, Ye Ali! Seni bu infaka ne sevk etti diye sormuş. O da: Rabbimin vadettiğine lâyık olma! için infak ettim demiş. Peygamber Efendimiz de: Lekezalik = o vadedilen mükâfat, senin içindir, buyurmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Üçüncü bir rivâyete göre de bu âyeti kerime, cihad için atlar besleyen zâtla hakkında nâzil olmuştur.

Çünkü onlar bu atlara gece ve gündüz, gizli ve açık olara! yem verir ve onları besler dururlar. Binaenaleyh İslâm yurdunun müdafaası için tedarik edilecek harp vasıtaları için, meselâ, toplar, tüfekler, tayyareler için yapılan yardımlarda böyle pek makbul birer sadaka mahiyetinde bulunmaktadır.

Kısacası Allah rızası için yapılacak bu gibi yardımların sâhipleri ilâhî korumaya ulaşmış, hüzün ve kederden korku ve endişeden kurtulmuş olacaklardır. Bu âyeti kerime bunu müjdelemektedir Şunu da ilâve edelim ki: Böyle bir infakta bulunmuş olmak için bütün malları verip te hayatın devamı için gerekli olan miktarından da mahrum kalmak lâzım gelmez. Çünkü bütün bütün eli boş kalıp da başkalarına muhtaç bir hale düşmek câiz değildir. Nitekim

Eli sıkı olma; büsbütün el açık da olmaz… (İsra 17/29) âyeti kerimesi de bunu göstermektedir.

Zaten bir in şanın kendi nefsine ve kendi ailesinin fertlerine meşru sûrette kazanıp sarfedeceği bi mal da bu infak cümlesindendir. O halde bir zat bu gibi zorunlu ihtiyaçlarına tekabül edecek malından fazlasını diğer fakir ve düşkünlere ve cihadın gereklerine sarf etti mi bütün servetini Allah rızâsı için sarfetmiş sayılır, ona göre mükâfata aday olur. “Bu âyeti celile, İslâm milletine lâyık olan sosyal bir yardımlaşmanın Allah katınd; ne kadar makbul olduğunu pek açık bir şekilde gösteriyor.

Evet!. Güzel bir dinî terbi yeye sâhip olan bir zat, bütün insaniyete karşı, özellikle kendi muhitine, kendi dindaşlarına karşı pek fedakâr bulunur, kendi servetinden sırf Allah rızâsı için başkalarını da yararlandırmaya çalışır, onlara gece ve gündüz demiyerek her lüzum görüldükçe gizli ve açık şekilde yardım eder, bunu bir dinî vazîfe bilir. Bunu bir minnete, bir şöhret hevesine dayalı olmaksızın tam bir nezaketle yapar.

Artık böyle ahlâkî bir terbiye, böyle yüce bir his, bir milletin fertleri arasında yayılırsa, her fer elinden geldiği kadar başkalarının imdadına koşarsa artık o millet arasında sefaletten birbirinin hukukuna tecavüzden bir eser görülebilir mi? Aralarında en güzel bir dayanışma, en takdire lâyık bir milli birlik oluşmaz mı?

Maamafih böyle bir harcamanın büyük mükâfatını düşünüp tasdik eden bir zat kendisinin de böyle bir mükâfata kavuşabilmesi için iş sahasına daha fazla atılır, daha fazla servet sâhibi olmasını ister ki, kendisi de fakir ve düşkünlere yardım ederek böyle büyük bir nîmete, bir ebedî, uhrevî saadete ulaşsın. Bunun neticesinde de milletin iktisadî hayatı daha fazla gelişme göstermiş olur.

Fakat böyle yüksek bir duygudan, böyle temiz bir inançtan mahrum olan kimseler ise yalnız kendi maddî menfaatlerini düşünürler, fırsat buldukça başkalarının mallarını da birer suretle ellerinden kapıp almak isterler, kendi servetleri ne kadar fazla olursa olsun yine doymazlar, hırslı bir halde hareket ederler. Başkalarının sefaletlerine acımaz, onların ihtiyaçlarını Allah rızâsı için gidermek istemezler.

Belki onların ihtiyaçlarından istifade ederek kendileri için daimî bir gelir kaynağı temin etmek ister dururlar. Böyle bir hal ise hikmete, fazîlete insaniyete muhalif değil midir? İşte ribâ âyetleri, bizleri bu gibi aşağılık ihtiraslardan men etmekte ve sakındırmaktadır.
275. O kimseler ki, faizi yerler, onlar kalkamazlar, ancak şeytanın çarpmış olduğu, delirmiş bir şahıs gibi kalkarlar. Bu ise onların alış veriş muamelesi tıpkı ribâ gibidir, demeleri sebebiyledir. Halbuki, AllahTeâlâ alım satımı helâl, ribayı ise haram kılmıştır. İmdi her kim ki, kendisine Rabbinden bir öğüt gelir de ribaya nihayet verirse, evvelce aldığı kendisinedir ve onu hükmü Allah Teâlâ’yadır. Ve her kim tekrar ribaya dönerse işte onlar cehennem ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır.

275. Bu âyeti kerime, müslümanları ribadan, faizden men etmek için nâzil olmuş, bunun ne korkunç felâketlere sebep olacağını en açık bir şekilde göstermiştir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (O kimseler ki ribâ yerler) yani ribâ denilen muameleyi yapar, faiz alır, ondan istifade etmek isterler (onlar) mezarlarından (kalkamazlar.) Mahşere aklî dengelerini muhafaza etmiş bir şekilde varamazlar.

(Ancak şeytanın çarpmış) cinlerin hücumuna uğramış (olduğu delirmiş) cinnet haline düşmüş (bir şahıs gibi kalkarlar.) Böyle bir felâkete uğrarlar. (Bu ise) böyle bir kötü âkibet ise (onların) bey’i (alış veriş muamelesi tıpkı ribâ) faiz gibidir, (demeleri sebebiyledir.)

Böyle bir iddia nasıl doğru olabilir?. (Halbuki, Allah Teâlâ alım satımı) şartları içerisinde (helâl) kılmıştır. (Ribayı ise) ribanın en mühim kısmı olan faizi ise (haram kılmıştır.) Artık bunlar nasıl birbirinin aynı olabilir?. (İmdi her kim ki, kendisine Rabbinden bir öğüt gelir) yâni ribanın, faizin haram kılındığına dair bir dinî emir, bir ilâhî hüküm, bir dinî öğüt bildirilmiş ve açıklanmış olur (da ribaya) faiz almaya (nihâyet verirse evvelce) bu ilâhî yasaktan önce (aldığı) faiz (kendisinedir.)

Bunu iade etmesi icap etmez. (Ve onun hükmü Hak Tealâ’ya aittir.) Bu ilâhî emre uyarak o faizin alınmasına nihâyet verirse Allah’ın affına ve lütfuna mazhar olur, onun vazifesi Allah Teâlâ’nın emir ve yasağına uymaktır. (Ve her kim) bu ilâhî emre muhalefet ederek (tekrar ribaya döner) faiz alır (sa) onun âkıbeti pek korkunçtur. Böyle ribayı helâl görenler yok mu (işte onlar cehennem ehlidirler.) Böyle haramı helâl sayanlar, sabit bir hakikati inkâra cür’et gösterenler yok mu (onlar orada) o azab ateşi içinde (ebedî) olarak (kalacaklardır,) Aman Yarabbi!. Ne büyük felâket!.

§ Ribanın mahiyeti: Ribâ lûgatte ziyadelenmek, fazlalanmak demektir. Faiz denilen muamelenin ismi olmuştur. Maamafih ribâ tabiri şeriat lisanında faizden daha umumidir, şöyle ki, alış verişte akdi yapanlardan birine verilmesi şart olup karşılıktan hâli bulunan fazla miktarıdır. On miskal altını on bir miskal altın karşılığında satmak gibi. Ribâ, altın ve gümüş gibi tartılan, buğday, arpa, hurma, tuz, kuru üzüm gibi ölçülen maddelerde cereyan eder. Ribâ, iki nevidir.

Birisi “ribayı fazıFdır ki, tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsleri karşılığında peşin olarak fazlasıyle satılması halinde meydana gelir. Meselâ: Bir altın veya gümüş veyahut bir miktar buğday kendi cinsiyle derhal değiştirilecek olsa bakılır: Eğer miktarları eşit ise bu câizdir. Fakat birinin miktarı biraz fazla ise bu değiştirme câiz olmaz.

Meselâ, on kile buğday on bir kile buğday ile değiştirilecek olsa bu helâl olmaz. Velevki, bunların bir kısmı kaliteli, bir kısmı da kalitesiz olsun. Çünkü asıl itibar cinsiyete ve miktaradır. Ribanın ikinci nevi ise “ribayı nesie”dir. Bu da tartılan veya ölçülen şeyleri birbiri karşılığında veresiye olarak değiştirmektir. Velev ki miktarları eşit olsun, bu da haramdır.

Meselâ: On dirhem gümüş, yine on dirhem gümüş karşılığında veya bir kile buğday yine bilahara verilecek bir kilebuğday karşılığında veresiye olarak satılamaz. Bu ribâ, yalnız altın ve gümüş gibi misliyatta, aralarında aşın fiyat farkı olmayan benzer maddelerde buğday v arpa gibi ölçülen şeylerde ve yumurta, ceviz gibi taneler arasında kıymetlerini değiştirecek bir fark bulunmayan sayılabilen maddeler de cereyan eder. Bunları, cinsleri, miktarları eşit ise de veresiye olanı peşin olanına denk olamaz. Bu bir riba muamelesidir. Bunlar kendi cinslerinin dışındaki şeyle alınıp satılabilirler.

§ İstikraz meselesine gelince: Bu da borç alıp vermek muamelesidir ki: Yalnız altın ve gümüş gibi misliyatta, buğday arpa gibi ölçülen maddelerde yumurta, ceviz gibi taneleri arasında kıymetlerini değiştirecek derecede farklılık bulunmayan sayılabilen şeylerde cereyan eder. Hayvanlarda ve mensucat gibi kıymetli mallarda yani çarşı ve pazarda misli bulunmayan yahut bulunsa da fiyat bakımından farklı olan mallarda cereyan etmez. Öyle borç alınıp verilmesi câiz olan şeyler:

Bir fazlalığa tâbi olmaksızın, bilâhan yalnız aynı miktar alınmak üzere borç verilir ve alınır. Buna “karzı hasen” denir. Bir sene müddetle on lira borç verilip sonra yine on lira alınmak gibi, fakat fazla bir şey şart edilmiş olursa meselâ: On lira yerine bilahara on bir lira verilmek şart koşulmuş olursa bu bir faiz meselesi olur ki, bu da ribâ hükmündedir. Bunun haramlığı hakkında da ittifak vardır. Bunun zararlarına kıyasla düşünülen faideleri hiç hükmündedir.
276. Allah Teâlâ ribayı mahveder, sadakaları ise artırır ve Allah Teâlâ, nimete karşı çok nankörlük eden günahkârları sevmez…

276. Bu âyeti kerime genel anlamda ribâların faidesiz kalacağını, sadakaların ise bir çok faidelere sebep olacağını gösteriyor, bunun aksini söylemenin büyük bir günah olacağına işâret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ ribayı) faizi (mahveder) bereketini giderir.

(Sadakaları ise artırır.) Onların sevabını kat kat kılar, sâhiplerine nice nîmetler ihsan buyurur. (Ve Allah Teâlâ, nîmete karşı çok nankörlük eden) ribayı helâl görmek gibi bir takım haramları helâl saymada ısrar eden (günahkarları) yasakları işlemeye devam edip duranları (sevmez.) Öyle kimseler, Allah’ın sevgisine ulaşamaz, selâmet ve saadete erişemezler. Böyle yüce gayelere ulaşmak için öyle yasaklardan kaçınmak, namaz gibi, zekât gibi ilâhî emirlere boyun eğmek lâzımdır.
277. O kimseler ki imân ettiler ve iyi amellerde bulundular ve namazlarını doğruca kıldılar, zekâtlarını da verdiler, işte onlar için Rableri katında mükâfatları vardır ve onlar için hiç bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

277. Bu âyeti kerime, yukardaki tehdidin ardından büyük bir ilâhî müjdeyi içermektedir. Ve böyle büyük bir müjdeyi kapsadığından mükerrer olarak nâzil olmuştur. Evet… Şöyle buyruluyor: (O kimseler ki,) Allah Teâlâ (ya onun resûlüne) ve onun bütün dinî hükümlerine (imân ettiler) bununla beraber (iyi amellerde) ibadet ve itaatte (bulundular ve) özellikle kendilerine farz olan (namazlarını doğruca) şartlarına ve usullerine riayet ederek (kıldılar.) Mükellef oldukları (zekâtlarını da) onu hak eden fakirlere (verdiler.)

Onun bunun malınıbirer bahane ile meselâ faiz sûretiyle almak değil, kendi öz mallarının bir kısmını bile fakir dindaşlarına vermek fedakârlığında bulundular (İşte onlar için) böyle Allah rızası için güzel amellerde bulunanlar için kerem ve merhamet sâhibi olan (rableri katında) dünya ve âhirete ait (mükâfatları vardır.) Bu yüzden ne büyük nîmetler ve lütuflar elde edeceklerdir.

(Ve onlar için) dünyada ve âhirette (hiç bir korku yoktur.) Gelecekte hoşlanmayacakları bir şey ile karşılaşmayacaklardır. (Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.) Her sevdikleri güzel, meşru şeylere kavuşacaklardır, onların kaybı ile hüzünlü ve kederli olmayacaklardır. Ne büyük bir ilâhî müjde!.
278. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’dan korkunuz, ribadan geri kalanı terkediniz, eğer siz mü’min kimseler iseniz.

278. Bu âyeti kerime, hakikî mü’minlerin Allah Teâlâ’dan korkarak onun emirlerine, yasaklarına itaat edip boyun eğeceklerini gösteriyor.

Şöyle ki: (Ey imân edenler) ey İslâm ile şereflenenler (Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun kudret ve yüceliğini, yaratıcılığını ve kendisine ibâdet edilmeğe lâyık olduğunu düşünerek kalben titreyiniz, onun emirlerine muhalefetin ne kadar cezaları celbedeceğini tefekküre dalarak ruhunuzu uyandırınız. Bu cümleden olmak üzere (ribadan gerî kalanı terkediniz.)

Vaktiyle borç vermiş olduğunuz şeylerden dolayı faiz nâmına ve alacağınız kalmış ise artık bu ilâhî emrin gelmesinden sonra borçlulardan atmayınız, onları bırakınız. (Eğer siz) hakikaten (mü’min) Allah’ın emrine itaat eden (kimseler iseniz.) Allah Teâlâ’dan korkan, ciddî surette mü’min bulunan bir kula lâzım olan böyle yapmaktır.
279. Eğer böyle yapmazsanız Allah Teâlâ ile Rasûli tarafından bir harb malûmunuz olsun ve eğer tövbe ederseniz sizin için ana sermayeniz vardır. Ne zulüm edersiniz ne de zulme uğrarsınız.

279. Bu âyeti kerime de ribadan kaçınmayanlar hakkında en büyük tehdidi içermektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. (Eğer böyle yapmazsanız) yani Allah Teâlâ’dan korkup faizden alacağınızın kalanını borçlulara terketmezseniz (Allah Teâlâ ile Rasûli tarafından bir harb malûmunuz olsun.)

Siz Cenab’ı Hak’ka ve onun Resûlüne isyan etmiş, onların emirlerine muhalefette bulunmuş, bu cihetle mahv olmayı ve cezalandırılmayı hak etmiş olursunuz. Hakkınızda şer’î cezaların uygulanması gerekir. (Ve eğer) ribanın haramlığını bilip onu terkeder ve evvelce yapmış olduğunuz bir ödüncün kalan faizini borçluya bırakıp almaz da bundan dolayı (tövbe ederseniz) kendinizi cezadan kurtarmış olursunuz. Bu halde (sizin için ana malınız vardır.) Borçludan ancak bunu alabilirsiniz.

Artık siz (ne zulm edersiniz) ne başkasının malını tam bir karşılığı olmadığı halde almış bulunursunuz. (Ne de zulme uğrarsınız) ana paranızı alacağınız cihetle zulme de uğramış olmazsınız. Adâlet ve eşitliğe bu suretle uyulmuş olur.

§ İbni Abbas Hazretleriden rivâyet olunduğuna göre en son nâzil olan,ribâ ayetidir. Evvelce Â-li Imran sûresindeki


âyeti kerimesi nâzil olmuş ve ondan sonra mutlak olarak ribanın haram olduğunu bildiren âyeti celile nâzil olmuştur ki, Mekke-i Mükerreme’nin fethi zamanına tesadüf etmektedir. Bu sıralarda idi ki


= Bugün sizin için dininizi tamamladım… (Maide, 5/5.) âyeti kerimesi de nâzil olmuş,İslâm dininin mükemmellikte doruk noktaya ulaştığı bildirilmişti. İşte ribanın büsbütün yasaklanması da böyle bir mükemmelliğin neticesi olmuştur.

§ Bütün tefsirlerde açıklandığı üzere:


âyetindeki


kaydı, -bilimsel ifadesiylebir kaydi ihtirâzî değil, bir kaydî vukuîdir (Yani ilerisi için düşünülen bir kayıt olmayıp bizatihi olayın yapıldığını gösteren bir kayıttır.) Cahiliye zamanında ekseriyetle uygulanan ribanın uygulanış tarzını ifade etmektedir.

Şöyle ki: Bir kimse bir şahsa meselâ bir sene müddetle yüz lira borç verir, on lira da faiz kordu, müddeti sonunda bu para verilmedi mi, tekrar bir sene daha müddet verir ve o faiz ile yüz liraya tekrar o oranda bir faiz tâyin ederdi. Böyle seneler geçtikçe borcun ve faizin miktarı kat kat olurdu. İşte böyle bir durum yükselen bir faizden müslümanlar men edilmiş, bunun insanlık şianna muhalif olduğuna işaret edilmiştir. Sonra mutlak olarak ribanın haramlığı:

Tevbe ederseniz ana malınız sizindir (Bakara, 2/279)

Allah alış verişi helâl kıldı. Faizi haram kıldı… (Bakara, 2/275)

gibi âyeti kerime ile kat’î surette açıklanmıştır. Maamafih az görülen bir takım fâizlerde müddetlerinin uzaması ve peş peşe gelmesi neticesinde kat kat artacağından onlar da kat kat artan fâiz mahiyetini almaktadır. Binaenaleyh böyle bir muamele bir çok hikmet ve faydadan dolayı kat’î sûrette yasaklanmış bulunmaktadır.

§ Ribanın yasaklanmasındaki hikmetler:

1-Evvelâ: Şunu arzedelim ki, dinen yasaklanan bir şeyin faideden büsbütün uzak olması lazım gelmez. Fakat zararı faidesinden fazla olduğu için yasaklanmış olur. Nitekim şarabın, Kumarın yasaklanmasıhakkındaki ayeti kerime bunu ifade etmektedir. İşte riba da böyledir. Bir miktar para faiz sebebiyle artar, sahibi için bir gelir kaynağı olabilir.

Ondan başkalarıda istifade ederek iktisat sahasında bir kalkınma meydana gelebilir. Fakat böğle az çok ribanın caiz görülmesi durumunda ortaya çıkan ahlaki, içtimai, iktisadi sakıncalar daha mühim olduğundan onun düşünülen o cüz’i menfaatleri bu uğurda feda edilmiştir.

2- Riba muamelesi, birçok kimselerin iktisadi faliyetlerini azaltır. Faiz ile geçimlerini temin etmek isterler. İş alanına atılmazlar. Böyle riba yolu ile elde edecekleri bir paraya itimat ederek ticaretle ve sair faideli işlerle uğraşmaya nihâyet vermiş olurlar Böyle bir hareket ise ferdî ve içtimaî bir zarardır.

3 – Ribâ muamelesi, birçok kimseleri de ağır bir yük altında bırakır. Borç aldıkları paraları lüzumsuz yere sarfederler, tekrar ihtiyaçlar içinde kalırlar, karşılığında bir şey kazanamadıkları halde bu yüzden bir çok şeyleri, meselâ: Rehin bıraktıkları evleri de ellerinden çıkar. Onların telâfisi mümkün olamaz.

4 – Ribâ muamelesi, sosyal yardım vazîfesine aykırıdır, İslâm milleti arasında bir sevginin, bir dayanışma ve yardımlaşma muamelesinin cereyanı büyük bir vazifedir Faiz meselesi ise çok kere bu vazifenin ortadan kalkmasına sebebiyet verir. Bu açıdan da genel olarak ribanın haram kılınması, içtimaî faziletlere kefil olan dinî hikmetin icaplarından kabul edilmiştir. Borç alan bir kimse, her halde ihtiyaç içinde bulunmak tadır artık böyle muhtaç bir kimseden bilahara fazla bir şey almak insanlığa aykırı görülmez mi?

5 – Ribâ muamelesi, çok kere borçlunun huzurunu bozar, faiz vermek endişesiyle üzülür durur. Bazanda alacaklıya karşı gücenmesine yol açar, aralarında eski güven ve sevgi kesintiye uğrar. Binaenaleyh kat’î olarak lüzum görülmedikçe “karzi hasen suretiyle de olsa borç bir şey almamalıdır. Fakat muhtaç olanlara “karzı hasen” suretiyle yardımda bulunmak, vakti ve durumu yerinde olanlar için güzel bir vazifedir. Bu yardım fakirlere sadaka vermekten daha ziyâde sevaba vesîle olabilir. Çünkî borç alan kimsenin her halde bir ihtiyacı vardır. Halbuki bazen fakir zannedilerek kendisine sadaka verilen bir şahıs, haddizatında fakir olmayıp sadakaya ihtiyacı olmayabilir. Böyle bir kimsenin kendisini fakir gösterip sadaka alması ise insanlığa aykırıdır; nîmete kars nankörlüğü ve uhrevî mesuliyeti gerektirmektedir.

6 – Ribâ muamelesinin câiz görülmesi, fakirlerin aleyhine olarak zenginlere büyüt bir selâhiyet vermektir ki, bu da adalete, fakir ve düşkünlere yardım vazîfesine aykırıdır. Halbuki, İslâm dini, bir merhamet ve insanlık dinidir, fakirlerin yardımın; koşulmasını emretmektedir. İşte zekât meselesi ve borcun borçluya bağışlanması da bu İslâm merhametinin güzel bir görüntüsüdür.

Burada hatıra gelen bir mesele vardır. Şöyle ki: Bir zat, elindeki malları faiz almak suretiyle artıramadığı halde bunların her sene zekatını verirse bunları büsbütün elinden çıkarmış olmaz mı? Evet! Bu bir iktisadi görüşle doğru görülebilir. Fakat daha iyi düşünülürse bir miktar servetin senede kırkta birini vermekle o servet hali üzerekaldığı takdirde ancak kırk senenin sonunda elden çıkmış olacaktır. Halbuki bu müddet içinde o servetin meşru surette artması için bir çok iktisadi yollar bulunabilir. Bir ticaret şirketine ortak olmak gibi.

7 – Riba meselesi, dinen yasak olduğu gibi emniyeti, itimadı, meşru ticaret muamelelerini bozacak ahlak dışı hallerde hukuken haram bulunmuştur. İslam dininin feyzinden yararlanan bir millet için yalnız riba hususunda değil bütün içtimai , iktisadi, ahlaki hususlar da İslâmiyetin uyarı ve irşadlarına riâyet etmek gerekir. Bu hususlara riayet edecek bir sosyal toplum arasında ise paranın meşru şekilde artırılması için bir çok çareler bulunabilir. Meselâ: Elde bulunan bir miktar para meşru bir ticaret şirketinde sermaye olarak kullanılabilir. Bundan alınacak kâr, hissedarlar arasında belirli bir oran dahilinde dağıtılabilir. Böyle bir kâr, ise ribâ yolu ile alınacak bir kardan elbette daha fazla ve daha bereketlidir.

Gerçekten bugün; bir sosyal toplum, bir iktisadî müessese, bu hususları gözetici olmayabilir. Fakat böyle bir topluluğun, bir müessesenin bu esaslara riayet etmemesi düşüncesiyle yüce gayelere yönelik olan kutsî hükümler, hikmet dairesinden çıkarılmış bulunamaz. Diğer bir ifâde ile kutsî hükümler, bir sosyal toplumun, bir müessesenin keyfî eğilimlerine ve muamelelerine değil, belki o kurul, o müessesenin o yüce hükümlere tâbi olması, ona göre hayatını tanzim etmesi icabeder. Aksi takdirde ortaya çıkacak faydasız sonuçların mesuliyeti o kutsal hükümlere değil, o topluma, o müesseseye ait olur.

8 – Ribâ muamelesi hususunda şunu da düşünmelidir ki, dinimizin kutsî hükümleri tam bir adâlet, ihsan ve eşitlik üzerine kurulmuştur. Binaenaleyh alınacak borç paradan istifade etmek çok kere kesin olmayıp düşünce ve hele ihtimal dâiresi içerisinde bulunduğu halde, karşılığında verilecek fâiz muhakkak olduğundan, böyle hayalî ve muhtemel bir şey karşılığında muhakkak bir şeyin verilmesini zorunlu görmekle İslâmiyetin her vesîle ile hedef kabul ettiği adâlet, ihsan ve eşitlik prensibine muhalefet edilmiş olur.

9 – Ribâ muamelesinin haram olmasında yine bir çok hikmetler olabilir. Biz bunların hepsini idrak edemeyiz. Fakat biliriz ki, Cenâb-ı Hak, bilici ve hikmet sahibidir. Her neyi emretmiş ve yasaklamış ise onun mutlaka bir hikmeti vardır, velevki, biz o hikmeti idrâk etmiyehm. Bizim vazifemiz, o ilâhî emir ve yasağa riâyet etmektir. Bizim itaatkâr birer kul olduğumuz bu sûretle ortaya çıkar, biz bu sâyede sevap ve mükâfata ulaşırız. Artık öyle bir hikmetin bizce meçhul olması da, bir hikmet olmuş olmuyor mu?

§ “Şu da malumdur ki, bir çok kimseler, mâneviyatı, dinî hükümleri hikmetleri lâyıkiyle takdir edemezler. Gözleri her işin Görünen tarafına çevrilmiş bulunur, maddî artış yerine meşru olan bir satış sûretiyle bir fâide temin edilmiş olur. Buna: “Hile’i şer’iye” denilmiştir ki, dinî bir çare, bir kurtuluş vesilesi demektir. Malumdur ki, bir akit çeşidi ile câiz olmayan bir muamele, diğer bir suretiyle yapılacak bir akit vesilesiyle câiz olabilir.

Bunun örnekleri mevcuttur. Hattâ bu şekilde muamele yapanlar ribadan kaçınmış olacakları için İmam Yusuf a göre sevap da almış olurlar. Evet! Bunlar”karzı hasene” bağlı olmak üzere usulü dairesinde meşru bir satış muamelesi yapıyorlar. Aslında borç mes’elesi bulunmadığı halde de bir kimse başkasının bir malını kendi rızasıyle gerçek kıymetinden fazla bir bedel ile satın alabilir. Bu sûretle o malın sahibine bir iyilikte bulunmak isteyebilir. Bu, meşrû, insanî bir muameledir.

Velhâsıl: Bunlar, karzı hasene bağlı olmak üzere usulü dairesinde meşrû bir satış akdediyorlar, bu sâyede kendilerini faizden koruyarak muamelelerine meşru bir şekil veriyorlar ve bu yolla faizden kurtulup affa uğrayacaklarını ümit ediyorlar. Maamafih bu tarzdaki bir satış muamelesi, imami Muhammed’e göre güzel bir yol değildir. Bundan da kaçınmak, ihtiyata daha uygundur. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Şunu da ilâve edelim ki: Ribâ muamelesi, pek fazla sorumluluk gerektirir.

Binaenaleyh ribâ olduğu açıkça bilinen şeylerden kaçınmak bir vazife olduğu gibi, kendisinde ribâ şüphesi bulunan şeylerden kaçınmak da lâzımdır, bir ihtiyat icabıdır. Nitekim bu hususta bir çok hadisi şerif vardır. Yasak bir bölgeye girmek değil, onun civarına da yaklaşmamalıdır ki içine düşmek ihtimali bulunmasın. Mutlu bir hatıraya iâhip olmak mümkün olsun. Fâni bir varlık için ebedî hayatı tehlikeye düşürmek, akıl kırı mıdır? Artık pek ihtiyatlı hareket etmek, gerekmektedir…
280. Ve eğer yoksul ise o halde genişlik zamanına kadar beklemelidir. Ve eğer bağışlar iseniz sizin için hayırlıdır. Eğer bilirseniz.

280. Bu âyeti kerime borçlular hakkında gösterilecek en insanî bir vâzifeyi bizlere beyan buyuruyor. Şöyle ki: Borçlu olan kimse, borcunu muayyen olan müddetle ödemelidir. Yapılan sözleşmelere riayet lâzımdır. (Ve eğer) borcunu böyle vaktinde ödemeye hali müsait olmayıp (yoksul) bir durumda bulunur (ise o halde) onun (genişlik zamanına) borcunu verebilecek bir şeye sâhip olduğu vakta (kadar) mühlet vermeli (intizar etmelidir.) Bu bir ictimâî yardımdır, sevaba vesiledir.

(Ve eğer) o alacağınızı o zavallı borçluya (bağışlarsanız) bu bağışlama (sizin için hayırlıdır) ona mühlet vermekten daha iyidir, daha çok sevaba vesiledir. O biçare borçluyu üzüntüden kurtarmış olursunuz. (Eğer bilir iseniz) böyle bir bağışlamanın mühlet verekten daha hayırlı olduğunu bilir, takdir ederseniz öyle yapınız, büyük bir insaniyet gösteriniz, sevaba, uhrevî mükâfata fazlasiyle nâil olunuz.
281. Ve o günden korkunuz ki, o günde Allah Teâlâ’ya döndürüleceksinizdir. Sonra herkese kazanmış olduğu tamamen verilecektir. Ve onlara zulmedilmeyecektir.

281. Bu âyeti celile de insanlığı uyanıklığa ve âhiret hayatını temine dâvet etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar! dünyevî işlerinizi, alış verişlerinizi meş’ru bir şekilde yapınız. (Ve o) âhiret (gününden) kıyamet gününden (korkunuz ki, o günde Allah Teâlâ’ya) onun yüce mahkemesinde onun mânevî huzuruna (döndürüleceksinizdir.) Orada muhasebeniz yapılacaktır. (Sonra herkese) dünyada iken (kazanmış olduğu) iyi veya kötü amellerinin mükâfat ve cezası (tamamen verilecektir.)

Haklarında ilâhî adalet tecelli edecektir. (Ve onlara zulm edilmeyecektir.) Güzel amelleri noksanlaştırılmayıp çirkin amelleri de artırılmayacaktır. Ebedî azaba uğrayacaklar da kendilerinin dünyadakikötü amellerinin, devamına kararlı oldukları çirkin itikatlarının cezasına uğramış olacaklardır. Fakat Cenâb-ı Hak mü’min kullarına güzel amellerinin kat kat üstünde sevaplar ihsan buyuracaktır ki, bu da sırf O’nun ilâhî bir lütfudur. Artık insanlar daha dünyada iken güzel itikafta, güzel amelde bulunmalı, âhiret hayatını daima gözü önünde tutmalı, orası için hazırlıklı bulunmaya çalışmalıdır.

§ İbni Abbas radiyallahü tealâ anhdan rivayet olunduğuna göre bu âyeti kerime, en son nâzil olan bir âyeti celiledir. Veda haccı esnasında Rasûli Ekrem hazretleri Arafatta vakfede iken


Bugün sizin için dininizi tamamladım. Maide 5/51)

âyeti kerimesi nâzil olmuş; Hz. Peygamber’in peygamberlik vazifesinin tamamlanmış olup âhirete teşrif edeceklerine işaret olunmuştu.

Sonra da işbu


âyeti celilesi nâzil olmuş, bundan sonra peygamber efendimiz yirmi bir gün veya seksen bir gün, veya yedi gün ve diğer bir rivayete göre de üç saat kadar yaşamış, sonra âhiret âlemine teşrif etmiştir. Sallallahü tealâ aleyhi vesellem..
282. Ey mü’minler! Belirli bir vakte kadar bir borç ile borçlandığınız zaman onu yazınız ve bir kâtip, onu aranızda adilce bir şekilde yazıversin. Ve Kâtip Cenâb-ı Hak’kın ona öğretmiş olduğu gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Ve hak kendi üzerinde bulunan kimse, yazdırsın. Ve Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korkusundan ondan bir şey eksiltmesin. Ve şayet borçlu şahıs, aklı ermez veya zayıf veya doğruca yazdıramayacak durumda bulunursa onun velisi adalet üzere yazdırıversin. Ve sizin erkeklerînizden iki kişiyi de şahit tutunuz.
Ve o iki şahit erkek olmazsa şahitliklerine razı olacağınız kimselerden bir erkek ile iki kadını şahit tutunuz. Bu iki kadından biri unutacak olursa ona diğeri hatırlatsın. Şahitler de dâvet edildikleri zaman kaçınmasınlar. Siz de az olsun, çok olsun onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyiniz. Böyle yapmanız. Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha kuvvetlidir.
Ve şüpheye düşmemeniz için daha yakın bir sebebtir. Meğer ki aranızda hemen devredeceğiniz hazır bir ticaret muamelesi olsun. O halde bunu yazdırmadığınızdan dolayı sizlere bir günah yoktur. Ve alım satım yaptığınız vakitte de şahit tutunuz. Kâtip de, şahit de zararlandırılmasın. Ve eğer yaparsanız, şüphe yok ki bu sizin için bir kötülüktür. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz. Ve Yüce Allah sizlere öğretiyor. Ve Yüce Allah herşeyi hakkıyla bilir.

282. Bu âyeti kerime, meş’ru şekilde yapılacak borçlar ve ticarî muameleler hakkında riayet edilecek usulü ve âdil Katip ile şahitler hakkındaki lâzım gelen vazifeleri bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler) aranızda (belirli bir vakte kadar bir borç ile borçlandığınız) meselâ: Ödünç alıp verdiğiniz, veya “selem” yoluyla yani peşin para ile veresiye mal sattığınız (zaman onu) o borcu müddetiyle beraber (yazınız.) Çünkü bu bir belgedir. İlerde ihtilâf ve anlaşmazlık çıkmasına mânidir.

Maamafih bunu yazmak, müstehaptır yoksa her halde vacip değildir. (Ve bir kâtip, onu aranızda adilce bir şekilde yazıversin.) Eksik veya noksan olarak yazmasın, açık anlaşmazlığa mani bir tarzda kaleme alsın. Bir tarafı tutmasın, (Ve kâtip, Cenab’ı Hak’kın ona öğretmiş) lütûf ve keremiyle ona yazma kabiliyetini vermiş (olduğu gibi yazmaktan kaçınmasın.) Cenâb-ı Hak’kın kendisine verdiği bu kabiliyetin bir şükür ifadesi olmak üzere bunu yazmaktan kaçınmasın da öylece (yazsın.)

Eğer başka yazacak kimse bulunmazsa bunu yazmak o kâtip için bir vazife olmuş olur. Birçok borç muamelelerini yazdırmaya ihtiyaç görülmektedir. Bunun içindir ki, birçok yerlerde birer noter daireleri mevcuttur. (Ve) bu husustaki belgeyi, senedi (hak) borç (kendi üzerinde bulunan kimse yazdırsın) çünkü borçlu olan odur. Onun ikrarı lâzımdır. İnkârı durumunda aleyhinde şahitlik edilecek olan da odur.

(Ve Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korksun da ondan) o haktan, o aleyhine yazılacak borçtan (bir şey eksiltmesin) noksan ikrar ve itirafta bulunmasın. (Ve şayet borçlu şahıs: Aklı ermez) noksan akıllı, mübzir = malını boş yere sarfeder bir kimse ise (veya zaif) çocuk veya ihtiyar, aklî dengesi bozulmuş ise (veya doğruca yazdıramayacak durumda bulunursa) meselâ, dilsiz veya ifade edemeyecek bir halde ise (onun velisi) babası, vasisi veya işlerine usulen tâyin edilmiş olan vekili veya tercümanı (adalet üzere yazdırıversin.) Yazılacak bölgede bir noksan,bir fazlalık bulunmasın. (Ve) ey müslümanlar!.

(Sizin erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutunuz) bu şahitlerin akilbaliğ, hür, müslüman ve töhmetten berî olmaları lâzımdır. Borçlu, gayri müslim ise şahitlerin de gayrimüslim olması câizdir. (Ve o iki şahit erkek olmazsa şahitliklerine razı olacağınız) şahitliklerini hoş göreceğiniz, şahitliklerine itimat edeceğiniz (kimselerden bir erkek ile iki kadını şahit tutunuz).

Bunların şahitlikleri mal, hususunda ve hanefiyyeye göre cezalardan başka diğer hususlarda da câizdir. İslâm hukukçularından bazılarına göre de malın dışındaki hususlar iki erkeğin şahitliği olmadıkça sâbit olamaz, İmam Şafîye göre ise kadınların daha ziyade bilecekleri hususlar meselâ: Doğurma, süt emzirme, dulluk, süyubet, bekâret gibi şeyler bir erkek ile iki kadının şahitliği ile sâbit olacağı gibi dört kadının şahitliği ile de sabit olur. (Bu iki kadından biri unutacak olursa ona) hadiseyi (diğeri hatırlatsın) yani; Bu iki kadından biri şahiti olduğu malî bir muameleyi geçici olarak unutmuş olursa diğeri ona hatırlatır.

Yoksa yalnız diğerinin haber vermesine binaen şahitlikte bulunamaz, bunu şahitlikten evvel olduğu gibi kendisinin de hatırlaması lâzımdır. (Şahitler de dâvet edildikleri zaman) gelip şahitlikle bulunmadan (kaçınmasınlar) şahitliklerini saklayarak bir hakkın zayi olmasına sebebiyet vermesinler.

Şayet şahitler, mahdut olup şahitlikle bulunmadıkları takdirde bir hak zâyi olacak ise onlar için şahitlikte bulunmak bir farz olmuş olur. (Siz de) Ey kâtiblerî. (Az olsun çok olsun onu) o borcu, ona ait belgeyi (vâdesine kadar) ne müddetle borç verilmiş olduğunu, onun diğer şartlarını (yazmaktan üşenmeyiniz.)

Hattâ bunları defterlere kaydetmek de pek uygundur. (Böyle yapmanız) borçları öyle detaylı olarak yazmanız (Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha kuvvetlidir.) Daha sağlamdır, daha faidelidir. (Ve şüpheye düşmemeniz için daha yakın bir sebeptir.)

Artık o borcun miktarı ve müddeti hususunda tereddüde mahal kalmamış olur. (Meğer ki, aranızda hemen) elden ele (devredeceğiniz hazır bir ticaret muamelesi olsun) satılan şey ile bedeli, hazır ve teslimleri peşin olsun (O halde bunu yazdırmadığınızdan dolayı sizlere bir günah yoktur) fakat mümkünse yazılması daha iyidir.

(Ve alım satım yaptığınız vakitde de şahit tutunuz) bu muameleyi gizlice değil, açıkça yapınız, tâ ki ilerde bir inkâra meydan kalmış olmasın. (Kâtip de, şahit de zararlandırılmasın) yazma ücreti var ise verilsin, şahitler uzak yerlerden getirilecek ise onların da yol masrafları ödensin, onlar ikide bir işlerinden, güçlerinden alıkonulmasın.

(Ve eğer) bunu yaparsanız) kâtibi de, şahitleri de zarara sokarsanız (şüphe yok ki, bu sizin için bir kötülüktür) bir günahtır, Allah’ın emrine karşı gelmektir. Bunun mânevî zararı size aittir. (Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun emirlerine, yasaklarına muhalef etten sakınınız. (Ve Yüce Allah sizlere öğretîyor) bu gibi içtimaî, iktisadî meseleleri sizlere bildiriyor. Bunların bir adalet, bir intizam dairesinde cereyanını temin edecek şeyleri sizlere bu kitabı mübin vasıtasiyle anlatıyor ve bildiriyor. (Ve Yüce Allah herşeyi hakkıyla bilir.)

Bu emrettiği, yasakladığı şeylerin lüzumunu, hikmetini bildiği içindir ki, sizlere tebliğ ediyor. Artık sizin vazifeni;? de bunlara riayet etmektir. Evet!. Cenâb-ı Hak, İlim ve hikmet sahibidir, kulları hakkında şefkatli ve merhametlidir. Bizlere Yüce Peygamberi ve Kur’ân’ı Kerim vasıtasiyle en doğru yolları göstermiştir.

Meşru şekildemal kazanmayı ve bu malları meşru şekilde muhafaza etmeyi ve artırmayı bizlere emir ve tavsiye buyurmuştur. Tâ ki: İktisadî hayatımızı meşru şekilde kalkındıralım, hayatımızı tanzim edip rahatça yaşayabilelim, bu mallarımızdan fakir ve düşkünlere yardım ederek dua ve sevap kazanalım. Ribâ gibi zararları faidesinden çok olan şeylerden kaçınalım, züht ve takvadan ayrılmayıp dünyamızı da ahretimizi de kazanmaya muvaffak olalım

§ Şahitliğin mahiyeti: Şahitlik, bir kimsenin bir şahısta olan hakkını isbat için “şahitlik ederim” lâfzıylâ hâkimin huzurunda ve davalının yüzüne karşı doğruyu söylemektir.

“Bu davacının bu davalı da borç olarak şu kadar alacağı olduğuna şahitlik ederim” denilmesi gibi. Böyle bir haberi verene şahit denir. Lehine şahitlik edilen kimseye “meşhudünleh” ve aleyhine şahitlik edilene “meşhudunaleyh” şahitlik edilen hususa da “meşhudunbih” denilir. Şahitliklerin Önemi:

§ Şahitlik sebebiyle birçok haklar korunmuş, cemiyet hayatında adalet ve intizam temin edilmiş bulunur. Bunun içindir ki, şahitlerin özelliklerine de çok dikkat etmek icap eder. Tâ ki: Hakikate aykırı şahitliklere meydan verilmemiş olsun.

Binaenaleyh müslümanlar arasında meydana gelecek şahitliklerde şahitlerin büluğ çağına ermiş, akıllı, müslüman töhmetten beri olmaları şarttır. Müslüman kadınların şahitliklerine gelince, İslâm hukuku, sırf hikmet ve menfaat olduğundan bu hususta onların şahitlik alanlarını hikmetin gereğine göre tâyin buyurmuştur. Malumdur ki, kadınlar genel olarak erkekler kadar muameleler ile meşgul değildirler.

Onlar gördükleri muameleleri erkekler kadar hatırlarında tutacak bir durumda bulunmazlar. İçlerinde hâfızaları daha kuvvetli olanlar bulunabilir. Fakat hüküm çoğunluğa göredir. Kadınların zihinleri o gibi şeyler ile fazla alâkadar olmaz. Binaenaleyh kadınların kısas, zina cezası gibi hususlarda şahitlikleri aslâ makbul olmadığı gibi diğer birçok muamelelerde yalnız kadınların veya bir erkek ile bir kadının şahitliği de makbul değildir.

Kadınlar, ekseriyetle kendi evlerinde yaşayıp dışardaki işler ile meşguliyetler! bulunmadığı ve çok kere hislerine mağlûp olup bir hadiseyi olduğu gibi görebilemiyecekleri cihetle onların yalnız başlarına şahit olmaları uygun görülmemiştir.

Binaenaleyh malî işlerde de yalnız kadınların şahitlikleri câiz olmadığı gibi bir kadının bir erkekle beraber şahitliği de kâfi değildir. Belki bir erkekle beraber en az iki kadın şahitlikle bulunmalıdır. Bu hususta iki kadın bir erkeğe denk olur ve bu iki kadından biri hadiseyi geçici olarak unutmuş olursa diğeri ona hatırlatır. Şu kadar var ki, yalnız kadınların bilecekleri bazı hâdiselerde onların da yalnız başlarına şahitlikleri kabul edilir. Velevki bir kadın olsun.

Meselâ: Bir çocuğun hangi bir kadından doğmuş olması, bir kadın ebenin şahitliği ile de sabit olabilir. Çünkî bunu en ziyade kadınlar bilebilirler. Aynı şekilde: Kadınlar hamamında bir kadın öldürülecek olsa yalnız diyeti alınmak için buna kadınların şahitlikleri kabul edilir. Şu kadar var ki, bununla kısas icra edilemez. Ceza hususunda kadınların şahitlikleri bütün müctehitlere göre câiz değildir.Kısacası: Sırf hikmetten ibaret olan İslâm hukuku, şahitlik hususuna çok ehemmiyet vermiş kamu hukukunun korunması için en uygun hükümleri koymuştur.
283. Ve eğer siz bir sefer üzerinde iseniz ve bir yazıcı da bulamaz iseniz alınan rehinler kifayet eder. Fakat bazınız bazınıza emin olursa kendisine emniyet olunan, emaneti ödesin. Ve Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korksun. Şahadeti de gizlemeyiniz. Onu kim gizlerse şüphe yok ki, onun kalbi günahkârdır. Ve Allah Teâlâ sizin yapacağınız şeyleri bilir.

283. Bu âyeti kerime, borçların rehinler ile de emniyet altına alınacağını ve şahitliğe önem vermek gerektiğini göstermektedir. Şöyle ki: Ey borç alıp vermek isteyenler!. (Ve eğer siz bir sefer üzerinde iseniz) yani yolcu bulunuyorsanız veya sefere yönelmiş iseniz (ve bir yazıcı da bulamaz iseniz) bir borç senedi yazacak bir kâtibiniz de yok ise (alınan rehinler -kifayet eder-) bununla yetinebilirsiniz.

Bu rehin alınması, dinen uygundur ve malların korunması için faidelidir. özellikle birçok kimseler, sözlerinde durmuyorlar, borçlarını vaktinde vermiyorlar, bu gibi kimselerin yüzünden bazı zatlar, faizsiz borç vermek suretiyle iyilikte bulunmaktan çekiniyorlar. Rehin verilmesi ise bu gibi ödünçlerin verilmesine, sebep olur. Bu hususta bir güven vesilesi olur. Binaenaleyh sefer halinde bulunulmasa da yine rehin alınması câizdir.

(Fakat bâzınız bâzınıza emin olursa) borç verecek kimse, borçlanacak kimse hakkında iyi niyet besler, borcunu ödeyeceğine kanaat getirirse artık rehin almayabilir. Bu halde o (kendisine emniyet olunan) borçlu (emaneti) üzerindeki borcunu alacaklıya (ödesin) gördüğü iyiliğe karşı, hiyanette ve savsaklamada bulunmasın, bu insaniyet onuruna aykırıdır.

(Ve rabbi olan Allah Teâlâ’dan korksun) hakkı inkâr etmesin, emânet hukukuna riayetsizlik göstermesin, bunun büyük bir günah olacağını düşünerek Allah’ın azâbına uğramaktan kendisini korusun. Ey şahitler!. Ey borçlular!. (Şâhitliği de gizlemeyiniz) şahadetten kaçmayınız, şahitler şahadette bulunacakları gibi borçlular da kendi aleyhlerinde şahitlikte bulunarak borçlarını itiraf etmelidirler.

(Onu kim gizlerse) şahitliği ve borcu kim gizler ve inkâr eylerse (şüphe yok ki, onun kalbi günahkârdır) bu haksız muamelesi, bir kasde bağlı bir kötü düşünce mahsulü olacağından günahı da o derece büyüktür. (Ve Allah Teâlâ sizin yapacağınız şeyleri bilir) sizlerin borcu inkâr veya şâhitliği gizlemenizi ve bütün fiil ve hareketlerinizi tamamen bilir ona göre mükâfat ve cezâ verir. Artık bunu düşünüp de işlerinizi buna göre tanzim ediniz.

§ Deyin = Borç: Ödünç alma, harcamada bulunma, satın alma, kefil olma gibi bir sebeple zimmette, yani: Bir şahsın üzerinde sabit olan şeydir. Meselâ: Borç alınan on lira, bir dey indir. Bin liraya veresiye olarak alınan bir evin bu bedeli de bir deyindir. Başkasının tartılan veya ölçülen cinsten bir malını tüketme neticesinde tüketenin ödemesi gereken o kadar tartılır veya ölçülür bir mal da bir borçtur. Meselâ: Birisinin on kile buğdayı telef edilse telef edenin on kile buğday vermesi kendisine bir borç olmuş olur. Borç verene “dâin” borç alana da “medyun” denilir.

§ Rehin: Lûgatte sabit, daim demektir ve bir şeyi her hangi bir sebebden dolayı hapsetmek ve alıkoymaktır, İstilâhta: Bir malı ondan tamamen veya kısmen ödetilmesi mümkün olan bir hakkı, mal karşılığında o hak sâhibinin veya başkasının elinde gönül rızasıyla hapsettirmek ve alıkoymaktır. Böyle hapsedilen mala “merhun” da denilir. Rehin veren borçluya “rahin” ve hak sâhibi sıfatiyle rehin alan kimseye de “mürtehin” denilir. Bir hakkın ödetilmesini temin etmek için rehin almaya da “irtihân” denilmektedir.
284. Göklerde olanlar da, yerde bulunanlar da bütün Allah’ındır. Ve siz nefisinizde onları açıklasanız da veya gizleseniz de Allah Teâlâ sizî onunla hesaba çekecektir. Artık dilediği kimseyi mağfiret eder, dilediğine de azab eder ve Allah Teâlâ her şeye pek ziyade kadirdir.

284. Bu âyeti kerime, Allah’ın saltanatının genişliğini gösteriyor. Cenab’ı Hakkın bütün âlemlerde meydana gelen olayları bildiğini ve bunlara kadîr olduğunu bildirerek insanlığı uyanmaya dâvet buyuruyor.

Şöyle ki: (Göklerde olanlar da, yerde bulunanlar da bütün Allah’ındır.) yani: Göklerde, yerlerde, bunların içinde ve dışındaki bütün varlıklar da tamamen Allah Teâlâ’nın yaratıklarıdırlar, onun mülkünde ve tasarrufundadırlar. Bunlarda başkasının ortaklığı yoktur. (Ve siz nefsinizde olanları açıklasanız da, veya gizleseniz de Allah Teâlâ sizi onunla hesaba çekecektir.)

Güzel düşünenler bunun mükâfatını görecekleri gibi çirkin düşünenler de bunun cezâsını göreceklerdir. Fakat bir insan, kasdı, arzusu, tasdiki olmaksızın kalbine gelen şeytanî vesveselerden, kuruntulardan dolayı sorumlu olmaz. Çünkü bunlardan kalbi kurtarmak insanın kudreti dışındadır. Teklif ise insanın gücüne, kudretine maksat ve tasdikine göredir.

(Artık) Cenâb-ı Hak, (dilediği kimseyi) lütuf ve keremi ile (mağfiret eder) onun günahlarını affeder ve gizler (dilediğine de) ilâhî adâleti ve menfaat ve hikmet gereği olarak (azab eder) suçuna göre cezalandırır. (Ve Allah Teâlâ her şeye pek ziyâde kadirdir.) Binaenaleyh kullarının bütün gizli ve âşikâr fiil ve hareketlerini bilir, ona göre mükâfat ve cezâ verir, onun ilminden, kudretinden hiç bir şey dışarı çıkamaz. Artık ona göre herkes hareketini tanzime çalışmalıdır.
285. Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene imân etti, mü’minler de hepsi de Allah Teâlâ’ya ve onun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân etti. Biz Allah Teâlâ’nın peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırmayız dediler. Ve biz dinledik, İtaat da ettik, mağfiretini dileriz. Ey Rabbimiz diye niyâz ettiler.

285. Bu âyeti kerime, dinin esaslarını olduğu gibi kabul edip kendisine imân ve itaat edilmesinin bir kulluk vazifesi olduğunu gösterir. Şöyle ki: o (peygamber) yani: Nebi ve Resullerin sonuncusu olan Muhammed Aleyhisselâm (kendisine Rabbinden indirilene) Kur’ân’ı Kerim’e onun bütün beyanlarına (imân etti.) Allah tarafından inen mukaddes bir kitap olduğunu bilip tasdik eyledi.

(Mü’minler de) o mukaddes kitaba Kur’ân’ı Kerim’e inanıp onu tasdik eylediler. Evet! (Hepsi de) Yüce Peygamber de onun ümmeti olan mü’minler de (Allah Teâlâ’ya) onun birliğine, yaratıcılığına, yüceliğine ve kudretine imân etti (Ve onun meleklerine) de imân edip onlar birer muhterem kul olup ilâhî kitaplarıpeygamberlere getirmeğe vasıta olduklarını ve diğer yüce hizmetlerini bilip tasdik eylediler ve Hak Tealâ’nın (kitaplarına) da imân ettiler.

Bunların halkı irşat, insanlığa vazîfelerini öğretmek ve bildirmek için Allah tarafından indirildiğini bilip itirafta bulundular. (Ve peygamberlerine) imân ettiler, bunların halkı aydınlatmak, onlara dinî hükümleri bildirmek ve öğretmek için Allah tarafından gönderilmiş bulunduklarını bilip tasdikte bulundular. Kısacısı Hz. Peygamber de, müminlerden her biri de bu gibi dinî esasları bilip bunlara (imân etti) ve bu güzel inançlarını (biz Allah Teâlâ’nın peygamberlerinden hiç birisinin arasını ayırmayız) diye göstermiş oldular.

Evet. Bütün peygamberler, nübüvvet bakımından hepsi de aynı yüceliğe sahiptir. Hepsi de Hak tarafından ilâhî dinî bildirmekle görevlendirilmiştir. Bu bakımdan aralarında fark yoktur. Ancak bir kısmına risalet verilmiş, yani ayrıca bir kitap, bir şeriat ihsan buyrulmuştur. Bunların bazısı bazısına Allah tarafından üstün kılınmıştır. Nitekim bizim peygamberimiz peygamberlerin sonuncusu, resûllerin en üstünüdür.

Fakat böyle bir üstünlük ciheti, onların esasen Allah tarafından gönderilmiş birer yüce peygamber olmak hususundaki birlikteliklerine engel değildir ve aralarında farklılık gerektirmemektedir. İşte mü’minler, bunların peygamberlik itibariyle aralarında bir fark olmadığını bilip tasdik ederler (ve bîz dinledik) Allah tarafından gelen emir ve yasakları anladık, (itaat da ettik.) Onlardaki emirlere, yasaklara boyun eğdik ve kabul eyledik. (Mağfiretini dileriz ey Rabbimiz!.) İnsanlık hali kusurlardan uzak olamayız. Kulluk vazifelerimizi yapmada kusur edebiliriz. (Diye niyâz ettiler.) Evet… Kulluğun şanına yakışan, acz ve küşüm itiraf ile Allah’ın mağfiretini niyâz etmektir.
286. Allah Teâlâ bir kimseye gücünden başkasını teklif buyurmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehinedîr. Ve kazandığı kötülük de kendi aleyhinedir. Ey Rabbimiz!.. Eğer unuttuk ise veya hatâ ettik ise bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Ve bize bizden evvelkilere yüklemiş olduğun gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim için kendisine takat bulunmayan bir şey de yükleme. Ve bizden af buyur ve bizim için mağfiret buyur ve bizlere merhamet kıl, sen bizim mevlâmızsın. Artık kâfirler olan kavim üzerine bizlere yardım et.

286. Bu âyeti celile de Cenab’ı Hakkın kullarına lütfen gösterdiği kolaylıkları kulların da o kerem ve rahmet sahibi olan Yüce Allah’a ne şekilde duada, yakarış ve niyazda bulunacaklarını bildiriyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ bir kimseye) kullarından mükellef bir şahsa (gücünden) kudret ve takatinin müsait olacağı şeylerden (başkasını teklif buyurmaz.) Bir ilâhî lütuf olmak üzere hakkınızda böyle meşakkatli şeyleri emretmez. Nitekim hasta bir kimse, bu halde oruç tutmakla veya fakir bir kimse, zekât vermekle mükellef bulunmaz. Ve (herkesin kazandığı iyilik kendi lehinedir) ibâdet ve itaatinden dolayı kendisi yararlanır.

(Ve kazandığı kötülük de kendi aleyhinedir.) Evet… Kötülüğü emreden nefsinin zorlamalarından dolayı işlediği ağır, gayri meşru kazancı da kendi aleyhine, kendi zararınadır. Artık her insan bunları düşünüp ona göre hareketlerini tanzim etmeli değil midir. Ve dâima Allah’ın korumasına sığınarak şöyle dua ve niyazda bulunmalıdır: (Ey Rabbimiz!. Eğer unuttuk ise veya hâta ettik ise bizisorumlu tutma.) Ey Rabbimiz!. İfrat ve tefrit sebebiyle veya dikkatsizlik ve benzeri sebeplerle bizden meydana gelip unutmaya, hataya yol açacak işlerden dolayı bizi sorumlu tutma, azâba uğratma (Ey Rabbimiz ve bize bizden evvelkilere yüklemiş olduğun gibi ağır yük yükleme.) Bize meşakkatli şeyleri teklif buyurma.

Nitekim İsrail Oğulları böyle şeylerle hikmet gereği sorumlu tutulmuşlardı. Meselâ: Onların mallarının dörtte birini vergi vermeleri lâzımdı, elbiselerine dokunan bir necasetin dokunduğu yeri kesmek icâbediyordu, bazı günahlardan dolayı intihar etmekle mükellef idiler, başka suretle tövbeleri kabul edilmezdi. (Ey Rabbimiz!. Bizim için kendisine takat bulunmayan bir şey de yükleme). Bizleri bir takım belâlara, gücü aşan düşman hücumlarına, insan gücünün üstünde tekliflere mâruz bırakma.

Evet Cenab’ı Hak, mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir, insanın âcizliğini göstermek için ve başka hikmetlerden dolayı kullarına kudretlerinin üstünde teklifte de bulunabilir. Bize düşen vazîfe ise onun affına lütuf ve keremine sığınmak, bunları o kerem ve rahmet sahibi Rabbimizden şöyle niyâz eylemektir. Ey mukaddes Rabbimiz! (Ve bizden) günahlarımızı da (af buyur) yok et (ve bizim için mağfiret buyur.) Günahlarımızı gizle, bizi sorumlu tutarak insanlar arasında utanç verici duruma düşürme (Ve bizlere merhamet kıl.)

Lütufta bulun, başarılar ihsan et, çünkü senin rahmetin olmadıkça ne güzel amellerde bulunabiliriz, ne de çirkin amelleri terkedebiliriz. (Sen bizim mevlâmızsın) sen bizim efendimizsin. Bizler ise senin kulların bulunuyoruz, sen bizim yardımcımızsın, işlerimizin yöneticisisin.

Biz her bakımdan senin kulunuz, sana muhtacız. Bütün başarılar sendendir. (Artık kâfir olan kavim üzerine) senin apaçık dinini inkâr eden bozgunculara karşı (bizlere yardım et.) Bizleri onlara üstün kıl, bizleri dinini yüceltmede başarılı kıl. İslâm diyarını, İslâm milletini koru, onları maddî ve mânevî sahalarda düşmanlarına galip eyle. Ey ulu mevlâmız!. Ey yardımcımız koruyucumuz olan mukaddes ve Yüce Rabbimiz!.

§ Kendisinde bakare hâdisesinden bahsolunan sûre’i celile, bu âyeti kerime ile sona ermiştir. Mücahit, İbni Sirin gibi bazı zatların rivayetlerine göre bu son iki âyet, Cibril! emin vâsıtasiyle nâzil olmamıştır. Rasûli Ekrem Efendimiz bu mübarek iki âyeti Miraç gecesinde vâsıtasız işitip almıştır. “Bu son âyeti celilenin sebebi nüzuli hakkında şöyle bir rivâyet vardır:

Vaktaki: “Nefsinizde olanı açığa çıkarsanız da gizleseniz de Allah Teâlâ onlar ile sizi sorumlu tutacaktır”. Mealindeki âyeti kerime, nâzil oldu; ashabı kiram büyük bir endişeye düştüler, biz bir takım şeytanî hâtıralardan, vesveselerden kendimizi nasıl koruyabiliriz?. Bunlar bizim irademiz olmaksızın ansızın kalblerimize doğuyor, bunlardan dolayı sorumlu olursak vay halimize!, demek istediler.

Bununla beraber de yine hakkın her hükmüne itaatkâr olduklarını göstererek: “Biz işittik, itaat da ettik” dediler. Bunun üzerine bu son âyeti kerime nâzil olmuş, kendilerinin güç ve takatinde olmayan şeylerden dolayı insanların uhrevî sorumluluk taşımayacakları kendilerine müjdelenmiştir. Ne büyük ilâhî lütuf!

§ Nisyan, bilinen bir şey hakkında bilahara, gaflette bulunmak onu unutmak demektir. Böyle bir nisyan, âhiretle ilgili bir sorumluluğugerektirmese de, bizzat vücûba ve unutulan şeyin yerine getirilmesinin vacip oluşuna aykırı değildir. Meselâ: Bir namaz, bir borç unutulmuş olsa da yine edası, kazası icabeder. Hatıra gelince veya başkası haber verince namaz kaza edilir, borç da ödenir. Böyle bir nisyan, bir lâubalîlik, bir ihtiyatsızlık yüzünden meydana gelirse, bu mânevî sorumluluğu da gerektirir.

§ Hata ise: Kendisinde insanın hususî bir maksadı bulunmayan bir kusurdur. Bu da bir ihtiyatsızlık bir alâkasızlık neticesi olmamak şartiyle Allah’ın hakkının ve uhrevî sorumluluğun düşmesi hususunda bir özür olmaya bağlıdır. Hattâ meşru bir içtihat neticesinde, müctehitlerin birer iyi niyetle ve ilmî usuller dairesinde yaptıkları İctihatlar neticesinde meydana gelen hatalarda affedilmiştir.

Hattâ bir kat sevâba da vesiledir. Fakat bir dikkatsizlik neticesi olarak insanların hukukuna ait hatalar, her şekilde affedilmiş değildir. Bu hakların mümkün mertebe ödenmesi icabeder. Tam bir özür sayılmaz. Meselâ: Kuşlara atılan bir merminin isâbetiyle bir insanın ölmesine sebebiyet verilse bundan dolayı kısas lâzım gelmezse de diyet adıyla tazminat verilmesi icabeder.

Binaenaleyh haddizatında unutmaya ve hataya sebebiyet verecek hallerden kaçınmak lâzımdır, ihtiyat gereklidir. Bununla beraber bu gibi hususlarda Allah’ın korumasını rica etmek, ilâhî afvı istemek de bir kusur itirafıdır, bir kulluk vazifesidir.

§ Bu sure-i celilenin ve bilhassa bu son iki âyeti kerimenin fazîleti hakkında birçok hadis vardır. Kısaca kütübi sitte de İbni Mesut radiallahü anhtan şu hadisi şerif mervidir:


= Bakara sûresinin âhirindeki iki âyeti kerimeyi her kim geceleyin okursa ona yeter. Yani onu zararlı hayvanlardan ve şeytandan korur veya o geceyi ibâdetle geçirmiş gibi olur. Velhâsıl: Bu gibi mübârek âyetlerin okunmasıyla daîma kulluk lisanımızı süslemeye, kalblerimizi aydınlatmaya çalışmalıyız. Yüce Allah hepimizi ilâhî feyizlerine kavuştursun Amin!.

Daha yeni Daha eski