Al-i İmran Suresi Tefsiri

Al-i İmran Suresi Tefsiri

KURAN’I KERİM TEFSİRİ

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Al-i İmran Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması

Bismillâhirrahmânirrahîm

1. Elif, lâm, mim

1. Bu mübârek kelime için bakare sûresinin birinci âyeti olarak açıklama yapılmıştır. Âli İmran sûre-i celilesi Medine-i Münevverede nâzil olmuştur, İki yüz âyeti kerimeyi kapsamaktadır. Bu (Elif, lâm, mim) de bunun birinci âyeti bulunmaktadır.

“İmran, Musa Aleyhisselâm ile Hârûn Aleyhisselâm’ın ve kız kardeşlerinin babasıdır. Bu muhterem zatlara ve onlara çocuk ve torunlarına (Ali Imrân), bu mübarek süreye de Âli Imrân sûre-i denilmiştir. Çünkü bu sûre-i celilede onların durumlarına dair bilgiler verilmiştir. Kendilerini Âli İmrândan sayan, fakat onların yolunu bırakıp küfrü ve şirke sapan kimseleri ikaz ve irşat için bunların dikkat nazarları çekilmiştir. Evet.. Bu sûre-i celile, Cenâb-ı Hakkın birliğini, yüce vasıflarını bildirmektedir.

Bütün insanlığı ve özellikle imran ailesine mensup olduklarını iddia ettikleri halde sonradan birbirine karşı pek inkârcı ve düşmanca tavır almış olan kavimleri bir birlik dairesine dâvet etmektedir. Bütün Peygamberlerin tasdik edilmesini emir eylemektedir.

Onların da Allah’ın birer kulu olup Allah’ın birliğini ümmetlerine bildirmiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Onlardan bazılarını inkâr etmek veya bazılarını ilah kabul etmenin aslâ caiz olamayacağını da açık bir şekilde hatırlatmaktadır, İslâm milleti hakkında tecelli eden ilahi lütufları ve onların elde ettikleri maddî ve mânevî fetihleri de hatırlatarak din yolunda sebat etmelerini, hikmet gereği vakit vakit uğrayacakları bazı zahmetlere, musibetlere karşı da tam bir olgunlukla sabır ve direnç göstermelerinikendilerine emir ve tavsiye buyurmaktadır.

Sebebi nüzul: Müfessirlerin rivayetlerine göre bu Âli İmran sûresinin evvelindeki seksenden fazla âyetin inmesine şu hâdise sebep olmuştur. Necran diyarındaki Hıristiyan gurubunun ileri gelenlerinden, rahiplerinden altmış süvari Medine-i Münevvere’ye gelip birkaç gün kalmışlar ve Mescid-i Saadette peygamberin huzuruna kabul edilmişlerdi. Namaz vakti gelmişti, peygamberin müsaade etmesinden dolayı Mescid’i Saadet’te doğu tarafına yönelerek namazlarını kıldılar.

Seyyid ve Akıp adındaki reisleri, Rasûli Ekrem Efendimizle sohbette bulundular. Peygamber Efendimiz: İslâmiyeti kabul ediniz, diye buyurdu. Onlar da biz zaten senden evvel müslüman bulunmaktayız deyince Rasûli Ekrem Hazretleri, yok siz yalan söylediniz, sizi İslâmiyetten men eden üç şey vardır:

Birincisi, Allah Teâlâya oğul isnat etmenizdir.

İkincisi Haça ibâdet etmenizdir.

Üçüncüsü de domuz eti yemenizdir.

Onlar da dediler ki: Ya İsa, Allah’ın oğlu değilse onun babası kimdir? Bunun üzerine hepsi de İsa Aleyhisselâm hakkında söz söylemeye başladı. Bunlardan bazıları, İsa Allah’tır, diyordu, bazıları da İsa Allah’ın oğlu diyordu, bazıları da üçün üçüncüsü diyerek “teslise” inanıyordu. Bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olmuştur. Rasûli Ekrem, Sallallahü aleyhi vesellem efendimiz onlara dedi ki: Siz bilmez misiniz ki, herhangi bir çocuk babasına benzer. Onlar da evet.. dediler.

Hz. Peygamber buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, bizim Rabbimiz şüphe yok ölmeyen diridir, İsa’ya yokluk ulaşacaktır. Onlar da: Evet.. dediler. Rasûli Ekrem buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, bizim Rabbimiz şüphe yok her şeyi idare eder, her şeyi korur, rızıklandırır.. Onlar da evet dediler. Yüce peygamberimiz buyurdu ki: İsa bunlardan bir şeye sahip midir?

Onlar dadediler ki: Hayır.. Yine Yüce Peygamberimiz buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, Allah Teâlâ’ya şüphe yok yerde ve gökte hiç bir şey gizli kalmaz. Onlar da evet dediler. Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun peygamberimiz buyurdu ki: Cenab’ı Hak bildirmedikçe İsa bunlardan bir şey bilebilir mi?.. Onlar da dediler ki: Hayır bilemez. Yine Rasûli Ekrem Hazretleri buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, İsa’nın anası ona yüklü kaldı, sonra onu diğer analar gibi doğurdu, sonra da ona diğer çocuklar gibi süt verdi, yiyecek ve içecek verdi, İsa’da diğer çocuklar gibi, yer, içer, dışarıya çıkar oldu.

Onlar da: Evet.. dediler. Artık Rasûli Ekrem Efendimiz buyurdu ki: O halde İsa öyle sizin iddia ettiğiniz gibi nasıl olur da Allah’ın oğlu olabilir?.. Bunun üzerine o hey’et sukûta mecbur olmuştur. Mamafih içlerinden bir zat, müslümanlığı kabul etmiş ise de, diğerleri yine mallarında ısrar etmişlerdi. Hattâ demişlerdi ki: Ya Muhammed Aleyhisselâtı Vesselâm: Siz iddia etmiyor musunuz ki, İsa Allah’ın kelimesidir ve Allah’tan bir ruhtur? Resûlüllah Efendimiz de: Evet öyledir.. deyince dediler ki: İşte bu bize kifayet eder. Bunun üzerine



( Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler…) âyeti kerimesi de nâzil olmuştur ki: Onların böyle müteşabihattan olan âyetlere tâbi olup da açık olan, muhkemattan bulunan âyetlerden yüz çevirdiklerini bir kınama olarak bildirmektedir.. Bunlar peygamberin irşadını kabul etmeyip küfürlerinde sebat edince bunlar karşılıklı lanetleşmede bulunması için Resûlüllah’a vahiy nâzil olmuştu.

Peygamber Efendimiz de bunlarılanetleşmeye dâvet etti, fakat düşünüp taşındılar, lanetleşme neticesinde mahvü perişan olacaklarını anladıkları cihetle gelip lanetleşmede bulunmaktan vaz geçtiklerini söylediler ve bize bir zâtı hakem tâyin et, mallara dair aramızda ortaya çıkacak ihtilâflardan dolayı aramızda hükmetsin dediler. Rasûli Ekrem Efendimiz de Ashabı kiramdan (Ebu Übeyde Bini! Cerrahi) hakem tâyin buyurdu.. “Necran” adında üç kasaba vardır. Biri Yemen’de, diğerleri de Havran ile Kûfede’dir..

Bu Hıristiyan grubu, Yemen’deki Necran halkındandı. Bunlar böyle İslâmiyeti kabul etmemişlerdi. Fakat anılaşma yaparak İslâm tebâsına girmeyi kabul etmiş, Ebû Übeyde Hazretlerini de bir hakem olarak yurtlarına alıp götürmüşlerdi. Sonra bu Necran bölgesi Resulûllah’ın hicretinin onuncu senesinde sulh yoluyla feth edilmiştir. Rasûli Ekrem’in Necran gurubuyla olan konuşması, bir tartışma mahiyetinde bulunmuştur. Bu gösteriyor ki: Dini tebliğ etmek, şüpheleri gidermek için tartışmada bulunmak, büyük peygamberlerin sanatıdır, mesleğidir. Haşeviye gurubu böyle bir konuyu ve görüşü inkâr ederler ki, bu inkâr, katiyyen yanlıştır.

2. Allah Teâlâ ki, ondan başka ilah yoktur, hayy ve kayyum olan odur.

2. Bu âyeti kerime: Dinin esası olan Allah’ın birliği inancını beyan etmekte ve Cenab’ı Hak’tan başka yaratıcı ve mabud bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ ki) bir Yüce yaratıcıdır, eşi ve benzeri olmaktan uzaktır. (Ondan başka ilah yoktur) hiç bir şey, hakkıyla mabudluk ve, Yaratma ve yöneticisi sıfatiyle vasıf lanamaz. Bütün varlıkların Yaratıcısı terbiye edicisi ve yöneticisi O’dur ve (hayy ve kayyum olan odur.) O Yüce yaratıcı daima diridir. Onun evveli ve ahîrî olamaz.

Ezelîdir, ebedîdir. Vebütün mahlûkatı üzerinde yönetici, idareci, ve selahiyet sâhibi olan ancak odur. Bütün gökler, yerler onun kudreti ile sonradan meydana gelmiştir. İşte bu mükemmel şeyleri meydana getirmiş olan O Yüce Yaratıcısı, Hz. İsa gibi nice muhterem zatları da meydana getirmiştir. Artık O’nun Yaratma ve sıfatlarına ilahlık yaratılan, sonradan meydana getirilmiş bulunan şeyler nasıl ortak olabilir?.. Hallâkı müküvvenat birdir. Eltafına halkı müftekirdir. Etmiş şu bedia zari dehn. Hurşîd! kemalinin sipehri Olmakta bu lâvha-i tabiat. Mîr’atı hikem nümayı vahdet Her hadisenin lisanı hali, tevhid ediyor o Zülcelâli Tezyin ediyor cihanı kudret. Yarab! Bu ne cilvei meşiyet

3. O Yüce Allah, senin üzerine kitabı, kendisinden evvelki kitapları tasdik edici olarak hakkıyla indirdi, Tevrat ve İncil’i de indirmişti.

3. Bu mübârek âyetler, insanlara hidayet yolunu gösteren semavî kitapların varlığını, bunları inkâr ile küfür vadisine saplanmanın hiç bir şekilde doğru olamayacağını, bilâkis ilâhî azabı gerektireceğini bildirmektedir. Şöyle ki: Ya Muhammed! Aleyhisselâm, senin Yüce Rabbin (senin üzerine kitabı) Kur’ânı Kerim’i (kendisinden evvelki) semavî (kitapları tasdik edici olarak bihakkın) hak ve hakikate tercüman olarak, kat’î delillerle (indirdi.)

Azar azar, âyet âyet, sûre sûre indirdi, sana Cibriliemin vasıtasıyla vahiy buyurdu, bu kitaplar cümlesinden olmak üzere, (Tevrat ile incil’i de indirdi.) Tevrat’ı Hz. Musa’ya, Incil’i de Hz. İsa’ya birden indirdi. Bütün bu kutsî kitaplar, Allah Teâlânın birliğini, yaratıcılık ve diğer kutsî sıfatlarını beyan etmiştir. Artıkbunlara muhalif harekette bulunmak, bunları bozmaya ve değiştirmeye çalışmak, ve bir kısmını tasdik edip, diğer bir kısmını inkâr eylemek nasıl doğru olur…

4. Daha evvel, insanlara hidayet olarak ve furkânı da inzal buyurdu. O kimseler ki. Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ettiler, onlar için şüphe yok ki, şiddetli bir azap vardır. Ve Allah Teâlâ azizdir, intikam sahibidir.

4. Evet… Tevrat ile incil (daha evvel) Kur’ânı Kerim’in inişinden evvel inzâr buyrulmuştur. Bu kitapların hepsi de (insanlara hidayet olarak) bütün insanlara doğru yolu, dinî hükümleri bildirmek üzere Allah tarafından insanlık için büyük bir lütuf olarak indirilmiş bulunmaktadır. (Ve) özellikle (furkâni da) o pek müstesna bir kitabî ilâhî olan Kur’ânı da veya Zeburu da veya genel anlamda herhangi bir semavî kitabı da veya hak ile bâtılın arasını ayıran mucizeleri de o Yüce Allah (indirdi) meydana getirdi ki, o sayede üzerinize düşen kulluk vazifelerini bilerek cehalet ve sapıklıktan kurtulasınız.

Buna rağmen (o kimseler ki) o nefislerinin, şeytanlarının aldatmalarına kapılıp imâna muhalif harekette bulunanlar ki (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) onun mukaddes kitaplarını, onun meydana getirmiş olduğu parlak mucizeleri, hârikalar! (inkâr ettiler.) Bunların ilâhî mahiyetini kabul etmeyerek küfre düştüler. (Onlar için şüphe yok ki şiddetli bir azap vardır.) O küfürleri sebebiyle ebediyyen cehennemde azab görüp duracaklardır. (Ve Allah Teâlâ azizdir) her iradesini yerine getirmeye kadirdir.

Bütün işlere galiptir. Hiç bir şey onun tehdit ve müjdesinin yerine getirilmesine mâni olamaz. Ve Yüce Yaratıcı (intikam sahibidir.) Kutsal varlığını inkâr edip, emirlerine karşı isyan eden kimseleri en şiddetli cezalara, işkencelere uğratacaktır. O Yüce yaratıcının varlığına, birliğine, büyüklük ve kudretine şahadet eden bu kadar âyetler, durupdururken bunun aksine bir yol tutanlar elbette böyle muazzam azapları hak etmişlerdir. Artık daha fırsat elde iken uyanmalı, dini hakkı kabul edip hidayet ve selâmet yolunu takip etmeli değil midir?..

5. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ’ya ne yerde ve ne de gökte hiç bir şey gizli kalmaz.

5. Bu âyeti kerime; Cenab’ı Hakkın gayblan bildiğini ifade ederek insanları iki yüzlülükten, edep ve terbiyeye muhalif hareketlerden men etmek gibi bir hikmet taşımaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Şüphe yok ki) Allah Teâlâ sizlerin bütün hal ve hareketlerinizi bilir. Çünkü: (Allah Teâlâ’ya ne yerde ve ne de gökte) bütün varlık âleminde (hiç bir şey gizli kalmaz.) Artık Allah’ın azabından kurtulmak, ve ilâhî yardıma kavuşmak için ona göre hareketiniz!, akîdenizi tanzim edin ve düzeltin.

Böyle her şeyi tam olarak bilmek, Allah Teâlâya mahsustur. Böyle geniş kapsamlı bir ilme sahip olmayanlar haşâ yaratıcılık ve mabudluk sıfatına sahip olamazlar. Evet… İnsanlardan bir kısmı, bazı şeyleri bilseler de bu, Allah’ın ilmi karşısında pek cüz’îdir.

Mamafih bu da Cenab’ı Hakkın onlara vermiş olduğu bir kabiliyet sayesindedir. Cenâb-ı Hak dilerse o kabiliyeti kendilerinden derhal alabilir. İşte Hz. İsa gibi pek muhterem zatların bazı harikalar göstermiş, bazı gaybi bilgilere erişmiş olmaları da yine Cenâb-ı Hakk’ın onlara hikmeti gereği vermiş olduğu bir izin ve yetenek sayesindedir. Binaenaleyh onların ilimleri, kudretler! de sınırlıdır. Bütün varlıkları kuşatıcı değildir. Artık onlara yaratıcılık ve ilahlık sıfatı nasıl isnat edilebilir?..

6. O, O Yüce Yaratıcıdır ki, sizleri döl yataklarında dilediği gibi tasvir eder. O aziz, hâkim olan Allah Teâlâ’dan başka hakkıyla mabud yoktur.

6. Bu âyeti celile de Cenab’ı Hakkın kudret vehikmetini açıklamakta insan soyunu dilediği şekilde yaratmaya kadir olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Uyanınız, güzelce biliniz ki: (O) Yüce Allah bir (Yüce Yaratıcıdır) bütün (sizleri) bütün insanlığı ve nice hayat sâhibi şeyleri (döl yataklarında) analarının rahminde (dilediği gibi) erkek, dişi, beyaz, siyah; güzel, çirkin, azalar tam noksan olarak yahut başka şekillerde (tasvir eder) varlık sahasına çıkarır. Artık (o aziz) mülkünde tasarrufa her şekilde kâdir ve (hakîm) her eseri yaratması bir hikmete, bir faydaya dayanan (Allah Teâlâ’dan başka hakkıyla ibâdet edilmeye layık kimse yoktur.)

Böyle muazzam bir kudret ve hikmete sahip olmayan bir kimse, nasıl ilahlıkla vasıflanmış olabilir?.. Hıristiyan taifesi Hz. İsa’nın, bazı ölüleri, diriltmesi ve hastaları şifaya kavuşturmasına bakarak, onun Allah olduğunu kabul etmişlerdi. Halbuki Hz. İsa’nın böyle bir kudrete kavuşması sadece bir mucize olmak üzere kendisine Allah tarafından verilmişti. Maamafih onun bu kudreti sınırlıdır.

Yaratıcı olan zat ise bütün yaratıkları meydana getirmeye kadirdir. Bütün insan yavrularını analarının rahminde dilediği şekilde tasvire kadirdir. Çocukların analar, babalar vasıtasıyla dünyaya gelmeleri ilâhî bir âdet icabıdır. Yoksa Cenâb-ı Hak, dilediği kimseleri anasız, babasız olarak da yaratabilir. Nitekim Hz. Adem’i bu suretle yaratmıştır. Artık Hz. İsa’yı anası olduğu halde babasız yaratmış olması, onun ilahlığa sahip, Allah’ın oğlu olmakla vasıflanmış olmasını aslâ icabetmez. Artık, Hıristiyanların bu yaratma mes’elesini de bir senet kabul etmeleri aslâ doğru olamaz.

7. O Yüce Mabud ki, senin üzerine Kur’ânı indirdi. Ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar o kitabın aslıdır. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Artık kalplerinde eğrilik bulunan kimseler fitne aramak ve onu tevil arzusunda bulunmak için o kitaptan müteşabiholanına tâbi olurlar. Halbuki, onun tevilini Allah Teâlâ’dan başkası bilemez. İlimde rüsuh sâhibi olanlar ise “Biz ona iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır derler. Bunları tam akıllı zatlardan başkası düşünemez…

7. Bu âyeti celile, Kur’an’ı Kerim’den hakkıyla istifade eden zatlar ile onu kendi yanlış itikatlarına bir senet kabul ederek bâtıl görüşlerde yorumlarda bulunan kimselerin tavırlarını, ruhî durumlarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ya Muhammed!.. – Aleyhisselâm- O Yüce Mabuddur ki: (Senin üzerine kitabı) Kur’ân-ı Kerim’i âyet âyet, sûre sûre (indirdi, ondan) o ilahi kitaptan (bir kısmı muhkem âyetlerdir.) Mânâlarına delâletleri açık, ibareleri ihtimal ve benzerlikler! uzaktır (ki, onlar ümmül-kitaptır) yani: Kur’ân âyetlerinin aslıdır. Dini hükümler hakkında bunlara itimat edilir dayanılır.

(Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir.) Bunlar ile Allah’ın Muradının ne olduğu açıkça bildirilmemiştir… Çeşitli mânalarda ihtimalleri vardır. Muhkem âyetler ile sabit olanlara muhalif gibi görülür. (Artık kalblerinde eğrilik bulunan kimseler) bir takım bid’at sahipleri gibi ve bir takım haktan meyleden gayri müslimler gibi şahıslar (fitne aramak) insanları şek ve şüpheye düşürüp dinlerinden ayırmak için (ve onu tevil arzusunda bulunmak) onu kendi arzularına göre tevil etmek yorumlamak (için o kitaptan) Kur’ân’ın hikmetli beyanından (müteşabih olanına tabî olurlar), onların dış anlamlarına takılırlar.

Veya onları bâtıl surette tevil ederler (halbuki, onun) o müteşabihierden olan herhangi bir âyetin (tevilini) ondan muradın ne olduğunu, onu ne gibi bir mânaya yorumlamanın icabettiğini (Allah Teâlâ’dan başkası bilmez). Onu bilmek, Yüce Allah’a mahsustur. Onu hikmeti gereği o suretle inzal buyurmuştur. Bizim vazifemiz ise onun ilahi, kelâm olduğunu tasdik etmekle mânasını Allah’ın ilmine ısmarlamaktadır.

(Ilimde rüsuh) hakkıyla bilen ve sağlam itikat (sâhibi olanlarise) müteşabihatın da birer ilâhî kelâm olduğunu bilir, takdis eder ve (bîz ona İman ettik, hepsi de) muhkemlerde, müteşabihler de (Rabbimizin katındandır derler.) Öyle güzel bir itikat sâhibi olduklarını gösterirler. (Bunları) Kur’ân’ı Kerim’deki hükümleri (tam akıllı zatlardan başkası düşünemez.) Bunları güzelce takdir ve tevil ederek bunlardan istifade etmek ve öğüt alabilmek için tam akıl sâhibi olmak lâzımdır. Yoksa arzu ve heveslerine tâbi olan, yanlış anlayışları kabul eden, güzelce nazar ve tefekkürden mahrum olanlar, bu gibi Kur’ânî izahlardan istifade edemez ve uyanmış olamazlar.

§ “Mühkemât”; muhkemin cem’idir. Bundan maksat, lafzı ve mânası kesin olarak bilinen, nesih ihtimalinden uzak olan âyetlerdir. Bunlar başlıca iki nevidir. Biri (Liaynihi muhkemdir) ki onun neshe ihtimali olmadığı İlk iniş tarihinden itibaren anlaşılmıştır. Meselâ: Cenâb-ı Hakkın birliğine her şeyi bildiğine ve kıyametin vuku bulacağına dair olan âyetler bu nevi muhkemattandırlar. Diğeri de ligayrihi muhkemattır ki, ilahi vahyin kesilmesine, Rasûli Ekrem Efendimizin âhirete irtihaline binaen kendilerinde nesih ihtimali kalmayan âyetlerdir. Namaza, oruca, zekâta, mirasa ait âyetler gibi.

§ Müteşabihata gelince, bu da kendilerinden Allah’ın muradının ne olduğunu bilmek ümidi, ümmet hakkında kesilmiş olan âyetlerdir. Bunlar ile ne irade buyurulmuş olduğu bizim için kapalı bulunmuş olur. Müteşâbihât ta iki nevidir. Biri, kendisinden lûgat itibarıyla hiç bir şey anlaşılmayan lâfızlardır. Bazı sürelerin evvelindeki harfler gibi. Diğeri de lüğavî mânasını kasd edildiğine aklın veya diğer muhkem delillerin müsait olmadığı bazı tâbirlerdir.

Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. (Fetih 48/10) âyeti kerimesindeki “Yed = el” tabiri gibi ki, bunun lûgat itibariyle mânası malûm ise de Cenâb-ı Hak, azadan uzak olduğundan el tabirini ona bu mâna itibariyle isnad etmek caiz değildir, o halde bu da müteşabihtir. İşte Hz. İsa hakkındaki Mesih…. ancak Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve ondan bir ruhtur. (Nisa 4/171.) âyeti kerimesi, böyle müteşabihattandır. Artık bunlara istinaden kat’î bir hüküm vermek, caiz olamaz.

§ “Müteşabihatın hükmü”; Bunların hak olduğuna, birer ilâhî kelâm olduğuna inanmakla beraber bunların mânalarının kat’î surette tâyinini Allah’ın ilmine bırakmaktır. Selef alimleri, bu gibi müteşabihatı tevilden kaçınmışlardır. Ashabı kiramdan Malik İbni Enes, radiallahü anhden Rahman Arşa istiva etmiştir. (Taha 20/53) âyeti kerimesi sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: Istiva malumdur, keyfiyeti ise bizce meşhûldür. Buna İman vaciptir.

Bu konuda soru sormak ise bid’attır. Maamafih bazı zatlar, bu gibi müteşabihlerin şeriata aykırı olmayacak bir tarzda yorumlanabilecekleri görüşündedir. Meselâ: Cenâb-ı Hakk’a isnat edilen yedden murat, Allah’ın kudretidir, kâinat’ı idareetmesidir, denilmektedir. Böyle bir yorum, yanlış anlamalara meydan verilmemesi faydasından dolayı kabul edilmiştir. Zaten bazı lâfızlar vardır ki, onların lüğavî mânaları kasdedilmez, onlar lisan bakımından bir takım kinâyelerden ibaret bulunur. Nitekim: “Filân zat, bir milleti veya bir orduyu bir eliyle idare ediyor” denilir ki, bununla onun iktidarı iyi idaresi kastedilir.

§ “Müteşabihattan olan âyetlerin inişi, birer hikmete dayalıdır. Ve bunlar, insanlık için birer deneme ve imtihan vesilesidir. Tâ ki, onların mânâlarını kat’î surette anlamadıkları halde, onların hakkıyyetine İman ederek sevaba kavuşsunlar.

Bunları şeriata muhalif, cahilce bir surette tevile cüret edenler de azaba uğrasınlar. Maamafih istikbale ait bir çok hâdiselerin de zamanı insanlara hikmet gereği bildirilmemiştir. Nitekim kıyametin ne zaman kopacağını, güneşin ne zaman mağriptan doğacağını, deccalın ne zaman çıkacağını, Hz. İsa’nın da ne zaman yere ineceğini Cenâb-ı Hak, kullarına bildirmemiştir…

Bu suretle insanların daima uyanık bulunmaları, kendi bilgilerine güvenip bilgiçlikten sakınmaları ve daha nice şeyleri bilmediklerini anlayarak

âcizliklerini itiraf etmeleri gayesi de düşünülmüştü.

§ “Diğer bir bakımdan Kur’ân’ı Kerim’in bütün âyetleri muhkemdir. Şöyle ki: Bütün âyetler, mana bozukluğundan, lafız kusurlarından korunmuştur. Hepsi de tevatür yoluyla sabittir. Hepsi de Allah’ın sözüdür. Hepsinin de hakkiyetine inanmak lâzımdır. Diğer bir bakımdan da hepsi müteşabihdir. Yâni: bütün âyetler, mânalarının sıhhati, lâfızlarının düzgünlüğü, fesahat ve belâgatin birer mükemmel nümunesi olmaları ve hepsi de birer Allah’ın sözü bulunması cihetiyle birbirine benzemektedir, hepsi de aynı yüceliğe sahip bulunmaktadır.

§ Tefsir ile tevilin mahiyetleri: Tefsir -lûgattekeşif etmek ortaya çıkarmak ve açıklamak demektir. Nitekim bir şeyin beyan ve izah edilmesini istemeye de “istifsar” denir. Istılahta ise tefsir, Kur’ânı Kerimdeki kelimelerin mânâlarını âyetlerin içeriklerini, hükümlerini, kıssalarını muhkem ve müteşabih olanlarını nasih ve mensuh bulunanlarını ve inişlerini, sebeplerini kendilerine açıkça delâlet eden lâfızlar ile, tabirler ile izah etmektir. Tevil ise lûgatte rücu mânasına gelen (evi) kelimesinden türemiştir.

Nitekim bir şeyin özetine, özüne, ve neticesine “meâl” denilmektedir. Istılahta ise tevil, Kur’an-ı Kerimin âyetlerini muhtemel olduğu çeşitli mânalardan birine çevirmektir ki, iki nevidir. Birisi, sahih tevildir ki, bu bir kapalı lâfzı haklı bir sebebe dayanıp, bir sebep ve delile bağlı olup muhkem âyetlere ters düşmeyen bir mânaya sevketmektir. Bu halde bazen gizli olan bir mâna, açık görülen bir mânaya ve mecaz, hakikata tercih olunuru.

Nitekim: (Yed) tabiri, Cenâb-ı Hakka isnat edilince bu luğavi manasına değil, mecazi mânası olan kudret ve idâre manasına yorumlanmıştır. İkincisi: Fasit tevilidir ki: Bir’lâfza hiç ihtimali olmayan bir mânayı vermektir veya ihtimali olan mânâlar içinde muteber! varken muteber olmayan mânayı seçmektir. “Rüsuh da” sebat, metanet, sağlamlık, bir fen ve sanatın hakikatini bilmek demektir. Böyle bir vasfı taşıyana “rasih” denir. Cem’i “rasihundur”



den murat ise ilimleri, imanları rüsuh bulmuş, hafızaları ilmî mes’elelerle süslenmiş olan zatlardır. Bazı zatlara göre rasihundan olan zat, o kimsedir ki, onun ilmi, kendisinde şu dört özelliğin bulunmasına vesile olur. Kendisiyle Allah Teâlâ arasında korku, kendisiyle halk arasında alçak gönüllülük, kendisiyle dünya arasında ibâdet aşkı vekendisiyle nefsi arasında cihâd.

8. Ey Rabbimiz! Bizlere hidâyet buyurduktan sonra kalplerimizi haktan saptırma ve kendi Yüce katından bizlere bir rahmet bağışla. Şüphe yok ki çok bağış yapan ancak sensin.

8. Bu mübârek âyetler ilimde rüsuh sâhibi olan zatların Cenab’ı Haktan hidayet ve ihsan talebinde bulunup ne sûretle dua ve niyaza devam ettiklerini göstermektedir. Şöyle ki: (Ey Rabbimiz! Bizlere hidâyet buyurduktan) bizleri İslâm dinîni kabule, muhkem ve müteşabih olan âyetlere imana muvaffak kıldıktan (sonra kalplerimizi saptırma.) Bizleri hak yoldan ayırma, rızana aykırı yorumlarla müteşabihata uymaktan koru.

(Ve kendi Yüce katından bizlere bir rahmet bağışla) bizlere lütfet, bizleri imanımızda, kavuştuğumuz hidayette sabit kıl veya kusurlarımızdan dolayı bizlere mağfiret buyur. (Şüphe yok ki bağış yapan) istirham ettiğimiz şeyleri, lütuf ve merhametle ihsan buyuran (ancak sensin.) Ya ilâhî!. Bu dualarımızı kabul buyur, bizleri hidayetten, rahmetinden mahrum bırakma. Bu âyeti kerime göstermiş oluyor ki: İnsanlar dâima korku ile ümitten ayrılmamalıdırlar. Hiç bir kimse kendi ibâdet ve itaatına güvenmemelidir.

Ve yine hiç bir kimse, ümitsizliğe düşüp hidayetten, Allah’ın merhametinden ümidini kesmemelidir. Nice kimseler vaktiyle âlim, tadil, âbit, zahit iken bilahara nefislerinin arzularına tabi olmuşlar, dünyevi menfaatlar arkasında koşmuşlar, bir takım bozgunculara bağlanarak hidayet caddesinden ayrılmışlardır.

Bilâkis nice kimselerde vaktiyle kötülüğü emreden nefislerine uyup günahkâr bir halde yaşarken, daha sonra bir ilâhî rahmet eseri olarak kendilerinde bir uyanma meydana gelmiş, yaptıkları kötülüklerden tevbe etmişler ve affedilmelerini istemişler, dini ve dünyevî vazifelerini güzelce ifaya başlamışlar, ve son nefeslerini imanla noktalama şerefinekavuşmuşlardır. Nitekim Rasûli Ekrem Efendimiz:



diye dua buyururdu. Yâni: Ey kalbleri, ve gözleri çeviren Allah’ım!.. Bizim kalplerimizi senin dinin üzerinde sabit kıl. Ne mühim bir dua!. İşte bu, bizim için bir uyanma dersidir. Varlığımıza güvenmeyelim, dâima Cenâb-ı Hakka sığınalım. Hidayette ve diyanette sebat etmemizi onun merhametinden, sonsuz lütuf ve ihsanından niyazda bulunalım.

§ Hidâyet = Hüda: Hak yolu, hak yolu beyan etmek, doğru yola gitmek, ulaşılmak istenilen şeye yol göstermek, Hak yola fiilen ulaştırmak böyle bir yola girmek mânasınadır. Mübârek Peygamberlerin lisaniyla ve kitapların inmesiyle insanları Hak yola dâvet ve teşvik de bir hidâyet demektir.

§ Rahmet: Acımak, esirgemek, tabiatın eğilim ve inceliği, hayra ulaştırmayı istemek, Cenâb-ı Hakkın kullarına ölümden sonraki lütuf ve ihsanı demektir. “Bu kadar cürmü seyylatımla” “Rahmet ümmîdimin budur sebebi” “Ki buyurmuş hüdayi azze vecel” “Sebekat rahmeti alâ gazabî”

9. Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki insanları kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayan ancak sensin, şüphe yok ki. Allah Teâlâ sözünden dönmez.

9. Cenâb-ı Haktan hidâyet ve rahmet niyazında bulunan rasih âlimler, duâlarına şöylece devam etmektedirler: (Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki insanları) bütün insanları (kendisinde şüphe olmayan) meydana çıkacağı kat’î bulunan (bir gün için toplayan) onları ogünde hesâba çeken, mükâfat ve cezâya uğratan (ancak sensin) bizleri o günde rahmet ve yardımına kavuştur.

(Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sözünden dönmez) mü’minler hakkındaki ilahi müjde o günde tam manasıyla ortaya çıkacaktır. Artık Ey Rabbimiz! Bizleri İman ile yaşat, İman ile öldür. O yüce müjdene kavuştur. Kötülük yapanlar hakkındaki ilâhî, tehdit ve korkutma ise onlara af edilmedikleri takdirde tatbik edilecektir. Küfür üzere ölenler ise asla Allah’ın affına kavuşmayacakları bakımından onların hakkındaki ilâhî, tehdit ve uhrevî azab ise herhalde devam edip duracaktır. Artık böyle bir felâkete düşmekten bizleri Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun diye dua edip durmalıyız.

10. O kimseler ki kâfir oldular, onların malları ve evlâtları onlar için Allah Teâlâ katında hiç bir fayda vermez ve onlar işte ateşin çırasıdırlar.

10. Bu mübârek âyetler, dinsizlere ellerinde bulunan dünyevî varlıkların fâide vermeyeceğini, bilâkis onların ebedî felâketlere maruz kalacaklarını bu hususa dâir tarihî bir olayı misal göstererek söyleyece beyan buyurmaktadır. (O kimseler ki, kâfir oldular) Allah’ın birliğini, yüce peygamberleri, semavî kitapları tamamen veya kısmen inkâr ederek küfür ve şirke düştüler.

(Onların) güvendikleri (malları ve evlâtları onlar için) yarın âhiret günü (Allah Teâlâ’nın katında) onun mahkemei kübrasında (bir fâide vermez.) Onları ilâhî azaptan kurtaramaz. (Ve onlar) böyle küfür ve isyanda devam ettiler mi (işte ateşin çırasıdır) cehennemin ebedî olarak yakacağı nesnelerdir. Nitekim nice servet ve ihtişama sahip olan dinsiz kavimler, bilahara mahvı perişan olup lâyık oldukları cezalara kavuşmuşlardır.

11. Onların bu gidişi, tıpkı âli Firavun’un ve ondan evvelki kimselerin gidişi gibidir ki bizim âyetlerimizi yalanladılar. Allah Teâlâ da onlarıgünahları sebebiyle yakaladı. Ve Allah Teâlâ azabı şiddetli olandır.

11. (Onların bu gidişi) o Necran elçilerinin, veya yahudilerin, veya Arap müşriklerinin hâl ve durumu (Firavn’un hanedanının ve ondan evvelki kimselerin) Ad ve Semud gibi daha eski kavimlerin (gidişi gibidir ki) onların da malları, çoluk çocukları pek çok olmakla beraber, kendilerine fâide vermemiş onları azaptan kurtaramamıştır. Onlar da (bizim âyetlerimizi yalanladılar.)

Küfür ve isyanda devam edip imân nimetinden mahrum kaldılar. (Allah Teâlâ da onları) bu (günahları) bu küfür ve isyanları (sebebiyle yakaladı) hepsini de helâk etti, hepsini de cezalandırdı. (Ve) Şüphe yok ki böyle kâfir kimseler hakkında (Allah’ın cezası çok şiddetlidir.) Bunlara cehennemde ebediyyen azap çektirecektir. Artık daha hayatta iken biraz düşünüp küfür ve isyana son vermeli değil midir? Cenâb-ı Hakkın azâbı inkarcılar hakkında daha dünyada iken de yüz gösterir.

12. Kâfir olanlara de ki: Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sevk olunacaksınızdır. O ne fena bir yataktır?

12. Bu âyeti kerime, müslümanların düşmanlarına galip geleceklerin! bildirmiş ve bu galibiyet tahakkuk etmiştir. Binaenaleyh bu bir Kur’ân mucizesidir. Müslümanlar hakkında müjdeyi, düşmanları hakkında da tehdidi içerir.

Şöyle ki: Rasûli Ekrem sallallahü aleyhi vesellem Bedir gazvesinde Kureyş müşriklerin! mağlûp ettikten sonra yehûd! taif eşini çağırmış, Kureyşe isâbet eden mağlûbiyet ve yenilginin Yahudilere de isabet edeceğini ihtar ederek onları İslâmiyete, itaate dâvet buyurmuştu. Onlar ise bencillikte bulunmuş, sen bizi Kureyş gibi harp etmesini bilmez, batacak bir kavim mi sanıyorsun?

Eğer bizimle savaşta bulunur isen karşında asıl kahraman insanları görürsün, demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.Yüce Meâli şöyledir: Habibim (kâfir olanlara) O Yahudilere (de ki) Siz de (yakında mağlûp olacaksınızdır.) kuvvetinize, çokluğunuza güvenmeyiniz, dünyada mağlûbiyetiniz yakında gerçekleşecektir.

(Ve) bununla kalmayacaksınızdır. (Cehenneme) de (sevk olunacaksınızdır.) Artık ona göre hareket ediniz. Gerçekten bu ilâhî tehdid Yahudiler hakkında tahakkuk etmiştir. Şöyle ki: Yahudilerden Kureyza oğulları öldürülmüştür, Nadir oğulları sürgün olunmuştur. Hayber fethedilip başkaları üzerine de cizye = vergi konulmuştur.

13. Şüphe yok ki sizin için iki grupta bir alâmet vardır. Bir grup Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfir idi. Onları göz göre kendilerinin iki misli görüyorlardı… Allah Teâlâ ise dilediğini yardımıyla güçlendirir. Şüphe yok ki bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır.

13. Bu âyeti kerimede kendi kuvvetlerine güvenen düşmanlara bir tarihi örnek göstererek onları uyanmaya şöylece dâvet etmektedir. Ey mü’minler! Veya ey Yahudiler! (Şüphe yok ki, sizin için) Bedir savaşını yapmış olan (iki fırkada) iki cemiyete ait tarihi bir olay da (bir alâmet vardır.) Rasûli Ekrem’in beyanlarının doğruluğuna açık bir dalâlet vardır. Onlardan (bir fırka) İslâm cemaati (Allah yolunda savaşıyordu) şahsi bir menfaat, bir kırgınlık için değil, Allah’ın dinini yüceltmek için cihatta bulunuyordu.

(Diğeri ise kâfir idi) Arap müşriklerinden bulunuyor, şeytan yolunda cenk ediyorlardı. (Onları göz göre) İlk bakışta (kendilerinin iki misli görüyorlardı) Şöyle ki: Bu Bedir gazvesinde müslümanlar fırkasının sayısı üçyüz on üç idi, müşriklerin sayısı de bine yakın idi. Cenâb-ı Hak, o müşriklerin kalplerine korku ve hasiyet düşürmek için İslâm ordusunu o müşriklere kendi ordularının iki misli imiş gibi göstermiştir. Diğer bir yoruma göre de müslümanlar, o düşmanlarını kendikuvvetlerinin nihâyet iki misli kadar görüyorlardı, daha fazla görüp endişeye düşmüyorlardı.

Halbuki o düşmanlar, kendilerinden üç misli fazla idi. Diğer bir yoruma göre de müslümanlar, kendi kuvvetlerini düşman kuvvetlerinin iki misli görüyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara düşmanlarını böyle az gösteriyordu. Ta ki müslümanlar, sakin bir şekilde, güçlü bir kalbe mazhar olarak düşman üzerine tam bir cesaretle atîlıversinler. Başka bir yoruma göre de Yahudiler, o savaşçı müşrikleri, müslümanların iki misli görmüşler, o müşriklerin galibiyetine kani olmuşlardı.

Halbuki, galibiyet o çoklukta değil, o bir ilâhî iradenin netîcesidir. Evet. (Allah Teâlâ ise dilediğini yardımıyla güçlendirir) Bu sayede nice az kuvvetler, çok kuvvetlere galip gelir. (Şüphe yok ki bunda) bu tarihi olayda böyle az bir cemaatin, büyük bir cemaate galip olmasında (basiret sâhipleri için) kalp gözleri açık, hakikatları görüp düşünmeye muktedir zatlar için (bir ibret vardır) artık bunu düşünüp uyanmalıdır.

Kendi kuvvetine güvenip hakkı kabulden kaçınmamalıdır. Yoksa ey Yahudiler! Sizler de öyle mağlûp olursunuz. Nitekim de olmuşlardır, İşte mucize olan Kur’an’ı Kerim’in meydana geleceğini haber verdiği şeyler bütün böyle meydana gelmiş ve gelecektir. Buna inanmışızdır…

14. İnsanlara, kadınlardan, oğullardan, kantarlarca altın ve gümüşten, alâmetli atlardan, hayvanlardan, ekinlerden ileri gelen şehvetler sevgisi tezyin edilmiştir. Bu, dünya hayatının menfaatidir. Halbuki güzel dönüp gidilecek yer. Allah Teâlâ’nın katındadır.

14. Bu âyeti kerime, insanların fâni varlıklara bağlanarak âhiret saadetini temin edecek şeylere karşı kayıtsız kalmamalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (İnsanlara) bir imtihan olmak üzere dünyevî şeylerden bir çoklan pek cazip bir halde bulunmuştur.

Bucümleden olarak onlara (kadınlardan, oğullardan, kantarlarca altın ve gümüşten alâmetli) güzel, nişanlı (atlardan) ve deve, sığır koyun gibi (hayvanlardan) tarlalarda, bahçelerde yetişen buğday, arpa, sebze, meyve gibi çeşitli (ekinlerden -İleri gelen- şehvetler sevgisi) bu gibi iştah kabartıcısı olan şeylerin muhabbeti, Allah tarafından bir hikmet gereği (tezyin edilmiştir.) insanlar bunlara karşı pek meyilli bulunurlar. Maamafih (bu) zikredilen şeyler (dünya hayatının menfaatidir) bunlar birer dünya metaıdır, bunların fa-ideleri geçicidir bunlara fazla düşkünlük göstermek uygun değildir. Asıl aranacak gaye bunlar değildir.

Birçok insanlar ise bütün bunlara düşkündürler. (Halbuki,) asıl (dönüp gidilecek) fazlaca muhabbet edilecek (yer Allah Teâlâ’nın katındadır) ki, o da cennettir. Orada ilâhî tecellilere mazhar olmaktır. İşte ebedî saadet buradadır. Evet! Dünyevî olan çoluk çocuk, servet ve varlık da meşru şekilde elde edildiği takdirde verilmiş değildir. Bunlar da birer ilâhi lütuftur. İnsanlar için dünyada yaşadıkça lâzım, fâideli şeylerdir.

Bunların haklarına riâyet edilirse, bunlar ile dinî, vatanî vazifeler ifa olunursa, bunlar da şayani şükran birer nîmettir. Maamafih bunlar ne de olsa fânidir, fâideleri sınırlıdır, geçicidir, İnsan bunlar ile yetinmemelidir, ebedî hayatını temin edecek şeyleri elde etmeye daha ziyade çalışmalıdır.

Yoksa dünyevî nimetler çok kere insanı gaflete, isyana sevkeder. Hele bunlar gayrı meşru sûrette elde edilirse veya şerre sarf olunursa sâhibi için birer felâket sebebi olur. Binaenaleyh insan uyanık olmalıdır. Fanî bir varlık uğrunda ebedî hayatını feda etmemelidir. Sonra pişmanlık fayda vermez. Butûn elvahi rengârengi dünya çeşmi ibrette. Dünyanın bütün rengarenk levhaları, ibret alan göz için Hayâlı mahzdır, bir tayfi zailden ibarettir. Sırf hayal ve yok olan bir hayaletten ibarettir.

§ Kanatir, kıntarın çoğuludur. Kıntâr ise yüz yirmi rıtldır. Her rıtl ise yüz otuz dirhemdir. Bir görüşe göre de bir kıntâr bin iki yüz okkadır. Diğer bir görüşe göre de yüz bin dinardır veya seksen bin miskaldır. Mukantara da, muhkem, birbiri üzerine yığılmış, toplanarak define haline getirilmiş mal demektir.

Ayeti kerimedeki (elkanatirul’ mukantara) dan maksat, biriktirilmiş olan çokca mallardır, insanlarda böyle mal biriktirmek için yaratılıştan aşın bir istek vardır. Nitekim: Bir hadisi şerifte: Adem oğlu için iki dere dolusu altın olsa bunlar için bir üçüncüsünü de temenni eder. Adem oğlunun içerisini topraktan başkası dolduramaz buyurulmuştur.

Artık insan güzel bir dini terbiye bir ruhi temizliğe sâhip olmalıdır ki, böyle bir ihtirastan kurtulabilsin, elindeki meşru serveti de takdir ederek suistimâlden kaçınsın. Bunun şükrünü ifâ için muhtaç olanlara yardımdan da geri kalmasın, ve bu servetini ebedî selâmet ve saadeti temine bir vesîle kılsın. Başarı Cenab’ı Haktandır.

(= Malın en hayırlısı Allah yolunda harcanandır.)

15. De ki: Size onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvâ sâhibi olanlar için Rablerinin yanında altlarından ırmaklar akar cennetler vardır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve kusurlardan tertemiz eşlervardır. Ve Allah Teâlâ’nın büyük bir rızâsı vardır. Ve Allah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür.

15. Bu mübârek âyetler, dünyevî varlıklardan daha üstün olan ebedî varlıkları, nîmetleri göstermekte ve bu ebedî varlıklara, nîmetlere nâil olacak zatların vasıflarını bildirmektedir. Bu sebeple de bütün insanlığı uyanmaya ve o zatlara uymayı teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Ya Muhammed! Aleyhissalâtü vesselâm, kavmine (de ki, onlardan) o dünyevî iştah çekici olan şeylerden, çoluk çocuktan (daha hayırlısını haber vereyim mî!) o daha, hayırlı ve ebedî olan şeyler (takvâ sâhibi olanlar için) Allah Teâlâ’dan korkup dini vazîfelerini güzelce yerine getirenler için.

(Rablerinin yanında) âhiret âleminde ağaçlarının (altlarından ırmaklar akar cennetler) bağlar, bahçeler pek hoş, ebedî ikametgâhlar (vardır.) O takvâ sahipleri (orada) o cennetlerde (ebedî olarak) devamlı olarak (kalacaklardı Ve) o takvâ sâhipleri için orada (kusurlardan) hayz gibi ve diğer pis görülen şeylerden, arızalardan (tertemiz eşler vardır ve) bununla beraber hepsinin üstünde (Allah Teâlâ’nın büyük bir rızâsı vardır) işte en büyük saadet, bu ilâhi uzaya nâil olmaktır. (Ve Allah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür.) Bütün kullarının yaptıklarını bilir, görür, ona göre mükâfat veya cezâ verir.

İşte takvâ sâhibi kullarının o güzel hallerini de bilir olduğu için onlar için cennetlerin! hazırlamış, ve onları en mukaddes bir gaye olan kendi ilâhî rızâsına mazhar buyurmuştur. Ne mutlu bu saadete nâil olanlara. Bir hadisi şerif şu mealdedir. Allah Teâlâ, âhirete cennet ehline hitâben buyuracaktır ki: Ey cennet ehli! Benden razı oldunuz mu? Onlar da diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Biz senin itaatinde devamlıyız, saadet, yardım sendendir, hayır senin kudret elindedir. Biz nasıl razı olmayız, kimseye vermediğinnîmetleri bizlere verdin, Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ondan, daha üstününü sizlere vereyim mi?

Onlar da diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Ondan daha üstün hangi şey vardır? Hak Teâlâ hazretleri de tekrar buyuracak, yani kendilerine mukaddes katından ilham kılacaktır ki: Ben size rızamı helâl ve ihsan kıldım ki, artık bundan sonra sizlere ebediyen hışım ve gazapta bulunmayacağım. Ne muazzam bir müjde, ne sonsuz bir nîmet ve saadet! Cenab’ı Hak cümlemizi böyle bir ilâhî iltifata mazhar buyursun. Amin…



16. Onlar ki. Ey Rabbimiz! Biz muhakkak iman ettik, artık bizim için günahlarımızı bağışla ve bizleri o ateş azâbından koru, derler.

16. (Onlardır ki) o takvâ sâhibi zatlar veya Allah’ın muhterem kulları o kimselerdir ki (Ey Rabbimiz!) Sen âlimsîn, bilirsin ki, (bîz muhakkak İman ettik) senin birliğini, yaratıcılığını, bütün ilâhî hükümlerini tasdik ve tazimde bulunduk. (Artık bizim için) lutfet, insanlık icâbı işlediğimiz (günahlarımızı mağfiret buyur) onları af et ve gizle (ve bizleri o ateş azâbından) cehennemin o dayanılmaz ateşinden (koru) derler. Böyle dua ve niyazda bulunurlar. İşte mü’minlere lâyık olan da böyle ibâdet ve taatlarına güvenmeyip dâima Cenâbı Hak’kın af ve keremine sığınmaktır.

17. Onlar, sabır edicilerdir, sadıktırlar, ibâdetlere devam edenlerdir, infak edenlerdir, seher vakitlerinde de istiğfarda bulunanlardır.

17. (Onlar) yani o takvâ sâhibi zatlar (sabır edicilerdir.) Kendilerine gelen sıkıntılara tehammül edicidirler ve (sadıktırlar.) Sözleri, özleri doğrudur, gizli ve açık olarak sadakat sahibidirler. (İbadetlere devam edenlerdir) Kanıt, yani: İlâhî emirlere karşı itaatkârdırlar. (Infak edenlerdir) mallarından fakir ve zayıflara sadaka verir ve yardımda bulunurlar.(Seher vakitlerinde de istiğfarda) namazda, niyazda ilâhî affı istirhamda (bulunanlardır.) İşte takvâ sâhibi olan zatlar, bu seçkin vasıflara sahip bulunurlar. Ne güzel bir hayat tarzı!

§ Sabır: Acıya katlanmak, hoşa gitmeyen hallerde telâş göstermeyip sızlanmadan tahammül etmektir. Akıl ve şeriatın uygun görmediği hususlarda nefsi tutmak ve men ederek onları işlemekten kaçınmaktır. Günahlardan kaçınarak nefsin bu konudaki temayüllerine karşı direnmeye (sabır anil maaşi) denir. Gelen musibetlere, kederlere tahammül etmeye de (sabr alel’ mesaib) denilir ki karşıtı ce’zadır.

Maamafih sabır genel manalı bir kelimedir. Yerine göre şecaat, kanaat, sır saklama, gönül genişliği mânasında da kullanılır. Sabrın sonu zaferdir. Müdafaası mümkün, din ve ahlâka aykırı olan şeylere karşı tahammül etmek ise sabır değil, bir meskenettir. “Sensin eden imdat ile memnun zuefayı” “Dîl katre’i simab şud ey sabr gücai”

§ Seher: Fecrin doğuşundan biraz evvelki vakittir ki, güneş tekrar doğmaya, insanlık âlemine yeni bir hayati faaliyeti gelmeye yüz tutmuş olur. Bu, bir feyizli andır, temiz ruhların neşelenecekleri bir zamandır. Kalplere bir ilâhi zevk ve ferahlığın tesir edeceği ruhanî bir demdir. Binaenaleyh böyle bir zamanda gaflet uykusundan uyanarak namaz kılmak, zikir ve tesbihle bulunmak, Cenâb-ı Hakka kullukta bulunarak dua ve niyaza devam etmek ne güzide bir harekettir.

Nasıl, güzide olmasın ki, bu anda yapılan ibâdetlere, istiğfarlara Kur’an lisânı ile büyük bir kıymet veriliyor. Artık bu pek kıymetli bir zamanın feyizlerinden nasip almaya çalışmalı değil miyiz? “Ref’eder didar veçhinden nikahın vakti subh” “Anı seyreyler o kim bîdâr olur vakti seher”Sabah vakti, yüzünden peçesini kaldırır. Seher vaktinde uyanık olan kimse onu seyreder.

18. Allah Teâlâ, kendisinden başka bir ilâh bulunmadığına adâletle kaim olarak şahitlik etmiştir. Melekler de, İlim sâhipleri de şahitlikte bulunmuşlardır. O aziz, hakîmden başka asla bir ilâh yoktur.

18. Bu âyeti kerime, Hz. İsa gibi bazı zatlara ilahlık isnat edenleri reddetmekte, Allah’ın birliğinin en kuvvetli delillerle sabit ve tasdik edilmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ kendisinden başka bir ilâh) bir mabut, bir kâinatı yaratan (bulunmadığına adâletle kaim olarak) bütün evreni bir adâlet, bir intizam üzere yaratmış, her irâdesi ve takdiri birer hikmet ve menfaate dayanmış olarak (şâhitlik etmiştir) yâni Allah’ın birliğini dış alemde ve insanlardaki sonsuz yaratış delilleriyle ve indirmiş olduğu mucize âyetleriyle beyan ve isbat buyurmuştur. (Meleklerde) ikrar ve imân sûretiyle bu şahitlikle bulunmuşlardır.

(İlim sahipleri de) Cenab’ı Hakkın varlığını, birliğini, yaratıcılığını bilip bunu isbat için bir nice yaratma ile ilgili, şer’î deliller irad etmişlerdir. Bu İlim sahiplerinden maksat, ya bütün yüce peygamberlerdir, veya bütün mü’minlerin âlimleridir, veyahut muhacirler ile ensarı kiramdır.

Evet! Bütün bu yüce zatlar, Allah’ın birliğini bilip itirafta, şahadette bulunmuşlardır. Çünkü, açıktır ki: (O aziz, hakîmden) o kudret ve hikmet (başka) ibâdet ve itaate lâyık yaratıcılık ve mâbudluk sıfatına sâhip (asla bir ilâh yoktur.) Artık bu açıklık meydanda iken bunun tersi nasıl kabul edilebilir. Bir kısım mahlukata ilahlık isnat edilerek Cenâb-ı Hakkın insanlığa ihsan buyurmuş olduğu İslâm dinin yüce beyanlarına nasıl muhalefet edilebilir?

19. Şüphe yok ki: Allah katında din, İslâm’dan ibârettir. O kendilerine kitap verilmiş olanlarınihtilâfta bulunmaları ise kedilerine İlim geldikten sonra sırf aralarındaki hasetten dolayıdır. İmdi her kim Allah’ın âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki Allah Teâlâ hesabı süratli olandır.

19. Bu âyeti kerime de Cenab’ı Allah’ın birliğini söylemekle hakkaniyet üzere kurulmuş olan dinin, yalnız İslâm dininden ibaret olduğu şöylece bildirilmektedir. (Şüphe yok ki. Allah katında) makbul, rızayı ilâhîsine uygun olan (dîn, İslâm’dan ibârettir.) Peygamberler vâsıtasiyle bütün insanlığa tebliğ buyurulmuş olan din yolundan ve yüce şeriattan başka değildir.

(O kendilerine kitap verilmiş olanların) Yahudilerin, Hıristiyanların ve kendilerine kitap verilmiş olan daha evvelki kavimlerin (ihtilafta bulunmaları) bunlardan bâzıları, İslâm dininin hak olduğunu kabul ettilkeri halde bâzılarının bunu tamamen inkâr etmeleri, ve bazılarının Allah’ın birliği hususunda ihtilâfa düşüp teslis görüşünü benimsemeleri veya Hz. İsa’ya, Hz. Uzeyre Allah’ın oğlu demeleri, bâzıları risaleti Muhammediyyeyi kabul ettikleri halde bir kısmının da onu inkâra cüret göstermeleri (ise kendilerine İlim geldikten sonra) Allah Teâlâ’nın birliğine, yaratıcılığına dâir âyetler, mucizeler zuhura geldiği halde, ve son peygamberin peygamberlik ve risaleti isbatına muvaffak olduğu harikalar vasıtasıyla görüldüğü halde o ihtilâf o kavimlerin (aralarındaki sırf hasetten) kıskançlıktan, riyaset hırsından (dolayıdır.)

Bu ne kadar cahilce, ihtiraslıca bir hareket! (İmdi her kim Allah’ın âyetlerine küfrederse) onun birliğini, peygamberlerinin peygamberlik ve risâletini isbat eden âyetleri mucizeleri inkâr eylerse mutlaka lâyık olduğu cezalara yakında kavuşacaktır. Evet. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hesabı suratlı olanlar) Onların muhasebelerini pek çabuk görerek kendilerine lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Artık kendileri düşünsünler!

§ İmân: Lûgatta bir şeye inanmaktır, bir kimseyi veya bir haberi tasdik etmektir, onun doğru olduğunu itiraf ta bulunmaktır. Şeriat dilinde ise peygamberlerin Allah tarafından tebliğ buyurmuş oldukları şeyleri kesin olarak tasdik eylemektir. Bu gibi hakikatlara kalben, vicdanen kat’î sûrette inanmak bir imandır. Bunları lisânen söyleyip itiraf etmek de ikrardır.

Bir kimsenin imânı, başkalarınca, ikrariyle anlaşılmış olur. İmân sâhibine “Mü’min” imân edilen şeye de “mü’nemün bih” denir, İmân zıddı “küfür” dür ki, bu da inkârdan ibarettir, İmân edilmesi lâzım gelen şeylerden herhangi birini inkâr etmek bir küfürdür. Meselâ: Cenâb-ı Allah’ın varlığını inkâr, küfür olduğu gibi onun peygamberlerinden, kitaplarından herhangi birini inkâr etmek de bir küfürdür.

Küfür lûgatte örtmek, gizlemek demektir. Mukaddesattan herhangi birini inkâr eden de onu örtmüş ve gizlemiş olacağından dolayı küfr ile vasıflanmış olur. Nitekim bir nîmetin kadrini bilmeyip örtbas etmeye de “küfranı nîmet” denir. Küfür sâhibine “kâfir” denilir. Birisini küfre nisbet etmeye de “tekfir” denir.

§ İslâm: Lûgatte ihlâs teslim olmak, baş eğmek mânâlarına gelir. Şeriat lisanında Yüce Peygamberlerin tebliğatını her şekliyle kabul edip beğenerek Cenâb-ı Hakka itaat ve inkiyat etmektir, İmân ile İslâm, lügat manaları İtîbariyle birbirinden ayrılırsa da şeriatına itibariyle birdirler. Her mü’min, müslimdir, ve her müslim, mü’mindir. Maamafih İslâm lâfzı din mânasına da gelir.

Nitekim şeriat, millet lâfızlar! da din mânasında kullanılmıştır. İslâm lâfzı, imânın alâmeti, meyvesi olan namaz oruç, hac gibi salih amellere de itlak olunur. İslâm lâfzı, bir de kalben tasdik etmeyip zahiren kabul etmek manasında da kullanılır. Kalben inkar ettiği halde lisânen “ben müslümânım” diyen bir şahsın İslâmiyeti gibiki, bu münâfıkça bir hareket olacağından Allah katına makbul olmadığı gibi şer’an da İslâm’dan sayılmaz.

§ Din: Allah Teâlâ tarafından konulmuş bir kanuni mübindir ki, insanlara Cenab’ı Hakkın varlığını, birliğini, azamet ve ulûhiyyetini bildirir, insanları yaradılışlarındaki gayeden haberdar eder. insanlara vazifelerini, hidâyet ve saadet yollarını gösterir. Akıl sahiplerine kendi güzel istekleriyle bizatihi hayır olan işlere sevk eyler. Bu ilâhî kanunu Yüce Peygamberler Allah tarafından vahiy yoluyla olarak ümmetlerine tebliğ buyurmuşlardır. İnsanlar tarafından din adına tertip ve tanzim edilmiş veya ilâhi bir dinin adına bir takım uydurma hükümleri kapsayan şeylere din denilmesi, kendi mensuplarına göredir.

Yoksa bunlar asla ilâhî dîni mahiyetine sâhip, insanlar için birer kurtuluş rehberi olmak meziyetini içerir değildirler. Din tabiri lûgat itîbariyle adet, siret, itaat, siyaset, rey, hüküm, cezâ mânâlarında da kullanılmıştır. Cenab’ı Hakkın bizlere ihsan buyurmuş olduğu ilâhî, hakîkî dîne, tevhid dini, denildiği gibi, İslâm dini de denir ve yalnız din, yalnız İslâm da denilir. Bu dini mübin, insanlığın İlk ve son dinidir.

Şöyle ki: insanlığın babası olan Hz. Âdem aleyhisselâm nail olduğu ilâhî vahyi sayesinde kendi evlât ve torunlarına bu tevhid dînini tebliğ etmişti. Ancak bir müddet sonra insanlar arasında cehâlet alâmetleri yüz göstermiş, gitgide bir takım batıl inançlar türemişti. Fakat vakit vakit peygamberler gönderilmiş, onlara semavî kitaplar verilmiş, onlar da ümmetlerini tevhid dinine, İslâm dinine davet etmiş, o peygamberlere bir takım zevat tabii olarak hidâyete ermiş, bir takım kimseler de şeytanlara uyarak din fikrinden mahrum kalmış, dalâlet içinde yaşayıp gitmişlerdir. Nihayet din ve İslâmiyet yıldızı sönmüş iken Cenab’ı Hak insanlığa en muazzam bir lûtuf, en nuranî bir rehber olmaküzere Muhammed, aleyhisselâtı vesselâm efendimizi son Peygamber olmak üzere bütün insanlık âlemine peygamber tayin buyurmuştur.

O eşsiz Peygamber ise Allah’ın yardımına mazhar olarak tevhid dînini fevkalâde bir azim ve gayretle neşre başlamış, evvelâ kendi muhitini aydınlatmaya çalışmış, muhitinin etrafında bulunan ve kendilerine ehli kitap deniler Yahudîler ile Hiristiyanları da bu dinî mübine davet ederek bu hususta nice harikalar, mucizeler göstermiştir. İşte bu. Yüce Peygamberimizin bütün beşeriyete tebliğ ettiği; bir ilâhî dîndir. bir tevhit dînidir, bir İslâm dînidir. Allah katında makbul olan dinde bu İslâm dininden başkası değildir.

İşte bu âyeti kerime de bunu anlatmaktadır. Bu, apaçık İslâm dinidir ki: Bütün insanlığı hitap edip onlara hidayet, saadet yollarını göstermektedir. Bütün insanlar âlemi bu dinî mübine muhtaçtırlar, insanların hakikatlardan haberdar olabilmesi için, Cenâb-ı Hakkın rızâsına muvafık fiil ve hareketlerde bulunabilmesi için bu dîni mübinden daha mukaddes bir rehber bulunamaz. Bu mukaddes din, haddızatında bütün insanlık için en mühim bir ihtiyacı ruhi ve manevî ki, bu ihtiyaç tatmin edilmedikçe insan için kalp temizliğine, vicdan rahatlığına ruh yüceliğine nailiyet imkânı bulunamaz.

Güzel ahlâkın esası, dayanışma ve muhabbet üzerine kurulma bir medeniyetin en birinci dayanağı bu dîni mübindir. Dinsiz bir milletin maddî varlığı geçicidir. Hakikat nazarında hiç bir kıymeti yoktur, sönmeğe mahkumdur. Binaenaleyh insanlar yalnız dünya varlığını, dünya zevkini bir gaye bilmemelidirler. Yanlış, uydurma düşüncelere tabi olmamalıdırlar. Kutsallığı güneşlerden daha parlak olan dîni İslâm’ın yüce gölgesine iltica etmelidirler ki osayede birer temiz ruha, güzel ictimâî birer terbiyeye, umum insanlık hakkında pek hayırlıca bir vicdana nail olabilsinler. İtisam eylemeyen habli metini şer’e

Evci balayı kemelâtâ suût eyleyemez.

Şeriatın sağlam ipine sarılmayan

Olgunlukların zirvesine yükselemez.

20. Artık seninle mücadelede bulunurlarsa de ki: Ben nefisimi Allah Teâlâ’ya teslim ettim, bana tabi olanlar da. Ve kendilerine kitap verilmiş olanlar ile ümmîlere de deki: İslâmiyeti kabul ettiniz mi? Eğer İslâmiyeti kabul etmişler ise şüphesiz hidayete ermişlerdir Ve eğer kaçınırlarsa senin üzerine lâzım gelen ancak tebliğdir. Allah Teâlâ ise kulları büsbütün görücüdür.

20. Bu âyeti kerime; İslâmiyeti kabul edenlerin hidayete erdiklerini, doğru olduğu delil ile ortaya çıkmış olan İslâm dinini kabul etmeyenler ile de tartışmaya hacet bulunmadığını, yalnız bu hakikatı tebliğ ile irşad vazifesinin yapılmış olacağını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Hz. Peygamber, Necran müşrikleri gibi inkârcıları İslâm dînine davet etmiş, bu dinin doğruluğunu, yüceliğini gösterir âyetleri, delilleri de getirmişti, buna rağmen yine küfürlerinde ısrar edip dururlarsa cezalarını bulacaklarını kendilerine ihtar buyuruyor. (Artık seninle) ey Rasûli Ekrem (mücadelede) din hakkında münakaşada (bulunurlarsa) onlara karşı tekrar münazaraya, deliller getirmeye hacet yok, onlara (de ki: Ben nefsimi Allah Teâlâ’ya teslim ettim.) Onun birliğini tasdik, onun ortak ve benzerden uzak olduğunu bilip onun tevhid dînini sizlere tebliğ ve o dinin hak olduğunu delil ile isbat eyledim, artık mücadeleye lüzum yok (bana tâbi olanlarda) o apaçık dîni kabul edip hakka nefislerini teslim eylemişlerdir.

(Ve kendilerine kitap verilmiş olanlar ile) ehli kitap denilen Yahudîler ve Hıristiyanlar ile(ümmîlere) Arap müşriklerine (de ki: İslâmiyeti kabul ettiniz mi?) Benim gibi nefsi hakka teslim ederek İslâm şerefine nail oldunuz mu? Sizleri İslâmiyeti kabul etmeye sevk edecek deliller gelmiştir. (Eğer) onlar (İslâmiyeti kabul etmişler) dalâletten kurtularak İslâm dairesine girmişler (ise şüphesiz hidayete ermişlerdir.) Nefislerine fâide sağlamış karanlıktan kurtularak aydınlığa kavuşmuş olurlar.

(Ve eğer) İslâmiyeti kabulden (kaçınırlarsa) Habibim!. Sana bir zarar vermiş olamazlar. Kendi nefislerine zulüm etmiş, kendilerini ebedî felâkete maruz bırakmış olurlar, (senin üzerine lâzım gelen ancak tebliğdir.) Dîni hükümleri bildirmektir, tavsiyedir, hidayet yolunu göstermektedir. Sen ise bu vazifeni yapmış bulunmaktasın. Onları fiilen hidayete kavuşturmak sana ait değildir.

(Allah Teâlâ ise kulları büsbütün görücüdür) Onların İman edip etmeyenlerin! bilir, her birisi hakkında ameline, itikadına göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh insanlar selâmet ve hidayete nail olmak isterlerse hakkı kabul etmelidirler. Kendilerine tebliğ ve tavsiye edilen faziletleri ve olgunluklar! Maalmemnuniye kabul etmekten kaçınmalıdır. Sonra kendi hayatlarına suikast etmiş olurlar. Hakka karşı bile bile muhalefette bulunanlar ile tartışma ve mücadele ise boşunadır.

21. O kimseler ki. Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ve peygamberleri haksız yere öldürürler ve insanlardan adaletle emredenleri de öldürürler, artık onları elem verici bir azap ile müjdele!

21. Bu mübârek iki âyet, Peygamberlerin tebliğatını kabulden kaçınan inkârcıların üç türlü canice hallerini, ve onların maruz kalacakları felâketleri şöylece beyan buyurmaktadır: (O kimseler ki. Allah Teâlâ’nın âyetlerini) Peygamberlerine vermiş olduğu kitapları, ve Yüce Allah’ın varlığına kudret ve azametine delâlet eden harikaları, mucizeleri(inkâr) ederler.

Bunlardan bir kısmını, hattâ birini inkâr dahi umumunu inkâr demektir. Meselâ: Kur’ân’ı Kerim bir ilâhî kitaptır, bir semavî mucizedir, buna dair geçmiş kitaplarda malûmat vardır. Artık Kur’an’ı Kerim’i inkâr eden bir kimse, veya bir kavim, bütün bu kitapları inkâr etmiş olur. (ve Peygamberleri haksız yere öldürürler) vaktile Yahudiler bir çok Peygamberleri öldürmüşlerdi, sonrakiler de buna razı bulunmuş ve hattâ ellerinden gelseydi son peygamber Hz. Muhammed’in de hayatına kastedeceklerdi. Binaenaleyh bu itibarla bunların hepsi de peygamberler katili sayılmaktadırlar.

(ve insanlardan adaletle emredenleri de öldürürler) Bir muhitin kalkınması, aydınlanması için içlerinden seçkin, dindar, bilgili bir zümrenin bulunmasına ihtiyaç vardır. Bu gibi zatların pek hayırlı olan öğütlerini, tavsiyelerini, iyiliği emretmelerini, kötülükten alıkoymalarını memnuniyetle telâkki etmek lâzımdır.

Fakat güzel bir terbiyeden, akıllıca bir düşünceden mahrum olanlar, veya şahsî, ganî bir menfaat peşinde koşanlar, bu gibi pek hayırlı, âmme hakkında pek faideli olan tavsiyeleri, emirleri, yasakları hoş görmezler bunların sahiplerinin hayatına kastederler. Nitekim vaktiyle Yahudîler, Peygamberleri müdafaa eden zatlardan yüz on iki kişiyi bir günde şehit etmişlerdi, (artık onları elim) pek feci, pek ağırtıcı (bir azap ile müjdele.) Onların görecekleri şey böyle bir azaptan başka değildir.

Bu azap ile sakındırma keyfiyeti, onlara karşı bir alay, bir küçümseme olmak üzere “müjde” diye beyan olunmuştur. Eshabı kiramdan Abdullah İbni Cerrah radıyallahu teâlâ anh – diyor ki: Ben Resulellahtan sordum ki; kıyamet gününde azabı en çok olan şahıs kimdir? Buyurdu ki: Bir Peygamberi veya iyiliği emr eden, kötülükten alıkoyan bir zatı öldüren kimsedir.

22. İşte onlar, amelleri dünyada da, âhirette de batıl olan kimselerdir. Ve onlar için yardımcılardan bir fert de yoktur.

22. (işte onlar) o âyetleri inkâr, peygamberleri ve iyiliği tavsiyede bulunanları öldürenler yok mu? İşte o caniler (amelleri) dünyada yapmış oldukları sadakaları, vücude getirdikleri maddî faideli şeyleri (dünyada da âhirette de batıl) kendileri için fâide teşkil etmekten uzak (olan kimselerdir) onlar ölünce bütün bunlardan mahrum kalacakları gibi, âhireti inkâr eden, Yüce Yaratıcının emirlerine muhalif oldukları için onun âhirette lûtfuna mazhar olmak şansını da daha dünyada iken elden çıkarmış bulunacaklardır.

Bu ne felâket! (ve onlar için) yarın âhiret âleminde (yardımcılardan bir fert de yoktur) öyle küfür ve isyan ile hayatı terk edenler hakkında hiç bir kimsenin yardım etmesine, şefâatte bulunmasına imkân bulunmamaktadır. Elbette öyle inkârcı, inatçı kimselerin âkibetleri böyle bir felâketten, mahrumiyetten başka değildir.

23. Görmedin mi kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanları ki, aralarında hüküm etmesi için Allah’ın kitabına davet olunurlarda sonra onlardan bir zümre yüz çevirir. Ve onlar kaçınan kimselerdir.

23. Bu âyeti kerime, ellerindeki kitapların bile ahkamına muhalefet eden yanlış ümitlere düşen, hakikatı kabul etmeyen kimselerin maruz kalacakları uhrevî mesuliyetlere bir uyanma, vesilesi olmak üzere işaret buyurmaktadır.

Şöyle ki: Habibim! (görmedin mi?) ne şaşılacak hâl (kendilerine kitaptan) Tevrattan (bir nasip) bir bilgi ilimler ve hükümlere dair ve bilhassa son peygamberin vasıflarına ait malûmat (verilmiş olanları ki, aralarında hükmetmesi) hakem mevkiinde bulunması, âhir zaman Peygamberinin vasıflarını kendilerine göstermesi (için Allah’ın kitabına) Tevrata müracaata (davet olunurlar da) bu müracaattan (sonra onlardan bir zümre yüz çevirir.) Tevratın o beyanlarına iltifat etmez, (ve onlar) o zümre veya onların mensub oldukları kavim, zaten Hakkı kabulden(kaçınan) batıl üzerine israr eden (kimselerdir) artık onlardan ne beklersin?

24. Bu da onların “bize ateş sayılı günlerden başka asla dokunmayacaktır” demelerinden meydana gelmektedir. Ve onları dinlerinden iftira ettikleri şeyler aldatmıştır.

24. (Bu da) böyle Hakkı kabulden yüz çevirmeleri de (onların bize) yaptığımız günahlardan dolayı (ateş) cehennem azabı (sayılı günlerden) yanî: Sığır buzağısına tapmış olduğumuz günler miktarından (başka asla dokunmayacaktır demelerinden ileri gelmektedir.) Bu cahilce bir kanaattir. (ve onları dinlerinde) kendileri uydurup (iftira ettikleri şeyler) Meselâ: Buzağı mes’elesi, Peygamber olan babalarının kendilerine şefaat edecekleri ve saire gibi kuruntular (aldatmıştır) böyle ümide düşürmüştür.

25. Onları o vukuunda şüphe olmayan gün için topladığımız ve her şahısa kazanmış olduğu şey ödenecek olan zaman onların hâli ne olacaktır. Ve zulüm olunmuş olmayacaklardır.

25. Ne beyhude ümit! Bu nasıl olabilir? (onları) o İslâm dînini kabul etmeyen inkarcılar! (o vukuunda şüphe olmayan) meydana geleceği nice delilerle sabit bulunan (gün için) o kıyamet vakti, o mükâfat ve mücazat zamanı için (topladığımız ve her şahsa) dünyada iken (kazanmış olduğu şey) bütün amellerinin cezası, karşılığı (ödenecek olan zaman -onların hâli- ne olacaktır,) ne kadar acayip! Onlar hiç düşünmezler mi?

Öyle iddiaları gibi geçici bir azap ile kurtulacaklarını nasıl iddia edebiliyorlar? Özellikle küfrün cezası ebedidir. Bunu bilmeler! icabetmez mi? (onlar) bütün insanlar (zulüm olunmazlar) herkese istihkakına göre muamele yapılır. Bir kimsenin haksız yere azabı arttırılmaz, sevabı da eksiltilmez, İlâhî Adalet buna müsait değildir.

§ Bu mübârek âyetlerin nüzul sebebi hakkında şöyle rivayetler vardır:

1 – Rasûli Ekrem, sallâllahû aleyhi ve sellem efendimizin mübârek vasıfları Tevratta anlatılmıştır. Yahudilerin âlimleri bunu biliyorlardı. Bu hususa dair Tevrata müracaat etmeleri kendilerine emir olunmuştu. Onlar ise bile bile inkâra devap edip bu müracaattan kaçınmışlardı. İşte bu âyetler bunu bildirmektedir.

2 – Fahri kâinat hazretleri. Yahudilerin dershanelerine teşrif etmiş, onları İslâm’a davet buyurmuş; onlar da: Sen hangi din üzeresin? Diye sormuşlar, Rasûli Ekrem de: Ben İbrahim aleyhisselâmın dini üzereyim, yâni: Benim dinim de onun dinidir, bütün ilâhî dinler esasen bir olup, müslümanlıktan ibarettir, diye buyurmuş. Onlar ise: Hayır. İbrahim aleyhisselâm Yahudîdir, demişler.

Peygamber efendimiz de buyurmuş ki, öyle ise Tevrat’i getirin bakalım, yâni buna dair tevratta ne vardır ki, ona dayanarak böyle iddia ediyorsunuz? Onlar ise bundan kaçınmışlar, Tevratta iddialarını isbat edecek bir şey bulunmadığını bildikleri için tevrata müracaat edememişlerdir. İşte bu âyetler bu hâdise üzerine nâzil olmuştur.

3 – Yahudîlerden şerefli bir aileye mensup bir erkek ile bir kadın zinada bulunmuşlardı. Tevratın hükmüne göre recmedilmeleri, yâni taşlanarak öldürülmeleri icab ediyordu. Bundan kurtulmak ümidi ile Rasûli Ekrem efendimize müracaat ettiler, o da bunların recmedilmelerine hükmetti fakat onlar buna razı olmadılar, böyle bir hükmü inkâr ettiler, peygamber efendimiz emr etti, haydi Tevrat’ı getiriniz, oradaki hüküm de böyledir, diye buyurdu. Tevrat’ı getirdiler, Yahudîlerden Abdullah İbni Surya, Tevrat’ı okumaya başladı, recim âyeti gelince üzerine elini koyup onu okumadan geçti.

Orada bulunan Abdullah ibnî Selâm, bu keyfiyeti haber verince Abdullah elini çekti, recim âyeti görüldü. Rasûli Ekrem’in emriyle o iki şahıs recmedildi, Yahudîler isebundan çok kızdılar, Tevrat’ta da mevcut olan bu hükmü bildikleri halde bundan kaçınmışlardı bunun hükmüne rıza göstermemişlerdi. İşte bu âyetler bunun üzerine indirilerek şeref verilmiştir. Maamafih bu âyetlerin hükmü, bu gibi hakikatları gizleyen ve inkâr edenlerin hepsine de şamildir.

26. De ki: Ey mülkün sâhibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çeker alırsın ve dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil kılarsın. Hayır senin kudret elindedir. Şüphe yok ki, sen her şeye fazlasıyla kadirsin.

26. Bu iki âyeti kerime gösteriyor ki; Bütün kâinatta hakikaten hakim olan, ve tasarruf eden zat, Cenab’ı Haktan başka değildir. Bütün kâinatta meydana gelen değişikliklerin varlığı, bu ilâhî hakimiyetin birer parlak açık delilidir. Binaenaleyh, İslâmiyetin galibiyetine, bir çok yerlere yayılacağına dâir olan Hz. Peygamber’in beyanlarının imkânı da, tahakkuk edeceği de böyle hârikaları vücude getirmekte olan kerem sâhibi yaratıcının irâde ve kudret bakımından asla uzak görülemez, nitekim tahakkuk da etmiştir. İşte buyuruluyor ki: Yüce Resûlüm! Senin gelecekte nice muvaffakiyetlere nail olacağını uzak görenler varsın öyle görsünler!

Sen (de ki. Ey Allah’ım! Ey mülkün sâhibi! Sen mülkü) malı, makamı, maddî ve manevi işlerde tasarrufu (dilediğine verirsin) buna kimse mâni olamaz. (Ve mülkü dilediğinden) irade buyurmuş olduğun şahıstan veya kavimden (çeker alırsın) buna da kimse engel olamaz. (Ve dilediğini aziz edersin) dilediğin kulunu dünyada da âhirette de yardım ve başarıya ulaştırarak kadrini yükseltirsin. (Dilediğini de zelîl kılarsın) nimetten, devletten mahrum bırakırsın, Hiç bir kimse bizzat bir şeye sahip değildir.

Veren de alan da ancak Allah Teâlâ’dır. Ya Rabbi! (hayır senin kudret elindedir.) Bütün hayır, bütün izzet ve şerefsenin irade ve kudretine bağlıdır. Artık hiçbir kimse nail olduğu bir nimetten, bir devletten dolayı mağrur olarak nîmete karşı nankörlükte bulunmamalıdır. Bunu Cenab’ı Hakkın bir lütuf ve keremi bilip karşılığında şükrünü ifaya çalışmalıdır. (Şüphe yok ki, sen) ey Yüce mabud, ey Yüce Yaratıcı (herşeye fazlasıyla kâdirsin) senin kudretin sonsuzdur. Mülkünde dilediğin gibi tasarruf buyurursun.

27. Geceyi gündüz içine tıkarsın, gündüzü de gece içine tıkarsın ve diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın ve dilediğine hesapsız olarak rızık verirsin.

27. Ey hikmet sâhibi Yüce Yaratıcı! Sen (geceyi gündüz içine tıkarsın) geceleri kısaltır, gündüzleri uzatırsın (gündüzü de gece içine tıkarsın) vakit vakit zamanlarda değişiklikler vücude getirirsin. Gâh gündüzler uzanır ve gâh geceler uzanır, bütün bu tabiat olayları, birer hikmete dayanarak ilâhî irade yönünde cereyan eder durur.

(Ve) Ey Rabbim! Sen (diriyi ölüden çıkarırsın) hayat sahiplerini maddelerden, nutfelerden vücude getirirsin, bir katreden bir hayvan, bir yumurtadan bir piliç meydana çıkarıverirsin, bunun aksine (ölüyü de diriden çıkarırsın) hayvanlardan nutfeleri: Yumurtaları, hayata hizmet eden sütleri vücude getirir verirsin. Mânevî bakımdan da cahillerden alîmleri, kâfirlerden müslümanları ve bunun .aksine alimlerden cahilleri, müslümanlardan da kâfirleri yaratırsın. Nitekim Azerin sülbünden İbrahim Aleyhisselâm, Nuh aleyhisselâm’ın sülbünden de Kenan vücude getirilmiştir. Bütün bunlar birer hikmet gereğidir.

Binaenaleyh kötülüğü yaratan da Cenâb-ı Haktır. Fakat ona rızâsı yoktur. Kullar, kendi sahip oldukları kabiliyetlerini suistimal ederek irade ve seçimlerin! şer tarafına yöneltirlerse Cenâb-ı Hak da onların bu haleti ruhiyelerine, bu şahsî arzularına binaen şerri vücude getirir. Bu bir hikmet gereğidir. Teklifin ve mükellefiyyetkanununun bir neticesidir. Yoksa Cenab’ı Hak, daima kullarına hayırlı şeyleri emreder.

Ey Rabbim! Sana şükür ederiz, sen merhametlilerin en merhametlisisin (ve dilediğine hesapsız olarak) lütuf hazinelerinden meşakkatsiz olarak rızık verirsin maddî ve mânevî nice nîmetlere nail kılarsın. Artık Peygamber efendimizi de birçok galibiyetlere muzafferiyetlere fetihlere mazhar buyuracağını kim uzak görebilir? Nitekim bu sonsuz nîmetler, Hz. Peygamber hakkında tecelli etmiştir.

§ Bu âyetlerin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki: Rasûli Ekrem hazretleri, Hendek savaşı sırasında Medine-i Münevvere’yi müdafaa için bir hendek kazılmasına lüzum görmüştü. Bu sırada bazı mucizeler vücude gelmişti. Bu cümleden olarak az bir yemek ile bir çok mücahitler dövüyorlardı. Bu esnada hendek kazılırken içinden bir büyük kaya çıktı, bunu külünkler kıramıyordu. Rasûli Ekrem efendimiz külüngü mübârek eline aldı, bismillâh diyerek bir kere vurdu, o kayanın üçte biri kırıldı.

Hemen: Allahu ekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi, vallahi Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum diye buyurdu. Sonra bismillâh diyerek o kaya bir külünk daha vurdu, onun üçte biri de kırıldı. Hz. Peygamber: Allahu ekber. Faris ikliminin anahtarları bana verildi, vallahi ben şimdi Medain şehrinin beyaz köşklerini görüyorum diye buyurdu. Üçüncü bir defa daha bismillâh diyerek o kayaya külünk ile vurdu, kayanın tamamı parçalanmış oldu. Bu kere de Allahu ekber! Bana Yemenin anahtarları verildi, Vallahi ben şimdi San’anın kapılarını görüyorum” diye buyurdu. Ümmetinin oralara hakim olacağını eshabı kiramına müjdeledi.

Bunu duyan bir takım münafıklar, bakınız, müslümalar kendilerini bir avuç Mekke müşriklerinden müdafaa için hendek kazmaya mecbur oluyorlarken buna rağmen nice büyük yerlere hakim olacaklarını ümit ediyorlar, diye söylenip durmuşlardı. İşte bu gibi cahilleri ikazve Yüce peygamberimizi tasdik ve teselli etmek bu mübârek âyetler nazil olmuş, filhakika biraz sonra da o büyük fetihler vücude gelmiştir. Artık öyle İslâmiyetin yüceliğini takdir etmeyen, müslümanların yükselmesine muvaffakiyetini arzu eylemeyen, din düşmalarına karşı uyanık bulunmak, onların dostluğuna aldanmamak lâzımdır. İşte hikmet dolu Kur’an’ı Kerim, bizleri bu hususta da ikaz buyurmaktadır.

§ Mülk: Kudret, tasarruf, kendisinde istenildiği gibi tasarruf olunacak şey demektir. Meselâ: Bir insanın kazandığı bir para kendisinin bir mülküdür. Bunu dilediği gibi sarfedebilir. Maamafih mülk maddî olduğu gibi mânevî de olabilir. Meselâ: Servet, makam, vücut sıhhati, güzellik, birer maddî mülk demektir. Akıl, zekâ, güzel ahlâk, ilim ve irfan da birer mânevî mülktür. Bütün bunları bizlere ihsan eden Cenab’ı Haktır.

§ Hayır, iyilik, herkesin muhabbet ve rağbet ettiği faideli şey Allah rızâsını kazanmaya vesile olan güzel ameller demektir. Hayır iki kısımdır. Biri mutlak hayır ki, her durumda ve herkesçe istenilir. Cennet gibi. Diğeri de mukayyet hayırdır ki, bazı kimseler hakkında hayır olduğu halde diğer kimseler hakkında şer olur. Servet gibi, bunun içindir ki, Kur’an’ı Kerim’de mal, hem hayır hem de şer olmak üzere nitelenmiştir.

Diğer bir itibar ile hayır şöylece iki kısımdır: Biri mutlak hayırdır ki bu haddızatında iyi, faydalı olan şeydir. Servet, güzel geçim gibi. Diğeri de ahlâkî hayırdır ki, bu da ahlâkî kanununun teklif ve tasvib ettiği şeydir. Sırf bir ahlâkî vazife olmak üzere istikamet dairesinde hareket gibi. Mutlak Hayır ile ahlâkî hayır bazen birleşir, bazen de birleşmez. Meselâ: Allah Rızası için fakirlere yardımda her iki hayır mevcuttur. Gösteriş için yapılan biryardımda ise yalnız mutlak hayır vardır, ahlâkî hayır yoktur. Hayrın karşıtı şerdir.

§ Şer: Yaramazlık, kötülük, fenalık, hayra zıt, insan tabiatına uygun olmayan şey demektir. Şerri çok olan şahısa “şerir” denir. Çoğulu “eşirradır” şerefini, maddî ve manevî varlığını muhafaza etmek isteyen bir kimse için, şerir olan kimselerden kaçınmak en birinci bir vazifedir. En tehlikeli şerir ise insanların güzel ahlâkına, güzel diyanet ve hareketine engel olmak isteyen herhangi bir şahıstır.

28. Mü’minler, mü’mînlerden başka kâfirleri dostlar edînmesinler. Her kim onu edinirse Allah Teâlâ’dan yardıma kavuşma ilgisi kalmamış olur. Meğer ki, onlardan bir korunma için çekinecek olasınız. Allah Teâlâ ise sizi zatı uluhiyyeti hakkında sakındırır. Ve nihayet gidişi de Allah Teâlâ’yadır.

28. Bu âyeti kerime, müminleri yalnız Allah Teâlâya teslime ve ona güvenmeye davet ediyor, ilâhî dîni inkâr edenleri samimî bir şekilde dost tutmanın da mahzurlarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (mü’minler) samimî şekilde İslâm dîni ile şereflenenler, kendileri gibi (mü’minlerden başka) olan (kâfirleri) Allah Teâlâ ile ve onun resulünü inkâr eden kimseleri (dostlar edînmesinler.)

Onları aralarında akrabalıktan veya cahiliyye devrindeki münasebetlerinden dolayı birer sadık dost kabul eylemesinler, onlara ciddî şekilde dost olmak tehlikesine düşmesinler. (Her kim onu edinirse) öyle İslâmiyeti inkâr eden, ilâhî gazaba mâruz, ilâhî muhabbetten mahrum kimseleri kendisine birer sadık dost tanıyarak onlara bir dostça bir bağlılıkta bulunursa (Allah Teâlâ’dan) dostluk ve (yardımı kazanma) gibi bir (ilgisi kalmamış olur) Allah Teâlâ’nın düşmanlarıyle, onun kutsî varlığını, mukaddes dinini inkâr eden kimselerle dostlukta bulunan bir şahıs, artık Cenâb-ı Hakkın dostluğuna, yardımına lâik olabilir mi?

Bir kimse ezelî dostunun haksızolan düşmanlarına dost olursa artık o ezelî dostu ile ciddî şekilde alâkası kalabilir mi? (Meğer ki) Ey mü’minler! (onlardan) o kâfirlerden (bir korunma için çekinecek olasınız) yâni: Onların düşmanlıklarından, birer zarar vermelerinden korunmak için dostluk göstermek müstesna, o zaman onlarla zahiren dostane bir vaziyette bulunabilirsiniz. Elverir ki, böyle bir hareket, başka müslümanların zararına olmasın, hakiki bir menfaatin zayi olmasını sebebiyet vermesin. Böyle zahirî bir dostluk ise kâfirlerin galebesi zamanına aittir. Veya onların ülkesinde bulunmak takdirindedir.

İslâmiyetin galibiyeti zamanında ise böyle bir harekete lüzum yoktur. Maamafih İslâmiyet, daima umum insanlık hakkında hayırlı hareketi emir ettiği için gayri müslimler hakkında da müslümanlar icabeden iyilikten geri durmazlar, onlara da sadaka verebilirler, onların da haklarına riayet ederler, dinî âyinlerinin icrasına mâni olmazlar. Onlar itaatkâr bulundukça onları himayeden çekinmezler. Hattâ onların haklarında en büyük hayır isteyen olmak üzere onların da hakikî bir dinden müstefit olmalarını vicdanen arzuda bulunurlar.

Ve görülen bir lüzuma binaen müslümanlar, gayrı müslimler ile zahiren bir münasebet kurarlar, sözleşmeler yaparlar, siyasi münasebetler vücude getirirler, diğer gayri müslimlere karşı müttefik olarak bir cephe alabilirler. Elverir ki, hareketleri İslâm ruhunu incitmesin. Fakat herhangi mü’min görülen bir şahıs, kendi dinini inkâr eden kendi varlığına saldıran bir din düşmanına samimî şekilde muhabbet gösterir, onun hareket tarzını doğru görür, takdir ederse elbette hak dîn ile alâkası kalmamış, mü’minlere karşı münafıkça bir durumda bulunmuş olur. Artık onun Allah dostluğundan, ilâhî yardımdan alâkası kesilmiş olmaz mı?

Velhasıl: Kat’î lüzum görülmedikçe yabancılarile samimî şekilde dostça bir tarz almamalıdır. Ancak yabancı ülkesinde bulunan bir mü’min İslâmiyetin aleyhinde olmamak üzere kendisini korumak için onlara karşı dostluk gösterir bir vaziyet alabilir. Nitekim: ( Onlar yurdunda olduğun müddetçe onlarla iyi geçin.) denilmiştir. Yâni onlara dost görün, onların yurdunda bulundukça. Fakat şunu da unutmamalı: “Var iken elde müdara cengü gavgadır abes” “Düşmen bed tıynete amma müdaradın abes” Elde dost görünme varken cenk ve kavga abestir. Fakat kötü yaratılışlı düşmana dost görünmek abestir. Şunu da düşünmelidir ki: Dünya hayatı ne de olsa fânidir. Dünya nimetleri yok olmaya maruzdur, asıl ebedî kalacak olan şey, uhrevî nîmetlerdir.

O âlemde Cenab’ı Hakkın lûtf ve ihsânına nailiyettir. Binaenaleyh her dindar olan zat, bunu düşünmelidir. Adî bir menfaat için din düşmanlarına dostluktan sakınmalıdır. Çünkü Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (Allah Teâlâ ise sizi zatı ulûhiyet! hakkında sakındırır.) Öyle dinsizlere dostluk takdirinde elim bir azaba giriftar olacağınızı haber veriyor. (Ve nihayet gidiş te Allah Teâlâ’yadır) o Yüce Yaratıcının mânevî huzurunadır. Onun kıyamet günündeki mahkeme’i kübrasınadır. Artık onun kutsal hükümlerine muhalefetle kendimizi cezaya hedef kılmış olmayalım. Ne büyük bir ilâhî tehdit!

§ Bu âyeti kerimenin nuzul sebebi hakkında çeştili rivayetler vardır. Özet olarak deniliyor ki: Yahudîler bir kere müslümanlardan bir cemaatin yanına sokulmuşlar, onları İslâmiyetten uzaklaştırmak istemişler. Eshabı kiramdan birkaç zat ise o müslümanlaranasihat vermişler, ve o Yahudîlerden kaçının, sizleri dininiz hakkında fitneye düşürmesinler demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur ki, hükmü daimîdir, İslâmiyet aleyhindeki bütün ceryanlardan kaçınmamızı bize telkin etmektedir. Diğer bir rivayete göre de Hatip İbni Beltia gibi bazı kimseler, Mekke kâfirlerine karşı sevgi izhar ediyorlardı.

Cenâb-ı Hak ise bu âyeti kerimesiyle onlara bunu yasaklamış oldu. Üçüncü bir rivayete göre de münafıklardan Abdullah ibni Übey ve arkadaşları, Yahudîler ile müşriklere karşı dostlukta bulunuyorlardı, müslümanlara ait şeyleri onlara haber veriyorlardı. O gayri müslimlerin Resûlüllaha karşı muzaffer olacaklarını ümit ederek bu casusluk alçaklığında bulunmuş oluyorlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Bütün müslümanlar için bir uyanış dersidir. Tâ ki dostlarını, düşmanlarını bilsinler, ona göre hareketlerini tanzim etsinler.

“Mizana vur görüştüğün ahbabı elhazer!”

“Rehber tasavvur eylediğin rehben olmasın”

Görüştüğün dostları teraziye vur, sakın!

Rehberdir diye düşündüğün kimse yol kesen olmasın!

29. De ki: Göğüslerinizde olan şeyi gizleseniz de, açıklasanız da onu Allah Teâlâ bilir. Ve göklerdekini de, yerlerdekini de bilir. Ve Allah Teâlâ her şeye hakkıyla kadirdir.

29. Bu iki âyeti kerime, insanlığı güzel amellere teşvik ve ilâhî azabı getirecek, hareketlerden sakındırmaktadır. Şöyle ki: Habibim! Onlara hitaben (De ki) siz (göğüslerinizde) kalplerinizde (olan şeyi) akidelerinizi, arzularınızı, kâfirlere olan dostluğunuzu (gizleseniz de, açıklasanız da) Cenâb-ı Hakka karşı eşittir.

(Onu Allah Teâlâ bilir) ona göre hakkınızda mükâfat ve ceza verir. (Ve) Allah Teâlâ yalnız bunları değil,bütün (göklerdekini de, yerdekini de bilir) onun ilmi dairesinden hiç bir şey hariç değildir. Binaenaleyh kâfirlere meyil ve muhabbetiniz var mı, yok mu onu da bilir, ona göre hakkınızda muamele yapar. (Ve Allah Teâlâ her şeye hakkıyla kadirdir) artık sizin hakkınızda da lâzım gelen taltif veya tazibi yapmaya kudreti ilâhiyyesi fazlasıyla kâfidir. Artık ona göre düşününüz!.

30. O günü ki, herkes hayırdan her ne yapmış ise onu hazırlanmış olarak bulacaktır. Kötülükten de ne yapmış ise onunla kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını temenni edecektir. Ve Allah Teâlâ sizi yüce zatından sakındırır. Ve Allah azimuşşan kullarını çok esirgeyicidir.

30. (O günü) hatırla (ki, herkes hayırdan her ne yapmış ise onu) o yaptığını amel defterinde yazılmış (hazırlanmış olarak bulacaktır) onun mükâfatına erecektir. (Kötülükten de ne yapmış ise) onu amel defterinde görecektir. (Onunla kendi arasında uzak bir mesafe) kendisiyle ameli arasında doğu ile batı kadar bir uzaklık (bulunmasını temenni edecektir.) Yanî: Dünyada iken yapmış olduğu hayın da, şerri de az olsun, çok olsun amel defterinde yazılmış bulacaktır. Eğer ameli hayır ise sevinecek, onu memnuniyetle benimseyecektir, mükâfatına erecektir.

Bilâkis ameli şer ise üzülüp duracaktır, kendisiyle ameli arasında pek uzaklık bulunmasını temenni edip duracaktır. Fakat bu mümkün mü? Ne boş bir temenni! (Ve Allah Teâlâ sizi) ey insanlar (zatı ulûhiyyetinden) elem azabından, azamet ve büyüklüğüne karşı günahkarca hareketlerden (sakındırır) korkutur, ta ki emri ilâhîsine muhalif hareket ederek azaba yakalanmış olmayasınız. (Ve Yüce Allah kullarını çok esirgeyicidir) O şefkatli ve merhametlidir. Kulları hakkındaki bu çok merhametinden dolayıdır ki, sizlere bu hususat! ihtar buyuruyor. Tâki ilâhî rızâsınamuhalif hareketlerde bulunarak ilâhî azabına yakalanmayasınız.

§ Re’fet: Şef kat ..esirgemek, ziyade rahmet demektir. Sahibine “raûf” denir ki, rahîm çok merhametli demektir. “Raûf” kelimesi Allah’ın isimlerindendir.

31. De ki: Eğer Allah Teâlâ’yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ’da sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın. ve Allah Teâlâ gafurdur, râhimdir.

31. Bu âyeti kerime, Cenab’ı Hakka itaat ve muhabbetin ve onun rahmet ve mağfiretine nailiyetin ancak onun muhterem peygamberine uymak suretiyle tehakkuk ve tecelli edeceğini göstermektedir.

Şöyle ki: Habibim! Cemaati müslimine (De ki: Eğer Allah Teâlâ’yı) tam bir ihlas ile (seviyorsanız) yüce birliğine itaat ederek mânevî bir yakınlığa nail olmak istiyorsanız (bana uyunuz) çünkü ben onun resûlüyüm, onun emirlerini, yasaklarını tebliğe memur benim, ona ciddî, ilâhî rızâsına uygun muhabbetin ne suretle meydana geleceğini sizlere bildirecek olan benim. Artık benim tebliğatıma tabi olunuz (ki Allah Teâlâ da sizi sevsin) sizden razı olsun (ve sizin için günahlarınızı yarlığasın) çünkü ilâhî muhabbete nail olmak, günahların af ve örtülmesine vesiledir.

Nitekim bir hadisi şerifte: Allah Teâlâ bir kulunu severse ona günahı zarar vermez” diye buyurulmuştur. (Ve Allah Teâlâ gafurdur) mağfireti çoktur, dilediği kullarının günahlarını af eder ve örter. Ve (rehîmdir) rahmeti pek ziyadedir. Sizlere bu yoldaki ilâhî emri de yine onun bir rahmet eseri. Tâ ki bu yolda ilâhî emre uyarak onun mağfiretine, rahmetine mazhar olabilesiniz.

§ Bu âyeti kerimenin nuzul sebebi olarakrivayet olunuyor ki: Yahudîler ve Hıristiyanlar taifesi, kendilerini Allah Teâlâ’nın evlât ve dostları olarak telâkki ediyor, böyle bir iddiada bulunuyorlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş ilâhî muhabbete nail olmanın ne suretle olacağı bütün insanlığa bildirilmiştir.

Diğer bir rivayete göre Rasûli Ekrem hazretleri vaktiyle Mescidi Haram’a girmiş, orada Kureyş müşriklerinin bir takım putları süsleyerek onlara taptıklarını görmüş, onlara hitaben buyurmuş ki: Siz babanız Hz. İbrahim’in ve İsmail’in dinine muhalefette bulunmaktasınız, nedir bu putlara tapmanız? O müşriklerde demişler ki: Biz bu putlara Allah muhabbeti için ibâdet ediyoruz ki bizi Allah’a yaklaştırsınlar. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Evet Cansın, kıymetsiz, kendilerini bilip müdafaadan mahrum putlara, heykellere tapmakta ne fâide olabilir? Aklı başında olan bir insan biraz düşünmeli değil midir?

Asıl birer kâmî! insan olan, Allah tarafından dini tebliğe memur olduklarını göstermeye muvaffak oldukları mucizelerle isbat etmiş bulunan peygamberlere ve bu cümleden olarak peygamber ve resullerin sonuncusu olan Hz. Muhammed aleyhisselâm’a tabi olmalı, onun tebliğatını da seve seve kabul etmelidir ki, Allah Teâlâ’ya muhabbet iddiası sahih, samimî olmuş bulunsun. Bir hükümdara muhabbet ve icaatta bulunan bir zat, onun elçisine, memuruna da itaat ve hörmette bulunur. Bunun aksine hareket, o hükümdara karşı da bir isyan değil midir? Artık bir insan nasıl olur da Allah’a muhabbet iddiasında bulunduğu halde ona isyan eder, onun peygamberine karşı cephe alır.

Diyor ki: Sen Allah Teâlâya âsi oluyorsun, halbuki onun muhabbetini de gösteriyor ve iddia eyliyorsun. Rabbime yemin ederim ki; bu, fiiller arasında pek acaiptir. Eğer senin muhabbetin sadıkane olsaydı elbette Cenab’ı Hakka itaat ederdin, çükü seven kimse sevdiği zata şüphe yok ki, itaatkâr olur. Velhasıl muhabbetin en parlak eseri, itaattır.

32. De ki: Allah Teâlâ’ya ve peygambere itaat ediniz, eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirleri sevmez.

32. Bu âyeti kerimede Allah Teâlâ’ya ve Yüce Peygamber’e itaatin lüzumunu, itâatsizliğin ise küfri gerektirip ilâhî muhabbetten ebedî olarak mahrumiyeti gerektireceğini bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Resûlüm! Onlara (de ki: Allah Teâlâ’ya ve resûle) Cenâb-ı Hakkın peygamberi olan hatemülenbiya’ya (itaat ediniz) o peygamberin sizlere emir ettiği Allah’ın birliği, inancını kabul ediniz, dinî vazifelerinizi sadıkane bir surette yapınız, onun mübârek sünneti seniyyelerine riayet eyleyiniz (eğer yüz çevirirlerse) Allah’a ve onun Resûlüne itaatten kaçınırlarsa küfre düşmüş olurlar. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kâfirleri sevmez) onların bu hareketlerine razı olmaz, onları asla mağfiret buyurmaz.

§ Bu âyeti kerimenin nuzul sebebi olarak deniliyor ki: Münafıklardan Abdullah ibni Ubey, kendi arkadaşlarına demiş ki: Muhammed -Aleyhisselâm- kendisine itaati Allah’a itaat gibi gösteriyor, hıristiyanların İsa’yı -aleyhisselâm- sevdiği gibi bizim de kendisine muhabbet etmemizi emrediyor, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Cahil münafık başkalarını saptırmak içinhakikatı saklıyor, Hz. Muhammed’in daima Allah’ın birliğini ümmetine tebliğ ettiğini, kendisinin diğer insanlar gibi bir insan olup Allah Teâlâ’ya kulluk arzında bulunduğunu görmemezlikten geliyor.

Madem ki, Hz Muhammed, bir yüce peygamberdir, madem ki, onun bütün tebliğatı Cenab’ı Hak adi-ıadır, madem ki: O bütün insanlık hakkında hayırlı olup cümlesinin bir yüce mabuda ibâdet ve itaatte bulunmasını emir ve tavsiye buyuruyor, artık öyle ulu bir zat sevilmez mi? Artık ona itaat Allah Teâlâ’ya itaat olmaz mıPBundan insanlık nasıl müstağni olabilir. Böyle dindarlık alametinden insanlık âlemi nasıl mahrum bırakılmak istenir? Fakat bir münafıktan, başka ne beklenir.

Varsın o gibi din düşmanları ihtirasları yüzünden gebersinler. Cenâb-ı Hak lûtf etmiş, insanlığa Hz. Adem’den itibaren birçok peygamberler göndermiş, sonra da bütün beşeriyete son ve en mükemmel bir peygamber olmak üzere Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ı göndermiştir. Nitekim Kur’an’ı Kerim bunu bildirmektedir.

33. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ Âdem’i, Nuh’u, İbrahim’in sülâlesini ve İmranın hanedanını alemler üzerine seçkin kıldı.

33. Bu mübârek âyetler, bir nice peygamberlerin dünyaya şeref vermiş olduklarını bildirmektedir. Hatemülenbiya efendimizin de o peygamberlerin sülâlesinden kadri yüce bir zat olduğuna işaret etmektedir, ve artık bu kadri yüce zatın da risalet ve peygamberliğini inkâra mahal bulunmadığını akıl sahiplerine anlatmaktadır.

Şöyle ki: (Muhakkak Allah Teâlâ) insanlığın babası olan (Adem ve) ikinci Âdem sayılan (Nuhu ve) Halilullah olan (İbrahim’in âlini) sülâlesini (ve imranın âlini) hanedanını kendilerinin bulundukları (alemler üzerine) peygamberlik ve risaletle, bir nice üstün hasletler ile (seçkin kıldı) hattâ bu muhterem peygamberler, peygamber olan meleklerden bile üstün,seçkin bulunmuşlardır.

Nitekim bu mübârek peygamberlerin mü’min, salih olan ümmetleri de peygamber olmayan meleklerden üstün bulunmuştur. Bu mübârek peygamberleri Cenâb-ı Hak, bir nice hasletler ile, mucizeler ile, harikulâde muvaffakiyetler ile pek mümtaz, müstesna birer mevkide bulundurmuştur.

Meselha: Hz. Âdem, ilâhî kudret ile müstakillen bir insanlık şahsiyetine sahip olarak yaradılmış, anaya, babaya, başka bir hayat sahibinden doğmaya muhtaç olmaksızın bir yaratılış harikası olarak meydana gelmiştir. Bütün melekler Cenâb-ı Hakkın emrine binaen kendisine karşı secdeye kapanmışlardır.

Nuh Aleyhisselâm da fevkalâde ilâhî bir himayeye nail olmuş, kendisini inkâr edenlerin bir tufan azabı içinde helâk olup gittiklerini görmüş, kedisini kemâli afiyetle selâmet sahiline çıkıp ikinci adem olmak şerefine sahip bulunmuştur, İbrahim Aleyhisselâm da Ülül’azm denilen pek büyük peygamberlerden biridir, İlâhî dîni yaymaya çalışmış, Babil hükümdarı Nemrudu tevhid dînine dâvet etmiş, o mel’unun yakmış olduğu büyük bir ateşe atıldığı halde o ateş Hz. İbrahim’e asla tesir etmemiş, bir letafet ve selâmet bahçesi kesilmiş, mübârek neslinden İsmail, İshak aleyhisselâm gibi peygamberler yetişmiş nihayet o yüce sülaleden bütün peygamberler ve resûllerin en güzidesi olan Hz. Muhammed aleyhisselâm efendimiz dünyaya gelerek bütün kâinata mübârek vücudu ile şeref vermiştir.

Ne büyük bir seçkinlik! Âli İmrân’a gelince bunlardan maksat, ya imran ibni Yasher’in sülâlesidir. Bunlar Musa ve Harun aleyhisselamdır. Veya imran ibni Masan’ın hanedanıdır ki, bunlar da İsa aleyhisselâm ile muhterem validesi Hz. Meryem’dir. Bu imran, Hz. İsa’nın validesi tarafından dedesidir. İşte bu iki sülâlenin iki hanedanının büyüklüğü, peygamberlik verisalet sıfatını taşımaları pek ziyade seçkinlikleri de sabit bir hakikattır. Bu iki İmran arasında bin sekiz yüz sene geçmiştir.

34. Bazıları bazılarından bir zürriyet olarak neşet etmiştir. Ve Allah Teâlâ semîdir, alimdir.

34. İşte bu mübârek İbrahim sülâlesi ile imran hanedanının (bazıları bazılarından) neş’et etmiş, varlık alanına gelmiş, insanlık âlemine şeref vermiş (bir zürriyettir.) Hepsinin dîni bir, tevhit dîni olan İslâmiyettir.

Hepsi de ihlâs, ibâdet, itaat ve benzeri hususlarda birdir. Birer hususi İmtiyaza sahiptirler, cismanî ve ruhanî satvet ve temizliği kendilerinde toplamışlardır. İşte Cenâb-ı Hak böyle harikaları vücude getirmiş, dilediğine peygamberlik ve risalet vermiştir. Artık peygamber efendimizin peygamberlik ve risalet sâhibi olduğunu kim inkâr edebilir. Yüce Yaratıcının, ne harikalar vücude getirmiş olduğunu bir kere düşünmelidir.

(Ve Allah Teâlâ semîdir) Bütün insanların sözlerini işitir, (alîmdir) her şeyi, herkesin hâl ve tavrını bilir, zahir ve batın hiç bir şey onun görüp işitmesinden, bilip takdir buyurmasından hariç değildir. Binaenaleyh sözünde ve fiilinde, doğru, yüksek bir kabiliyete sahip olan kullarını da her bakımdan seçkin kılar, yüksek makamlara nail buyurur. Bunu kim inkâr edebilir. İşte bir harika daha:

35. Hatırla ki, İmranın eşi: Ey Rabbim! Ben karnımda olanı azadlı bir köle olarak sana adadım. İmdi bunu benden kabul buyur. Şüphe yok ki hakkıyla işitici sensin, kemâliyle bilici sensin, demişti.

35. Bu mübârek âyetlerde, Allah’ın kudreti ile ne kadar harikaların vücude geldiğini ve bir kısım muhterem simaların ne büyük imtiyazlara mazhar olduğunu gösteriyor, artık son bir yüce peygamberin de bir takım harikalara, imtiyazlara nail oluşunu inkâra mahal bulunmadığına şöylece işaret buyuruyor.

Habibim! (Hatırla ki) Musâ’nın oğlu (İmranıneşi) Hanne: (Yarabbi! Ben karnımda olanı) hamile bulunduğum çocuğu (azatlı köle) dünya arkalarından âzade, halisane ibâdete devam eden, beyti mukaddesin hizmeti ile meşgul (olarak sana adadım) senin bana bu çocuğu verdiğine teşekkür, senin rızanı kazanmak için bunu bir adak kıldım. Büyüyünce Beyti mukaddes hizmetine devam etsin.

(İmdi) lütfet (bunu) bu adadığımı (benden kabul buyur) bunu ilâhî rızana yakın kıl (şüphe yok ki) bütün işitilen şeyleri ve bilhassa benim bu dua ve niyazımı (hakkiyle işitici sensin) ve bütün malûmatı ve o cümleden olan kalbimde olanları (kemâliyle bilici) de (sensin) Rabbim! (demişti.) Bu şekilde duada bulunmuştu. Rivayet olunur ki: Hanne ihtiyarlanmıştı. Bir ağaç gölgesinde otururken bir kuşun yavrusuna bir şeyler yedirdiğin! görmüş, kendisinde de bir annelik hevesi uyanmıştı.

Yarabbi- Eğer bana bir çocuk ihsan buyurursan adağım olsun onu beyti mukaddese hizmetçi olarak vereceğim, demişti. Böyle bir nezir, onlarca erkek çocuklar hakkında meşru bulunuyordu. Bu temennisini müteakip hâmile kalmış, sonra kocası İmran vefat etmiş, daha sonra da çocuğunu kız olarak dünyaya getirdiğinden müteessir bulunmuş idi.

36. Vaktaki çocuğunu dünyaya getirdi, dedi ki: Ey Rabbim! Ben onu kız olarak doğurdum Allah Teâlâ ise onun ne doğurduğunu daha ziyade bilir. Halbuki erkek, dişi gibi değildir. Ve ona Meryem adını verdim. Ve ben onu ve onun zürriyetini koğulmuş olan şeytandan senin himayene ısmarladım.

36. Hanne, (vaktaki çocuğunu dünyaya getirdi) onun kız olduğunu görünce adağını ifa edemeyeceğini sanip üzüldü (Dedi ki: Yarabbi! Ben onu dişi olarak doğurdum) adağım yerine getirilemiyecek, çünkü kızların beyti mukaddese hizmetçi olması adanamaz (Allah Teâlâ ise onun ne doğurduğunu daha ziyade bilir.) Hanne de buna inanmıştır. O demekistemiştir ki: Yarabbi! Kız doğurduğum için adağım ifa edilemiyecektir, ben bundan müteessirim, senden aflar temenni ederim.

(Halbuki erkek dişi gibi değildir) erkeğin adanması makbuldür. Eğer erkek doğacak olsa idi adağım yerine getirilebilirdi. Bununla beraber erkekler, hayz ve nifas gibi hallerden uzak oldukları için ibâdet ve itaate daima zamanında devam edebilirler. Ve bir çok hadiselere karşı daha ziyade dayanaklı bulunurlar, ve çoğunluk itibariyle kadınlardan daha ziyade zeka ve kabiliyete sahiptirler. Kadınların erkekler ile karışması ise muvafık değildir: Binaenaleyh Beyti mukaddes hizmetine onlar değil, erkekler kabul olunurlar.

(Ve) maamafih (ona) o kızıma ibâdet eden, hizmetçi mânasına olan (Meryem adını verdim) beyti mukaddes için adadığım erkek çocuğuna bedel olmasını senin lûtfunda niyaz ederim. (Ve ben onu onun. zürriy etini) o kız çocuğumu ve onun evlât ve torunlarını (recim) olan taşlanmış, koğulmuş bulunan (şeytandan) o iblisin temasından, vesvesesinden korunmuş olmaları için (senin himayene ısmarladım) Meryemi de, onun zürriyetini de iyi hâlden, ilâhî himayedeh mahrum bırakma ya rabbi! Cenâb-ı Hak da o muhterem validenin bu dualarını kabul buyurmuştur.

37. Artık onu Rabbi si bir güzel kabul ile kabul buyurdu ve onu bir güzel nebat olarak yetiştirdi. Zekeriya’yı da ona bakmaya memur etti. Zekeriya her ne zaman mahfilde onun yanına girse onun yanında bir rızık bulurdu. Ya Meryem! Bu sana nereden geldi, O da bu Allah tarafından der idi. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ dilediğine hesapsız rızık verir.

37. Bu mübârek âyette, Hz. Meryem’in ne şekilde büyüyüp geliştiğini ve Cenâb-ı Hakkın dilediği kulunu nasıl hârikalara mazhar buyurduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Hanne’nin kızı Meryem hakkındaki duası üzerine (artık onu) Meryem’i, (Râbbisi) sâhibive lâik olduğu Kemâle kavuşturucusu olan Cenab’ı Hak, validesi Hanne’den (bir güzel kabul ile kabul buyurdu) onun adağını kendisine mahsus bir ayrıcalık olmak üzere rıza ile kabul etti. Halbuki, ondan başka kızların adak edilmesini kabul buyurmamıştır.

(Ve onu) Meryem’i (bir güzel nebat olarak yetiştirdi) o bir çocukluk goncası idi. Pek güzel ahlâk sâhibi idi. Başka çocukların bir aydaki büyümesini, Meryem bir günde büyüyordu. Cenâb-ı Hak (Zekeriya’yı da ona bakmaya) Meryem’in himayesine, korumasına ihtiyaçlarını sağlamaya (memur etti) bu vazifeyi deruhte etmiş olan (Zekeriya) aleyhisselâm (her ne zaman) Meryem için hazırladığı (mahfilde) hücrede (onun) Meryem’in (yanına girse onun yanında) kendisinin getirmemiş olduğu (bir) nevi (rızık bulurdu.) Yaz meyvesini kış mevsiminde, kış meyvesini de yaz mevsiminde hazır bir halde görürdü.

Halbuki, hücrenin kapısını yalnız Zekeriya kilitler, açardı. Başkalarının oraya girmesi düşünülmezdi. Binaenaleyh Hz. Zekeriya (Ey Meryem! Bu sana nerden derdi?) böyle kapı kapalı olduğu halde bu nimetler böyle vaktinin haricinde olarak sana nereden geliyor diye sorardı.

(O da) Meryem de (bu) nimetler (Allah Tealâ tarafından derdi.) Evet. Bu nimetler birer ilâhî lütuf olarak Meryem’e cennetten geliyordu. Bu hal, Meryem hakkında bir keramet idi, onun Allah katındaki büyüklüğüne bir alamet idi. Böyle bir kerametin vücudu nasıl inkâr olunabilir ve uzak görülebilir. Cenâb-ı Hak, her şeye kadirdir. Dilediği hârikayı, mucizeyi vücude getirir ve (şüphe yok ki. Allah Teâlâ dilediğine) de (hesapsız bir şekilde,) bir meşakkat ve zahmet vermeksizin pek geniş bir rızık ile (rızıklandırır.) İşte Hz. Meryem’i rızıklandırması da bu cümledendir.

Bu son cümle, ya Hz. Meryem’in bu husustaki ifadesine, güzel inancına işaret eder veyahut müstakil olarak sırf bir hakikat olmak üzere Allah tarafından beyan buyurulmuştur.

§ Rivayet olunur ki: Hanne vaktaki Meryem’i doğurdu, onu bir hırkaya sararak mescidi aksaya götürdü, oradaki Ahbarın = Din alîmleri olan yirmi dokuz zatın yanına bıraktı bu bir adaktır, bunu kabul ediniz dedi. Meryem, onların ilim ve dindarlık itibariyle en büyükleri ve reisleri bulunmuş olan imran’ın kızı olduğu için her biri istedi ki onu kendisi alıp himaye etsin.

Bu yüzden aralarında münakaşa zuhur etti. Zekeriya aleyhisselâm, beyti mukaddesteki o zatların reisi idi ve Meryem’in tezyesinin kocası bulunuyordu. Bu sebeple Meryem’i kendi alıp himaye etmek istedi. Diğer zatlar ise dediler ki: Meryem’e anası herkesten daha yakın iken onu kendi yanında bırakmıyor, artık senin yanında bırakılması neden lâzım gelsin?

En iyisi kur’a atalım kime isabet ederse o alıp beslesin. Bunun üzerine kur’aya karar verdiler. Ürdün ırmağına gittiler, kalemlerini o suya atıverdiler, hangisinin kalemi sabit olup suyun yüzüne çıkarsa Meryem’in bakımını o üstlenecekti. bunlardan yalnız Hz. Zekeriya’nın kalemi öylece su üzerine çıkıp kaldı. Artık Meryem’i Hz. Zekeriya aldı, onu teyzesinin yanına götürdü, Meryem, genç bir kız haline gelince onun için mescidi aksada merdivenle çıkılır bir yüksek çardak yaptırdı.

İşte mihraptan maksat budur, sonra Meryem’i buraya bıraktı, onun yiyip içeceğini yalnız kendisi götürür, ona verirdi, başkaları onun yanına çıkamazdı. Bu esnada idi ki, Hz. Meryem’e Allah tarafından ihsan buyurulan çeşit çeşit nimetleri görünce: Ya Meryem! Bu nimetler sana nereden? diye sormuş, Hz. Meryem’in Allah katındaki yüksek mevkiini düşünerek kendisinin o ihtiyarlığı zamanında öyle kıymetli bir çocuğa sahip olmayı Cenâb-ı Haktan niyaz eylemişti.

38. O vakit Zekeriya’ Rabbine dua ederek dedi ki: Ey Rabbim! Bana kendi tarafından pek temiz bir zürriyet bağışla. Şüphe yok ki, sen duayı hakkıyla işiticisin.

38. Bu mübârek âyetlerde hayırlı, salih evlâdın birer nîmet olduğunu, bu gibi evlâdı temenninin caiz bulunduğunu göstermekte, ve halisâne duaların kabul olacağına işaret etmektedir. Şöyle ki: (O vakit) Hz Meryem’in o müstesna durumunu gören ve ihtiyar bir halde bulunan (Zekeriya) Aleyhisselâm (Rabbine dua ederek dedi ki: Yarabbi! Bana kendi tarafından) normal sebeplere muhtaç olmaksızın sırf kendi kudretinle (pek temiz bir zürriyet) pek salih bir oğul (bağışla) ihsan ve lüft eyle.

Hanne’ye ihtiyarlığı halinde öyle mübârek bir çocuk verdiğin gibi bana da vermek lütfunda bulun. (Şüphe yok ki) Yarabbi! (sen duayı hakkiyle işîticisin) duaları kabul buyurursun, benim bu duamı da lütfen kabul buyur -bu duamı-red ile benim ümidimi boşa çıkarma.

39. Zekeriya mihrapta durmuş namaz kılmakta iken ona melekler seslendi ki: Muhakkak Allah Teâlâ sana Allah tarafından olan bir kelimeyi tasdik edici, efendi ve nefisine hâkim ve salihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya’yı müjdeler.

39. Bunu müteakip (Zekeriya) aleyhisselâm (mihrapta durmuş olarak namaz kılmakta iken ona melekler) melekleri temsil eden Cibrîli Emîn (seslendi ki:) Ey Zekeriya (muhakkak Allah Teâlâ sana) lûtf edecektir, duanı kabul buyurmuştur.

Sana evlât olmak üzere (Allah tarafından olan bir kelimeyi) İsa aleyhisselâmın peygamberliğini tasdik edici olarak (ve efendi) kavmine reis olarak (ve nefsine hâkim) nefsini şehevi şeylerden son derece korumaya muvaffak olacak (ve salihlerden) peygamberlerin sülbünden gelmiş (bir peygamber olmak üzere Yahya’yı) onun dünyaya gelip peygamberlik payesine sahip bulunacağını sana (müjdeler.) İşte bu zat, bu Yahya ismini taşıyan zat, o dünyaya gelmesi istirham olunan temiz zürriyetten ibarettir. Ne kadar müjdelemeye lâik bir nîmet!.

40. Dedi ki: Ey Rabbim! Bana bir oğul nasıl olabilir ki, bana hakikaten ihtiyarlık yetişti. Eşim ise kısırdır. Buyurdu ki, öyledir. Fakat Allah Teâlâ dilediğini yapar.

40. Bu mübârek âyetler: Allah’ın Kudretinin her şeye yettiğini göstermektir. Kulluk vazifesinin de bu kudreti tasdik ve tazim ile Hak Teâlâ’nın birliğine inanmak, onu tesbih etmek ve ona daima ibâdet ve itaatta bulunmaktan ibaret olduğunu bildirmektedir.

Şöyle ki: Zekeriya aleyhisselâm mazhar olduğu müjdenin görülmesi ricası ile (dedi ki: Yarabbi!) cereyan etmekte olan tabii kanuna göre (bana bir oğul nasıl olabilir ki, bana) hakikaten (ihtyarhk yetişti) yaşım yükseldi, (eşim ise kısırdır) çocuk doğurmaz bir haldedir. Rivayete göre bu zaman Hz. Zekeriya yüz yirmi veya doksan dokuz yaşında idi. Eşi de doksan dokuz yaşında imiş.

Hz. Zekeriya kudreti ilâhiyye ile böyle bir çocuğa nail olabileceğini bilirdi. Eğer bilmeseydi bir zürriyete kavuşma niyazında bulunur mu idi? Ancak cereyan etmekte olan tabii kanuna göre bu uzak görülebilirdi. Binaenaleyh bunun nasıl bir ilâhî lütuf eseri olarak dünyaya geleceğini anlamak maksadiyle böyle bir soru sormuştur.

Cenab’ı Hak da vahiy yoluyla (buyurdu ki, öyledir) gerçekten de sizin gibi ihtiyarların çocuk babası, anası olmaları adete nazaran uzak görülebilir. Fakat (Allah Teâlâ dilediğini yapar) vücude getirir, onu hiç bir şey aciz bırakamaz. Buna inanmışızdır…

41. Dedi ki: Ey Rabbim! Benim için bir alâmet kıl. Buyurdu ki: Senin için alâmet, insanlar ile bir işaretten başka üç gün konuşamamandır. Maamafih Rabbi ni çokça zikred ve akşam, sabah namaz kıl.

41. Zekeriya aleyhisselâm, bu büyük kudretin meydana gelmesine bir müjde olmak için (dedi ki: Yarabbi! Benim için bir alâmet kıl) bir nişane göster, eşimin böyle bir çocuğa hâmile olduğunu bilip şükür secdesine kapanayım.Cenâb-ı Hak da (buyurdu ki:) Hz. Zekeriya’ya vahyi eyledi ki:

(Senin için alâmet) sana bu hakikatı gösterecek nişane, senin (insanlar ile bir işaretten başka üç gün konuşamamandır.) sen başkalarıyle üç gün gece gündüz konuşmak kuvvetinden mahrum kalacaksın, yalnız elle veya baş ile işaret edebileceksin. Hz. Zekeriya, insanlar ile konuşmak kudretinden böyle geçici olarak mahrum kalmakla beraber Cenab’ı Hakkı zikir ve tesbih kudretine sahip bulunuyordu. Bunun için buyruldu ki: Ey Zekeriya: (Maamafih Rabbini çokça zikret ve akşam ve sabah namaz kıl) tesbih ve tehlilde bulun.

Bu muhterem zatın böyle üç gün başkaları ile konuşmaya kâdir olamaması, ve diğer bir yoruma göre kâdir olduğu halde yalnız konuşmadan yasaklanmış bulunması, duasının kabul edilmiş olduğundan dolayı halk ile konuşmadan alâkasını keserek böyle üç gün bütün bir kalp huzuru ile Yüce Yaratıcısının zikr ve tesbihi ile meşgul olması, nail olduğu o büyük nimetin şükrünü ifaya çalışması içindi.

Maamafih bazı zatların ifadelerine göre bunda Hz. Zekeriya için bir uyanma dersi vardı. Çünkü kendisinin bir oğula nail olacağını melekler kendisine sözlü olarak müjdelemiş oldukları halde buna bir alâmet istemesi gereksiz olduğundan bir ceza olarak üç gün konuşmadan mahrum bırakılmıştır.

§ Zekeriya aleyhisselâm: Süleyman aleyhisselâmın neslindendir. Beyti mukaddeste reis idi Tevrat nüshalarını yazardı. İsrailoğullarına peygamber tayin buyrulmuştu. Musa aleyhisselâmın şeriatiyle amel ederdi. Hz. Meryem’in valdesi Hanne’nin kız karındaşının kocası idi. Hz. Meryem’i yanına alıp beyti mukaddesteki bir hücrede himaye etmişti. Hz. Meryem’den İsa aleyhisselâm bir yaratılış harikası olarak babası olmaksızın dünyaya gelmişti. Gösterdiği birçok mucizeler de bunu isbat edip duruyordu.

Buna rağmen Yahudîler Hz. Zekeriyaya iftirada bulunmuş,yüz yaşında bulunan o pek muhterem peygamberi şehit eylemişlerdir. Bir rivayete göre de Zekeriya aleyhisselâm, muhterem oğlu Yahya aleyhisselâm’ı, Filistin valisi (Herut) tarafından şehit edileceği zaman, kurtarmaya çalışmış, kendisinin de takip edildiğini anlayınca beyti mukaddese bitişik bir bahçede bir ağacın kütüğüne saklanmış, o ağaç ile beraber testere ile ikiye bölünerek şehit edilmiştir.

§ Yahya aleyhisselâm: Zekeriya aleyhisselâm’ın oğludur. Annesi de imrân’ın kızıdır. Cenâb-ı Hak, bu muhterem baba ve anneye ihtiyarlıkları zamanında bu mübârek oğulu ihsan buyurmuştur. Hz. Yahya, daha pek genç iken Tevratı şerifi okur, sahralara çekilerek kimse ile görüşmeksizin ibâdet ve itaatta bulunur, İsrailoğullarına vaaz ve nasihat eder, Hz. Musa’nın şeriatiyle âmel ederdi.

Bilahara Hz. İsa’nın şeriatiyle amel etmek üzere kendisine de peygamberlik ihsan buyurulmuştur. Bu esnada Filistin hükümdarı bulunan “Heredos” kendi kız karındaşının kızını almak istemişti. Bunların nikâhı Hz. Musa’nın şeriatına göre caizdi. Bu nikâhı akdetmesini Hz. Yahya’ya teklif etti. Fakat Hz. İsa’nın şeriatına göre bu nikâh caiz değildi. Binaenaleyh Yahya aleyhisselâm bu nikâhı kıymaktan kaçındı. Bundan dolayı o kız ile annesi gücendiler, Hz. Yahya’yı öldürmesini Heredos’tan istediler, o da bu mübârek zatı onların yanında boğazladı. Şehit etti. Henüz otuz yaşında bulunuyordu.

Bu hâdise Hz. İsa’nın semaya kaldırılmasından sonra vuku bulmuştur. Hz. Yahya, Kudüs’te sıbtiyede metfundur. Rivâyete göre mübârek başı Dımışkde Ümeyye Camii içerisinde ve bir eli de Beyrut’ta medfûn bulunmaktadır.

42. Hani melekler dedi ki: Ey Meryem! şüphe yok ki. Allah Teâlâ seni seçkin kıldı ve seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üzerine üstün kıldı.

42. Bu mübârek âyetlerde, Hz. Meryem’in üstün kılındığını ve onun bu imtiyaza karşı şükran vazifesi olarak ibâdet ve itaate devam etmekle mükellef bulunduğunu göstermektedir.

Şöyle ki: Habibim! Hatırla (hani) o vakit ki (melekler) Cibril Emin ile maiyetindeki melekler (dedi ki: ey) İmrân’ın muhterem kızı (Meryem!) seni müjdeleriz (şüphe yok ki. Allah Teâlâ seni seçkin kıldı) seni seçti, sana istisnaî bir meziyet ihsan buyurdu. Seni validenden güzelce kabul eyledi, seni bir yüce peygamber olan Zekeriya’nın himayesinde büyüttü, seni cennet nîmetlerinden rızıklandırdı, ve özellikle sana bir takım yüksek kerametler ihsan buyurdu (ve seni tertemiz kıldı) seni erkeklerin temasından masum kıldı, Yahudilerin isnad ettikleri kötü fiilden uzak olduğunu daha beşikte olan bir yavrunun == Hz. İsa’nın konuşması ile açıkladı = (ve seni âlemlerin kadınları üzerine üstün kıldı) onların fevkinde kıldı. Sana İsa gibi bir melek yüzlüyü babasız olarak bağışladı, ve sizi âlemlere bir harika alemeti kıldı böyle bir şeref diğer kadınlara nasip olmamıştır.

Hz. Meryem bazı zatlara göre meleklerin kendisine hitap etmiş olmalarına göre peygamberlik şerefine de ermişti, fakat bu görüş, icmaa muhaliftir. Kadınlardan peygamber gönderilmediği hakkında icma vardır. Ancak bu hitab ona bir keramet olmak üzere gelmiştir. Veya bu hitap onun oğlu Hz. İsa’nın peygamberliğine bir irhâs = delâlet eden harikulâde bir keyfiyettir veya Hz. Meryem’e melekler tarafından böyle bir ilham yoluyla cismanî ve ruhanî bir terbiye ve itaat yolunu göstermek hikmetine dayanmaktadır.

Bu âyeti kerimeye göre Hz. Meryem, yalnız kendi asrındaki değil, bütün kadınlardan üstündür. Çünkü o bir yaratılış harikası olan Hz. İsa’nın annesidir, meleklerin hitâplarına mazhardır, daha nice imtiyazlara sahiptir.

Maamafih bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur.

Âlemlerin kadınlarından dört tanesi, sana en büyük birer kadın olmak üzere tanımaya kâfidir. Onlar ise Meryem ile Firavunun karısı Asiye ve Haticetülkübra ile Fatimetüzzehra’dır.

Diğer bir hadisi şerifte de: Fatma, -radiyallahü teâlâ anha- İmrân’ın kızı Hz. Meryem’den başka bütün cennet kadınlarının ulusudur, reisidir.

43. Ey Meryem! Rabbin için itaate devam et, secde kıl, rükûa varanlarla rükûa var.

43. (Ey Meryem) Rabbin için (itaate devam et) daima itaatte bulun veya namaz kıl veya namazda ayakta fazlaca dur (secde kıl) namazlarda Cenab’ı Hak için secdeye kapan (rükûa varanlar ile beraber rükûa var) cemaat ile namaz kıl, namazın şartlarına riayet eyle, rükû edenler gibi sen de rukûda bulun.

Deniliyor ki: Hz. Meryem de beyti mukaddeste komşu bulunanlar ile beraber namaz kılmakla mükellef idi. Her ne kadar onlara karışmazsa da kendi hücresinde onlara uyar, namazlarını cemaatle kılar, rükû ve sucûdda bulunurdu. Rükû ve sücut, Cenâb-ı Hakka karşı yapılan en güzel bir saygı ve kulluk alametidir. Bu kulluk vazifesini yapmayanlar hüsranda ve ziyanda kalırlar. Evet: “Serrini secde’i rahmana firu etmeyenin””Kâmeti pişi edanide hem olmazda ne olur” Allah’a secde etmek için başını eğmeyenin

44. Bu sana gayıp haberlerindendir. Onu sana vahy ediyoruz. Meryem’i hangisi himayesine alacak diye kalemlerini attıkları zaman sen onların yanında değildin. Ve onlar tartışmada bulundukları zaman da sen onların yanında bulunmuyordun.

44. Bu âyeti kerimede Hz. Zekeriya ile Hz. Meryem kıssalarının ehemmiyetini ve bunlardan Rasûli Ekrem efendimizin bir mucize olarak ilâhî vahiy sayesinde haberdar bulunduğunu gösteriyor. Şöyle ki: Habibim! (Bu sana) Henne’ye, Zekeriya, Yahya ve İsa aleyhisselâma dair haber verdiğimiz eşsiz hâdiseler (gayıp haberlerindendir.) Gayba ait şeyler olup ancak vahy yoluyla bilinecek şeylerdendir.

(Onu sana vahy ediyoruz) Cibrili Eminin tebliğ ile bildiriyoruz. Artık onun gayptan olduğu bilinmelidir. (Meryem’i) beyti mukaddesteki zatlardan (hangisi himayesine alacak) o kimin korumasına verilecek (diye) onların tevratı yazdıkları (kalemlerini) kur’a olmak üzere suya (attıkları zaman) Resûlüm! (sen onların yanında değildin) onlarla beraber bulunmuyordun, onların zamanları çok evvel olduğu için bu taraf malûm. (Ve onlar tartışmada bulundukları) Meryem’i hangisinin himaye ve terbiye edeceği hususunda tartıştıkları ve mücadele yaptıkları (zaman da sen onların yanında bulunmuyordun) bu da malûm, onların böyle tarihî hayatından haberdar olmadığın da malumdur. Çünkü senin kitapla, okumakla, eskilerin tarihî olaylarını dinlemekle meşgul olmadığın herkesçe bilinmektedir.

Binaenaleyh onlara dair vermekte olduğun bu haberler, şüphe yok ki, bir vahyi ilâhî eseridir. Sen böyle bir ilâhî vahye nailiyetinden dolayı pek mutlusun, pek şayanı tebriksin. Yazık bu hakikatı idrâk ve tasdik etmeyenlere! Bu âyeti kerimede geçen kalemlerden maksat, bir rivayete göre de Hz.Meryem’i himayelerine almak isteyenlerin ellerinde bulunan bastonlardan veya oklardan ibaret idi. Kur’a çekimi için bunlara kendi adlarını yazmışlar, bunları bir torba içine bırakmışlar, sonra bunlardan birini gelişigüzel çekip torbadan çıkarmışlar. Bu onlardan hangi zata ait bulunmuş ise Hz. Meryem onun himayesine verilmiştir. Bu zat ise Hz. Zekeriya’dır. Bu kur’a onun mübârek adına isabet etmiştir.

45. Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Şüphesiz Allah Teâlâ sana tarafı ilâhîsinden bir kelime ile müjde veriyor ki, adı Mesih, Meryem oğlu İsa’dır. Dünyada da ahirette de itibarlı ve Allah’ın kendisine yakın kıldığı kimselerdendir.

45. Bu mübârek âyetler de Hz. Meryem’in üstün kılınmış olduğunu ve bir yaratılış harikası olan Hz. İsa’nın yüceliğini göstermektedir. Şöyle ki: Habibim hatırla (hani, melekler) Cibril Emin ile arkadaşları Hz. Meryeme şifahen (demişlerdi ki: Ey Meryem! Şüphesiz Allah Teâlâ sana kendi tarafından bir kelime ile) bir “Kün = ol” emri ilâhîsiyle meydana gelecek olan bir oğul ile (müjde veriyor ki) o “kelime” diye anılan oğulun (adı Mesih, Meryem oğlu İsa’dır.) İsa, o mübârek oğlun ismidir.

Mesih ile ibni Meryem de onun bir lâkabı ile bir vasfıdır. Mesihin aslı İbranîce “Mesiha”dır ki, mübârek mânasınadır, İsa da iş bu lâfzın arapçasıdır ki, yüzünün rengi beyaz olup lâtif bir hürmete sahip olduğu için böyle bir isim ile isimlendirilmiştir. O güzide yavru (dünyada da âhirette de itibarlıdır) büyük bir makam ve şeref sahibidir. Dünyada peygamberlik vasfına ve mucizelere sahip olacaktır.

Ahirette de yüksek derecelere nail, bazı zatlar hakkında da şefaatlere sahip bulunacaktır. (Mukarrep) Allah Teâlâ katında yüksek derecelere sahip (olanlardandır.) Çünkü onun derecesi cennette pek yüksek olacaktır, semaya kaldırılacaktır, meleklerlesohbette bulunacaktır. Bunlar birer mânevî yakınlıktır, şerefin yüceliğine şahitliktir.

46. Ve insanlar ile beşikte iken de, yetişkin iken de konuşacaktır. Ve o salihlerdendir.

46. (Ve) o mübârek zat (insanlar ile) henüz kendisi (beşikte iken de) daha küçük iken de ve (yetişkin iken de) olgunluk halinde iken de çelişki olmaksızın (konuşacaktır) o daha çocuk iken diğer peygamberler gibi konuşmaya, hakkı beyan edebilecektir. Bu onun için bir mucizedir. Çünkü bu, hariku’lâde bir kabiliyettir. Maamafih bu hal, aynı zamanda Hz. İsa’nın ilahlık vasfına sahip olmadığına bir delildir, bu hususta, insanları irşada kâfidir. Çünkü çocuklukla; yaşlılıkla ve diğer insanlar gibi konuşmakla ittisaf, insanlık vasfıdır, bu gibi vasıflardan ise Cenâb-ı Hak uzaktır. (Ve) İsa Aleyhisselâm (Mukarrep) Allah katında yüksek derece sâhibi (olanlardandır.) Zira onun derecesi cennette pek yüksek olacaktır.

Daha dünyada iken semâya kaldırılacaktır. Melekler ile sohbette bulunacaktır. Deniliyor ki: Hz. İsa “Kühûlet = olgunluk” ile de müttasif gösteriliyor, onun kühûlet, devresine gireceği bildiriliyor. Kühûlet ise otuzuncu yaştan başlar. Hz. İsa, daha dünyada iken bu kühûlet vasfını kazanmış mıdır? Cevaben de deniliyor ki: Kühûlet asıl lûgatte kâmil; tam demektir, insanın en kâmil zamanı ise otuz ile kırk yaş arasındadır. Hz. İsa ise otuz üç buçuk yaşında iken semaya kaldırılmıştır. O halde kühûlet yaşına ermiş bulunmaktadır.

Maamafih şöyle de denilmektedir: Bu âyeti kerime Hz. İsa’nın semaya kaldırıldıktan sonra tekrar yeryüzüne inerek insanlar ile konuşacağına delâlet etmektedir. Çünkü onun kühûlet yaşına tamamen girmiş olması semaya kaldırılmasından sonraya tesadüf eder. Velhasıl (o) Hz. İsa (Salihlerdendir.) O Allah Teâlâ’nın her bakımdan salih, dünyevî, uhrevî bütün sözleri ve davranışları itibariyle en doğru bir yola sahip, pek mümtaz kullarındanpeygamberleri zümresinden bir zattır. Onu böyle mükemmel bir insan bir peygamberi zişân tanımak lâzımdır.

47. Dedi ki. Ey Rabbîm! Bana çocuk nereden olabilir! Halbuki bana bir insan dokunmamıştır. Buyurdu ki, öyledir. Allah Teâlâ neyi dilerse yaratır. Bir şeyi murat edince ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.

47. Bu âyeti kerime de Hz. Meryem’in bir sorusu üzerine Allah Teâlâ’nın her harikûlâde şeyi yaratmaya kadir olduğunu bildirmekte, Allah’ın Kudretinin üstünlüğünü misal ile anlatmaktadır. Şöyle ki: Melekler, Hz. İsa’nın geleceğini Hz. Meryem’e müjdeleyince hayrete düşmüş, bunun nasıl olacağını anlamak için niyazda bulunarak (dedi ki:

Yarabbi! Bana bu çocuk nereden) ve şekilde (olabilir?.) Bu bir evlenme neticesinde mi veya bir harika olarak, evlenmeksizin mi olacak, (halbuki, bana bir insan dokunmamıştır) benim bir eşim yoktur, benim durumum çocuk doğurmaya aykırıdır. Bu istirham üzerine ya vahiy yoluyla Cenâb-ı Hak veya Cibrili emin (buyurdu ki, öyledir.) Gerçekten kendisine bir erkek dokunmamış olan bir kadının çocuk doğurması, cereyan eden tabii kanuna göre imkânsızdır bir ihtiyar koca ile bir ihtiyar, kısır bir zevcenin çocuk dünyaya getirmelerinden daha gariptir. Fakat (Allah Teâlâ neyi dilerse yaratır) onun kudreti her şeye fazlasıyla kâfidir. Şöyle ki: (Bir şeyi murat edince) herhangi bir şeyin, hadisenin vücude gelmesini irade buyurunca (ona sadece ol der) başka bir emire lüzum yok (o da hemen oluverir) ilâhî irade ile vücude gelir.

Artık Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya getirilmesini yadırgamaya mahal yoktur. Cenâb-ı Hak, bazı şeyleri bir takım sebep ve nedenler neticesinde yavaş yavaş vücude getireceği gibi dilediği şeyleri de alışılmış sebep ve maddelere muhtaç olmaksızın bir anda yaratabilir. Onun kudreti sonsuzdur. İnancımız tamdır. Buna.”İlâhî sensin ancak kâinatı eyleyen icat” “Senin zatı aziminden eder mahlukun istimdat” “İlâhi sen küçükten söyletirsin tıfli nevzadi” “Ki hiç yoktan verirsin mâdere kıymetli evlâdı”

48. Ve ona yazmayı ve hikmeti ve Tevrat ile İncil’i talim buyuracaktır.

48. Bu mübârek âyetlerde Hz. İsa’nın sahip olduğu, üstün vasıfları göstermeye muvaffak bulunduğu mucizeleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab’ı Hak, Hz. Meryem’in kalbini rahatlatmak, onun hakkındaki şüpheleri gidermek için ona vahy yoluyla buyuruyor ki: Kerem sâhibi yüce yaratıcı, kudret harikası olmak üzere Hz. İsa’yı yaratacaktır. (Ve ona kitabı) yazı yazmayı veya ilâhî kitaplar öğrenmeyi ihsan edecektir. (Ve hikmeti) amele, itikada, ahlâkı güzelleştirme ve saireye ait ilimleri öğretecektir, (ve Tevrat ile İncil’i) bu semavî kitapların hükümlerini, içeriklerini (tâlim) ilham ve ihsan (buyuracaktır.)

Kâinatı yaratan Allah Teâlâ hazretleri, her şeye kâfi olan kudretiyle İsa’ aleyhisselâm’ı babasız olarak vücude getireceği, ve onu öyle ilmî faziletler ile süslü, ilâhî kitapların inceliklerine vakıf, kendisini de bir semavî kitaba kavuşmakta şereflendireceğini muhterem validesi Hz. Meryem’e vahiy yoluyla müjde ediyor. Bununla beraber onu kavmine peygamber kılacağım da şöylece beyan buyuruyor.

49. Ve İsrail oğullarına peygamber gönderecektir. Ben size muhakkak bir mucize ile Rabbiniz tarafından geldim. Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi birşey icat ederim, sonra ona üfürürüm, O da Allah Teâlâ’nın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve alacalık hastalığına tutulanı iyi ederim ve ölüyü diriltirîm ve size evlerinizde ne yediğinizi ve ne biriktirdiğinizi de haber veririm. Şüphe yok ki, bunda sizin için bir alâmet vardır. Eğer sizmü’minler iseniz.

49. (Ve) Allah Teâlâ Hz. İsa’yı (İsrailoğullarına peygamber gönderecektir) ya daha çocuk iken veya erginlik çağma erdikten sonra bu peygamberlik şerefine erecektir. İsrailoğullarının İlk peygamberi Yusuf Aleyhisselamdır, diğer bir görüşe göre de Musa Aleyhisselâm’dır.

Son peygamberi de İsa Aleyhisselâmdır. Hz. İsa kavmine gönderilmiş olunca buyurdu ki: (Ben size muhakkak bir mucize ile Rabbiniz tarafından) peygamber olarak (geldim.) Yâni: Peygamberlik iddiasında doğru olduğumu gösterir alâmet ile, harikûlâde işlere muvaffakiyet ile gönderildim. O mucizenin neden ibaret olduğunu da şöylece beyan buyurmuştur: (Ben sizin için) sizin inanıp peygamberliğimi kabul etmeniz için (çamurdan kuş şekli gîbî) kuş sûretine benzer (bir şey icat) tasvir (ederim) diğer uçan canlı kuşlar şeklinde vücude getiririm, (sonra ona) o kuş şeklinde tasvir ettiğim şeyin ağzına (üfürürüm o) ruhsuz kuş heykeli (de Allah Teâlâ’nın izniyle hemen) derhal gerçek canlı bir (kuş oluverir) ve bundan başka (ben Allah’ın izniyle) ekmeh denilen (anadan doğma körü ve) ebras denilen (alacalık hastalığına tutulanı) yâni:

İnsanın derisine ariz olup onun kan bakımından özelliğini, onun güzel, beyaz rengini gideren bir hastalığı (iyi ederim.) Böyle doktorları aciz bırakan mühim hastalıkları tedavide bulunurum (ve) bundan daha mühim olmak üzere yine Allah Teâlâ’nın izniyle (ölüyü diriltirim) Hz. İsa’nın dört ölüyü diriltmiş olduğu ibni Abbas hazretlerinden rivayet edilmiştir. Bunlardan biri kendi dostu idi, vefatından üç gün sonra dua etti, o da Allah’ın izniyle yeniden hayat buldu. İkincisi de bir ihtiyar kadının oğludur. Daha kabre götürülürken Hz. İsa’nın duası ile Allah’ın izniyle hayat buldu. Üçüncüsü de bir kızdır.

Vefatından bir gün sonra yeniden hayata erdi. Bunlar dünyada daha bir müddet yaşadılar. Yahudîler, bu üç kişinin vefatları yakın olduğuiçin belki de kendilerini kan tutmuştu, ölmemişlerdi, dediler, vaktiyle ölmüş bir kimseyi dirilt de görelim demişler. Bunun üzerine dördüncü olarak Hz. Nuh’un oğlu Sam diriltilmiştir. Aradan dört bin seneden fazla bir zaman geçmişti. Kabrinden kalkarken bütün başının tüyleri ağarmıştı. Hz. İsa sormuş ki neden böyle başın ağarmış, sizin zamanınızda böyle saç ağarması yoktu. O da demiş ki: Ey Allah’ın Ruhu! Beni çağırdığın zaman bir ses işittim Allah’ın Ruhuna icabet et diyordu, sandım ki kıyamet koptu, ondan dolayı bu hâle geldim. Bu zat böyle hayat bulunca orada bulunanlara dedi ki:

İsa Aleyhisselâm’ı tasdik ediniz. Şüphe yok ki o Allah’ın peygamberidir. Bunu görenlerden bazıları imân etti, bazıları da bu sihirdir, bize başka mucizeler göster dediler. Hz. İsa: Şam’a: Artık yine öl demiş, o da demiş ki: Bir şart ile olurum, dua et Allah Teâlâ beni ölüm sarhoşluğundan korusun, Hz. İsa da dua etmiş onun üzerine Sam yine hayatı terk eylemiştir. Hz. İsa onları yine imâna davet etti (ve) onların tereddütlerini gidermek için şunu da buyurdu ki: (size evlerinizde ne yediğiniz!) ben görmediğim halde size haber veririm, (ve ne biriktirdiğinizi de) ilerde yemek, harcetmet için ne toplayıp sakladığınız şeyleri de sizlere (haber veririm.) Velhasıl, Allah’ın izni ile sizlerin kalplerinizde olanı da bilirim.

Ciddî surette İman edip etmediğinizden de haberim olur. (Şüphe yok ki bunda) şu zikrettiğim harikûlâde hallerde (sizin için bir alâmet) bir gerçek delil (vardır.) Bunlar benim peygamberliğime birer şahittir. (Eğer siz mü’minler iseniz) eğer hakkı, tasdik edici, inatçı olmayan kimseler iseniz bunları görür, beni tasdik edersiniz. Hz. İsa, bu mucizelere ancak Allah’ın izni ile muvaffak olacağını tekrar tekrar ifade etmiştir ki, bununla kendisinin yaratıcı, ilahlık vasfına sahip olmayıp bu gibi harikaları ancak Hak Teâlâ’nın izniyle, yardımı ile vücude getirebileceğini itirafta bulunmuştur. Ve buharikalar! Cenâb-ı Hakkın dilemesi ile, yaratması ile göstermeye muvaffak olmuştur. Burada bizim için bir uyanma dersi de vardır. Şöyle ki: Hz. İsa’nın öyle çamurdan bir kuş yaparak ona Allah’ın izni ile hayat vermiş olduğu bir hakikattır.

Kavmi bunu görmüştür. Kur’an’ı Kerim de bunu haber vermektedir. Artık bu pek açık bir delildir ki: Kâinatın Yüce Yaratıcısı herhangi dilediği şeyi bir soydan yaratma, bir ayaklıma neticesi olmaksızın da vücude getirebilir. Binaenaleyh insanlığın yaratılışının başlangıcında da şüpheye mahal yoktur. Hz. Adem’in ve sülâlesinin, bir tekâmül kanunu neticesi olarak başka mahlûklardan insanlığa dönüşmüş olması hakkındaki bir teori pek mânasızdır. Kur’an’ın açık ifadesine aykırıdır. Cenab’ı Hak, Hz. İsa’ya bu kudreti bu muvaffaktiyeti vermiş olduğu halde kendisinin balçıktan Hz. Adem’i ana-babasız olarak yaratmış olması nasıl inkâr olunabilir. O herşeye kemâliyle kadirdir. Buna inanmışızdır.

Hz. İsa’nın bu mucizelerini Hıristiyanlardan bazıları tasdik ettikleri halde bir kısmı da tasdik etmemektedir. O zata hem Allah’ın oğlu diyorlar onu hâşâ ilahlık mertebesine yükseltiyorlar, hem de ondan böyle harikaların zuhurunu inkâr eyliyorlar. Bu mucizelerin bir kısmı, sayıları belli kimseler yanında zuhur ettiği için tevatür mertebesinde bulunmamış olabilir. Fakat diğer bir kısmı büyük bir cemaat huzurunda vücude gelmiştir. Özellikle bunları ebedî bir öğüt olan Kur’an-ı Kerim de haber veriyor. Artık hiçbir dindar zat, bu gibi harikaların Allah’ın kudreti ile vücude gelmiş ve gelecek olmasını inkâr edemez ve uzak göremez.

50. Ve önümde bulunan Tevrat’ tasdik edici olarak ve üzerinize haram kılınmış olan şeylerin bazısını helâl kılmak için geldim ve sizlere Rabbinizden bir mucize getirdim. Artık Allah Teâlâ’dan korkunuz. Ve bana itaat ediniz.

50. Bu mübârek âyetler de Hz. İsa’nın kulluğuyla övünmüş olduğunu ve israiloğullarına bazı yeni hükümler ile gönderilmiş muhterem bir peygamber bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Hz. İsa kavmine hitaben dedi ki: (Önümde bulunan) benden evvel Hz. Musa’ya inmiş olan (Tevrat’ı tasdik edici olarak) onun ilâhî bir kitap olduğunu tasdik ederek (ve üzerinize haram kılınmış olan şeylerin bazısını helâl kılmak) onların sizlere Allah tarafından helâl kılındığını bildirmek için (geldim.)

Sizlere peygamber gönderildim. Meselâ: Musa Aleyhisselâm’ın şeriatına göre balık eti, deve eti, iç yağı, karın ve barsak yağı haram idi, cumartesi günü iş görmek de haramdı. Hz. İsa’nın şeriatinde ise bunlar helâl bulunmuştur. Bu bir nesh meselesidir ki, böyle yiyelecek, içilecek şeyler ile bazı muamelelerde geçerlidir, İlâhî iradeye dayanmaktadır. Asıl itikadi konularda ise cari değildir.

Bu hususta bütün ilâhî şeriatlar birdir. (Ve sizlere rabbinizden), Cenâb-ı Hakkın irade ve kudretiyle (bir mucize getirdim) ben peygamberliğime şahitlik eden en açık birer mucize ile size geldim, size peygamber gönderildim, daha beşikte iken konuştum, ölüleri dirilttim, hastalara şifa verdim, bütün bunlar benim peygamberliğimi destek ve tasdik için Allah tarafından ihsan buyrulmuş birer âyet, birer harika, birer mucizedir.

(Artık Allah Teâlâ’dan kokunuz) Yüce Allah’a muhalef etten sakınınız, ve sizi davet etmekte bulunduğum Allah’ın birliğine İman, ve ona kulluk hususunda (bana itaat ediniz.) Eğer insaflı, düşünen kimseler iseniz bana karşı muhalif bir cephe atmayınız, tâki selâmet ve saadete eresiniz.

51. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Artık ona ibâdet ediniz. Dosdoğru yol budur.

51. Hz. İsa, kavmine hitaben şöylece depeygamberlik vazifesini ifa buyurdu. Ey kavmim!.. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir) bütün varlıkların yaratıcısı, terbiye edicisi, mabudu ancak odur. Benim göstermeye muvaffak olduğum mucizeler, âyetlerde onun birer kudret esiridir. Bütün peygamberler ümmetlerine bu hakikatı tebliğ etmişlerdir. Bu hususta aralarında bir ihtilâf yoktur.

(Artık) yalnız (ona) O Yüce Yaratıcıya (ibâdet ediniz) onun emirlerine, nehiylerine itaatte bulununuz, (dosdoğru yol budur) Lâzım olan, bu yolda harekettir. Benim ve diğer peygamberlerin de davet ettiğimiz dosdoğru yol büyük hidayet yolu bundan ibarettir.

52. Vaktaki, İsa onlardan dinsizlik hissetti, dedi ki: Allah için benim yardımcılarım kimlerdir? Havariler dediler ki: Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a iman ettik ve şahit ol ki, bizler şüphesiz Müslümanlarız.

52. Bu mübârek âyetlerde Hz. İsa’yı, gösterdiği o kadar harikalara rağmen belli birkaç kimsenin tasdik etmiş olduğunu ve o zatların dualarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İsa Aleyhisselâm, İsrâiloğullarına mucizeler göstererek onları hak dine davet etti. Onlar ise onu yalanlayarak imândan kaçındılar.

(İsa) Aleyhisselâm (onlardan) o Yahudîlerden böyle (dinsizlik hissedince) onların bu halini görüp onu şüphesiz bir şekilde anlayınca, samimi arkadaşlarına (dedi ki: Allah için) Cenâb-ı Hakkın dinine hizmet hususunda (benim yardımcılarım kimlerdir?) Hak Teâlâ’ya sığınarak onun dinine yardım için benimle teşriki mesai edecek kimler ise bunu açıklasınlar. Bunun üzerine (havâriler dediler ki: Biz Allah’ın yardımcılarıyız) yâni: Cenâb-ı Hakkın apaçık dinini yaymaya ve desteklemeye hizmetçi bizleriz.

Biz sana Allah için yardım edicileriz. Bunun içindir ki, bunlara nasara = yardımcılar denilmiştir. Havâriler, Hz. İsa’ya hak yolunda yardım edeceklerini söylemekleberaber biz (Allah’a İman ettik) onun birliğini, ulûhiyetini tasdik eyledik, ve ya İsa! (şahit ol ki,) kıyamet günü peygamberler ümmetleri hakkında şahitlik edecekleri zaman sen de bizim hakkımızda şahitlikte bulun ki, (bizler şüphesiz müslümanlarız) hak dîni kabul etmiş, senin peygamberliğini tasdik eylemiş kimseleriz.

53. Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve peygambere tâbi olduk, artık bizleri şahitler ile beraber yaz.

53. Havâriler Hz. İsa’ya İman ettiklerini arzetmekle beraber Cenab’ı Hak’ka niyaza başlayarak ey (Rabbimiz!) kerem sâhibi mâbudumuz biz senin (indirdiğine inandık) Yüce peygamberin olan İsa’ya indirmiş olduğun İncil’in ilâhî bir kitap olduğunu tasdik eyledik (ve) o (peygambere tabî olduk) onun emirlerine itaat edeceğimize söz verdik. (Artık bizleri şahitler ile beraber yaz) bizleri senin birliğine, peygamberlerin peygamberlik ve risaletine şehitlik eden kullarından olmak üzere kabul buyur. Veyahut bizleri ümmetleri hakkında şahitlikte bulunacak olan peygamberlerin veya bütün insanlar hakkında şahitlikle bulunacak olan Muhammed ümmeti zümresine ilhak buyur. Ne güzel bir niyaz!.

§ Havâriler: Hz. İsa’nın peygamberliğini ve Cenab’ı Hakkın birliğini tasdik etmiş olan zatlardır ki, bunlar İsa aleyhisselâmın eshabı olup ondan sonra her tarafa dağılmış, hak dini yaymaya çalışmışlardır. Hz. İsa’ya yardımlarından, veya imânlarındaki saflık ve samimiyetten dolayı kendilerine “Havariyyun” denilmiştir. Hâvari kelimesi esasen hâlis, beyaz olan şey demektir.

Havâriler hakkında müteaddit rivayetler vardır. Bunlar on iki zâttan ibaret imiş. Bunların balıkçılık veya boyacılık ile meşgul bulunmuş oldukları da bildirilmiştir. Bununla beraber, bunların içinde bir hükümdar bulunduğu da nakledilmiştir ki Hz. İsa’ya imân ettikten sonra hükümdarlığıterk etmiştir. Bazı kitaplarda havarilerin şu zatlardan ibaret olduğu gösterilmiştir.

Betros (diğer adı Şemu’nussafa Anderyas, Yuhanna, Filib, Büyük Yakub, Partelmi, Torna, Metta, Simon, Tadyos) (diğer adı Yuhada). Küçük Yakub, bu da (diğer adı Şemun) Rivayete göre bunların on ikincisi olan Buda, hiyanetlikte bulunmuş, Hz. İsa’yı düşmanlarına teslim etmekle havariler zümresinden çıkmış, lânete müstehak olmuş, yerine (Matyas) geçmiştir. Esas bilgi Allah katındadır.

54. Ve hilekârlık yaptılar. Allah Teâlâ da hilelerine karşılık verdi, Ve Allah Teâlâ hile yapanların hayırlısıdır.

54. Bu âyeti kerime, Hz. İsa’ya karşı düşmanlarının haince hareketlerine ve onların hakkında ilâhî adaletin ne mükemmel bir şekilde tecelli eylediğine işaret etmektedir. Şöyle ki: Yahudîler, Hz. İsa’yı tasdik etmediler (ve) onu öldürmek için (hilekârlıklar yaptılar) suikasitte bulunmak için hilekârca çarelere baş vurdular.

(Allah Teâlâ da) onların (hilelerine karşılık verdi) Hz. İsa’yı kurtardı, Yahudilerin hilelerini kendilerine çevirdi, onları cezalara, felâketlere uğrattı. (Ve Allah Teâlâ hile yapanların hayırlısıdır) Cenab’ı Hakkın her dilediği, yarattığı şey bir hikmete, bir faydaya dayanmaktadır. Kendi kullarına karşı hile yapanlara galiptir. Onları rezil ve rüsva eder, yardımsız bırakır. Nitekim öyle de olmuştur.

§ Mekr; gizlice hissedilmeyecek tarzda hile yaparak başkasını zarara sokmak demektir. Fend, dubara; birini hile ile maksadından döndürmek ve bir maksadın elde edilmesi için gizlice yapılan muamele de birer mekirdir. Hayra yönelik olan mekir, övülmüştür.

Savaştaki hile gibi, şerre âlet olan mekir ise yerilmiştir. Cenâb-ı Hak mekirden uzaktır, her istediğini yapmaya kadirdir. Hileye hâşâ muhtaç değildir. Böyle bir tabir, Cenâb-ı Hakka sadece lafızdaki şekil birliği bakımından isnat edilebilir ki,bundan maksat gerçekte olan hilelerin üstünde kuvvet ve güç göstermektir, hileleri gidererek sahiplerini cezalandırmaktır. İşte Hz. İsa’yı öldürmek için hile arayanları da Cenâb-ı Hak böyle cezalandırmıştır.

§ Rivayete göre Yahudilerin kralı olan Yahuda, Hz. İsa’yı öldürmek istemişti. Yahudiler, Hz. İsa, ile validesini beyti mukaddesten çıkarmışlardı. Onlar bir müddet seyahatte bulunmuşlar, sonra tekrar gelip tevhid dînini yaymaya çalışmışlardı.

Bunun üzerine Yahuda Hz. İsa’yı öldürmek için evine bir münafık şahıs göndermişti. Cibril Emin ise daha evvel gelip Hz. İsa’yı semaya kaldırmıştı. Münafık şahıs, Hz. İsa’yı evinde bulamayınca dışarı çıkıp onun bulunmadığını söylemiş. Halbuki, Cenâb-ı Hak o münafıkı, halka Hz. İsa gibi göstermiş, onu Hz. İsa zannederek, çarmıha germişler.

İşte bir ilâhî mekr!, İş bununla da kalmamış, Yahudîler, Hz. İsa’dan sonra havârilere eza ve cefada bulunmaya başlamışlardı. Bunu Rum Kralı haber almış, Hz. İsa’nın yüceliği hakkında bilgiler edinmiş, havârileri Yahudîlerden kurtarmış, sonra da israiloğulları üzerine savaş ilân etmiş, onlardan büyük bir kitleyi öldürmüş, bunun neticesinde Roma’da hıristiyanlık yayılmaya başlamış, onların hükümdarı bulunan (Tiyaris) hıristiyanlığı kabul etmiş, fakat bunu açıklamamıştır.

Bu hükümdardan sonra gelen (Maltis) adındaki bir Rum hükümdarı da beyti mukaddese savaşarak girmiş, orada taş üstünde taş bırakmamış, her tarafı harabedivermişti. Bu hâdise Hz. İsa’nın semaya kaldırılmasından kırk sene sonra meydana gelmiştir.

Bu tarihte Yahudîlerden Kureyza ve Nazir kabileleri Hicaz tarafına gelmişlerdi. İşte israiloğulları, Hz. İsa’yı inkâr yüzünden bütün bu felâketlere uğramışlardır. İşte bütün bu tarihî olaylar, o hilekâr dinsizler hakkında birer ilâhî mekr mahiyetinde bulunmuştur. Bu gibi hâdiselerden ibret alarak uyanan, hakkı kabul eden kimseler için de bu gibi ilâhî cezalar birerhayır vesilesi olmuş olur.

55. O vakit ki. Allah Teâlâ buyurdu: Ya İsa! Muhakkak seni vefat ettirecek olan benim ve seni bana yükselteceğim ve seni küfredenlerden tertemiz kılacağım ve sana tâbi olanları kıyamete kadar seni inkâr edenlerden üstün bulunduracağım. Sonra dönüşünüz bana olacaktır. İşte o zaman, kendisinde ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında ben hükmedeceğim.

55. Bu âyeti kerime, Hz. İsa’nın kadrinin yüceliğini ve onun mazhar olduğu ve olacağı ilâhî lütufları şöylece bildirmektedir. (O vakit ki) inkarcılar tuzak ve hileye teşebbüs etmişlerdi, (Allah Teâlâ) Hz. İsa’yı teselli etmek ve müjdelemek için (buyurdu: Ya İsa!. Muhakkak seni vefat ettirecek olan benim) seni düşmanlarından, onların sûi’ kasdinden ben koruyacağım, seni belirlenen eceline ben kavuşturacağını, seni onların ellerinde öldürmekten ben koruyacağım.

Senin takdir edilen vaktin gelince senin ruhunu ancak ben alacağım. Veya senin melekler alemine yükselmene mâni olacak şehevî hislerin! ve ilgilerini gidereceğim. (Ve seni bana yükselteceğim) seni kerametim mahallime, meleklerimin yüce karargâhına kaldıracağım. (Ve senî küfredenlerden tertemiz kılacağım.) Sonra onların arasından çıkarıp kurtaracağını.

Ve semadan indikten sonra senin ruhunu ben alacağım. (Ve sana tâbî olanları) havârileri veya Hz. İsa’nın peygamberliğini tasdik eden diğerlerini veyahut Hz. İsa’ya muhabbet ve ittiba gösterenleri, isterse onun peygamberliğini, mahiyetini hakkiyle takdir etmemiş olsunlar, bunları (kıyamete kadar) Ey İsa! (Seni inkâr edenlerden üstün bulunduracağım) bunları, inkâr eden yahudîlere daima delil ile, kılıç ile galip kılacağım. Nitekim öyle de olmuş ve olmaktadır.

Bir görüşe göre bu âyeti kerimedeki Hz. İsa’ya tâbi olanlardan maksathıristiyanlardır, onu inkâr edenlerden maksat da Yahudîlerdir. Hıristiyanların onlara kılıç ile galebe edecekleri bildirilmiştir. Gerçekten Hıristiyan taifesi, Yahudîlere karşı daima galip, hakîm bir durumda bulunmuşlardır. Yahudîlerin Hıristiyanlara karşı galibiyeti ise işitilmemiştir.

Bu takdire “İttibadan” maksat, dinde değil, sevgi, iddiası itibariyle tabi olmaktır. Hıristiyanların büyük bir kısmı Hz. İsa’nın asıl yayıp tebliğ ettiği, tevhid dininden nasipsiz iseler de Hz. İsa’ya zâhiren muhabbet ve bağlılık göstermekte, onun temiz yaratılışını itiraf etmişlerdir. Bu bakımdan Yahudîlerden üstün bulunmuşlardır. Maamafih asıl hakikat, kıyamet âleminde ortaya çıkacaktır. İşte bunun için Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki: (Sonra dönüşünüz bana olacaktır) yâni Hz. İsa ile ona İman edenlerin ve onu inkâr eyleyenlerin gidecekleri yer, kıyamet gününde Cenâb-ı Hak’kın mahkeme’i kübrasıdır.

(İşte o zaman kendisinde ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında ben) Yüce Yaratıcı (hükmedeceğim). Dinî işler hakkındaki ihtilâflarda kimlerin haklı kimlerin haksız olduğu o gün tam manasiyle ortaya çıkacak, ona göre haklarında ilâhî hüküm verilecek mü’min, Allah’ın birliğine inanmış olanlar ebedî olarak mükâfata nail olacaklar, inkâr etmiş ve ortak koşmuş olanlar da ebedî cezalara çarptırılacaklardır.

§ Hz. İsa’nın tarihçesi hayatı, İlk bakışta garip görülebilir. Fakat Allah’ın kudretinin genişlik ve büyüklüğü düşünülürse böyle hârikaların varlığı garipsenmez. Bununla beraber bütün beyanlarının sırf hakikat bulunduğu, göstermeye muvaffak olduğu mucizeler ile sabit olan Yüce Peygamberimizin bu konudaki açıklamaları, bütün mü’minler için birer kesin delildir.

Allah’ın Kudreti ile nice hârikaların meydana gelmiş ve gelmekte bulunmuş olduğu daima görülmektedir. Bu kâinata levhalarına ibretle bir bakılması, bu hakikati, anlamaya kâfidir. Artık bunları inkâra yer yoktur. Hz. İsa’nın semaya kaldırılmış olmasını Kur’ân’ıKerim bildirmektedir. Onun vefat etmeksizin bu yücelişe mazhar olduğu hakkında âdeta ümmetin icmai vardır.

Maamafih bazı zatlara göre Cenâb-ı Hak, İsa Aleyhisselâm’ı üç veya yedi saat ölü bir halde bulundurmuş, sonra yeniden hayat vererek semaya kaldırmıştır. Kıyamete yakın yine yeryüzüne indirilecektir. Sahihi müslimdeki bir hadisi şerife göre: Hz. İsa, indikten sonra yer yüzünde-yedi sene kalacaktır, sonra vefat edecek, üzerine müslümanlar cenaze namazını kılacaklardır…

Buharî ile müslimde anlatılan diğer bir hadisi şerif de gösteriyor ki: Hz. İsa, kıyamete yakın yer yüzüne inecek, Peygamber Efendimizin şeriatiyle hükmedecek, deccalı, domuzu öldürecek, hacı kıracak, zımmîlerin üzerine vergi koyacaktır. Velhâsıl: Bütün bunlar, ilâhî kudret ile meydana gelecektir. Allah’ın dinine sarılanlar, önünde sonunda selâmete, saadete ereceklerdir, bu nimetten, bu ebedî, mutlu hayattan mahrum kalanlar da ergeç ebedî hüsrana, felâkete uğrayacaklardır. Uhrevî azaptan yakalarını aslâ kurtaramayacaklardır. İşte, hikmet dolu Kur’ân’ı Kerim bu hakikati de bizlere haber veriyor.

56. Artık o kimseler ki, kâfir olmuşlardır. Onları dünyada, da, ahirette de şiddetli bir azap ile cezalandıracağım ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur.

56. Bu mübârek âyetler de kıyamet gününde kâfirler ile mü’minler hakkında, Hz. İsa gibi peygamberleri inkâr edenler, ve tasdik edenler hakkında ilâhî hükmün ne şekilde tecelli edeceğini bildirmekte, inkarcılar hakkında tehdid ifade etmektedir.

Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, iki fırkaya ayrılmış olan mü’minler ile kâfirlerin hakkındaki ilâhî hükmünü genişçe beyan için buyuruyor ki: (Artık o kimseler ki kâfir olmuşlardır) benim zatı ulûhiyyetimi, birliğimi ve peygamberlerimi inkâr etmişlerdir (onları dünyada da, âhirette de şiddetli bir azap ile cezalandıracağım) onlar dünyada,öldürülmek ile, sürgün ile, esaret ile cezalandırılacakları gibi âhirette de uzun bir müddet bekleme yerinde, hesaplaşma sahasında kalacaklar, sonra da cehenneme atılıp ebedî olarak azaba yakalanacaklardır. (Ve onlar için) iki âlemde de (yardımcılardan bir kimse yoktur), onlardan herhangi birini Allah’ın azabından kurtaracak bir fert de bulunmayacaktır.

57. Fakat o kimseler ki, imân etmişler ve sâlih amellerde bulunmuşlardır. Onlara da mükafatlarını tamamen ödeyecektir. Ve Allah Teâlâ zâlimleri sevmez.

57. (Fakat o kimseler ki) benim gönderdiğim peygamberlere, onların tebligatına (İman etmişler) ve mü’minlere ait ve lâik olan güzel (ve salih amellerde) Allah rızâsı için (bulunmuşlardır.) Cenâb-ı Hak onlara da lâik oldukları (mükafatlarını tamamen ödeyecektir.) Onları cennetlerine koyacak, onları Yüce Allah’ın cemalini seyretmekle tecelli nurları içinde bırakacaktır.

Ne büyük saadet.. (Ve Allah Teâlâ zâlimleri sevmez.) Onlara buğz eder, onları cezalandırır. Çünkü onlar küfretmekle haddi aşmış, imân ve şükür yerine küfrü tercih eylemiş olduklarından böyle bir cezaya müstehak olmuşlardır. Artık insan uyanmalıdır, daha hayatta iken kulluk vazifesini ifaya çalışmalıdır ki, böyle müthiş, felâket dolu bir akıbete mâruz kalmasın.

58. Bunu sana âyetlerden ve zikri hakimden tilâvet ediyoruz…

58. (Bunu) Hz. İsa’ya, Zekeriya’ya ve başkalarına dair yukarda beyan buyurulan şeyi Habibim!. (Sana âyetlerden) risaletine delâlet eden delillerden olmak üzere beyan ediyoruz. Bunlar senin görmediğin şeylere dair hakikate uygun vahye dayanan haberlerdir. (Ve zikri hakîmden) yâni hikmet dolu Kur’ânı Kerim’in ayetlerinden veya levhi mahfuzdan olmak üzere (tilâvet ediyoruz) ilâhî vahyi tebliğe memur olan Cibril-i emin vasıtasiylesana nakil ve hikâye etmiş oluyoruz.

§ Tilâvet, kasas bir mânayadır. Okumak, haber vermek, bazı şeyleri birbiri ardınca söylemek, nakleylemek demektir. Bu âyeti kerîmede tilâvetin Cenâb-ı Hakka izafesi, bunun ehemmiyetini beyan içindir. Bunları tebliğe memur olan Cibril! Emin’in tilâvet!, Cenab’ı Hak’ka izafe edilmiş, bununla Cibriîi Emin’in şerefine ve okunan şeylerin ehemmiyet ve kutsiyetine işaret olunmuştur.

§ Bu âyeti kerimede Kur’ânı Kerime (zikri hakîm) denilmiştir. Nitekim bir hadisi şerifte de

(



buyrulmuştur… Kur’an, o, apaçık bir nurdur, hikmetli bir zikirdir. Ve dosdoğru…

59. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir ki, onu topraktan yarattı, sonra ona ol dedi, o da oluverdi.

59. Bu mübârek âyetler de Hz. İsa’nın yaratılışını garipseyenlere onun yaratılışından daha garip bir misal getirerek bu gibi harikaların Allah’ın kudreti ile meydana geleceğinde şüpheye yer bulunmadığını şöylece bildirmektedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın katında) onun takdir ve hikmetinde (İsa’nın hali) onun durumu, harika ve muazzam olan varlığının misali (Adem’in durumu) onun yaratılış harikası (gibidir ki) Hak Teâlâ (onu) hiç yok iken ana babasız bir insan olarak (topraktan yarattı.)

Lâtif cismini su ile toprağın karışımından meydana getirdi. (Sonra ona) o Adem’in cismine (ol) canlı bir mahlûk kesil (dedi) yani onun hayat bulması hakkındaki ezelî iradesi tecelli etti, (o da) o soyut madde de ruhun kendisine derhal gelmesi ile hayat sâhibi bir insan (oluverdi)öyle zamana, değişime, sülaleden gelmeye muhtaç olmaksızın İlk insan bağımsız olarak varlık sahasına geldi.

Binaenaleyh insan adına dünyada bir mahlûk mevcut değilken Hz. Âdem, anası ve babası bulunmaksızın Allah’ın kudreti ile vücude gelmiş bulundu. Artık Hz. İsa’nın annesi bulunduğu halde yalnız babasız olarak vücude gelmesi ilâhî kudrete göre nasıl garip görülebilir. Hz. Adem’in yaradılışı, Hz. İsa’nın yaradılışından daha garip değil mi?.. İşte ey inkarcılar! En kuvvetli bir misal..

§ Rivâyete göre Necran’dan Medine’i Münevvereye gelen bir heyet, Resûlüllaha demişler ki: Sen ne için bizim sâhibimize sövüyorsun?. Resûlullah da “Ben ne diye sövüyorum?..” diye sormuş. Onlar da demiş ki: “Sen ona kul diyorsun.” Resûlullah da: “Evet.. O Allah’ın kuludur ve Resûlüdür” diye cevap vermiş, heyet kızarak demişler ki: “Sen hiç babasız insan gördün mu?.

Madem ki, onun babası olmadığını sen de kabul ediyorsun, o halde onun babası Allah Teâlâ’dır.” Bunun üzerine bu âyeti kerime inmiştir. Buyurulmuş oluyor ki: Âdem Aleyhisselâm’ın babası da anası da yoktur. Bununla beraber Allah Teâlâ’nın bir kuludur, bunu sizler de tasdik ediyorsunuz, artık Hz. İsa’nın yalnız babası olmadığından dolayı neden Allah’ın oğlu olması lâzım gelsin.

Maamafih bu âyeti kerime, yahudilerin isnadını da reddetmektedir. Onlar da Âdem Aleyhisselâm’ın babasız ve anasız olarak vücude geldiğini itiraf ederler. Artık onu böyle yaratan bir Yüce Yaratıcı Hz. İsa’yı babasız olarak yaratamaz mı?.. Neden bunu garipseyerek onun muhterem annesi hakkında iftirada bulunuyorsunuz. Bütün bu gibi iftiralar, inkârlar, cehaletten, Allah’ın kutretin takdir edememekten ileri gelmektedir.

60. Hak Rabbindendir, artık şüphe edenlerden olma.

60. Hz. İsa’nın yaratılışına ve saireye dair anlatılan (hak) beyanlar (Rabbîndendîr). YüceYaratıcının tarafından vahiy yoluyla sana bildirilen bir hakikattir. Yoksa Hıristiyanların, yahudilerin dedikleri gibi değildir. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu, bir ilâh olarak dünyaya geldiğini iddia ediyorlar.Yahudîler ise Hz. Meryem’e iftira ederek Hz. İsa’yı Yusufi Neccar’dan olduğunu söylüyorlar. Bütün bunlar ifrat ve tefrittir, hakikate muhaliftir. Artık Habibim!. Sen (şüphe edenlerden olma) yâni:

Kesin inancında devam et. Bu hakikat, sana Allah tarafından böyle vahy yoluyla bildirilmiş oluyor ki, bunda şüpheye yer kalmasın. Çünkü ilâhî vahiy yoluyla bildirilen bir şeyde artık Rasûli Ekrem için şüphe kalmayacağı açıktır. Maamafih deniliyor ki: Resûlullahta şüphe düşünülemez. Bu ilâhî hitab hitaba selâhiyetli olan herhangi bir kimseye yöneliktir. Yâni: Ey aklı başında olan kimseler!. Böyle Allah tarafından haber verilen bir keyfiyet hususunda şüpheye, tereddüde düşenlerden olmayınız. Şüphe yok ki, Cenab’ı Hak’kın bütün bildirdikleri sırf birer hakikattir. Her mü’min bunu bilir, buna imân eder.

61. Artık sana ilim geldikten sonra her kim onun hakkında seninle münakaşada bulunursa, de ki: Geliniz, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarınızı, kendi şahıslarımız ve şahıslarınızı dâvet edelim, sonra dua ve niyazda bulunalım. Allah Teâlâ’nın lânetini yalancılar üzerine kılalım..

61. Bu âyeti kerime, Rasûli Ekrem’in Hz. İsa hakkında sırf hakikat olan beyanlarını kabul etmeyen kimseleri lânetleşmeye dâvet etmektedir ki, bu şeklide de bir peygamber mucizesi meydana gelmiş demektir. Şöyle ki: Bu Yüce sûrenin birinci âyetinin izahı sırasında beyan olunduğu üzere Necran’dan bir heyet, Medine’i Münevvereye gelmiş, Rasûli Ekrem Efendimizle görüşmüş, onlar Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmasında israr etmişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur.

Buyuruluyorki: Habibim!. (Artık sana) Hz. İsa hakkında, onun bir muhterem kul ve peygamber olduğuna dair (ilim geldikten sonra) vahiy yoluyla kesin açıklamalar geldikten sonra Hıristiyanlardan (her kim onnu hakkında seninle mücadelede bulunursa) artık onunla öyle mücadeleye, münakaşaya lüzum yok. Ona (de ki: Geliniz) hepimiz (oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendi şahıslarımızı ve şahıslarınızı dâvet edelim) böyle ailemiz fertlerini bir araya toplayalım (sonra) Allah Teâlaya yalvaralım (dua ve niyazda bulunalım) bu hakikatın tecellisini istirham edelim.

Ve (Allah Teâlâ’nın lânetini yalancılar üzerine kılalım) lanetleşme ve bedduada bulunalım. Ey Rabbim! İsa’ya isnâd edilen vasıflar hususunda kim yalancı ise ona lânet et ve onu kahret, diye yalvaralım. Bu dâvet üzerine Necran hey’eti endişeye düşmüş, aralarında müşaverede bulunmuşlar. Reisleri olan Âkil, Rasûli Ekrem’in peygamberliğini, anlattıklarının doğru olduğunu kabul etmiş, böyle bir lanetleşme neticesinde kavminin helâk olacağını arkadaşlarına söylemiş, müslümanlara yıllık bir miktar vergi vermek üzere anlaşma yaparak çıkıp gittiler.

Rasûli Ekrem Efendimiz ise lânetleşmek için muhterem torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i ve muhterem kızı Hz. Fatımayı ve damadı muhterem Hz. Aliyi yanına almış, ben dua ettiğim zaman siz de amin deyiniz diye onlara tenbihatta bulunmuştu. Rasûli Ekrem Hazretleri bu duasının kabul olacağını kesin şekilde bilmeseydi, böyle bir lânetleşmeye onları dâvet edemezdi.

Binaenaleyh bu da onun bir yüce peygamber olduğunu gösteren bir mucize demektir. Gerçekten de Rasûli Ekrem Efendimiz buyurmuştur ki: Nefsim kudret elinde olan Allah Teâlâya yemin ederim ki: Eğer onlar lânetleşmede bulunsaydılar, maymuna,domuza dönerlerdi, vadileri ateş içinde kalırdı. Cenâb-ı Hak Necran’ı da, ahalisini de, hattâ ağaçlardaki kuşlarını da istişât eder, yani kökünden söker atar idi. Buna inanmışızdır. Cenab’ı Hak, her şeye kadirdir. Kâfirlerin cezasını tehir buyursa, dünyada vermese bile mutlaka ahrette verecektir. Bu bir hakikattir.

§ İbtihâl: Başkalarından alâkayı kesip ihlâs ile, samimiyet ile Cenab’ı Hak’ka yalvarma ve niyazda bulunmaktır. Mübahale, tebahül de birbirine lânetle beddua etmektir ki, buna telâün de denir.

§ Lânet: Tart edilmek, rahmetten mahrum kalmak demektir. Lean de reddetmek bedduada bulunmak, hayırdan uzaklaştırmak mânasınadır. Lianda lânet edişmek, biribirinin hakkında lânet okumaktır. Mülâanede, lânet edişmek, karı ile koca arasındaki la’n edilmesi. Leîn, mel’ûn da tart edilmiş, reddedilmiş, lânet olunmuş, Allah’ın rahmetinden mahrum kalmış kimse demektir. Şeytan gibi.

62. Şüphe yok ki: Hak olan haber, işte budur. Ve Allah Teâlâ’dan başka hiç bir ilâh yoktur ve muhakkak ki, azîz, hakîm olan ancak Allah Teâlâ’dır..

62. Bu mübârek âyetler de Hz. Adem’in, Hz. İsa’nın yaradılışlarına ve diğer harikûlâde durumlara dair Kur’ân lisanı ile bildirilen hâdiselerin birer hakikat olduğunu ve Cenab’ı Hak’tan başka mâbud bulunmadığını, bunun aksine inanmış olanların fesatçı kimseler olup Allah’ın kahrına uğrayacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Habibim o inatçılara söyle (Şüphe yok ki, hak olan haber) beyanlar (işte budur) Hz. İsa hakkında, annesi hakkında sana böylece vahiy edilenden ibarettir. (Ve Allah Teâlâ’dan başka hiç bir ilâh yoktur).

Hıristiyanların teslis yani: Üç ilahın varlığı görüşünde olmaları, yahudîlerin Üzeyr Allah’ın oğludur, demeleri, Hz. İsa’nın temizlik ve peygamberliğini inkâr etmeleri ve bir takım kavimlerin insanlara, putlara tapmaları birküfürden, bir şirkten başka değildir. Bütün kâinatın yaratıcısı, mabudu yalnız Yüce Allah’tır. (Ve muhakkak ki aziz) olan, bütün mukadderata kadir, mülkünde (hakîm) olan bütün bilinen varlıkları ilmiyle kuşatan her kudret eseri bir hikmete dayanmış (olan ancak) o birlik, büyüklük ve kudret vasıflarına sahip olan (Allah Teâlâ’dır) onun tam kudreti ve mükemmel hizmeti sahasında kendisine eşit bir kimse yoktur.

Artık onun ilâhlığında kendisine kim ortak olabilir? Bunun hilafı görüşünde olmak, bütün bir cehaletten bir fesattan başka değildir. Binaenaleyh Hz. İsa’ya da nasıl ilahlık isnad edilebilir? O nasıl Allah’ın oğlu olma vasfına sahip olabilir?. Onun kullukla övünmüş olduğunu kendisi de itiraf etmiş değil midir?.

63. Artık yine yüz çevirirlerse şüphe yok ki. Allah Teâlâ bozguncuları tamamiyle bilir.

63. (Artık) bu kadar şahitler ve deliller, Allah’ın birliğini gösterip dururken o kimseler hakikî imândan (yine yüz çevirirlerse) döner, teslis ve diğer görüşlerde olurlarsa fesatçı kimseler olmuş olurlar. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) bütün bu gibi (bozguncuları tamamiyle bilir) Cenâb-ı Hak’kın ezelî ilmî onların bütün durum ve sözlerini kuşatmıştır. Onları bu fesatları yüzünden ebediyyen cezalandıracaktır.

Evet… Cenâb-ı Hakkın birliğine, onun dininin kutsiyetine bu kadar şahitler, deliller şahitlik edip dururken bunu kabul etmeyip de yanlış, müşrikce kanaatlerde bulunulması, hak dinden yüz çevrilmesi, din sahasında bir fesattır. Bu yüz çevirme ve inkâr, nefs fesadına hatta âlemin fesadına sebeptir, insanlığın en felâketli durumu, hak dinden mahrumiyetidir. Bunun neticesi ise en büyük felâkettir. Artık hakikatı inkâr eden fesatçılar, biraz düşünmelidirler, cehaletten, gafletten ayrılmaya çalışarak hak dine intisab, Yüce Allah’a iltica etmelidirler. Başka türlü kurtuluş imkânı yoktur.

§ Kasas: Hayırlı haberdir. İnsanlara hakikatı gösteren, insanları hak yola irşat eden, insanlara kurtuluş vesilesi olan şeyleri istemelerini emreyleyen beyanların hepsidir. Kıssa da emir, tercüme’i hâl, tarihi hikâyedir. Çoğulu Kısastır.

§ İsa Aleyhisselâm: israiloğullarının reislerinden ve Hz. Süleyman’ın neslinden bulunan imranın kızı Hz. Meryem’in oğludur. Hz. Peygamber’in hicretinden güneş yılı hesabı ile altı yüz yirmi iki sene evvel Filistin’in Beytilehm denilen kasabasında dünyaya gelmiştir. Hz . Meryem, pek temiz, muhterem bir kız idi. Henüz koca yüzü görmeden bir harika olmak üzere Cibrili Eminin öfürmesi ile Hz. İsa’ya yüklü kalmış, onu bir yaradılış hârikası olmak üzere doğurmuştur. Hz. İsa’nın gösterdiği mucizeler, harikûlâde haller, onun bir kudret hârikası olduğunu isbat ediyordu. Buna rağmen yahudîler, Hz. Meryem’in aleyhinde dedi koduya cür’et gösteriyorlardı.

Hz. Meryem, amcası oğlu ve nişanlısı bulunan Yusufi Neccar ile beraber Mısır’a gitmişler, Hz. İsa on yaşına kadar Mısır’da kalmış, sonra yine Filistin’e dönülerek Nasire kasabasında ikamet etmişlerdi. Bir rivayete göre daha on üç yaşında iken peygamberliğe nail olmuştur. Fakat peygamberliğini otuz yaşında iken ilân etmiş, kendisine İncil’i şerif kitabı ile yeni bir şeriat verilmiştir. Hz. İsa, Hz. Yahya ile görüşmüş ve kendisine Havariler denilen on iki zat imân etmişti. Hz. İsa, Havariler ile bir gece birleşip sohbet ederken demiş ki: Daha horoz ölmeden, yani sabah olmadan sizin biriniz beni inkâr edecek, ve beni pek az bir para ile satmak isteyecektir.

Gerçekten de Havârilerden Budaşemun adındaki bir şahıs, daha sabah olmadan Yahudîler ile görüşmüş, onlardan bir miktar rüşvet almış, Hz. İsa’nın yerini onlara haber vermişti. Yahudîler, Hz. İsa’yı tevkif etmek için bulunduğu yere koşmuşlar,kendilerine hikmet gereği Hz. İsa gibi görünen Budayı görüp yakalamışlar, hakkında idam hükmünü vermişler. Hz. İsa yerine Budayı çarmıha germişler. Hz. İsa ise otuz üç yaşında olduğu halde Cenab’ı Hakkın kudretiyle semaya kaldırılmış, dünya gailesinden kurtulmuştur.

Bir rivâyete ve hıristiyanların kanaatine göre Hz. İsa, çarmıha gerilmiş ise de daha sonra yeniden diriltilerek semaya kaldırılmıştır. İsa Aleyhisselâm’dan sonra Havâriler iseviliği yaymaya çalışmışlar ise de aralarında ihtilaflar meydana gelmiş, İncil adına birçok kitaplar türemişti. Maamafih Hıristiyanlığı kabul edenler hakkında bir çok eza ve cefa yapılmakta olduğundan Hiristiyanlık üç yüz sene kadar gizli tutulmuştur.

Nihayet Roma imparatoru Kostantin, İsa’nın doğumundan üç yüz sene sonra bir siyasî maksatla Hıristiyanlığın açıkça kabulüne müsaade etmiş, sonra Kostantaniya denilen İstanbul şehrini yaptırmış, Roma şehrini bırakıp Kostantiniye’yi Başkent edinmiş, kendisi de iseviliği kabul eylemişti. Fakat vaktiyle gerek İncil ve gerek hıristiyanlık şeriatı güzelce zaptedilmemiş olduğundan bu hususta bir çok ihtilaflar meydana çıkmıştı. İncil âdı ile sonradan yazılmış birçok kitaplar türemişti.

Kostantin’in emriyle iznik şehrinden binden fazla âzası bulunan ruhanî bir meclis toplanmış, münakaşalarda bulunmuşlar, bunlardan bir kısmı yekdiğerinin konuşmasını bile anlayamıyorlardı. Nihayet İncil adındaki risalelerden yalnız dördü bu meclis azasının bir kısmı tarafından seçilerek onlara İncil âdı verilmiştir… Daha sonra Roma devleti ikiye ayrıldı. Biri Doğu imparatorluğudur. ki, başkenti İstanbul idi. Diğeri de Batı İmparatorluğudur ki, başkenti Roma idi. Bu iki devlet, birbirini kıskanıyordu. Bu bakımdan Roma devleti ikiye ayrıldığı gibi mezhepçe de ikiye ayrıldı. Şöyle ki: Roma’da (Rim papa) ya tâbi olanlara “Katolik” denildiği gibi İstanbul patriğine tâbiolanlara da “Ortodoks” adı verilmiştir.

Daha sonra da “Protestanlık” meydana çıkmıştı. Bunların da bir takım şubeleri vardır. Velhasıl: İnsanlığı hakikî bir dîne, hakikî bir semavî kitaba, büyük bir birliğe kavuşturacak bir Yüce peygambere parlak bir şeriata lüzum görülmüştü ki, Yüce Allah, insanlığa lütfetti, kendi kutsî dinini değişme ve bozulmadan korunmuş, kutsal bir kitap ile umum insanlık âlemine açıkça tebliğ edecek bir yüce peygamber gönderdi ki o da son peygamber, Hz. Muhammed Mustafa, Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz ile ona nâzil olan Hikmet dolu Kur’ân’ı Kerim’den ibarettir!… Artık ne mutlu bunlardan istifade edenlere…

Bir kerre düşün ki devri fetret

Bir kerre de eyle bittahayyür

Almıştı hazan cihanı yekser

Dönmüştü cihan harabezara

Gitmişti fenaya ehli imân

İcra idilerdi bî bahane

Etmişti, üfûl, mihri hikmet

Birden bire eyledi münevver

Baştan başa eyledi müzeyyen

Berk urdu tecelliyatı kudret

Ahlâkı zaman tebeddül etti

Mahvoldu delâlet ennihaye

Eshabı edeb, muradın adlı

Yağdı yere bir lâtîf baran

Parlattı cihanı nurun imân

Mahvoldu bu nuri müstean!

İmha edemez bu nuru nâsût

Olmuştu nasıl karini zulmet

Sen asrı saadeti tefekkür

Solmuştu o dilnişin çiçekler

Reşk eyleridi zemin mezara

Tutmuştu cihanı putperestan

Âyini fazihi vahşiyane

Sönmüştü çırağı ademiyet

Dünyaları Hz. Peygamber

Afakî ceziletül araptan

Pertevlere daldı ademiyet

Kibrû azamet fenaya gitti

Garkoldu gönüller incilâya

Alem bütün inşiraha daldı

Her kıt’a kesildi bir gülistan

Af aka hayat verdi Kur’ân

Söndürmeye sâyeden edani

Nâsûte zebun olur mu lâhût

64. De ki: Ey ehli kitap! Bizim ile sizin aramızda eşit olan bir kelimeye geliniz. Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyelim. Ve ona hiçbir şeyi ortak kılmayalım. Ve Allah Teâlâ’dan başka bazımız bazımızı rab edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse deyiniz ki, şahit olunuz, bizler muhakkak Müslümanlarız.

64. Bu âyeti kerime, bütün insanlık âleminde bir birliğin, bir eşitliğin, bir dayanışmanın bir selâmet ve saadetin oluşması için yalnız yüce Yaratıcımıza kullukta bulunmanın lüzumunu göstermektedir. Bu yüce gayenin ise ancak İslâm dîni sayesinde temin edileceğine işaret etmektedir. Ve bütün insanları fevkalâde hikmetli bir tarzı açıklama ile şöylece irşat lütfunda bulunmaktadır.

Habibim!. (De ki: Ey ehli kitap) denilen Yahudîler ve Hıristiyanlar veya Necrandan gelen Hıristiyan taifesi (Bizim ile sizin aramızda eşit olan) sırf adalet olup kendisinde peygamberlerin, semavî kitapların ihtilâf etmedikleri (bir kelimeye) hidayete rehber olan bir esası bir vecizeyi kabule (geliniz). O esas, o hikmet dolu vecize iseşudur:

(Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyelim), ibâdetlerimizi tam bir ihlas ile yalnız o yüce mâbuda tahsis edelim, ondan başka yaratıcı olan, ibâdete lâyık bir zatın bulunmadığını bilelim, Hz. İsa gibi mahlukata ilahlık vasfını vermeyelim, (Ve Allah Teâlâ’dan başka bazımız bazımızı Rab ittihaz etmesin). Üzeyr Allah’ın oğludur, Mesih Allah’ın oğludur denilmesin, ilâhî kitaba muhalif olarak bazı şeyleri haram kılan veya helâl sayan rahiplere ve saireye bu hususta itaat edilmesin. Onlar da birer insandır. Onların öyle indî hükümlerini kabul etmek, onların birer rab gibi tanımak onlara ibadette bulunmak demektir.

(Eğer yüz çevirirlerse) eğer bu tavsiyeyi, bu anlatılan esasları kabul etmezlerse, eğer bu genel birliği temin edecek yüce kanunlardan kaçınırlarsa, Ey Birliğe inananlar!.. Onlara (deyiniz ki) Ey muhalifler! Ey bu hakikati takdir edemeyen ihtiraslı insanlar! Biliniz (şahit olunuz ki, bizler muhakkak müslümanlarız) bizler Cenab’ı Hak’kın birliğine inanmışız, Hak’ka boyun eğmişizdir. Allah Teâlâ’nın emirlerini, yasaklarını tam bir imân ile takdir eden ve saygı gösteren kimseleriz. Artık sizin için lâzımdır ki; bizim bu vaziyetimizi itiraf edesiniz. Biz müslümanlar, başkalarını zor zoruna müslüman edecek değiliz.

Siz kendi menfaatinizi düşünün de bu yüce dîni kabul ediniz, etmediğiniz takdirde artık neticesine hazırlanınız. Bu âyeti kerimede: (Ey ehli kitap) diye hitab edilmesi de mühim iki hikmeti kapsamaktadır. Birisi: İrşad edilmesi istenen kimselere karşı son derecede yumuşak bir şekilde tedricen hitab edilmesinin lüzumunu bizlere bildirmektir. Çünkü böyle bir hitap, muhataplara bir şeref bahşetmektedir. Onların gücenmeyip kendilerine teklif edilen hakkı kabul etmelerine sebeptir.

Evet!.. Bu kitap, onların ecdadına vaktiyle peygamberler gönderilmiş, semavî kitaplar verilmiş olduğunu hatırlatmaktadır ki, bu onlar için haddizatında bir şereftir. Diğeri de bu hitab, muhataplar içinbir uyarı mânası taşır. Şöyle denilmiş oluyor ki: Sizin ecdadınıza kitaplar verilmişti.

O kitaplar vasıtasiyle hak ve hakikatten haberdar olmanız icap ederdi. Artık nasıl olur da o kitapların hükümlerine aykırı, yanlış itikatlarda bulunabilirsiniz?. Nasıl olur da birbirinizi Rab edebilirsiniz?. Nasıl olur da insanları mabut derecesine yükseltebilirsiniz?. Biraz düşünmeli değil misiniz..

§ Biz bir kere diğer dîn sahiplerinin inançlarıyla müslümanların inançlarını biraz karşılaştıralım. Bu cümleden olarak Yahudîler, kendi peygamberlerine vaktiyle verilmiş olan Tevrat kitabının asıl nüshalarını kaybetmişlerdir. Bu tarihî bir hakikattir. Ondan başka onlar Hz. İsa’yı ve bizim yüce peygamberimizi ve bu iki zata verilmiş olan İncil ile Kur’ân’ı Kerim’i inkâr etmekte ve birçok bâtıl inançlarda bulunmaktadırlar.

Hıristiyanlara gelince bunlar da bir kâmil insan olan Hz. İsa’ya hâşâ ilahlık, mâbudluk vasfı vererek ona tapınmaktadırlar. Bizim yüce Peygamberimizi ve Kur’an-ı Kerim’i de inkâr etmektedirler. Bir nice bâtıl inançların da zebunu bulunmaktadırlar. Ellerindeki İnciller ise bütünüyle tahrif edilmiştir. Brahma dini de büsbütün bâtıl bir dindir. Bu, Hindilerin eski dini bulunmuştu.

Milâttan on iki asır kadar evvel kurulmuştur. Ve yüzlerce mezhebe ayrılmıştır. Bunlar da teslis! kabul ederler. Akıl ve mantığın kabul edeceği bir farzdan çok uzak bulunmaktadırlar. Bunların (Veda) adında bir din kitabı vardır. Buda dini de rivayete nazaran milâttan altı asır evvel Hindistanda zuhur etmiş, bâtıl bir dindir. Bunun kurucusuna (Buda) denilmiştir. Bu dinde olanlar ruhların intikali görüşünü kabul ederler.

Bunlara göre (Buda) bir çok tenasuhlardan sonra bir âlim olarak dünyaya gelmiş, hattâ ilahlık sıfatını da -hâşâ- kazanmış, nihayet ölmeyip bir ebedî hayat âlemine göç etmiştir. Bugün Buda dini DoğuAsya’da yaygın bulunmaktadır. Daha böyle bâtıl, uydurma dinler vardır ki, bunların bir kısmı “İtilâyı İslâm” ünvaniyle yazmış olduğumuz bir eserde anlatılmıştır.

Orada mukayeseler yapılmıştır. Bir kere de Yüce İslâm dinini biraz gözönüne alalım. Bu mukaddes din bütün ilâhî dînlerin sonuncusu ve en üstünüdür. Bütün peygamberleri, bütün semavî kitapları tasdik etmektedir. Bu cümleden olarak Hz. Mûsa’yı da Hz. İsa’yı da birer büyük peygamber olarak kabul ediyor, onlara nâzil olan Tevrat ile İncil’i de birer ilâhî kitap olmak üzere bizlere bildiriyor.

Bu halde bir müslüman diyelim ki yahudiliği veya hıristiyanlığı kabul edecek olsa birçok mukaddesatı inkâr etmiş, pek cahilce bir harekette bulunmuş olur. Bir yahudî hıristiyanlığı veya bir hıristiyan da yahudîliği kabul edecek olsa yine bir çok mukaddesatı inkâr etmiş olacaktır. Fakat bir yahudî veya bir hıristiyan müslümanlığı kabul etse nefsine aslâ ağır gelmeyecektir.

Çünkü yine Hz. Mûsa’yı, Hz. İsa’yı birer muhterem peygamber tanıyacaktır, onlara nâzil olmuş olan kitapların da yine birer ilâhî kitap olduğuna inanmış bulunacaktır. Onlardan başka diğer peygamberler gibi son peygamber Hazretlerini de bir yüce peygamber olarak tanıyacaktır.

Hz. Mûsa gibi, Hz. İsa gibi muhterem peygamberleri ve Tevrat ve İncil gibi kutsal kitapları tasdik eden ve yücelten Kur’ân’ı Kerim’e de imân edeceklerdir. Artık mukaddes İslâm dînini kabul edecek mütefekkir, aydın bir insan, hakikate ermiş, karanlıktan kurtulmuş, mes’ut bir hayata kavuşmuş olmaz mı?.. İşte Cenab’ı Hak, bütün insanlığı bu kutsal dine dâvet ediyor… İslâmiyet, öyle hikmet dolu bir dîndir ki: Bütün hükümleri ilâhî vahye, ve ilâhî ilhama dayanmaktadır.

Öyle mübârek bir dindir ki: Onu tebliğ eden ve yayan yüce peygamber her türlü olgunluklara sahip, kendisinin peygamberliği ve yüceliği göstermeğemuvaffak olduğu mucizeler ile sabit, onun peygamberliğine, bütün beyanlarının sırf hakikat olduğuna bir ebedî mucize olan Kur’ân’ı Kerim şahittir.

Kur’an-ı mübîn ise büyük bir mucize olup bin üç yüz küsur seneden beri bir âyeti bile değişiklik ve bozulmamaya uğramamıştır. Bütün beyanları; içtimaî hayatı yüceltecek, emirlerden yasaklardan, bir nice tarihî, ilmî, ahlâkî mevzulardan ibarettir, İslâm milletinin dinen dayanağı, Kur’ân’ı Kerim’in mukaddes âyetleri ile Hz. Peygamberimizin mübârek hadisleridir ve bunlara dayanan icma’i ümmettir.

Bütün müslümanlar bu hususta inanç bakımından birdir, İslâm dinine mensup âlimlerin vazifeleri ise gerek Kur’ân’ı Kerim’in ve gerek Peygamberimize ait hadisi şeriflerin hükümlerini bu rahmete ermiş tebliğ etmek, bunları açıklamak ve izahta bulunmaktır. Hiçbir İslâm âlimi, öyle bir delile dayanmaksızın kendiliğinden hüküm veremez, İslâm müştehitleri arasındaki bazı ihtilaflar, esasata değil, füruata aittir birer dinî delile dayanmaktadır, birer hikmeti vardır.

Aralarında düşmanlık ve soğukluğa aslâ sebep olmaz. Böyle bir görüş ihtilâfı, bir hakkın tezahürü için pek samimi bir içtihada dayanmış olduğu için takdirlere lâikdır.

Bunun içindir ki, hakikî müctehitler birbirini daima yüceltmişlerdir. Diğer milletlerin din adamları ise bir ilâhî kitaba, bir sahih kaynağa dayanmış olmaksızın kendilerine göre birçok hükümler meydana çıkarmışlar, birçok helâl olan şeylerin haramlığına ve tersi bir nice haram olan şeylerin de helâl olduğu görüşünde bulunmuşlar, kendilerine tâbi olan kimseleri de bunları kabule mecbur tutmuşlar, bu suretle kendilerini adetâ birer (Rab) gibi tanıtarak kendilerine bir çok cahilleri bir nevi taptırıp durmuşlardır.

İşte İslâm, dini insanlığı bu gibi cahilce, mütehakkimâne hallerden menederek akıl vehikmete tamamen muvafık, kutsal bir sahada toplanmaya, adalet ve eşitlik dairesinde yaşamağa dâvet ediyor ki, o saha da İslâmiyetin pek açık, pek aydın, pek eşitlikçi olan selâmet ve saadet dairesinden başka değildir. Evet… Bütün insanlığın hakikî selâmet ve saadeti İslâm dîni sayesinde tecelli eder.

Bir ilâhî din ki, bütün hükümleri hakikatın, kendisi, hikmetin, özü ve yücelme vesilesidir. Bir apaçık din ki: Onun yüksek mahiyetini her düşünen, akıllı mütefekkir, insan onu kabule, yüceltmeye mecburiyet hisseder. Bir ilâhî din ki: Bütün insanlığa Cenab’ı Hakkın birliğini, azamet ve kudretini ilâhlığını ve Rab oluşunu tebliğ ediyor, yalnız o Yüce Yaratıcıya ibâdet edilmesini emrediyor, bütün kâinat icad eden, terbiye eden olmak üzere o Yüce Mabudu gösteriyor. Ne mukaddes bir din ki, insanların selâmet ve saadetine vesile olacak en güzel, en hikmetli hükümlere sahip bulunuyor, insanları yaratılış gayesinden haberdar ediyor, İnsanlara ölmekle mahv ve perişan olmayıp ebedî bir âleme intikal edeceklerini gösteriyor.

Ahiret alemi denilen o ebedî âlemin hâl ve şanını en açık bir şekilde bizlere bildiriyor. Orası için hazırlanmayı bizlere tavsiye buyuruyor. Bir yüce hikmet dîn dolu ki: Bütün insanlığı Allah’ın birliğini, bütün yüce peygamberleri, bütün semavî kitapları, bütün uhrevi hayatı tasdike dâvet ediyor. Bütün insanlık arasında dinen, ahlâken bir birlik tesis ederek bir eşitlik, bir dayanışma, bir kardeşlik vücude getirmek istiyor, bütün insanları güzel ibâdetlere, takvâya, birbirine yardıma sevkediyor.

Artık insanlık âlemi, bu kutsî dinin bu hükümlerini kabul, ve tavsiyelerine riayet ettikleri takdirde melekler gibi temiz bir hayata bir içtimaî varlığa ulaşmaz mı?. Artık aralarında mühim bir dayanışma bir yardımlaşma câri olup durmaz mı? Artıkinsanlık âleminde kan dökercesine mücadelelerden, vahşîce hareketlerden eser görülebilir mi?..

Artık bir takım insanlar, sırf dünyevî, fânî bir menfaat düşüncesiyle veya yanlış inanç tesiriyle kendileri gibi sonradan yaradılmış, ölüme mâruz blunmuş kimselere tapar dururlar mı? Velhasıl: Bütün insanlığın selâmet ve saadeti İslâm dini ile ayakta durur. Bütün yüce peygamberlerin insanlığa tebliğ etmiş oldukları din de bu dîni İslam’dan başka değildir. Ceanbı Hak cümlemizi bu apaçık dine intisaptan mahrum bırakmasın âmin…

65. Ey ehli kitap! Ne için İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Tevrat ve İncil ise ondan sonra indirilmiştir. Bunu anlayamıyor musunuz?

65. Bu mübârek âyetler de ehli kitabın yanlış iddialarını, cahilce münâkaşalarını bildiriyor. Onların böyle hakikate aykırı hareketlerini kötülüyor ve teşhir buyuruyor. Şöyle ki: (Ey ehli kitap) denilen yahudîler ve hıristiyanlar!. (Ne için İbrahim) Aleyhisselâm (hakkında tartışmada) mücadelede, münazaada (bulunuyorsunuz?) Hz. İbrahim’in de sizlerin dininizde olduğunu iddia ediyorsunuz.

(Tevrat ve İncil ise ancak ondan) Hz. İbrahim’den (sonra indirilmiştir) çünkü kendisine Tevrat verilmiş olan Hz. Musa, Hz. İbrahim’den bin sene kadar sonra ve kendisine İncil verilmiş olan Hz. İsa da iki bin sene kadar sonra peygamberliğe nail olmuşlardır.

Bunların bu kitaplarında ise Hz. İbrahim’e dair bu iddialarına uygun bilgi yoktur. Özellikle yahudîlik ve hıristiyanlık daha sonra aslını kaybetmiştir. Artık İbrahim Aleyhisselâmın yahudî veya hıristiyan dininde olduğu nasıl iddia edilebilir?. (Bunu) bu iddianın batıl olduğunu düşünüp (anlayamıyor musunuz?.) Artık bunu biraz tefekkür ediniz de böyle hakikata aykırı bir iddiada bulunmayınız.

§ Rivayete nazaran: Yahudîler, Hz. İbrahim yahudî idi, Hıristiyanlar da hayır Hıristiyan ididemişler, münakaşada bulunmuşlar, Rasûli Ekrem’i hakem tâyin etmek istemişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

66. İşte siz o kimselersiniz ki, sizin için kendisine dair bilgi bulunan şeyde mücadelede bulundunuz. Artık sizin için kendisine ait bilgi bulunmayan şey hakkında ne için mücadelede bulunuyorsunuz? Halbuki Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.

66. (İşte) Ey yahudîler ve hıristiyanlar taifesi (siz o kimselersiniz ki sizin için kendisine dair) nihayet (bilgi bulunan şeyde) Tevrat ve İncil hakkında Hz. Mûsa ile Hz. İsa’nın dîni hususunda (mücadelede bulundunuz, artık) bu size yetmiyor mu?. Artık (sizin için kendisine ait bilgi bulunmayan şey hakkında) İbrahim Aleyhisselâm’ın hâşâ yahudî veya hıristiyan olduğuna dair (ne için mücadelede bulunuyorsunuz?.)

Sizin kitaplarınızda buna dair birşey anlatılmamış olduğunu bilmiyor musunuz?. (Halbuki) o münakaşada bulunduğunuz hususları, Hz. İbrahim’in hangi din üzere bulunduğunu ancak (Allah Teâlâ, bilir siz) ise onu (bilmezsiniz) artık öyle cahilce iddialarda bulunmayınız, Cenâb-ı Hak’kın bu husustaki beyanatını duyup kabul ediniz.

67. Şüphe yok ki İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan idi. Fakat o Hânif idi, Müslüman idi; müşriklerden de olmamıştı.

67. Bu mübârek âyetlerde İbrahim Aleyhisselâm’ın şahsının mukaddesliğini ve onunla beraber aynı dine sahip seçkin zatların kimlerden ibaret bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (İbrahim) halilullah (şüphe yok ki ne) yahudilerin sandığı gibi (yahudî idi) ne de hıristiyanların iddiası gibi (hıristiyan idi) o bütün bâtıl, bozulmuş dinlerden beri idi. (Fakat o Hânif idi) O dosdoğru din olan tevhit dinine mensup idi.

Namazlarında Kâbe’ye yönelirdi. Hak rızâsı için kurban keserdi. Çocukları sünnet ederdi, her hususta itidale riayet ederdi. O (müslim idi) Allah Teâlâ’nınbütün emirlerine boyun eğer idi, bütün peygamberler arasında müşterek olan İslâm dinine mensuptu.

(Müşriklerden de olmamıştı) daima Cenâb-ı Hak’kın birliğine ve noksansız olduğuna inanmış, yahudîler gibi, hıristîyanlar gibi bazı insanlara Allah’ın oğlu diye tapmaktan, Cenâb-ı Hak’ka ortak koşmaktan her bakımdan uzak bulunmuştu. Artık o kutsal yüce peygamberin yahudîlerden, hıristiyanlardan olması nasıl iddia edilebilir?

68. Şüphe yok ki, İbrahim’e insanların en yakini, ona tâbi olmuş olanlardır. Ve bu Peygamberdir ve imân eden kimselerdir. Allah Teâlâ ise mü’minlerin velisidir.

68. Şüphe yok ki Hz. (İbrahim’e insanların en yakini) onula dîn birliğine sahip olmak hususunda en haklı bulunanı (ona tâbi olmuş olanlardır.) Onun zamanında, onu kabul ederek ona tabeiyyette bulunmuş olan zatlardır. (Ve bu peygamberdir) son peygamber olan ve Hz. İbrahim’in yüce neslinden dünyaya gelmiş bulunan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. Hz. İbrahim ile Hz. Muhammed Aleyhisselâm:

Bütün dinî esaslarda bir oldukları gibi, Hz. Muhammed şeriatı da İbrahim’in şeriatına birçok hususlarda muvafık bulunmuştur. Nitekim, hac vazifesi de bu cümledendir. (Ve) yine İbrahim Aleyhisselâm’a en yakın, onunla din birliğine sahip olanlar (imân eden kimselerdir) yani, hakikaten mü’min olan, Allah’ın birliğini, bütün yüce peygamberleri tasdik eden ve yüce, müslüman adına sahip bulunan Ümmeti Muhammediyedir. (Allah Teâlâ ise) Hz. İbrahim’e ve diğer peygamberlere ve şeriatlere inanıp kabul eden (Mü’minlerin velisidir) onların koruyucusudur, yardımcısıdır, İşte hakikî bir dine sahip olmanın en muazzam mükâfatı!.

69. Ehli kitaptan bir tâife, arzu etmiştir ki, sizleri saptırsınlar. Halbuki, onlar kendi nefislerinden başkasını, saptıramazlar. Vefarkına varamazlar.

69. Bu mübârek âyetler de ehli kitap denilen taif enin hakikî mü’minleri ne kadar saptırmaya çalıştıklarını ve onların ne kadar hakikatleri değiştirme ve bozmaya koşup durduklarını meydana koymaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar! (Ehli kitaptan bir taife), İslâm dinine olan düşmanlıkları sebebiyle (arzu etmiştir ki, sizleri saptırsınlar) sizleri mukaddes dininizden ayırmak, sizleri küfre götürmek temennisinde bulunmuşlardır. (Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını saptıramazlar).

Hakikî mü’minler onlara iltifatta bulunmazlar, onların aldatmalarına kapılmazlar. O taife kendileri gibi irfan nurundan mahrum kalanları dalâlete düşürürler. Bu saptırma hareketlerinin günahı da kendilerine yönelmiş olur. (Ve) onlar bu hakikatın (farkına) da (varamazlar) ziyanda ve hüsranda kalırlar.

§ Rivayete göre yahudîler, eshabı kiramdan Muaz ibni Cebel’i, Huzeyfetübnil Yemanî ve Ammaribni Yasirî -Allah onlardan razı olsunkendi dinlerine davet etmişler, onun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Gerçekten zamanımıza kadar da yabancı milletler, birçok teşkilât vücude getirmiş; bir takım saf müslümanları saptırmaya çalışarak kendi dinlerine açıkça veya gizli olarak dâvet etmekte bulunmuşlardır. Bunların gayeleri insanlığın hakikî bir dine sahip olması değildir.

Belki insanlık kütlesini tamamen kendilerine bağlayarak bu sayede siyasî, iktisadî emellerini daha ziyade geliştirmektir. Ve İslâm cemaati adıyla karşılarında bulunan muazzam, hakikî imân ile donanmış zevatı kutsî dinlerinden mahrum bırakarak dağılmaya sevkeylemektir. Fakat Cenâb-ı Hak, buna müsaade etmeyecektir. İslâm nuru, O ilâhî nur kıyamete kadar her yerde parlayıp duracaktır.

Bizim vazifemiz ise dost ile düşmanı tanımaktır, bir takım aldatıcıların medeniyetadıyla, terakki adıyla yapılan yaldızlı, aldatıcı sözlerine kıymet vermemektir. Onların şeklen doğru görünmelerine aldanmayıp, onların kötü emellerini anlamaktır. “Bâtıl hâmişe bâtil-ü beyhudedir veli” “Müşkil budur ki sureti haktan zuhur ede”

70. Ey ehli kitap! Ne için Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Halbuki, siz görüp duruyorsunuz.

70. (Ey ehli kitap!. Ne için Allah’ın âyetlerini) yani: Asıl Tevrat ile İncil’in beyanlarını, Hz. Muhammed’in peygamberlik ve risaletine ait bilgileri (inkâr ediyorsunuz?) Niçin o son peygamber Hz. Muhammed’i tasdik etmiyorsunuz?. (Halbuki, siz) o Yüce Peygamber’in peygamberlik ve risaletini bildiren âyetleri (görüp duruyorsunuz) o âyetleri kapsayan kitapların birer mukaddes kitap olduğuna inanıyorsunuz.

Ve yahut siz o Yüce Peygamber’in mucizelerini görüp onun hak bir peygamber olduğunu görüyorsunuz. Artık onun risaletini inkâra nasıl cür’et ediyorsunuz?.. “Ey şemsi risalet seni mümkin midir inkâr” “Pür şaşeadır nurun ile enfüsü afak”

71. Ey ehli kitap! Ne için hakkı bâtıl ile karıştırıyorsunuz? ve hakkı gizliyorsunuz? Halbuki, siz bilirsiniz…

71. (Ey ehli kitap! Ne için hak’ki) Rasûli Ekrem’in evsafını içeren Kur’ân’ı veya kendi kitaplarınızda sabit olan, peygamberin vasıflarını (bâtıl ile karıştırıyorsunuz) örtbas ediyorsunuz?. Tahrif edip yalan karıştırıyorsunuz?. (Ve hakkı gizliyorsunuz), O Yüce Peygamber’in yüksek evsafını gizlemeye çalışıyorsunuz?.

Bu lâyık mıdır?. (Halbuki, siz) o mübârek peygamberin bu evsafını, onun peygamberlik ve risaletini kitaplarınızdaki beyanlara göre pekâlâ (bilirsiniz) böyle inkârcı hareketlerinizin, ne kadar tehlikeli, ne kadarsorumluluk, getirici olduğunu anlarsınız. Artık böyle bir inkâra cür’etten sıkılmaz mısınız?. Allah’a olur mu hiç vasil? Peygambere uymayan esâfil!..

72. Ehli kitaptan bir grup dedi ki: Mü’minlere indirilmiş olana sabahleyin imân ediniz, akşamleyin de onu inkâr eyleyiniz. Olabilir ki dönüverirler.

72. Bu mübârek âyetler de ehli kitaptan bir grubun İslâmiyetin yayılmasına mâni olmak için ne gibi hileli yollara devam ettiklerini ve onların bu çalışmalarına rağmen İslâmiyet’in ufuklara yayılacağını göstermektedir.

Şöyle ki: (Ehli kitaptan) yahudilerden bir (grup) bir taife, kendi dindaşlarından bazılarına (dedi ki: Mü’minlere) müslümanlara Hz. Muhamed’in peygamberliğini tasdik edenlere (indirilmiş olana) yani Kur’ân-ı Kerİm’e (sabahleyin) gündüzün evvelinde (imân ediniz) bu bir ilâhî kitaptır, diye ona inandığınızı söyleyin (akşamleyin de) gündüzün sonunda, daha akşam olur olmaz da (onu) o Kur’ân’ı (inkâr eyleyiniz.)

Hayır… Yanılmışız, Tevrat’ta kendisinden bahsedilen kitabın bu Kur’ân’dan ibaret olmadığını şimdi anladık diyerek zâhiren göstermiş olduğunuz İslâmiyeti kabulden, Kur’ân’ı tasdikten dönünüz. (Olabilir ki:) Sizin böyle hilekârca hareketinizin tesiriyle, ve Kur’ân’ı tasdik eden bir kısım müslümanlar, İslâmiyetten (dönüverirler) sizin bu dönüşünüz, onların üzerinde böyle bir tesir yapmış olabilir.

Ne haince bir hareket!. Bu taife hakkında deniliyor ki: Hayber yahudîlerinden on kişi imiş veya Kureyze kabilesinden bir cemaat imiş. Bunlar, içlerinde bazı kimselere demişler ki: Sabahleyin, Hz. Muhammed’in dinine giriniz, sonra da akşamleyin deyiniz ki: Biz kitabımıza baktık âlimlerimizle istişare ettik, Hz. Muhammed’in âhir zaman peygamberi olmadığı bizce orataya çıktı, siz böyle yaparsanız onun eshabı şüpheye düşer, sizin daha bilgili olduğunuzudüşünür de belki İslâmiyetten yüz çevirirler.

Diğer bir görüşe göre de bu taifeden maksat, Keab ibni Eşref ile Mâlik Ibnüs Sayfdır. Kıble Kâbe’i Muazzamaya çevrilince bundan yahudîler üzülmüşlerdi. Bunlar kendi dindaşlarına dediler ki: Siz Kıble hakkındaki nâzil olan Kur’ân âyetine sabahleyin inanır gibi görünerek Kâbeye doğru namaz kılınız, sonra da bunu inkâr ederek kendi kıblenize dönünüz!.

Umulur ki: Müslümanlar size bakarlar da, sizin daha ziyade ilim sâhibi olduğunuzu düşünürler de sizin kıblenize dönüverirler. Velhasıl: Öteden beri müslümanları dinlerinden kaydırmak için böyle hilelerde bulunan bir nice din düşmanları bulunmuştur. Fakat bu gibi hilelere aklı başında olan, İslâm dininin hakikatini, yüceliği anlamış bulunan bir müslüman iltifat eder mi?. “Bir şem’iki mevlâ yaka’bir veçhile sönmez” Allah’ın yaktığı bir mum hiçbir şekilde sönmez.

73. Sizin dininize tâbi olandan başkasına inanmayınız. De ki: Şüphe yok hidayet, Allah hidâyetidir. Size verilen şeyin benzerinin başka bir kimseye verildiğine veya Rabbinizin katında aleyhinize delil getireceklerine inanmayın. De ki: Fazl, şüphesiz Allah Teâlâ’nın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah Teâlâ vasidir, alîmdir.

73. Yahudîler, birbirine şöyle tavsiyelerde bulunmuşlardır: (Sizin dininize tâbi olandan başkasına inanmayınız) sizin dininize muvafık olmayan bir dini kalben tasdik etmeyiniz. Ancak yahudilik dinine tâbi olanları tasdik ediniz. Halbuki, bunlar bu kanaatlerinde çok aldanmış bulunuyorlar. Resûlüm Ya Muhammed! (De ki: Şüphe yok hidayet. Allah hidâyetidir) yani:

Doğru yol, İslâmiyetten ibarettir. O bir hidayet yoludur, başkası dalalettir. Fakat o inkarcılar, bu hakikati bilmezler ve kendi aralarında derler ki: (Sizeverilen şeyin benzerînin başka bir kimseye verildiğine) inanmayınız. Size verilen Tevrat’ın bir misli, yahudîlik dininin bir benzeri başka bir millete verilmemiştir. Artık müslümanlığı kabul etmeyiniz (veya rabbinizin katında) yarın kıyamet gününde (aleyhinize) başka kimselerin (delil getireceklerine inanmayın) hiçbir millet, sizin kadar ilme, hikmete, kitabe, kudret helvası ve bıldırcın gibi, denizin yarılması gibi mucizelere, kerametlere nail olmamıştır.

Artık onlar, sizin aleyhinizde nasıl delil getirebilecekler?. Öyle iddialara aldırmayınız, çünkü siz onlardan daha doğru bir dine sahipsiniz. İşte yahudîler kendilerine böyle bir kıymet veriyor, kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Hak Teâlâ Hazretleri de onları tekzib ediyor, onları uyanmaya şöyle dâvet buyuruyor: Habibim Ya Muhammed! O bencil şahıslara (de ki: Fazl) lütuf ve kerem, peygamberlik ve risalet (şüphesiz Allah Teâlâ’nın elindedir) onun lütuf ve keremi bir kavime, bir cemaate mahsus değildir. (Onu dilediğine verir) dilediği kulunu lütuf ve keremine ulaştırır.

Çünkü Allah Teâlâ herşeye kadirdir (ve Allah Teâlâ vâsidir) rahmeti, keremi pek boldur ve (alimdir) her şeyi hakkiyle bilir. Herkesin ahvalini ve sözlerini hakkiyle bilmektedir. Artık ey Yehudi kavmi! Siz vaktiyle nail olduğunuz nîmetlerin kadrini bilmediniz, Peygamberlere isyan ettiniz, kitapları bozdunuz, artık sizin öyle imtiyaz iddiasına selâhiyetiniz kalmamıştır. Ve aleyhinizde delil getirecek zatların mevcudiyeti ilâhî lütuf gözönüne alındığında nasıl inkâr olunabilir?

§ Maamafih bu âyeti kerime şöyle de yorumlanmıştır: Ey rahmete ermiş ümmet! Size getirilen dinin, o dinin hak olduğuna ve yüceliğine delâlet eden delil ve burhanın bir misli başka bir millete verilmemiştir. Kur’ân-ı Kerim’in bir benzeri yoktur ve İslâm dini en mükemmel bir ilâhî dindir.

Artık müslümanlığı inkâr edenler, sizin aleyhinize nasıl delilgetirebilirler. Bu üstünlükler, sizin için bir ilâhî lütuftur. Allah Teâlâ’nın bu fazileti, imtiyazı size vermesine kim mâni olabilir. Düşmanlarının hilelerine rağmen bu ilâhî lütuf, Ey müslümanlar sizin hakkınızda devam edip duracaktır. Bunun tecelli yerine hiç bir kimse engel olamıyacaktır.

74. Dilediğini rahmetiyle seçkin kılar. Ve Allah Teâlâ pek büyük fazl sahibidir.

74. Allah Teâlâ (dilediğini rahmetiyle) peygamberlik ve risaletle, lütuf ve kerem ile (seçkin kılar) onu insanlığa bir selâmet ve saadet rehberi kılar. Bunu kim uzak görebilir?. Yüce Allah, alîmdir, hakimdir. (Ve Allah Teâlâ pek büyük bir fazl sahibidir) dilediği kulunu fazl ve keremine mazhar buyurur. İşte son peygamber, Hazretlerini bu fazl ve keremi ile şeref ve risalete nail kılmış, hakkında nice muazzam inayetlerde bulunmuş, onun ümmetine de büyük bir şeref ihsan buyurmuştur.

Ey neyyiri âsümani vahdet, Cisminle verince dehreziver, Bir mislini almamıştır elbet Kutsiyyetin ey nebiyyi enver, Vermekte bütün ukule hayret, Allah’dan ey nebiyyi muhtar Ey revnaki alemi nübüvvet, Eflake tefevvuk etti yerler, Aguşuna dâyei meşiyyet Düşmanların itiraf ederler. Hulkunda olan mükemmeliyet Ettin beşeriyyeti haberdar.

75. Ehli kitaptan öylesi vardır ki, kendisine bir kıntâr emanet versen onu sana ödeyiverir ve onlardan öylesi de vardır ki, kendisine bir dinar emanet bıraksan onu sana ödemez,meğer ki onun üzerine ayak direyip durasın. Bunun sebebi de, ümmîler hakkında bizim üzerimize bir yol yoktur, demiş olmalarıdır. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ’ya karşı yalan söylerler.

75. Bu âyeti kerime, ehli kitaptan bazılarının emanete riayet ettikleri halde diğer bir kısmının emanete hiyanet eder olduklarını ve bu hiyanetlerinin meşru olduğunu kabul etmeleri, bu sebeple hem dinen hem de insanlarla muamele itibariyle hain bulunduklarını göstermektedir.

Şöyle ki: (Ehli kitaptan) yahudîler ile hıristiyanlardan (öylesi vardır ki, kendisine bir kıntâr) yani birçok mal (emanet versen onu sana) tamamen (ödeyiverir) bir müşkilât çıkarmaz. Abdullah ibni Selâm gibi ki, Kureyşten bir şahıs kendisine bin yüz okka altın emanet bırakmıştı, onu isteyince hemen teslim ediverdi. (Ve onlardan) ehli kitaptan (öylesi de vardır ki kendisine bir dinar) bir tek altın (emanet bıraksan) istediğin zaman müşkülât çıkarır veya inkâr eder de (onu sana ödemez.)

Fenhas ibni Azura gibi ki Kureyşten başka bir şahıs ona bir dinar emanet bırakmıştı, isteyince inkâr etti. İşte bunlardan bir kısmının âdeti budur. (Meğer ki, onun üzerine ayak direyip durasın) yani: Yanı başında durup sürekli istemeli veya delil getirmeli, mahkemeye vermeli ki, o emaneti ondan geri almak mümkün olsun. (Bunun) böyle emaneti sâhibine redetmenin (sebebi ise) onların şu iddialarıdır. (Ümmiler) yani ehlikitap olmayan araplar ve saire (hakkında) onların alacaklarından dolayı (bizim üzerimize bir yol) bir mes’uliyet yolu (yoktur demiş olmalarıdır.) Yahudîlerin iddialarına göre muhalif olanlara zulüm etmeleri helâldır. Allah Teâlâ onlara bu zulmü Tevratta haram göstermemiştir.

Cenâb-ı Hak ise onların bu iddialarını tekzib ederek buyuruyor ki: (Ve onlar) Tevratta böyle hürmetsizliğe dair bir şey olmayıp kendilerinin yalan söylediklerini (bildikleri halde)sıkılmadan (Allah Teâlâ’ya karşı yalan söylerler) böyle bir zulm ve tecavüz bizim için helâldır, bu Tevratta yasaklanmamıştır, derler. Binaenaleyh bunların hareketleri iki kat mesuliyeti gerektirir.

Birisi başkasının malına haksız yere musallat olup onu sâhibine vermemektir. Bu bir günahtır. Diğeri de bu hareketlerinin meşruyetini Tevrata, Cenâb-ı Hak’ka isnat etmeleridir ki, bu daha büyük bir isyandır, din adına bir iftiradır, ne büyük bir cinayettir. Gerçekten başka milletler arasında da emanete hiyanet edenler bulunabilir. Fakat bu haksızlığın meşruyetine inanıp onu dinlerine isnat etmezler. Böyle küfrü gerektirecek bir iddiada bulunmazlar.

§ Bir görüşe göre çok malda emanete riayet edenlerden maksat, hıristiyanlardır. Çünkü onlarda galip olan, emanete riayet yönüdür. Az malda bile hıyanet edenlerden maksat ise Yahudîlerdir. Çünkü onlarda galip olan da hiyanettir. Onlar yalnız kendi menfaatlerini düşünürler. Başkalarına zarar vermekten çekinmezler. Müslümanlıkta ise emanetlere mutlaka riâyet lâzımdır. İsterse sahipleri günahkâr, kâfir kimseler olsun. Nitekim bir hadisi şerif bunu açıkça bildirmektedir.

76. Hayır… Kim ahdini ifa eder ve sakınırsa şüphe yok ki Allah Teâlâ o sakınanları sever.

76. Bu âyeti kerime, ehli kitaptan bazılarının iddialarını reddetmektedir. Allah’ın sevgisini kazanmak için riâyet edilmesi lâzım gelen kulluk vazifelerini özet olarak beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır) öyle değil: Ümmîlerin emanetine riâyetsizlikten dolayı mesul olmayacağız, o bize helâldir, demeleri doğru değildir. Mesuliyetten kurtulup ilâhî lütfa nail olmanın yolu vardır.

Şöyle ki, hem (kim ahdini ifa eder) Cenâb-ı Hak’kın Tevratta emrettiği şekilde son peygambere Kur’ân’ı Kerime imân ve emanetlere riâyet ederse (ve sakınırsa) günahları terk ve ibâdet ve itaatedevam eylerse Cenâb-ı Hak’kın mükâfatına nail olur. Zira (şüphe yok ki. Allah Teâlâ o) gibi (sakınanları sever) onları nîmetlerine nail buyurur.

Yoksa öyle emanetlere hiyanet eden, Allah’ın hükümlerini değiştirme ve bozmaya çalışan kimseler Allah’ın sevgisine, ilâhî iltifata mazhar olamazlar. İşte bu âyeti kerime gösteriyor ki: Allah’ın sevgisine liyakat kazanmak için bütün haram olan şeylerden sakınmak, ve dinen üzerimize düşen bütün fârizeleri, vecibeleri ifaya çalışmak lâzımdır..

77. Muhakkak o kimseler ki Allah Teâlâ’nın ahdini ve yeminlerini az bir şey karşılığında değiştirirler. İşte onlar için âhirette bir nasip yoktur. Ve Allah Teâlâ onlar ile konuşmaz ve kıyamet gününde onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.

77. Bu âyeti kerime, ahidlerine, yeminlerine riâyet etmeyen âdî bir menfaat uğrunda mukaddesatını feda eyleyen gafillerin karşılaşacakları kötü sonu şöylece göstermektedir. (Muhakkak o kimseler ki:) Sözlerinde durmadılar (Allah Teâlâ’nın ahdini) son peygambere imân, emanetleri yerine getirmeye dikkat edeceklerine dair üzerlerine aldıkları vazifeleri (ve yeminlerini) Vallahi imân edeceğiz, Vallahi son peygambere yardımda bulunacağız diye yaptıkları anıları dünya varlığından (az bir şey karşılığında) satar, öyle fâni ehemmiyetsiz şeyler ile (değiştirirler) böyle bir gayri meşru, zararlı bir harekette bulunurlar. (İşte onlar için âhirette bir nasip yoktur.) Ahiret nimetlerinden hiçbir şeye nail olamazlar.

(Ve Allah Teâlâ onlar ile) kendilerine sevinç verecek bir şekilde (konuşmaz) veya onlara Cenâb-ı Hak bizzat hiç bir kitapta bulunmaz, onların kıyamet gününde muhasebelerini melekler yapar.

(Ve) Allah Teâlâ (kıyamet gününde onlara bakmaz.)onlara rahmet nazarı ile bakmaz, onlara iltifat eder bir şekilde bakmaz (ve onları temize çıkarmaz) onlar hakkında güzel övgüde, tezkiyede bulunmaz, onları günahlardan temizlemez. (Ve onlar, için elim) pek dert ve elem verici (bir azap vardır), işte dünyadaki yaptıkları alçaklığın cezası!

§ Bir görüşe göre, bu âyeti kerime, Tevrat’ı tahrif eden, son peygamber Resûlüllah efendimizin evsafını tebdil eyleyen ve emanetlere ve diğer şeylere dair hükümleri değiştirmeye cüret göstermiş olan bir kısım Yehudi bilginleri hakkında nâzil olmuştur.

Bu âyeti kerime, aynı zamanda bütün insanlara bir uyanma dersi vermektedir. Yarın ebedî âlemde hüsranla karşı karşıya kalmamaları için daha dünyada iken sözlerine, mukavelelerine riâyet etmelerini dinî vazifelerini yerine getirmeye çalışmalarını, emanetlere riâyet edip ahlâka, adalet ve fazîlete aykırı hareketlerden kaçınmalarını tavsiye buyurmaktadır.

78. Ve onlardan bir grup da vardır ki, kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu kitaptan sanasınız diye. Halbuki o kitaptan değildir. Ve derler ki, o Allah tarafındandır. Halbuki, o Allah tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ’ya karşı yalan söylerler.

78. Bu âyeti kerime, ehli kitaptan bir gurubun sırf inkârcı bir maksatla Allah’ın kitabının âyetlerini bozma ve değiştirmeye cüret etmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve onlardan) ehli kitaptan, yahudî bilginlerinden (bir grup) Keab ibni Eşref, Malik ibni Sayf ve Huyey ibni Ahtab gibi bir taife (de vardır ki, kitap ile) Tevrat’ın ve diğerlerinin âyetleriyle (dillerini eğer bükerler) onları okurken değiştirirler, son peygamber Hazretlerinin vasıflarına, ve recme ve saireye dair âyetleri değiştirme bozmada bulunurlar.

(Onu) o değiştirip tahrif ettikleri şeyi Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu (kitaptan sanasınız diye)sizleri saptırmak için bu rezalet! işlerler. (Halbuki) o okudukları şey, haddizatında ve onların itikadınca da (kitaptan değildir) kendilerinin uydurmasıdır. (Ve) buna rağmen sıkılmadan (derler ki o) okuduğumuz şeyler (Allah tarafındandır.) Kendi uydurma sözlerinin Allah tarafından indirilmiş olduğunu söyleyerek böyle iddiaya cüret ederler. (Halbuki o) uydurdukları şeyler (Allah Teâlâ tarafından) indirilmiş (değildir) kendilerinin uydurma sözleridir.

(Ve onlar) okudukları, söyledikleri o şeylerin yalan, kendi taraflarından uydurma olduğunu (bildikleri halde) sıkılmadan (Allah Teâlâ’ya karşı yalan söylerler) bunun mes’uliyetini hiç düşünmezler. Sırf dünyevî, adî bir maksat için, yalnız kendi mevkilerini korumak için etraflarında bulunan cahilleri aldatmaya çalışırlar. Bir hakikat güneşinin ilâhî nurlarının muhitlerini mahrum bırakmak isterler.

Ne fesatçı, ne düşmanca bir hareket!.. Evet.. Malumdur ki: Bir dinî hakikati yanlış telâkki etmek, onu güzelce anlamadan başkalarına anlatmaya çalışmak büyük bir kusurdur, dinen mesuliyeti gerektirir. Fakat böyle bir hakikati sırf şahsî bir menfaat temini için veya dinsizlere yaranmak için bile bile değiştirme ve bozmaya cür’et göstermek en büyük bir cinayettir, İlâhî dinden mahrumiyete sebebdir, ebedî bir felâkete götürür. Artık biraz aklı başında olan, biraz ebedî istikbali düşünen bir kimse böyle bir cinayete cüret eder mi, kendisini ebedî bir felâket ve azaba mâruz bırakır mı? Cenab’ı Hak cümlemizi öyle bir kötü hareketten, kötü sondan korusun, âmin…

79. Hiç bir insan için doğru değildir ki. Allah Teâlâ ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra o insanlara Allah’tan beri de bana kul olunuz deyiversin. Fakat öğrettiğiniz ve ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle rabbanîler olunuz der.

79. Bu mübârek âyetler Hz. İsa gibi bazıpeygamberlere isnat edilen ilahlık ve mâbudluk iddiasından o muhterem peygamberlerin uzak olduklarını, böyle bir iddiaya hiçbir kimsenin selâhiyetli olmadığını ve o gibi zatların insanlara ne gibi şeyleri tavsiye etmiş olduklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Hiç bir insan için doğru) caiz, lâyık (değildir ki. Allah Teâlâ) ona Tevrat, İncil, Kur’ân gibi bir semavî (kitap) ve o kitabın hükümlerini, şer’î meselelerini anlamak için (hüküm), anlama, delil getirme (ve peygamberlik) gibi bir yüksek mertebe (versin de) o insan (sonra insanlara) hitaben (Allah’tan beride) yani ondan başka veya onunla beraber (bana kul olunuz deyiversin) böyle bir iddia öyle bir zatın şanına lâyık olur mu?. Böyle bir iddiada bulunacak kimse öyle ilâhî nimetlere, makamlara nail bulunmuş olabilir mi?.

(Fakat) öyle bir zat, insanlara hitaben siz: (Öğrettiğiniz) kitap sebebiyle (ve ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle) yani: Ey, insanlardan, eğitim ve öğretim yapan ve öğrenimde bulunan zümre! Sizler bu mesainiz sayesinde (rabba halis kullar) dan (olunuz derler) yoksa bana kul olunuz, diyemezler.

§ Beşer, bütün âdemoğlu demektir. Bir insana da bütün insanlara da beşer denilir. Bunun kendi lâfzından müfredi yoktur. “Kavm tabiri gibi”.

§ Rabbaniyyum, ilim ve irfan, anlayış ve basiret, güzel ahlâk ve amel sâhibi olan ve insanların terbiyesine, aydınlanmasına çalışan zatlar demektir. İşte Yüce Peygamberler ümmetlerine böyle insanî değerler sâhibi olmalarını tavsiye ederler. Yoksa kendilerine kul olmalarını hâşâ emretmezler.

Evet… Ümmet fertlerinin seçkinlerine, ilim ve irfan sâhibi olanlarına düşen vazife, ilim ve üstün vasıflar ile insanlığın hayrına çalışmaktır, insanlığı hak ve hikakatten haberdar edip bu hususta onlara rehberlik etmektir, maneviyata, vicdaniyata muhalif,tevhid inancına aykırı olan bilgilerin hiç bir kıymeti yoktur.

Bilâkis bu gibi zarara, hakikate aykırı bilgiler, sahipleri hakkında pek zararlıdır, onların mânen mahvına sebep olur, en büyük cehaletten sayılmıştır. Sadi merhum ne güzel söylemiştir:



Evet… Gönül, levhasını, en mühim hayatın gayesi olan hak ve hakikate aykırı bilgilerden, gösterişten tertemiz tutmalıdır. Çünkü bir bilgi ki, hak yolunu göstermez, o cehaletten başka değildir.

§ Rivâyete göre Necran Hıristiyanlara İsa Aleyhisselâm kendisini rab edinmemizi bize emretmiştir, demişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime onları tekzib için nâzil olmuştur. Diğer bir rivâyete göre de yahudîlerin Ebu Rafî ve Necran hıristiyanlarının reisi Resûlullah’a hitaben: “Sen istermisin ki sana ibâdet edelim ve seni rab edinelim?…” demişler. Rasûli Ekrem Efendimiz de:

“Maazallah, Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet edilmesini emreder miyiz?.. Hak Teâlâ beni bunun için göndermedi ve bana bununla emretmedi diye buyurmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Rivâyete göre bir müslüman zat: Ya resûlullah!. Biz birbirimize selâm verdiğimiz gibi sana da selâm veriyoruz. Sana secde etsek olmaz mı?, ‘diye sormuş, Peygamber Efendimiz de “hayır”: Allah Teâlâ’dan başkasına secde etmek caiz değildir. Siz Peygamberinize ancak hürmet edersiniz, her hakkın ehlini tanırsınız, diye buyurmuş. İşte bu sual üzerine bu âyeti kerime nâzilolmuştur. Evet.. Secdenin ehli yalnız Cenâbı Hak’dır.

Bir Yüce Peygamber’e secde etmek caiz olmayınca artık diğer herhangi bir insana secde edilebilir mi? Firavun tabiatlı bir kimse olmalıdır ki, kendisine halkı taptırmak cüretinde bulunarak ebedî lânete hedef olsun.

80. Ve size melekleri, peygamberleri rabler edininiz, diye emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra size küfr ile hiç emreder mi?

80. (Ve size) Hz. Muhammed veya kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verilmiş olan zat (melekleri, peygamberleri rabler) birer mabut, birer ilâh (“edininiz” diye emretmez) Allah Teâlâ’dan başkasını rab edinmek küfür değil midir?. Artık (siz müslüman olduktan) Allah’ın birliğini bilip İslâm şerefine nâil bulunduktan (sonra size küfr ile) Allah Teâlâ’ya ortak edinmekle (hiç emreder mi?) böyle bir şey hiç caiz olabilir mi? Bu âyeti kerime gösteriyor ki:

Bir şahsın kâfir olması, yalnız Allah Teâlâ’nın varlığını bilmemeğe, o varlığı inkâr etmekle sınırlı değildir. Belki onun varlığını kabul etmemekle beraber başkalarını da tanrı edinmek, başkalarına tapmak da küfürdür, şirki gerektirir. Çünkü bu halde Cenab’ı Hakka mâbudluk hususunda ortak koşulmuş olur. Halbuki ondan başka mabut yoktur.

81. Hatırla o zamanı ki. Allah Teâlâ peygamberlere hitaben “size kitap ve hikmet verdim, sonra sizin yanınızdakini tasdik edici olarak bir Resûl gelecektir. Ona elbette imân ve yardım edeceksiniz” diye peygamberlerden sağlam bir söz aldık da buyurdu ki: İkrar etiniz mi? ve bunun üzerine benim sözümü alıp kabul eylediniz mi? Onlar ikrar ettik dediler. Cenâb-ı Hak da buyurdu ki: Öyleyse şahit olunuz, ben de sizinle beraber şahitlerdenim.

81. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın son peygamber Hazretlerini bütün insanlığa elçi göndereceğini vaktiyle bütün peygamberlereve onların vasıtalariyle bütün ümmetlerine haber vermiş ve onun bu risaletini ikrar ve onun zamanına erecek olanların ona yardım etmeleri hakkında da kendilerinden bir söz ve yemin almış olduğunu haber vermekte, böyle bir ikrar ve söze riayet etmeyenlerin ise fasık kimseler olacağını bildirmektedir. Evet!. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

Habibim!. (Hatırla o zamanı ki. Allah Teâlâ Peygamberlere) ve onların vasıtasıyla ümmetlerine vahiy yoluyla (hitâbederek size) Tevrat, İncil gibi (kitap) ve bir nice ahlâkî, içtimaî meseleleri içeren, vahye müstenit (hikmet verdim). Bunlar ile lâzım olan dinî esasları size bildirdim. (Sonra sizin yanınızdakini) kitabı ve hikmeti (tasdik edici olarak bir elçi geldi) yani bütün vasıfları sizce malûm oldu, geleceği muhakkak bulundu. (Ona) o gelecek Resûle (elbette imân ve yardım edeceksiniz). Binaenaleyh bütün peygamberler birbirine inanıp onu tasdik ve kabul ile mükellef olduklarından son peygamber Hazretlerini de tasdik ile mükellef bulunmuşlardır. İşte bunun için bütün peygamberlere hitaben ona imân ve yardım edeceksiniz, (diye peygamberlerden sağlam bir söz aldıkta buyurdu ki: İkrar ettiniz mi?) bu imânı kabul ve itiraf ediyor musunuz?

(Ve bunun üzerine benim o ahdimi alıp kabul eylediniz mi?) diye hikmet gereği sordu, (onlar da ikrar ettik dediler) imân ve yardım ile mükellef olduğumuzu itiraf ederiz, bu husustaki verilen sözü de kabul eyledik diye cevap verdiler. Cenab’ı Hak da (buyurdu ki: Öyle ise şahit olunuz) bu ikrar hususunda birbirinize karşı şahitlikle bulununuz, bu ikrarınızı bütün ümmetlerinize bildiriniz. (Ben de) sizin bu ikrarınıza (sizinle beraber şahitlerdenim) artık bu ikrar ve üstlenmenin gerektirdiği şekilde hareket edilmesi bir vecibedir.

Bu o peygamberlerin üzerine vecibe olunca onlara tâbi olduklarını iddia eden milletler üzerine de bir vecibe, bir dinî farizabulunmuş olur. Aksi takdirde o peygamberlere tâbilik iddiası yalan bulunmuş olmaz mı? İşte Hz. Musa da, Hz. İsa da kendi kitaplarını tasdik edici olan son peygamber Hazretlerinin dünyaya şeref vereceğini vaktiyle vahy yoluyla bilmiş, tasdik ve ikrar eylemişlerdir. Artık onlara uyma iddiasında bulunanlar, nasıl olur da böyle bir tasdik ve ikrarda bulunmazlar.

§ İsr: Pekiştirilmiş söz ve riayeti lâzım gelen adî görülmeyecek olan mukavele ve yemin mânasınadır.

82. Artık bundan sonra kimler yüz çevirirse işte fasık kimseler onlardır.

82. (Artık bundan sonra) bu ikrar ve şahitlikten, bu söz ve yeminden sonra (kimler yüz çevirirse) son peygamber Hazretlerini tasdikten kaçınır, onun dinine hizmet etmezse (elbette fasık kimseler onlardır.) söz ve yemine riayet etmeyen, cemiyetin temiz hayatını bozmaya çalışan, o gibi inkârcı kimseler ise, açık delil ile sabit hakikatleri inkâra cür’et ettikleri için büsbütün fasık kimseler bulunmuşlardır. Evet… Son peygamber Efendimizin peygamberlik ve risaleti gün gibi açık, onun yaydığı İslâmiyetin en kutsî bir ilâhî din olduğu apaçık iken onu inkâr edenlerden daha fasık kim düşünülebilir?…

83. Artık Allah Teâlâ’nın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki ona göklerde olanlar da, yerde olanlar da isteyerek ve istemiyerek teslim olmuşlardır. Ve ona döndürüleceklerdir.

83. Bu âyeti kerime, Allah katında yegâne makbul olan dini İslâm’dan başkasını arayanların ziyanda ve hüsranda olacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Söz ve yemine, ikrar ve şehadete muhalefet edenler, Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeyenler ne istiyorlar?.

(Artık) onlar (Allah Teâlâ’nın dininden) bütün yüce peygamberler arasında esasen bir olan İslâm dininden otevhit dininden (başkasını mı arıyorlar?) Bu İslâm dininden başka Allah katında makbul bir din var mıdır?. Cenâb-ı Hak, bu dini mübini kabul etmelerini kendilerine emrediyor, artık buna nasıl muhalefet edilebilir? (Halbuki ona) o hâlikı kerim hazretlerine (göklerde olanlar da yerde olanlar da) yani semalardaki melekler de ve yer yüzündeki insanlar da tav’an, yani (isteyerek ve) kerhen, yani (istemiyerek münkat olmuşlardır.)

Teslimiyette bulunmuşlardır. (Ve) bütün bu mahlûkat (ona) o Yüce Mâbuda, onun büyük mahkemesine sevk olunacaklardır, (döndürüleceklerdir.) Ona imân etmiş ve boyun eğmiş olanlar, cennetlere dahil, nîmetlere nail olacaklardır. Onu inkâr edenler de, ona ortak koşanlar da, cehennemlere atılıp ebedî azaplar içinde kalacaklardır. Artık bu sonu düşünsünler!

§ Hak Teâlâ Hazretlerine isteyerek ve istemeyerek boyun eğme ve teslim olma meselesine dair tefsirlerde birçok yorum vardır. Kısaca deniliyor ki, semalardaki melekler Cenâb-ı Hak’ki isteyerek tasdik etmişlerdir. Yerde bulunan insanların ise bir kısmı isteyerek, bir kısmı da istemeyerek tasdikte bulunmuşlardır. Şöyle ki: Bir kısım insanlar sağlam bir yaratılışa sahip, tam bir hulûs ile Allah’ın birliğini tasdik edici olarak ilâhî dine boyun eğe gelmişlerdir. Bir kısmı da kendi maddî hayatlarını kurtarmak için istemeyerek kendilerini mü’min göstermişlerdir.

Kalben inanır bulunmamışlardır. Nitekim cihat meydanlarında mağlûp olan gayri müslimlerden bir takımı bu şekilde harekette bulunup durmuşlardır. Bunlar da bilâhare güzel düşünüp te samimî şekilde İslâmiyeti kabul etmiş olunca İslâm şerefine nail olarak kendilerini ebedî azaptan kurtarmış olurlar. Fakat öyle münafıkça bir halde yaşar, o hal üzere ölmüş olunca ebedî azaba uğrarlar.

Bir tufani azab neticesinde veya üzerineyönelen bir belâdan kurtulmak maksadiyle istemeyerek imân edenler hakkında da bu hüküm caridir. Yani: Bu imândan sonra inancı sağlamlaştırarak samimî şekilde İslâm dinine sarılırlarsa yine ebedî azaptan kurtulmuş olurlar. Fakat bu inançları samimiyet kazanmazsa yine imânsız olarak âhirete gider ebedî azabı düşar olurlar. Bir de küfr içinde yaşamış bir kimse öleceği saatte gözleri önünde parlamaya başlayan bir ilâhî azabın tesiriyle imân ederse bu bir ümitsizlik halindeki imân olacağından makbul olmaz. Firavunun gark olacağı andaki imânı gibi. Diğer bir yoruma göre de isteyerek ve istemeyerek imân



Rabbınız değil miyim? (A’raf 7/172) hitabının yönelmiş olduğu ruhlar âleminde meydana gelmiştir. O zaman isteyerek imân edenler bu âlemde de imanlarını muhafaza ederek saadete ermişlerdir. İstemeyerek imân edenler ise bu âlemde küfürlerini açığa vurarak ebedî hüsrana uğramışlardır ve uğrayacaklardır. Velhâsıl: Bütün akıl sahipleri, ergeç, ister istemez Cenâb-ı Hak’ki tasdik edecek, ona teslimiyet gösterilecektir. Fakat bir kısmının tasdik ve teslimiyeti belirlenen vaktinde vâki olmamış olacağı nedenle Allah katında makbul olmayacaktır. Cenab’ı Hak, cümlemizi samimî imândan ayırmasın, âmin…

84. De ki: Biz Allah Teâlâ’ya ve bize indirilene ve İbrahim’e İsmaîl’e, İshak’a, Yakub’a ve Esbate indirilmiş olan ave Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere rableri tarafından verilmiş olanlara imân ettik, onlardan hiç birinin arasını ayırmayız. Ve biz ona teslim oluruz.

84. Bu mübârek âyetler Yüce Peygamber Efendimizle ona tâbi zatların bütün peygamber ve elçileri ve onlara nâzil olan bütün kitaplarıtasdik edici olduklarını ve hepsi de İslâm dini ile vasıflanmış olup bu yüce dinden başka dinlerin Allah katında makbul olmadığını ve bu yolda gidenlerin hüsrana uğrayacaklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Habibim!. (De ki, biz) ben ve ümmetim (Allah Teâlâ’ya) onun yüceliğine, ve mâbudluğuna imân ettik onu tevhit ve takdis ederiz.

(Ve bize indirilene) de yani Kur’ân’ı Kerim’e de imân ettik, onun bir ilâhî kitap olduğunu tasdik eyleriz. (Ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Esbate) yani Yakub Aleyhisselâm’ın evlât ve torunlarına (indirilmiş olana) onlara Allah tarafından verilmiş olan mübârek sahifelere de imân ettik (ve Musa’ya, İsa’ya ve) diğer (peygamberlere rableri katından verilmiş olanlara) yani kitaplara ve mucizelere de (imân ettik) hepsi de haktır, Allah katında makbuldür, hepsinin dini de esasen İslâmiyetten başka değildir. Biz (onlardan hiç birisinin arasını ayırmayız) hepsinin de Allah tarafından birer peygamber veya İslâm dinine hizmetçi olarak gönderilmiş olduğunu ve onlara Allah tarafından verilen kitapların da bu bakımdan bir birlik teşkil ettiklerini bilir tasdik eyleriz, Yahudîler, Nasara gibi onların bir kısmını tasdik, bir kısmını inkâr eylemeyiz.

(Ve biz) ancak (ona) o Yüce Yaratıcıya (teslim oluruz) ona tamamen teslimiyette bulunmuş, onun yaratıcılıkta mâbûdlukta ortağı ve benzeri olmadığını bilip kendisine itaatli ve teslimiyette bulunmuş kimseleriz. İşte ey yanlış düşünen milletler!. İslâmiyetin ne kutsî bir din olduğunu görün, anlayın, biz müslümanlar, Cenab’ı Hakkı, şanı ve büyüklüğüne lâik bir şekilde birliğine inanır ve takdis ederiz, o Yüce Yaratıcının bütün muhterem peygamberlerini, mukaddes kitaplarını tasdik ve tebcil eyleriz. İşte insanlığın temiz inancı bu şekilde tecelli eder, insanlık arasında birlik ve dayanışma esasları bu sayede meydana gelir. Artık bundan daha yüce, daha doğru bir yol bulunabilir mi?

85. Ve her kim İslâm’dan başka bir din ararsa elbette ondan kabul edilmez ve o âhirette hüsrana uğramışlardan olur.

85. Artık her kim bu hakikati kabul etmez (ve her kim İslâm’dan başka) bu tevhit dininden ayrı, Allah’ın hükmüne boyun eğmeden, beri, ortak koşma ve üçleme gibi bâtıl inançları içeren (bir din ararsa) elbette mensup olacağı o ilâhî olmayan din (ondan kabul edilmez) reddedilir, kötülenir. (Ve o) bâtıl, bozulmuş dini veya nesh edilmiş hükümleri kabul edib de İslâm dinini kabulden, onun yüce hükümlerini tasdikten kaçınan kimse ise (âhirette hüsrana uğramışlardan olur) çünki sağlam yaratılışın zayetiniş, bütün insanlık için umumî bir din bir hidayet ve selâmet rehberi olan İslâmiyete muhalefet etmiş, sevaptan marum, bir ebedî felâkete, azaba uğramış bulunur.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki, hakikî din ile imân ve İslâm birdir. Hakikî İslâm, hakiki imândan ibarettir. Bunların arasında şeri şerif itibariyle ayrlıık yoktur. Fakat bazen da lüğavî bir mâna itibariyle aralarında fark bulunur, İslâm tabiri lisânen itiraf tan ibaret olur da kalbî kanaate uygun olmazsa, Allah katında makbul olmayıp, hakikî imandan sayılmaz. Münafıkların biz müslüman olduk demeleri gibi.

86. Îman ettiklerinden ve peygamberin hak olduğuna şahitlikte bulunduklarından sonra ve kendilerine açık deliller gelmiş olduğu halde kâfir olan bir kavmi Allah Teâlâ nasıl hidayete erdirir. Halbuki Allah Teâlâ zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

86. Bu mübârek âyetler, İslâmiyetin doğruluğu bir nice deliller ile apaçık bir şekilde zâhir olup onu görüp itiraf edenlerin daha sonra küfre düşmelerini kınamakta ve öyle kimselerin hidayetten mahrum, abedi olarak azaba uğranacaklarını bildirmektedir.

Şöyle ki: Cenab’ı Hak’kın varlığına, birliğine (İmân ettiklerinden ve Resûlüm) son peygamberin Allah tarafından gönderilen (hak)peygamberliği her bakımdan sabit (olduğuna şahadette) ikrarda (bulunduklarından sonra) bununla beraber de o yüce peygamberin doğruluğuna onun yaydığı dinin ilâhî bir din olduğuna dair (kendilerine açık deliller) zâhir ve parlak hüccetler (gelmiş olduğu halde kâfir olan) öyle imân ve şahitlikten sonra dinden dönen (bir kavmi Allah Teâlâ nasıl hidayete erdirir) onları nasıl cennetine sevk buyurur. Onlar sağlam yaratılışlarını bozmuş; imân dairesine girmiş iken onun kadrini bilmeyerek onun haricine çıkmış olan bir topluluk artık hidayete lâik olamaz.

Hak yola, doğru yola sevk edilemez. O kabiliyeti kendileri ellerinden çıkarmışlar, nefislerine zulmeylemişlerdir. (Halbuki, Allah Teâlâ, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.) bunu bilmeler! icabetmez miydi?. Artık hidayete uhrevî saadete aslâ nail olamıyacaklardır.

87. İşte onların cezaları, Allah Teâlâ’nın ve meleklerin ve bütün insanların lâneti muhakkak onların üzerine olmaktır..

87. (İşte onların) Öyle küfrü imâna tercih eden dinden dönmüş kimselerin (cezaları) müstehık oldukları kötü sonuç (Allah Teâlâ’nın ve meleklerin ve bütün insanların lâneti muhakkak onların üzerine olmakır) Hak Teâlâ Hazretleri onları rahmetinden, ikramından, cennetten uzaklaştırır. Melekler ile umum insanlar da onlara lânet okuyucu olurlar. Bu âyeti kerime delâlet ediyor ki: Dinden dönenler dünyada da ahrette de lânete uğrayacaklardır. Bunların alçaklığı diğer kâfirlerden daha ziyadedir.

Çünki İslâmiyetin hak olduğu bunların gözleri önünde meydana çıkmış, kendileri de bunu itiraf eylemiş iken bilahara bunu inkâra cür’et etmeleri en büyük bir cinayettir, İslâm âlemine karşı bir hakarettir, İslâm düşmanlarına bir yardımdır.

Artık bunlar dünyevî; uhrevî lânetlere, azaplara lâyık olmazlar mı?. İlâhî adalet, içtimaî hikmet, umumun selâmeti bunuicabeder. Genel olarak, kâfir olanlara da şahıs belirtmeksizin lânet olunabilir. Çünkü küfür, hidayete aykırı, lâneti gerektirir. Fakat dinden dönmüş olmayıp esasen kâfir olan muayyen şahıslara ne hayatlarında ve ne de öldükten sonra lânet edilmesi caiz değildir. Çünkü bunların imân edecekleri veya imân ile ölmüş olmaları düşünülebilir.

88. Onlar bunun içinde ebediyyen kalıcılardır. Onlardan azab hafifletilmez ve onların yüzlerine bakılmaz.

88. Onlar, o dinden dönmüş olanlar (bunun) bu lânetin veya cehennem azabının (içinde ebediyyen kalıcılardır) bu lânetten, bu azaptan ebediyyen kurtulamıyacaklardır. (Onlardan) cehennemde (azap hafifletilmez). Daima şiddetli azaba mâruz kalacaklardır. (Ve onların yüzüne bakılmaz) onlara iltifat edilmez, onlara mühlet verilmez, devamlı olarak azap görüp duracakalrdır. Bir rivayete göre bu âyetler Kureyze ve Nadir yahudîleri gibi şahıslar hakkında nâzil olmuştur.

Bunlar Rasûli Ekrem’in evsafını kendi kitaplarında görmüş, onun son peygamber olarak gönderilmiş olacağına inanmış, ve onun peygamberliğine şahitlik eden delil ve mucizeleri müşahede eylemişlerdi. Buna rağmen bilahara o Yüce Resûlü bir kıskançlık ve haset sebebiyle inkâra cür’et eylemişlerdir.

Bu gibi kimseler, kendi nefislerine zulmetmiş, sağlam yaratılışlarını, nazarîyye güçlerini ihlâl eylemiş, küfrü imâna tercih eylemişlerdir. Daha hayatta iken nadim ve peşiman olup tövbekâr olmaz, durumlarını islaha çalışmazlarsa, ebedî lânete, hüsrana uğramış olurlar. Ne fena, ne müthiş bir âkıbet!..

89. Ancak o kimseler ki, bundan sonra tövbe ettiler ve ıslâhte bulundular onlar müstesna, çünkü Allah Teâlâ şüphe yok ki gafurdur, râhimdir.

89. Bu mübârek âyetler, küfre düşenlerin kısımlarını ve her birinin hakkındaki ilâhî hükmü beyan etmektedir. Şöyle ki: Küfr ve dinden dönme halinde yaşayıp o hal üzere ölenler ebedî azaba tutulmuş olacaklardır. Onlar için bu azaptan kurtuluş çaresi kalmamıştır.

(Ancak o kimseler ki) o küfür ve irtidat sahipleri ki (bundan sonra) bu küfürlerinden, dinden dönmelerinden sonra daha hayattalarken (tevbe ettiler) nâdim ve peşiman olup İslâm dinine döndüler (ve) hallerini İslâm hükümlerine göre (islâhta bulundular) hakiki şekilde tövbe ve istiğfar etmiş olduklarını bu güzel amelleriyle pekiştirdiler (onlar müstesna) onların tövbeleri makbul, kendileri ilâhî lütfa nail olurlar. (Çünkü Allah Teâlâ şüphesiz bağışlayıcıdır) o gibi kimselerin tövbelerini kabul, günahlarını af ve setir buyurur ve (râhimdir.) Onlara merhamet eder, lütfu ihsanda bulunur.

El verir ki, bu tövbe bu pişmanlık halisane olsun. Rivayete göre ensardan Hars ibni Süveyd dinden dönüp kâfirlere katılmıştı. Sonra nâdim ve pişman olmuş, kavmine haber göndermiş, onlar da bu hususta Yüce Peygamber’e müracaat etmişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş; hâlisane olan tövbelerin Allah katında makbul olacağı bildirilmiş Gulâş adındaki kardeşi, bu âyeti kerimeden Hars’ı haberdar etmiş, o da Medine’i Münevvereye gelip peygamberin huzurunda tevbe etmiş, Hz. Peygamber de onu bu tövbesini kabul buyurmuştur.

90. Muhakkak o kimseler ki, imanlarından sonra kâfir oldular sonra da küfrü arttırdılar, artık onların tövbeleri elbette kabul olunmayacaktır. İşte sapık olanlar, onlardır…

90. (Muhakkak o kimseler ki) o kâfirler veya diden dönenler ki, (imanlarından sonra kâfir oldular) meselâ: Yahudîler gibi ki, Hz. Musa’ya imândan sonra, Hz. İsa’nın peygamberliğini inkâr ederek küfre düştüler. Veyahut bazıkimseler ki, son peygamberi evvelce tasdik ettikten sonra onun peygamberliğini inkâra başladılar. (Sonra da küfrü) kendi inkârlarını, düşmanlıklarını (arttırdılar) meselâ:

Yahudîler gibi ki Hz. İsa’yı inkâr ile küfre düştükleri halde daha sonra son peygamber Hz. Muhammed’ de inkâr ederek kat kat küfre düştüler, bu küfürlerinde israr ettiler, başkalarının imân etmelerine de mâni olmaya çalıştılar. (Artık onların tövbeleri elbette kabul olunmayacaktır) çünkü inatçı kimselerdir, ilâhî azap gözleri önünde tecelli etmedikçe, yani ölüm sarhoşluğu halinde bulunmadıkça tövbe etmiyeceklerdir, öyle bir haldeki tövbe ise elbette makbul değildir. Veyahut onların, tövbeleri samimî değil, münafıkça olacaktır. Öyle bir tövbe ise kabule şayan olamaz. Bir de şu var ki: Vaktiyle yapılan bir tövbeyi müteakip ona muhalif bir hareket yapılırsa, meselâ, yeniden dinden dönülürse artık o evvelce yapılmış olan tövbenin bir kıymeti kalmaz, öyle bir tövbe kabule şayan olmaz. Bu ilâhî beyanın bütün bunlara şümulü ve ihtimali vardır.

(İşte sapık olanlar onlardır) dalâlet üzere sabit bulunan bu kısım dinsizlerdir. Bir rivayete göre: Bir topluluk dinden dönüp Mekke’i Mükerremeye gitmişler, biz Mekke’de oturup Hazreti Muhammed’in bir felâkete uğrayacağı zamanı bekleyelim demişler, bu şekilde küfürlerini arttırmışlar, bu âyeti kerime de onların hakkında nazil olmuştur. Hülâsa: Bu mübârek âyetlerden anlaşılmış oluyor ki, küfre düşenler üç kısımdır. Bir kısmı, başlangıçta kâfir olup sonra tövbe ederek İslâmiyeti kabul eden ve İslâmiyet üzere ölendir. Bunların tövbeleri makbul, kendileri uhrevî saadete nail olmuş kimselerdir.

İkinci kısım: Kâfir iken bir müddet İslâmiyeti kabul eden, sonra yine kâfir olan mürtedlerdir. Bunlar bu hal üzere ölünce ebedî azaba uğramış olacaklardır. Üçüncü kısım da kâfir olarak yaşayan vegünden güne de küfürlerini arttıran, meselâ mukaddesata hücum edip duran ve o hal üzere ölüp giden kimselerdir. Bunlar da tövbeye nail olamayıp küfür üzere ölen ve ebedî azaba uğramış olan dinsizlerdir ki,’ kendilerini kurtaracak hiç bir çare bulunmayacaktır. İşte (91) inci âyeti kerime de bunu söylemektedir.

91. Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular ve kâfirler oldukları halde öldüler, artık onların hiç birinden yeryüzü dolusu altın feda edecek olsa elbette kabul edilmeyecektir. İşte onlar için elîm bir azap vardır. Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur…

91. Bu âyeti kerime, küfr üzere âhirete gidenler için hiç bir kurtuluş çaresi bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular) ilâhî dinin nuru her tarafı aydınlatıp dururken onu inkâr ederek kendilerini onun nurundan mahrum bıraktılar (ve kâfirler oldukları halde öldüler) daha dünyada iken uyanacak kadar vakit geçtiği halde yine uyanıp imân şerefine nail olmadan ölüp gittiler (artık onların hiç birinden) kendisini kurtarmak için kurtuluş çaresi olmak üzere diyelim ki (yer yüzü dolusu altın feda edecek) sadaka olarak verecek (olsa elbette kabul edilmeyecektir).

Artık kurtuluş çaresi zamanı geçmiştir, (işte onlar için) öyle küfr içinde ölenler için (elim) gayet acıklı; elem verici (bir azap vardır) onlar ebedî olarak cehennem ateşine atılmış olacaklardır. (Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur) onların imdatlarına kimse koşmayacaktır. Dünyada iken taptıkları, putlar, insanlar, kendilerine güvendikleri çoluk çocukları kendilerine yardım edemiyeceklerdir.

Onlar için hiçbir yardımcı bulunamaz. Onlara dünyada iken yaptıkları iyilikler, sadakalar da yardımcı olamıyacaktır. Çünkü onlar sağlam bir imânla birlikte değildir. Küfür karışık olan bir iyiliğin semeresi dünyada görülebilir, fakat bu iyilikilâhî dinden mahrum olan bir kimseyi ebedî azaptan kurtarmaya vesile olamaz. Bundan kurtulmanın çaresi imandır, İslâm dinini kabuldür.

Ancak bazı bahtiyar kimseler olabilir ki: Dünyada yaptıkları iyiliklerin, sadakaların, büyük bir mükâfatı olarak daha dünyada iken imân şerefine nail olur, mü’min olarak âhirete gider, o âlemde de bu güzel hareketlerinin mükâfatını fazlasıyla görürler, İşte bu, büyük bir bahtiyarlıktır. Cenâb-ı Hak cümlemizi İslâm şerefinden bir an mahrum bırakmasın. Âmin…

92. Sevdiğiniz şeylerden harcayıncaya kadar iyiliğe nail olamazsınız ve her ne şey harcarsanız şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla bilir.

92. Bu âyeti kerime, mü’minlere Cenâb-ı Hak’kın lûtf ve ihsânına mazhar olabilmelerinin yolunu gösteriyor, onların âlicenab bir şekilde hareketlerine işaret ediyor, gayri müslimlerin fidyeleri kabul edilmediği halde mü’minlerin yapacakları harcamanın, hayır ve iyiliklerin kabul edileceği mü’minlere müjdeleniyor.

Şöyle ki: Ey mü’minler! (Sevdiğiniz şeylerden) mala, cana, nefse ait, insanlarca tabisten sevilen ve istenen şeylerden hak yolunda dağıtıp (harcamadıkça) bunları sarf ve tasaddukda bulununcaya kadar (birre) tam bir hayra veya bir ilâhî rahmete, bir büyük sevaba, bir rızayı hakka veya cennet bahçesine (nail olamazsınız) böyle bir kemâle, bir muazzam mükâfata erişemezsiniz.

(ve) hak yolunda (her ne şey harcarsanız) gerek en sevgili şeylerinizden olsun ve gerek olmasın (şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu) o infak ettiğiniz şeyi (hakkiyle bilir) ona göre sözlere mükâfatını ihsan buyurur. Halisane olan hiç bir harcamayı karşılıksız bırakmaz. Velhâsıl: Allah rızâsı için sadaka vermek, zekât vermek bir infaktır. Bir makam ve mevkiyi İslâmiyete hizmet için güzelce idare etmek ve icabında onu terk eylemek bir infaktır. İslâm yurdunu müdafaa için harp sahasına atılarakbedenen fedakârlıkta bulunmak bir infaktır. Rızayı hak için mahlukata sözle, fiil ile yardım etmekte bir infaktır.

Bir mü’min muktedir olduğu halde lüzûm anında böyle bir infakta bulunmadıkça iyilik makamına nail, ve ümmetin iyilerinden sayılamaz. Bunun içindir ki, ümmetin iyileri hak yolunda mallarını, canlarını feda etmekten asla çekinmemişlerdir. Hattâ, rivayet olunuyor ki: Bu âyeti kerime nazil olunca eshabı kiramdan birçok zatlar büyük harcamalarda bulunmuşlardır.

Ezcümle Ebu Talha hazretleri, Peygamber’in huzuruna varmış, Ya resûlallah! Benim mallarım arasındaki en sevdiğim bir bahçem vardır, onu nereye emrederseniz oraya bırakayım diye sormuş, Rasûli Ekrem de ne güzel, ne güzel, onu yakın akrabana ver diye buyurmuş, Talha Hazretleri de o bahçesini amcazadelerine ve diğer akrabalarına bağışlamıştır. Hz. Ömer de kisranın medaini fethedildiği zaman esirler arasından bir cariye satın aldırmıştı, cariye Medine’i Münevvere’ye getirilince Hz. Ömer’in muhabbetini celbetmişti.

Bu âyeti kerime nâzil olunca o sevdiği cariyesini rızaya hak için azat eylemiştir. Hele eshabı kiramın ve birçok İslâm mücahitlerinin İslâm’ı yüceltmek için cihat meydanlarına atılıp en kıymetli, en sevgili varlıkları olan canlarını feda etmiş oldukları tarihen sabit bir hakikattir ki, bütün o fedakârlıklar bu konudaki ilâhî emirlere tam boyun eğme ve uymanın saygıya değer bir neticesidir. Cenâb-ı Hak’ka olan sevgi ve bağlılığın bir parlak alâmetidir. Canlar feda muhabbeti canana ser değil’ “Terki ser etmek ehli dile bir hüner değil”

93. Bütün yiyecekler, Tevrat’in nüzulundan evvel İsrail oğullarına helâl idi. İsrail’in kendi nefisine haram kıldığı şeyler müstesna. De ki: Eğer doğru kimseler iseniz Tevrat’ı getiriniz deonu okuyuveriniz.

93. Bu mübârek âyetler, bazı şerî hükümlerin vaktiyle de neshedilmiş olduğunu göstererek bunun aksini iddia edenleri susturmakta, son peygamber Hazretlerinin risaletine şahitlikte bulunmaktadır. Şöyle ki: Yahudîlerden bir taife, Rasûli Ekrem efendimizle görüşmüşler ve demişler ki: Sen İbrahim Aleyhisselâm’ın milleti üzere bulunduğunu iddia ediyorsun, hem de onun dininde haram olan şeylerin helâl olduğunu söylüyorsun, bu nasıl olur? Bunun üzerine bu âyetler nâzil olarak onların bu iddiaları tekzib edilmiş, o haram olan şeylerin sonradan haram olduğu Tevrat’ta sabit, bu sebeple neshin vukuu muhakkak olduğundan artık bunun aksini ey İsrail oğulları nasıl iddia ediyorsunuz?

Getiriniz Tevrat’ı, okuyunuz bakalım iddianızı destekleyecek bir şey var mı? Öyleyse bazı hükümlerdeki nesh iddiasını inkâr edemezsiniz? Evet… İşte buyuruluyor ki: (Bütün taamlar) bütün yiyecek şeyler veya bütün yiyeceklerin nevileri (Tevrat’in inmesinden evvel israiloğullarına helâl idî) onlardan yiyip içebilirlerdi, dinen memnu değildi (İsrail’in) Hz. Yakub’un (kendi nefsine haram kıldığı şeyler müstesna) onlar kendisine mahsus olarak haram, kılınmıştır. Şöyle ki: Rivayete göre Hz. Yakub şiddetli bir hastalığa tutulmuş, rahatsızlığı devam etmiş, Cenâb-ı Hak bana şifa verirse, yiyip içmesini en sevdiğim şeyleri adağım olsun nefsime haram kıldım demiş ve şifa bulunca en sevdiği deve eti ile deve sütünü terketmiştir.

Ve diğer bir rivayete göre de Hz. Yakub, irkun’ nisa denilen bir hastalığa tutulmuş, doktorların tavsiyelerine binaen deve etini ve sütün kendisine haram kılmıştır. Bir de israiloğullarına isyanları yüzünden bazı yiyecekler bir ceza, bir azap olmak üzere bilahara haram kılınmıştır. Yoksa bunlar Hz. Âdem ve Hz. İbrahim zamanından beri haram bulunmuş değildir. Habibim! Onlara (de ki: Eğer) siz o iddianızda (doğru kimseler isenizTevrat’ı getiriniz de onu okuyuveriniz) öyle eski bir harama dair Tevrat’ta bir âyet varsa gösteriniz, ille de Tevrat’a ve diğerlerine hakikate aykırı şeyleri isnat etmeyiniz.

94. Ondan sonra Allah Teâlâ adına kim yalan yere iftirada bulunursa işte onlar zâlimdirler.

94. (Ondan sonra) bu haram kılmanın bilahara meydana geldiği Tevrat’ın mütalaasıyla da sabit olduktan sonra (Allah Teâlâ adına) ona nisbet etmek suretiyle (kim yalan yere) hakikate aykırı (iftirada bulunursa) bunu Cenab’ı Hak Hz. İbrahim’den beri haram kılmıştır derse (işte onlar) böyle iddiada bulunanlar (zalimlerdir.) Haktan batıla geçmiş, din adına yalan söylemek rezaletini istemiş kimselerdir.

Binaenaleyh Rasûli Ekrem’e karşı münakaşaya cüret edenler de iddialarını isbat edememiş Tevrat’ı götürüp onda davalarını güçlendirecek bir âyet gösterememişlerdir. Bu suretle de Rasûli Ekrem’in peygamberliği sabit olmuştur. Çünkü evvelce hiçbir şey yazıp okumamış olduğu halde Tevrat’ın içindekilere muttali olup onunla inkârcıları sükut ettirme ve susturması bir nevi mucize eseridir. Ve böyle bir haram oluşun bilahara vukuu Tevratta yazılmış olduğundan da bu da neshin cevaz ve vukuuna bir delildir. Artık bunun tersi nasıl iddia edilebilir.

95. De ki: Allah Teâlâ doğru söylemiştir. Artık hanîf olan İbrahim milletine tabi olunuz. Ve o asla müşriklerden olmamıştır

95. Bu âyeti kerime: Peygamber’in açıklamalarının ilâhî vahye dayanmış olduğundan her bakımdan doğru olduğunu, bunun hilâfını iddia edenlerin de yalancı olduklarını tariz yoluyla bildirmektedir. Ve bütün insanları İslâm dairesine dâvet eylemektedir. Şöyle ki: Habibim! O seninle münakaşaya cüret edenlere (de ki: Allah Teâlâ doğru söylemiştir.) bütün beyanları hakikatın kendisidir.

Bizim helâl ve harama dair verdiğimiz bilgiler de Cenâb-ı Hak’kın vahyine,bizlere bildirmesine dayanmış olduğundan tamamen doğrudur. Aksini iddia ise hâşâ Hak Teâlâyı, onun dinini tekzibdir. (Artık) küfürden, cehaletten kurtulmak istiyorsanız (hânif olan) bir tevhit dini olup batıl dinlerden uzak bulunan (İbrâhim milletine) İslâm milletine (tâbi olunuz.) İbrâhim aleyhisselâmın da bütün peygamberlerin de milleti bu İslâm milletinden, bu tevhit dininden başka değildir.

(Ve o) İbrahim aleyhisselâm (asla müşriklerden olmamıştır) o daima Allah’ın birliğine inanmış, daima İslâm dinini yaymaya hadim bulunmuştur. Öyle insanlara tapan, mâbudluk isnat eden kimselerden asla bulunmamıştır, onlar ile hiçbir alâkası yoktur, onların İbrahim aleyhisselâm’a mensup olma iddiaları hakikata aykırıdır. Bu Kur’anî beyanlar Yahudîler ile Hıristiyanların bir nevi müşrik olduklarına tariz ve işaret etmektedir.

96. Şüphe yok ki, insanlar için ilk tesis edilmiş olan ev, Mekke’deki o çok mübârek ve âlemler için hidayet olan beyti Muazzamadır.

96. Bu mübârek âyetler, Kâbe’i Muazzama’nın yüceliğini, onu ziyaretin ehemmiyetini gösteriyor. Onun diğer mâbetlerden üstünlüğünü inkâr edenlere bir reddiyye mahiyetinde bulunuyor. Rivayete göre Yahudîler demişler ki, beyti mukaddes, Kâbe’den üstündür, çünkü beyti mukaddes, peygamberlerin hicret etmiş oldukları bir makamdır ve mukaddes arzda bulunmaktadır. Müslümanlar da demişler ki: Hayır Kâbe daha büyüktür. Bunların bu münakaşalarından Rasûli Ekrem efendimiz haberdar edilmiş, onun üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. Şöyle buyuruluyor ki:

(Şüphesiz insanlar için) onların ibâdetleri için ilâhî emir ile (İlk) yapılmış ve (tesis edilmiş olan ev) ibâdethâne, mukaddes makam (Mekke’deki o çok mübârek) hayır ve faydası ziyade (ve âlemler için) Kıblegâh olması sebebiyle vesile’i (hidayet olan) beytimuazzama (dır.) Çünkü o yüce beyti ziyaret eden, onun etrafında tavaf eyleyen, onda itikâfa giren mü’minler için pek ziyade sevap vardır, günahların affına vesiledir ve daha nice faideler vardır. Naklen sabit olduğuna göre yer yüzünde bütün ehli imân için İlk yapılan mabet Kâbe’i muazzamadır. Bunu Hz. Âdem bina etmiştir. Sonra tufanda mahvolduğundan onu aynı yerde Hz. İbrahim yeniden yapmıştır. Daha sonra da yıkılmış olmakla cürhüm’den bir kavmi, bilahara da Âmâlika kavmi ve en sonra Kureyş kabilesi bina kılmıştır.

Böyle daima mukaddes bir mabet olarak vücude getirilmiş ve umum mü’minler için bir kiblegâh bulunmuştur. Bir rivayete göre de Kâbe’i muazzama sema ile yeryüzünün yaratılması zamanında su yüzünde olmak üzere melekler tarafından bir beyaz hulusa halinde vücude getirilmiştir. Sonra da yer sahası bunun altında teşekkül etmiştir. Hz. Âdem cennetten yeryüzüne inince melekler kendisine demişler ki: Bu beyti muazzamayı tavaf et, biz bunu senden iki bin sene evvel tavaf ettik. Velhâsıl Kâbe’i muazzama, böyle eski, mübârek bir mâbettir. Mescidi aksadan daha önce ve daha mukaddestir.

97. Onda açık alâmetler, İbrahim’in makamı vardır. Ve her kim ona girerse emin olur. Ve onun yoluna gücü yeten kimseler üzerine de o beyti hac etmek Allah Teâlâ için bir haktır. Ve her kim inkâr ederse şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün alemlerden ganîdir.

97. (Onda) o muazzam beytullahta (açık alâmetler) vardır. Onun kutsî bir mabet olduğuna açık deliller vardır. Ona suikasitte bulunan fil ordusu gibi zorbalar ilâhî kahra uğramışlardır. Asırlardan beri onun üstünden kuşlar uçup gitmezler, ona tazim için etrafında dolaşırlar.

Onda Hazreti (İbrahim’in makamı vardır)Kâbe-i muazzamayı inşa ederken üzerine bastığı taşta mübârek ayaklarının izleri bulunup halen ziyaret edilmektedir. Bir rivayete göre de Hz. İbrahim Şam’dan Mekke-i Mükerreme’yi ziyarete gelmiş ve at üzerinde bulunmuş iken muhterem oğlu Hz. İsmail’in eşi, Hz. İbrahim’in başını yıkamak istemiş, Hz. İbrahim attan inmeyince mübârek sağ ayağının altına bir taş koyarak o taraftan mübârek başını yıkamış, sonra da sol tarafına taşı koyarak o taraftan da yıkamış, Hz. İbrahim’in mübârek ayakları o katı taşa tesir ederek bir harika olmak üzere onda derince bir iz bırakmıştır. İşte bu taşın halen bulunduğu yere makamı İbrahim denilmektedir. (Ve her kim ona) beyti muazzamaya (girerse) iltica ederse (emin olur) orada bulundukça kendisine tecavüz olunmaz. Hz. Ömer’den rivayet edilmiştir ki:

Ben Kâbe içinde babam Hattabın katiline raslamış olsam oradan çıkıncaya kadar kendisine dokunmam. İmamı Âzam’a göre de katledilmesi şer’en lâzım gelen bir şahıs Haremi Şerife sığınsa kendisine dokunulmaz, şu kadar var ki, ona yiyecek ve içecek verilmez, harice çıkmağa mecbur bir halde bırakılır. Fakat Haremi Şerif dahilinde katil olan bir kimse hakkında Harem dahilinde kısas icra edilebilir. İmamı Şafii’ye göre ise Harem haricinde katil bir şahıs hakkında da Haremi Şerif dahilinde kısas icra edilir. Zira kısasta hem Allah hakkı, hem de kul hakkı vardır. Kul hakkını tehir ise caiz değildir. Bununla beraber Beytullah’ı halisane bir surette ziyaret edenler, âhiret azabından emân bulmuş olurlar. Elverir ki, bilahara mes’uliyeti gerektiren bir harekette bulunmasınlar.

Bir hadisi şerifte



buyurulmuştur. Yâni herhangi müslüman, Mekke-i Mükerreme ile Medine’i Münevvere’den birinde vefat ederse kıyamet gününde emin olarak diriltilir. Ne devlet! Artık bir mü’min, bir mâni bulunmadıkça o gibi yüce makamları ziyaret etmek istemez mi?. (Ve onun yoluna gücü yeten) yani hicaza gidebilmesi için yiyeceği, içeceği, nakil vasıtası ve beden sağlığı yerinde bulunan (kimseler üzerine de o beyti) Kâbe’i Muazzamaya gidip (hac etmek) ziyarette bulunmak bir vazifedir, ve (Allah Teâlâ için) o kimselerin yerine getirmeye dinen mecbur oldukları (bir haktır) o kimse bunu ifaya borçludur.

(Ve her kim inkâr ederse) haccın farz oluşunu inkâr ederek küfre düşerse veya kendisine hac farz olduğu halde onu terk eylerse kendi aleyhine hareket etmiş, kendisini mesuliyet altına sokmuş olur. Allah Teâlâ onun haccına hâşâ muhtaç değildir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bütün alemlerden ganidir). Hiç bir kimsenin ibadet ve itaatine muhtaç değildir. Bu gibi ibâdetleri kullarına emretmesi onların maddî ve manevî faideleri içindir. Nitekim hac farizesinin nice hikmetleri, faideleri vardır ki, bütün bunlar bu vazifeyi ifa edenlere aittir. Bunları bir engel olmadan terkedenler ise nîmete nankörlükte bulunmuş olmazlar mı?

§ Haccın yerine getirilmesinini şartları için Bakare sûre-indeki (128 – 172.) âyetlere müracaat ediniz!

§ Mekke-i Mükerreme: Arap yarımadasının merkezi ve en büyük şehridir. Mübarek Hicaz bölgesinde bulunmaktadır. Kâbe’i Muazzama’yı içine alır ve Peygamberimizin doğduğu yerdir. Bu cihetle bütün İslâm âleminin en mukaddes bir beldesidir. Hangi tarihte ve kimler tarafından tesis edilmiş olduğu kesin bir şekilde değildir.

§ Mekke tabiri lûgat itibariyle bir şeyi emmek, azaltmak, helâl etmek demektir. Mekke’i Mükerreme’de birçok ziyaretçileri mübârekalanına topladığı, ziyaretçilerinin günahlarını azalttığı ve kendisine suikast edenlerin helâkına sebep olduğu için veya bulunduğu vadinin suyu az bulunduğu için böyle Mekke adını almıştır.

§ Bekkede Mekke’i Mükerreme demektir. Bu kelime de luğat bakımından toplanma ve izdiham mahalli demektir ve ezmek ve defetmek manasındadır. Mekke’i Mükerreme de hac için insanların kendisinde toplandığı, veya kendisine suikast edenlerin başları ezilip def edildikleri için böyle Bekke adını almıştır

§ Kâbe’i Muazzama da: Mescidi Haram denilen mukaddes bir mâbedin ortasında bulunan, bütün mü’minlerin kıblegâhı olup dört köşeli bulunduğu için Kâbe ünvânını alan bir mukaddes makamdır ki: Bunun dört tarafından her hangi birine yönelerek namaz kılınır ve etrafında tavaf vazifesi yerine getirilir. Bunun ortasında bulunduğu mabede saygı için Beytullah unvanı da verilmiştir.

98. De ki: Ey Ehli Kitap! Ne için Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Halbuki Allah Teâlâ yaptıklarınıza hakkıyla şahittir.

98. Bu mübârek âyetler, ehli kitabı uyanmaya ve ehli İslâm’a karşı aldıtıcı hareketlerde bulunmadan vazgeçmeye davet ediyor, onların kötü hareketlerini gösteriyor. Şöyle ki: Habibim! Senin peygamberliğini inkâr, ümmetini saptırmak alçaklığında bulunan Yehudîler ile Hıristiyanlar taif eşine (de ki: Ey Ehli Kitap) bir kere sıkılınız, vaktiyle ecdadınıza verilmiş olan kitapları da okuyup duruyorsunuz, artık (ne için Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ediyorsunuz) neden Kur’ân’ı Kerim’i tasdik etmiyorsunuz?

Ne için ondaki hacca ve saireye ait emirleri kabul eylemiyorsunuz? Kendi kitabınızdaki âyetleri de, Hz. Muhammed’in peygamberliğini gösteren Tevrat ile İncil’in beyanlarını da ne için bilmemezlikten geliyorsunuz? (Halbuki, Allah Teâlâ yaptıklarınıza hakkiyle şahittir)onları görüp bilmektedir. Sizi bu inkârınızdan dolayı elbette cezalandıracaktır, sizi şüphe yok ki, azaba uğratacaktır.

99. De ki: Ey Ehli Kitap! Ne için imân edenleri Allah Teâlâ’nın yolundan men ediyorsunuz? Onun çarpıklığını istiyorsunuz? Halbuki sizler şahitlersiniz, Allah Teâlâ da sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.

99. Habibim! Onlara (de ki, ey ehli kitap) kendi küfür ve sapıklık içinde yaşadığınız size yetmiyor mu? (Ne için imân edenleri) mü’minleri, içinizden İslâmiyeti kabul eyleyenleri de (Allah Teâlâ’nın yolundan) İslâmiyetten, insanlığı ebedî saadete kavuşturacak olan tevhit dininden (men ediyorsunuz?) bir takım hilelere, iftiralara cür’et ederek onları İslâmiyet şerefinden mahrum bırakmaya çalışıyorsunuz? (Onun) o dini ilâhînin, o hak yol olan İslâmiyetin (çarpıklığını istiyorsunuz?) bir hidayet yolu olan İslâmiyetin çarpık, doğruluk ve hikmete muvafık olmayan bir halde görülmesini arzu ediyorsunuz?

Bir takım batıl, uydurma iddialarda bulunuyorsunuz? Meselâ: Nesh asla caiz değildir, halbuki müslümanlıkta nesh kabul ediliyor diyorsunuz. Kıblenin Kâbe’i Muazzamaya çevrilmesini de dedikodu meselesi yapıyorsunuz. Hz. Muhammed de bizim kitaplarımızda evsafı yazılmış olan peygamber değildir, diyorsunuz, bu sözler ile İslâmiyeti kabul etmiş ve edecek olan zatların kalplerine şüpheler, tereddütler düşürmek istiyorsunuz. (Halbuki, sizler şahitlersiniz) İslâmiyetin hak olduğunu görüp durmaktasınız.

Hz. Muhammed’in evsafını kitaplarınızda okuyup anlamaktasınız, buna kendi vicdanınız da kanaat eder. Yahut siz kavminiz arasında sözlerine itimat edilen kimselersiniz, mühim hususlarda sizin şahitliğinize müracaat edilmektedir. Artık, nedir bu kadar ihtiras! Nedir bu kadar haktan sapmak. Sizin bu haliniz, cezasız kalacak mısanıyorsunuz? Hayır hayır. (Allah Teâlâ, sizin yaptıklarınızdan) hâşâ (gafil değildir) bu inkârınızı, bu hile ve aldatıcı hareketlerinizi tam manasıyle bilmektedir.

Evet!.. Sizler bile haktan ayrılıyorsunuz, başkalarını saptırmaya çalışıyorsunuz. Fakat Allah Teâlâ kahretsin, sizleri bu hale sevkeden, hasettir, dünya muhabbetidir, rekabet hissidir. Siz bilir kişiler olduğunuz halde böyle inkâra, başkalarını saptırmaya cüret edip duruyorsunuz.

§ Bu inkârcılara böyle, “ey ehli kitap!” diye hitab edilmesi, onları bir kınamak içindir. Onların bu inkârlarının, bu küfürlerinin daha çirkin olduğuna işaret içindir. Çünkü cahil kimselerin kabahati ile âlim kimselerin kabahati eşit sayılamaz, bile bile kabahatte, cinayette bulunanlar daha fazla cezaya maruz kalırlar. Binaenaleyh kendileri ehli kitap, ehli İlim oldukları halde bir takım hakikatları örtbas edip inkâra, başkalarını da saptırmaya çalışanların bu hareketleri elbette pek çirkindir, elbette büyük bir insafsızlıktır. Artık cezaları da ona göredir.

100. Ey imân edenler! Kendilerine kitap verilmiş olanlardan herhangi bir topluluğa itaat ederseniz sizi imanınızdan sonra çevirip kâfirler yaparlar.

100. Bu mübârek âyetler, İslâm düşmanlarının lânet edilmeye lâyık olacak şekilde hareketlerine işaret ederek müslümanlara bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!) Hz. Muhammed’e tabi, İslâm şerefine nail olan müslümanlar!

Yahudiler gibi vaktiyle (kendilerine) Tevrat gibi (kitap verilmiş,) bilahara onun hükümlerine muhalefet ederek küfre düşmüş (olanlardan) Şaş ibni Kays ve emsali gibi (her hangi bir topluluğa itaat eder) onların sözlerine kıymet verir, aldatmalarına kapılarak birbirinize düşman kesilirseniz, onlar (sizi imanınızdan) İslâm şerefine nail, din kardeşliğine sahip, birbirinizi Allah rızâsı içinsevdikten (sonra çevirip) dinden dönmeye sevkederek sizleri (kâfirler yaparlar) imân ettikten sonra küfre düşürürler. Artık onların bu kötü maksatlarını anlamaz mısınız?. Onların sözlerine kıymet verir misiniz? Elbette anlayıp kıymet vermemeniz icabeder.

101. Ve nasıl küfre dönersiniz ki, sizlerin üzerinize Allah Teâlâ’nın âyetleri okunuyor ve aranızda da Peygamberi bulunuyor. Artık her kim Allah Teâlâ’ya sığınırsa muhakkak doğru bir yola çıkarılmış olur.

101. Evet… Siz onlara nasıl itaat edersiniz, onların sözlerine nasıl kıymet verebilirsiniz! (Ve) onlara uyup ta (nasıl küfre dönersiniz ki) Allah Teâlâ sizlere hidayet buyurdu, sizleri İslâm şerefine nail kıldı, (sizlerin üzerinize) sizleri aydınlatmak için Rasûli Ekrem tarafından, mazhar olduğu ilâhî vahye dayanan (Allah Teâlâ’nın âyetleri) Kur’ân’ı Kerim’in mübârek beyanlan (okunuyor) bunları dinleyip yüksek tebliğlerini anlıyorsunuz, (ve) özellikle (aranızda da peygamberi bulunuyor) Fahrikâinat, peygamber ve resûllerin sonuncusu olan, rahmet ve hidâyetin kendisi bulunan Hz. Muhammed Aleyhisselâm aranızda bulunarak sizleri irşat ve ikaz buyuruyor. Bu halde öyle düşmanların kötü telkinlerine iltifat edilebilir mi? (Artık) ey müslümanlar!

O düşmanların sözlerine bakmayınız, başkalarından korkmayınız, aranızda dini bağını güzelce muhafaza ediniz Allah Teâlâya ilticada bulununuz. Şüphe yok ki (her kim Allah Teâlâ’ya sığınırsa) onun mukaddes dinine sarılırsa, bütün işlerinde ona iltica ederse (muhakkak doğru bir yola çıkarılmış) hidayete ermiş, selâmet ve saadete kavuşmuş, sapıklık yolundan kurtulmuş (olur.) Artık hangi aklı başında olan bir insan bunun aksini yapabilir.

§ Tarihen sabittir ki: İslâmiyetten evvel Hicaz havalisinde bulunan Eve ile Hazrec kabileleri birbirinin pek şiddetli düşmanı bulunuyordu. Aralarında nice kanlı savaşlar olmuştu.Yevmibüas denilen tarihi bir günleri de vardı. O günkü muharebelerde nice kanlar dökülmüştü. Eve kabilesi galip mevkiinde bulunmuştu. Yahudîler bunların bu savaşlarından istifade eder dururlardı. Vaktaki bu iki büyük kabile İslâm şerefine nail oldu, aralarında güzel bir din kardeşliği oluştu, o eski düşmanca günlerini unuttular, elele vererek birleşik bir cemiyet haline geldiler, bu sayede selâmet ve saadete erdiler.

Fakat İslâmiyetin düşmanları, bunları kıskanmaya başlamışlardı, müslümanların arasına ayrılık düşürmek istiyorlardı, bu düşmanlardan olan “Şaş ibni Kays” namındaki ihtiyar bir Yahudî, müslümanlara karşı hasedi pek ziyade idi. Bir gün Eve ile Hazrec’den müslüman bir cemaatin elele vererek görüştüklerini görmüştü. Bunların birbirine muhabbetini, kalben temayülünü, sözlerindeki birlik ve samimiyeti görüp hasedi galeyana gelmişti.

Onların yanlarına bir Yahudi gencini göndermiş-, vaktiyle Yevmi Büasdaki kanlı hadiseleri tasvir eden şiirleri okutmuş, Eve ile Hazrec arasındaki o eski düşmanca olayları hatırlatmış, bunun üzerine o iki cemaat arasında birbirine karşı bir çekişme yüz göstermiş, birbirine karşı savaşa kalkışmışlar, her biri kendi kabilesine mensup olanları toplamış, adeta çarpışmaya başlamışlardı.

Bu keyfiyetten haberdar olan Rasûli Ekrem, sallallahü aleyhi vesellem efendimiz, muhacirler ile ensardan bir zümre yanında olduğu halde onların yanlarına teşrif etmişler: “Ben sizin aranızda bulunduğum halde ve Cenâb-ı Hak sizlere İslâmiyeti ihsan ve kalplerinizi telif buyurduktan sonra cahiliyyete ait iddialara mı kalkışıyorsunuz?” diye beyan buyurmuş, onlar da şeytanın vesvesesine, düşmanlarının hilesine, ifsadına uğramış olduklarını anlayarak uyanmışlar, ağlamışlar, silahlarını atarak birbirine sarılmışlardır. İşte bu hâdise üzerine bu mukaddes âyetler birer ilâhî nasihat, birer uyanma ve irşatvesilesi olmak üzere inerek şeref vermişlerdir.

Bunlar, kendi İslâm milleti için bir yüce uyanma vesilesidir. Evet… Şüphe yok: Müslümanlara lâzım olan odur ki: Aralarındaki din kardeşliğinin kadrini güzelce bilsinler, dünyevî fâni maksatlar dolayisiyle birbirine karşı düşmancasına bir vaziyet almasınlar, dostlarını ve düşmanlarını tanısınlar, düşmanlarının yaldızlı, münafıkça sözlerine aldırmasınlar, parça parça ayrılarak kuvvetlerini zaafa uğratmasınlar, sözleri de, özleri de, gayeleri de bir olsun.

Bütün çalışmaları İslâm milletinin birliğine, umumi faidesine, İslâm yurdunun selâmetine yüksemesine yönelik bulunsun. Bu sayede İslâm milleti yaşar, terakkiden terakkiye nail olur, düşmanlarının da gözleri kör olarak zararlı ümitleri suya düşmüş bulunur.

Yoksa düşmanların sözlerine bakılır kıymet verilirse, -Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun- İslâm toplumunun perişan bir hale gelmesi, muhakkaktır, Düşmanlar, müslümanları şaşırtmak için neler neler söylerler, İslâmiyetin terakkiye mâni olduğunu mu söylemezler, müslüman unsurları adına ayrılığı, düşmanlık doğuracak yalan sözleri mi uydurmazlar, doğru söz söyleyen, müslümanların iyi niyetli bulunan zatlara teassup, cehalet mi isnat etmezler, ahlâkî faziletler dairesinde yaşamayı asriliğe karşı, aydınlığa aykırı mı saymazlar.

Artık bizlere düşen vazife, bu gibi aldatmalara kulak vermemektir, aldanmamaktır. Nitekim vaktiyle Ziya paşa merhum, bu gibi İslâm düşmanlarının haleti ruhiyelerini şu gibi manzumeleriyle teşhir etmiştir:

İsnâdî teassup olunur merdi gayure.

Dinsizlere tevcîhî reviyyet yeni çıktı.

İslâm imiş devlete pa bendi terakki.

Evvel yok idi işbu rivayet yeni çıktı.

Milliyet! nisyan ederek her işimizde

Efkârı firenğe tebaiyyet yeni çıktı.

102. Ey imân etmiş olanlar! Allah Teâlâ’dan gerçek takvâ ile sakınınız. Ve siz ancak Müslümanlar olduğunuz halde vefat ediniz.

102. Bu mübârek âyetler, müslümanlara Hak Teâlâ’dan korkmalarını, İslâm dinine güzelce sarılmalarını, İslâm birliğini korumaya çalışıp dünyevî, uhrevî felâketlerden kurtuluşa, hidayet ve saadete nail olmalarını emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş) İslâm şerefine nail olmuş (olanlar) bu nîmetin kadrini biliniz, üzerinize düşen kulluk vazifelerini ifaye çalışınız. (Allah Teâlâ’dan gerçek takvâ ile) zatı kibriyasına karşı lâyık olan saygı ve hürmetle (sakındılar) zümresinden (olunuz) üzerinize düşen vecibeleri ifa, haramlardan sakınınız. (Ve siz ancak) şirkten uzak, tam bir ihlâs ile yaratıcının birliğine inanmaya devam eden (müslümanlar olduğunuz halde vefat ediniz) siz ölünceye kadar ve ölüm anında yalnız İslâm haleti üzere sebat ediniz, başka bir halet üzere bulunmayınız ki, ebedî selâmet ve saadete ermiş olasınız.

103. Ve hepiniz Allah Teâlâ’nın ipine sımsıkı sarılınız ve birbirinizden ayrılmayınız. Ve Allah Teâlâ’nın üzerinizde olan nimetini de hatırlayınız ki, siz birbirinize düşmanlar iken sonra Allah Teâlâ kalplerinizi birleştirdi de onu nimeti sebebiyle kardeşler oluverdiniz ve sizler ateşten bir çukur kenarında iken sizi ondan çekip kurtardı. İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizlere açıklar, tâki hidayete erebilesiniz.

103. (Ve) ey müslümanlar!. (Hepiniz) bir cemiyet halinde (Allah Teâlâ’nın ipine) Kurân-ı Kerim’e, İslâm dinine, ibâdet ve itaate veya cemaati müslimine (sımsıkı sarılınız) hepiniz onun hükümleri, gereği dairesinde hareket ediniz, sakın ayrılığa düşmeyiniz

(Ve birbirinizden ayrılmayınız) ehli kitap denilen Yahudîler, Hıristiyanlar gibi veya cahiliyezamanındaki müşrikler gibi ihtilâfa düşmeyiniz, birbirinize arka çevirmeyiniz, birbirinizi düşman telâkki etmeyiniz, birbirinizle cenk ve cidale kalkışmayınız, hak ve hakikate muhalif hareketlerde bulunmayınız (ve) bununla beraber (Allah Teâlâ’nın üzerinize olan) sizlere lütfen vermiş olduğu sınırsız (nîmeti de hatırlayınız ki) vaktiyle asırlardan beri imândan mahrum (birbirinize düşmanlar idiniz) o vakti birbirinize saldırır dururdunuz (sonra Allah Teâlâ) sizi İslâm nîmetine din kardeşliğine nail kıldı, o sayede (kalblerinizi birleştirdi) sizleri bir kutsî itikada, bir yüce gayede topladı (de onun) o kerem sâhibi yaratıcının o pek muazzam (nîmeti sebebiyle) eski düşmanca tavrınızı terkederek hemen (kardeşler oluverdiniz.)

İslâm şerefine nail, din kardeşliğine sahip bulundunuz. Özellikle, Eve ile Hazrec kabileleri ki, soy bakımından ana baba bir kardeşler iken birbirine düşman olmuş, aralarında yüz yirmi sene kadar düşmanlık, cenke ve cidal devam etmişken İslâm olur olmaz bu kan dökücü düşmanlıktan kurtularak din kardeşleri olmuşlardı. Bunları düşününüz’ (ve) ey İslâm nîmetine nail olanlar!.. (Sizler) İslâmdan önce küfrünüz ve diğer kötü haliniz yüzünden (ateşten bir çukur kenarında) cehennemin kıyısında olup hemen içine düşecek bir vaziyette (iken) Cenâb-ı Hak İslâmiyet sayesinde (sizi ondan) o çukurdan, o ateşin küfründen, (çekip kurtardı) Öyle bir bâdireden, öyle bir kötü sondan kurtulmuş oldunuz.

Elverir ki, İslâmiyetinizi güzelce muhafaza edesiniz. (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) kudret ve azametini, lütuf ve ihsanını gösteren delilleri (sizlere) böyle açık beyanlar ile (açıklar) sizin tefekkür ve dikkatinize sunar (ta ki hidayete erebilesiniz) hidayet ve İslâmiyet üzere sabit kadem olasınız, hayır derecelerinin en mükemmeline eresiniz…

§ Bu mübârek âyetler, bizim hattı hareketimizi şöyle tâyin buyurmuş oluyor:

§ 1- Biz müslümanlar için lâzımdır ki, bizimle din birliği olmayan kimselerin dinimiz ve milletimiz hakkındaki yanlış sözlerine iltifat etmeyelim, aramızda ihtilâf ve ayrılık vücude getirecek lâkırdılarına, tavsiyelerine kıymet verip dinlemeyelim.

2 – Biz müslümanlar kendi aramızda birlik ve beraberlik dairesinde yaşıyalım, dayanışmada bulunalım, birbirimize elden gelen yardımlaşmayı yapalım, nifak ve bozuşmadan, düşmanlık ve rekabetten kaçınalım.

3 – Biz Müslümanlar her hangi müşkil bir mesele karşısında kalınca Kur’ân’ı Mübine, hadisi şeriflere, icmai ümmete müracaat edelim. Dünyevî ve uhrevî hayrımızı onlardan bekleyelim. Bütün mukaddesatımıza hürmetten aslâ ayrılmayalım.

§ Takva: Günahtan sakınmaktır, vacipleri ifa, haramlardan sakınmaktır. Cenâb-ı Hak’kın emirlerine ve yasaklarına riayettir, şeriatı garranın adabını muhâfazadır. Dergâhı ülûhiyetten uzaklaştıracak şeylerden kaçınmaktır. Yüce Allah’ın cezalarından sakınmaktır.

Ittikâ da takvâ ile vasıflanmış olmaktır, Hak Teâlâ Hazretlerinden korkmaktır, gayri meşru şeylerden sakınmaktır. Tükat da bu mânayadır.. Hakkı tukat ise hakkiyle takva demektir, hakkiyle muttaki olmak mânasınadır. “Tuka ve tük ye” de takva gibi nefsi haramlardan ve şüpheli şeylerden korumak demektir. İbni Mes’ut hazretlerinden rivâyete göre hakkiyle takva, itaat edip âsi olmamaktır, şükredip küfranı nîmette bulunmamaktır, zikredip unutmamaktır. Bütün bunlar insanlara kabiliyetleri dairesinde yönelen birer vazifedir. Binaenaleyh (102 İinci âyeti kerimenin hükmü mensuh olmayıp bu şekilde caridir.

§ Habl: Lûgatte kalın ip, urgan, halat, rabıta demektir. Boyun damarlarına (hablülverit) denir. Mecaz, istlare, temsil kabilinden olarak Kur’ân-ı Kerime, İslâm şeriatına ibâdet ve itaate, ahd-ü emane, İslâm cemiyetine ve insanı istediği hayırlı bir şeye kavuşturan sebebe, vasıtaya da “heblullâh” denilmiştir. Çünkü kuvvetli bir ipe, bir urgana, sarılan kimse, yükseklere çıkabilir, düşüşten kurtulur, denizden, kuyudan çıkmaya muvaffak olur. İşte Cenâb-ı Hak’kın kitabına, dinine sarılanlar da sapıklık ve isyandan kurtularak selâmet ve hidayet sahasına ulaşırlar.

104. Ve sizden hayra dâvet eder, iyiliği emreder, kötülüğü nehy eyler bir cemaat bulunsun işte felâh bulucular onlardır..

104. Bu mübârek âyetler, İslâm milletini başka milletler gibi ayrılığa düşmekten men etmektedir. Bilâkis bu İslâm milleti arasında pek iyi niyetle hareket ederek bütün insanlığı irşat edecek, ittihat ve ittifaka dâvet eyleyecek zümrelerin bulunmasını emreylemektedir. Şöyle ki: Ey Muhammed ümmeti! Siz daima birlik ve dayanışma içinde olunuz (ve sizden) insanları (hayra) dünyevî ve uhrevî menfaatlere (dâvet eder) delâlette, tavsiyede bulunur ve (iyiliği) meşru, makul, faideli şeyleri lütuf kârca bir biçimde (emir) eder.

Ve (kötülükten) gayri meşru, gayri ahlâkî şeylerin yapılmasından (nehy eyler) bunların terkini, fenâlığını ihtar eyler (bir cemaat) bir seçkin zümre (bulunsun) umum insanların uyanması, aydınlanması, istifadesi bu gibi zatların bulunmasına bağlıdır (ve işte felâh bulucular), kemâliyle felâh ve kurtuluşa erenler (onlardır.) Böyle insanları hayra dâvet edip kötü şeyi yasaklayan nasihatçi iyi niyetli olan zatlardır, mücahitlerdir. Nitekim muhterem, müctehit İmam Ahmet tbniHambelden rivayet edilmiştir ki:

Peygamber Efendimiz, bir gün minberde iken “insanların hayırlısı kimdir” diye sorulmuş, Rasûli Ekrem Hazretleri de şöyle cevap vermiştir: İnsanların en hayırlısı, onlara iyiliği emir, onları kötülükten alıkoyandır, ve onların Allah Teâlâ’dan en fazla sakınandır, ve silai rahme en fazla riayet eyleyenidir. Velhâsıl: Bütün müslümanlar birbiri hakkında iyi niyetli olduğu gibi içlerinden bir kısım seçkin zevat da daima emri mâruf ve nehyi münkerde bulunarak İslâm milletinin diyanetine, ahlâkına, içtimaiyatına hizmette bulunmalıdır. Ve bu hizmet bütün milletçe takdir ve yüce edilmelidir. Gerçekten de iyiliği emr, kötülüğü yasaklamak bu rahmete ermiş ümmet için bir büyük dini vazifedir. Bu vazife esasen bütün müslümanlara yöneliktir. Fakat ümmetin fertlerinden her biri bu vazifeyi ifa edebilecek bir iktidarda bulunmaz.

Bu mühim vazifeyi güzelce yapabilmek için ilim ister, tecrübe ister, hakimane hitapta bulunmak melekesi ister, umum halkın ihtiyacını takdir etmek kabiliyeti ister. Binaenaleyh bu kutsal vazife, kifaye yoluyla farzdır. Bir halk arasında bunlardan bir zümrenin bu vazifeyi ifa etmesiyle bu fârize ifa edilmiş olur. Böyle bir vazife hiç ifa edilmediği takdirde ise bütün millete dinî sorumluluk gelir, hepsi de günahkâr olur.

Bu vazife en büyük bir hayırseverliktir, insanî değerlerin tecellisine, İslâm milletinin aydınlanmasına, terakkisine, bir kardeşlik dahilinde yaşamasına hâdimdir. Maalesef bunu takdir edemiyenler de bulunur. Binaenaleyh bir muhitte kötü şeyi yasaklama vecibesi, eğer mümkün ise el ile yapılır, bu mümkün değilse dil ile yapılır. Bu da kabil değilse, o fenalık kalb ile red edilir ve kötülenir.

105. Ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılık çıkarıp ihtilâfa düşenler gibi de olmayınız. Ve işte onlar için büyük bir azapvardır.

105. Ey hidayete nail olmuş müslümanlar!. Siz öyle birlik, hayırsever bir halde yaşayınız, (ve kendilerine beyyîneler) açık deliller, emirler (geldikten sonra) haktan (ayrılık çıkarıp) o hususta (ihtilâfa düşenler) yahudîler, hıristîyanlar ve diğer inkârcı kavimler (gibi de olmayınız) onlar kendilerine peygamberleri tarafından Allah’ın birliği, din kardeşliği ve saire telkin edilmiş olduğu halde ona muhalefet ettiler, birbirine düşman gruplara ayrıldılar, hakikî dinden mahrum kaldılar, (ve işte onlar için) öyle ihtilâfa düşüp dinî esasları kaybeden kavimler için (büyük bir azap vardır) onlar cehennem azabına giriftar olacaklardır, hak üzere toplanmaları emir olunduğu halde birbirine karşı cephe alarak ihtilâf ve ayrılığa düştükleri, dinî esaslarını kaybedip son din olan İslâm dinine karşı da inkârda, düşmanlıkta bulundukları için öyle ebedî bir cezaya lâyık olmuşlardır.

Binaenaleyh ey İslâm ümmeti! Sizler tarihten ibret alınız aranızdaki dayanışmayı, din kardeşliğini ihmal etmeyiniz, daima birlikte olunuz, daima birbiriniz hakkında iyilik isteyiniz ki, dünyada da ahrette de selâmet ve saadete eresiniz.

§ Mâruf; aklen ve şer’en güzel görülüp kitaba ve sünnete muvafık olan herhangi bir şeydir. Münkerde bilâkis aklen ve şer’an çirkin görülüp kitaba ve sünnete muhalif bulunan herhangi bir şeydir.

106. Bir nice yüzlerin ağaracağı ve bir nice yüzlerin de kararacağı günü hatırlayınız. O yüzleri kararmış olan kimselere:Îmanınızdan sonra kâfir mi oldunuz? O halde yaptığınız küfür sebebiyle azabı tadınız, denilecektir.

106. Bu mübârek âyetlerde bütün insanlığı bir mükâfat ve ceza âlemi olan âhiret hayatını hatırlatmakta, onları uyanmaya, düşünmeye dâvet etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!.Düşününüz, uyanık olunuz (bir nice yüzlerin) imân nuru ile parlayacağı (agaracağı) bir mânevî zevk ile bembeyaz olacağı günü, kıyamet âlemini hatırlayınız (Ve bir nice yüzlerin de) küfr ve isyanları sebebiyle (kararacağı) simsiyah kesileceği her taraftan zulmetler içinde kalacağı (günü -hatırlayınız-.)

Yarın kıyamet günü (o yüzleri kararmış olan) kâfir (kimselere) kınamak için denilecektir ki: Siz (imanınızdan sonra kâfir mi oldunuz?) Öyle bir şeyi nasıl yaptınız?. (O halde yaptığınız küfür sebebiyle azabı tadınız.) Bu azap, sizin amelinizin bir cezasıdır. Siz bu cezayı hak etmiş bulunmaktasınız. Bu küfrüden maksat, ya ezel günündeki söz ve yemine muhalif olan küfürdür ki:

Bütün kâfirleri kapsar. Veya ehli kitabın küfrüdür ki onlar, vaktiyle kendi peygamberlerini tasdik etmiş ve kitaplarında âhır zaman peygamberinin evsafını görüp onun bütün insanlığa peygamber gönderileceğini de tasdik eylemişlerken bilâhare o Yüce Peygamberi inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Binaenaleyh kıyamet gününde onlara ihanet için: “Siz imanınızdan sonra küfre düştünüz, öyle mi?. Artık ebedî cezanızı çekip durunuz..” denilecektir.

107. Ve amma o kimselerin ki yüzleri ağarmıştır, onlar Allah Teâlâ’nın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.

107. (Ve amma o kimselerin ki yüzleri) İman nuru sayesinde parlayıp (agarmıştır) bembeyaz nurani bir halde bulunmuştur. (Onlar) da (Allah Teâla’nın rahmeti) cenneti (içindedirler) nice nimetlere, tecellilere nail olacaklardır ve (onlar orada) o nimetler yurdu olan cennette (ebedî olarak kalacaklardır) oradan asla ayrılmayacaklardır, bir daha ölüme maruz kalmıyacaklardır. Bu muazzam nimetleri devam edip duracaktır.

108. İşte bunlar Allah Teâlâ’nın ayetleridir.Onları sana hak olarak okuyoruz. Allah Teâlâ ise âlemlere zulüm istemez.

108. (İşte bunlar) bu vaat ve tehdit hakkındaki Kur’an’ın beyanları (Allah Teâlâ’nın ayetleridir) bütün insanların nazarı dikkat ve uyanmasını sağlayacak hakikatlerdir. (Onları sana) Habibim ya Muhammed!. Cibril Emin vasıtasiyle (hak olarak tilâvet ediyoruz) mü’minler ile kâfirlerin böyle mükâfat ve cezaya uğramaları hak ve adalete uygundur. Bunlarda haksızlık ve zulm lekesi yoktur.

Ne iyi iş yapan mü’min olanların sevabı noksan verilir, ne de günahkârların, inkârcıların cezaları haksız yere artırılır. Her birine hak ettiğine göre muamele yapılır. (Allah Teâlâ ise) mutlak adildir. (Âlemlere zulm istemez) Cenâb-ı Hak zulümden uzaktır, bütün kâinat onun yaratmasının, onun bütün fiilleri hikmet gereğidir. Bütün mahlûkatı hakkındaki hükümleri, iradeleri aynı adaletin kendisidir.

109. Göklerde olan da, yerde olan da Allah Teâlâ’nındır. Ve bütün işler de Allah Teâlâ’ya döndürülür.

109. Bu âyeti kerime de gösteriyor ki: Bütün kâinat, Cenâb-ı Hak’kın birer mahlûkudur, birer mülküdür. Bütün bunların idaresi Hak Teâlâya aittir. Binaenaleyh bunların hakkındaki vaat ve tehdidi, bütün hükümleri adalet gereğidir. Şöyle ki: (Göklerde) mevcut (olan da yerde) mevcut (bulunan da) bütün bunlar yalnız (Allah Teâlâ’nındır) onun yarattığı birer eseridir, bütün bu kâinat olaylarında mülk sahipliği ve hakimiyet Cenâb-ı Hak’ka aittir. Bütün bunları yaratan, yaşatan, nîmet ceza veren o Yüce Yaratıcıdır.

(Ve bütün bu) kâinata ait (işlerde) umur ve husus da (Allah Teâlâ’ya) onun hüküm ve kazasına (döndürülür.) Onun mükâfat ve ceza yurduna sevkolunur. Binaenaleyh bütün bunlara sahip ve hakîm olan Cenâb-ı Hak’tır.Bunlar da hikmetin gerektirdiğine göre tasarrufta bulunur. Bunlardan kimini ebedîsaadete erdirir, kimini de hak ettiğine binaen ebedî azaba mâruz bırakır. Buna hiçbir kimsenin müdahaleye, itiraza hak ve selahiyeti olamaz.

Allah dilediğini yapar. (Âl-i İmran 3/40)

§ Ümmet: Bir şey üzerine toplanmış olna zümre, taife, cemaat demektir. Şer’an ümmet: Bir peygambere tâbi, onun tebliğ ettiği hükümler ile amel eden kimselerdir. Bizim Peygamberimizin risaleti bütün insanlığa şâmil olduğundan ona tâbi olan, onun şeriati ile amel eden müslümanlara (Ümmeti Muhammediye) (Ümmeti icabet) denilir.

Bu şerefe nail olmayan sair insanlara da (ümmeti davet) denilir ki, onlar müslümanlığı kabul etmedikçe ümmeti Muhammediyeden olmak nîmetine nail olamazlar, ebedî azaba lâyık bulunurlar. “Millet” de bir ırka mensup cemaat bir dine girmiş olan kavim demektir. Din ve şeriat mânasında da kullanılmıştır. Ümmetin çoğu ümem, milletin çoğulu da mileldir.

110. Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emredersiniz, kötülükte men eylersiniz ve Allah Teâlâ’ya imân ediyorsunuz. Eğer ehli kitap da imân etselerdi elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan mü’min olanlar vardır, en çoğu ise fâsık kimselerdir.

110. Bu mübârek âyetler, milleti İslâmiyenin meziyetini, insanlık hakkında ne kadar hayırlı bulunduğunu ilân etmekte, İslâmiyetin daima muvaffak olup yaşayacağını bizlere müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammed Aleyhisselâm, veya Ey eshabı kiram!.. (Siz insanlar için) ortaya (çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz.) Siz bütün insanlık hakkında hayır isteğinde bulunmuş, en seçkin bir cemaatsiniz. Sizin bu faziletiniz, Allah katında malûm; levhi mahfuzda yazılmıştır.

Çünkî siz (mâruf ile) en güzel şeylerle(emredersiniz) insanlık âlemine meşrû, makul, faydalı şeyleri emir ve tavsiyede bulunursunuz. Ve (münkerden) kötü şeylerden, gayri meşru hareketlerden de insanları (men eylersiniz.) öyle zararlı, gayri ahlâkî şeylerden sakınmalarını kendilerine ihtar ile men’e çalışırsınız. Böyle pek faideli, pek mühim bir vazifeyi üstlenmiş bulunursunuz.

(Ve) imân edilmesi icabeden her hususta da (Allah Teâlâ’ya imân ediyorsunuz) siz başka milletler gibi Hak Teâlâ’ya hâşâ ortak koşmazsınız, Cenâb-ı Hakkın bazı peygamberlerini, kitaplarını inkâr eylemezsiniz. Bütün dinî hükümlere, vazifelere inanır, hürmet eylersiniz.

Bunun içindir ki, mühim bir dinî vecibe olan iyiliği emir, kötülüğü men’ etme vazifesini de ifaya çalışırsınız. (Eğer ehli kitap da) yahudîler ile hıristiyanlar sizin gibi Allah Teâlâya ve onun bütün peygamberlerine, kitaplarına (imân etselerdi elbette) bu imân (kendileri için hayırlı olurdu) çünki onları yanlış kanaatlerden, hareketlerden kurtararak selâmete kavuştururdu.

Onlar cehalet sebebiyle, hasetleri dolayısiyle, riyaset sevdasiyle halkı kendilerine tâbi kılmak arzusu ile İslâmiyet gibi bütün insanlığı bir birlik dairesine dâvet eden, umum insanlar hakkında hayır istekte bulunan bir ilâhî dini kabul etmeyip bozulmuş veya uydurma dinlere kıymet veriyorlar. Bununla beraber (onlardan) o ehli kitap olan yahudilerden Abdullah ibni Selâm gibi ve hıristiyanlardan Habeş hükümdarı Necaşî gibi ve bunların eshabı gibi İslâmiyeti kabuledip (mü’min olanlar) da (vardır.)

Fakat o ehli kitabın (en çoğu ise fasık) küfürlerinde ısrarlı, inatçı (kimselerdir.) Eğer onlar İslâmiyetin ne yüce, ne umumî, ne hayırlı bir din olduğunu güzelce düşünecek olsalar kendilerini o dini mübine intisab etme şerefinden mahrum bırakırlar mı?

Müslümanlara karşı düşmanca bir vaziyet alırlar mı? Bu ne insafsızca bir hareket!.Evet… İslâm dini, bütün insanlığa ait umumî, hakikî; ilâhî bir dindir. Bu dine mensup olanlar bütün ümmetlerin hayırlısıdır. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur. Haberiniz olsun ki, vaktiyle yetmiş ümmet gelip geçmiştir, bu ümmet ise hepsinin hayırlısıdır ve en değerlisidir. Diğer bir hadisi şerif te şu mealdedir:

Ehli cennet yüz yirmi saftır. Bunların seksen safı bu ümmettendir. Diğer bir mümbarek hadisi nebevi de şu mealdedir: Ümmetimin durumu, yağmur durumu gibidir, evveli mi, âhiri mi hayırlı olduğu bilinmez. Yani: Kıyamete kadar İslâm milleti arasında seçkin simalar bulunacaktır. Bunların Allah katında ne kadar makbul, birbirine ne kadar mânen üstün olacağını ancak Cenâb-ı Hak bilir.

Binaenaleyh kıyamete kadar müslümanlığın devam edeceği şüphesizdir. Hattâ zamanımızda da bir nice gayri müslimlerin İslâm şerefine nail oldukları görülmektedir. Bu cümleden olarak müslümanlığı kabul edip İstanbul Müftülüğüne müracaat eden bir nice zatlara da acizâne tarafımdan ve arkadaşlarım tarafından dinî telkinler yapılarak lâzım gelen vesikalar verilmiştir.

Hattâ Almanya’da bazı malûmatlı, mütefekkir zatlar İslâmiyeti kabul ederek bir cemiyet kurmuşlar, İslâmiyeti yaymağa çalışmakta bulunmuşlardır. Bunlardan (Achmed Sehiede) adında bulunan ve Almanca (El-İslâm) mecmuasının nâşiri bulunan ve Diyanet Reisliğince çıkarılan Almanca “Cep ilmihalini” tercüme etmiş olan zat da İslâmiyeti kabul ederek yaymaya çalışmaktadır.

Bana yazdığı 8 Temmuz 1960 tarihli bir mektubunda şöyle diyordu: “Buradaki küçük İslâm cemiyetinin dini meselelerdeki rehber veya yardımcısı ve bundan haberiniz olmadı ise de zatı aliniz idi. İbadet ve İslâmî ahlâk hususunda ne zaman bir müşkülümüz olduysa, derhal telif ettiğiniz “Büyük İslâm ilmihali” ne baş vurarak bir hal çaresini buluyorduk. Şimdi en büyük istirhamımız da bizi bundan sonra da yardımınızdan mahrum bırakmamanızdır. Takdiredeceğiniz gibi hıristiyan bir muhitte her bir günümüz mânevî cihat denilecek bir mücadele ile doludur. Ellerimizde imkânlar ise gayet sınırlıdır…

Bize yapılacak en büyük yardım, Almanca kitap basıp yollamaktır…” İşte bu mektup da gösteriyor ki: Lisânen ve kalemen yapılacak emri mâruf un, nehy anil münkerin çok faidesi vardır.. Bu vazife insanlığa büyük bir iyiliktir. İşte cihanşümûl bir ilâhî dini olan müslümanlık ta, bizi bu vazife ile mükellef tutuyor, bu vazifeyi ifa eden müslümanların kadrini yüceltiyor. Ne mutlu bu kutsî vazifeyi ifa edenlere!.

111. Size ezîyetten başka bir zarar veremezler. Ve eğer sizinle savaşta bulunurlarsa size arka çevirir kaçarlar. Sonra yardım da olunmazlar.

111. Ey mü’minler! Ey o inkârcılardan ayrılıp İslâm şerefine nail olanlar veya ey eshabı kiram!. Müteessir olmayınız, metanetinizi, kaybetmeyiniz, emin olunuz ki, o size düşman olan, sizin kutsî dininizi inkâr eyleyen yahudîler ve benzerleri (size eziyetten başka bir zarar veremezler) onlar sizin aleyhinizde yalnız yerme ve ayıplamada bulunurlar, dininize itiraz ederler, sizi tehdide cür’et gösterirler, aleyhinize propağanda yaparlar, başka şey yapmazlar. (Ve eğer sizinle savaşta bulunurlarsa) Allah Teâlâ sizi korur, onların kalblerine korku düşürür, (size arka çevirir kaçarlar) mağlûp, yenilmiş olurlar. (Sonra yardım da olunmazlar.)

Size karşı mansur ve muzaffer olamazlar. Belki ey müslümanlar! Siz inâyeti Allah’ın yardımıyla mansur ve muzaffer olursunuz. Nitekim öyle de olmuştur. Bu âyeti kerime asıl yahudîler hakkında nâzil olmuştur. Onlar kendileri arasından müslümanlığı kabul edenleri tehdit ediyor, müslümanlara karşı cephe almak istiyorlardı, İslâm’ın başlangıcında ümmeti Muhammediye ise düşmanlarına nispetle sayısı pek az bir zümreden ibaretti, Arap Yarımadasını veetrafını her taraftan yahudîler ve diğerleri sarmıştı.

Fakat İslâmiyet parlar parlamaz her tarafa yayılmağa başladı, müslümanlar düşmanlarına galebe ettiler. Yahudileri Arap Yarımadasından sürüp çıkardılar, İslâm bayrakları dünyanın doğu ve batısında dalgalanmaya başladı. Halbuki, İslâmiyetten evvel Arap Yarımadası ahalisi hâkimiyetten mahrum, başka milletlerin idareler! altında zelil bir halde yaşamakta idiler, İşte müslümanlar her ne zaman İslâmiyete hakkıyla sarılırlar ise kendileri için galibiyet, selâmet ve saadet muhakkaktır.

112. Onların üzerlerine nerede bulunurlarsa bulunsunlar zillet damgası vurulmuştur. Meğer ki, Allah Teâlâ’dan bir ahde ve insanlardan bir ahde sarılsınlar. Ve Allah Teâlâ’dan bir gazaba uğradılar ve onların üzerine miskinlikte vuruldu. Bu da onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. Çünkü isyan etmişler ve haddi tecavüz eylemekte bulunmuşlardı.

112. Bu âyeti kerime, İsrailoğullarının tarihî cinayetlerini ve bu yüzden felâketlere mâruz kaldıklarını bildiriyor, bir ahd ve anılaşmayı kabul etmedikçe horluk ve hakaretten kurtulamıyacaklarını gösteriyor. Şöyle ki: (Onların) İsrail oğullarının (üzerlerine nerede bulunurlarsa bulunsunlar) her halde, her yerde (zillet) hakaret damgası (vurulmuştur.) Onlar için bir üstünlük ve kurtuluş çaresi yoktur, canları, malları yok olmaya mahkumdur. (Meğer ki, Allah Teâlâ’dan bir ahde) sığınsınlar, yani müslüman olsunlar (veya insanlardan bir ahde sarılsınlar) müslümanların, İslâm hükûmetinin korumasını tabiiyetini kabul eylesinler.

O zaman malları, canları korunmuş olur. (Ve) onlar o kötü hareketleri sebebiyle (Allah Teâlâ’dan) Allah katından (bir gazaba uğradılar) onların ata ve ecdadı yaptıkları günahlardan dolayı Allah’ın gazabını hak ederek ne felâketlere,mağlûbiyetlere mâruz kaldılar ki, bu tarihen sabit bir hakikattir. (Ve onların üzerine miskinlik de vuruldu) sefalet gibi, cizye, öldürülme ve esaret gibi hakaret ve felâketi gerektiren hallere mâruz kaldılar (bu da) oların öyle zillet ve miskinliğe uğramış olmaları da (onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri) semavî kitaplardan bir kısmını inkâr, bir kısmını da değiştirme ve bozmalar yüzündendir. (Ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir.)

Nitekim Zekeriya ve Yahya Aleyhisselâm’ı haksız yere şehit etmişlerdi. Evet… Onlar bu cinayetlere cür’et etmişlerdi. (Çünkî) onlar Hak Teâlâ’ya (Isyan etmişler ve haddi tecavüz eylemekte bulunmuşlardı) onların bu isyanları, böyle Allah’ın sınırlarını aşmadaki cüretleri kendilerini küfür ve katil cinayetlerine sevketmiştir. Şüphe yok ki küçük sayılan günahlarda israr etmek sâhibini kebâir denilen büyük günahlara sevkeder, büyük günahlarda israr etmek, bunları işleyip durmak da sâhibini Allah korusun küfre götürür.

İsrail Oğullarının vaktiyle yaptıkları cinayetleri onların arkalarından gelenler sevap görüp, kendileri de bir kısım peygamberleri, kitapları ve bilhassa bütün insanlığa peygamber gönderilmiş olan son peygamber Hz. Muhammed ile semavî kitapların sonuncusu ve en faziletlisi olan Kur’ân’ı Kerim’i inkâr ettikleri için onlar da ecdadları gibi aynı hitaba, aynı kınamaya, mâruz kalmışlardır…

113. Hepsi bir değildirler. Ehli kitaptan istikamet sâhibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah Teâlâ’nın âyetlerini okurlar ve onlar secde ederler.

113. Bu mübârek âyetler de ehli kitaptan İslâmiyeti kabul ederek insaniyet hakkında hayrı tavsiye edici davranışlarda bulunan zatlara istisna’î bir mevki veriyor, ve kendilerinin mükâfata nail olacaklarını bildiriyor. Şöyle ki: Ehli kitabın (hepsi) itikafta, ibâdette, ahlâkta (eşit değildirler) içlerindenhakkı kabul etmiş, seçkin bir durumda bulunmuş olanlar vardır. Evet…

(Ehli kitaptan istikamet sâhibi) hak üzere sebat eden, müslümanlığı kabul etmiş bir (topluluk) bir grup (vardır ki) hakkı itiraf ve, ibâdete devam edip (gece saatlerinde) o feyizli, ruhanî vakitlerde (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) Kur’ân’ı Kerim’i (okurlar) geceleri böyle ibâdetle geçirmeye çalışırlar. (Ve onlar secde ederler) geceleyin yatsı ve teheccüt namazlarını kılarlar. Böyle ibâdete devamda bulunurlar.

114. Allah Teâlâ’ya, âhiret gününe imân ederler, iyiliği emreder, kötülükten menederler. Ve hayırlı işlere koşarlar ve işte bunlar salih kimselerdendirler.

114. Ehli kitaptan müslümanlığı kabul eden o muhterem zatlar, (Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe) dosdoğru ve samimi bir şekilde (imân ederler) Hak Teâlâ’nın birliğine, yaratıcılığına, ortak ve benzerden uzak olduğuna inanırlar, bir âhiret âleminin varlığını bilip onun için hazırlanırlar. Yalnız kendilerini kuftarmakla yetinmezler: Belki diğer insanlara karşı da (maruf ile) iyilik ile, ibâdet ve itaat ile (emir) ederler.

Onları uyandırmağa çalışırlar ve onları (münkerden) kötülüklerden, gayri meşru hareketlerden (menederler) bunlardan kaçınmalarını tavsiyede bulunurlar. (Ve) diğer (hayırlı işlere) hayır ve iyiliklere, fakirlere yardıma (koşarlar) işte bunlar böyle müstesna bir durumdadırlar. (Ve işte bunlar salih kimselerdendir) diğer ehli kitap gibi bir takım hakikatleri inkâr edici, bir takım zararlı hareketlere cür’et edici değildiler. Allah katında yüksek mertebelere ulaşmaya lâyık, bulunmaktadırlar.

115. Ve hayırdan her ne yaparlarsa elbette karşılıksız bırakılmayacaklardır. Ve Allah Teâlâ o takvâ sahiplerini hakkıyla bilendir.

115. (Ve) o gibi yalnız kendi maddî, geçici menfaatlerini düşünmeyi? bütün insanlık hakkında iyiliksever olan zatlar (hayırdan)ibâdet ve itaatten, insanlığa güzelce hizmet kabilinden (her ne yaparlarsa elbette) Allah katında mükafatlarını göreceklerdir. O güzel hizmetlerinden dolayı (karşılıksız bırakılmayacaklardır) onun sevabından, mükâfatından mahrum kalmayacaklardır.

Şüphe yok Allah Teâlâ öyle sâlih kullarını mükâfatsız bırakmaz. (Ve Allah Teâlâ o takvâ sahiplerini hakkiyle bilendir) Hiç bir şey onun ezelî ilminin dışında değildir. Binaenaleyh onları da o güzel amellerinden dolayı mükâfata kavuşturacaktır. Onları sevaptan, ilâhî lütuf larından mahrum bırakmayacaktır. Allah Teâlâ, inandık bilen, çok acıyan, ve merhamet edendir.

§ Yahudîlerden Abdullah ibni Selâm, Salebe ibni Sait, Üseyyid ibni Übeyd gibi bazı zatlar müslüman olunca Yahudî bilginleri demişler ki: Muhammede -aleyhisselâm-bizden ancak hayırsız kimseler imân etmişlerdir. Eğer öyle olmasaydı babalarının dinini terketmezlerdi. Bunun üzerine bu âyetler nâzil olmuş, asıl hayırsızların o inkarcılar olduğunu, bu müslüman olan zatların ise mü’min, salih, insanlığa hizmet eden ve mükâfatlara lâyık olduklarını göstermiştir.

Bununla beraber Necran halkından kırk, Habeşeden otuz iki Roma’dan da üç zat, hıristiyan iken bilahara İslâmiyeti kabul etmişerdi. Medine’i Münevvere’de de ensardan bazı zatlar vardı. Peygamber gelmediği ara dönemde de Allah’ın birliği inancını taşımakta ve bildikleri bazı dini hükümlere amel etmektedirler. Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ardından hemen müslüman olma şerefine erişmişlerdi. Bu mübârek âyetler bütün bu gibi zatları da kapsamaktadır.

§ Bu zatlar şu sekiz güzide sıfatı taşımaktadırlar:

(l) istikamet sâhibi bir ümmettirler. Yani, ibâdetle, adaletle vasıflanmış bir topluluktur.

(2) Geceleri Kurân-ı Kerim okurlar.

(3) Secde ile, namaz ilemeşguldürler,

(4) Allah Teâlâya ve âhiret gününe inanmaktadırlar.

(5) İyilik ile emrederler.

(6) Kötülükten men ederler.

(7) Hayırlı işlere koşarlar.

(8) Sâlihler topluluğundan sayılırlar. Ne güzel, ne övülmüş yüce vasıflar! İşte hakikî müslümanların vasıfları. Artık bu gibi zatlar, insanlığın en hayırlı üyelerini teşkil etmiş, ilâhî mükafatlara aday bulunmuş olmazlar mı?. Elbette olurlar, İşte bu kutsî âyetler de bunu müjdeliyor. Bu vasıflardan mahrum olmak ise en büyük felâkettir.

116. Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular, onları ne malları ve ne de evlâtları Allah Teâlâ’nın azabından kurtaramaz. Ve onlar cehennem ehlidirler. Onlar orada ebedî kalacak kimselerdir.

116. Bu mübârek âyetler de dinden mahrum olanlara hiç bir şeyin fâide vermeyeceğini, onlara dünyevî hareketlerinin âhirette bir menfaat temin edemiyeceğini bildiriyor ve onların kendi nefislerine zulüm ve gadretmiş olduklarını şöylece gösteriyor.

(Muhakkak o kimseler ki, kâfîr oldular) hak dini kabul etmediler, iki yüzlülük ve çekişmeden geri durmadılar (onları ne malları, ne de evlâtları) öyle güvenip durdukları şeyler, yarın kıyamet günü (Allah Teâlâ’nın azabından kurtaramaz) onlara fayda sağlayamaz (ve onlar cehennem ehlidirler) onlar cehennem ateşine mâruzdurlar. (Onlar orada) o cehennem ateşinde (ebedî kalacak kimselerdir) oradan aslâ ayrılamıyacaklardır. Küfür ve şirkin cezası böyle ebedî bir azaptır. Artık bunu düşünsünler.

117. Bu dünya hayatında infak ettikleri şeyin durumu, bir rüzgârın durumu gibidir ki, onda kavurucu bir soğukluk vardır, nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerine vurup mahvetmiştir. Ve Allah Teâlâ onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmederler.

117. Böyle dinsiz kimselerin (bu dünya hayatında infak ettikleri) sarfeyledikleri mal ve saire gibi (şeylerin durumu) sıfatı, benzeri (bir rüzgârın durumu) sıfatı, vaziyeti (gibidir ki, onda) o rüzgârda (kavurucu) şiddetli (bir soğukluk vardır) o rüzgâr (nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerine vurup) onları (mahvetmiştir) o zalimlerin yaş kuru bütün ekinlerini helâk edip gitmiştir.

Bu felâket onların zulümlerinin bir cezasıdır. (Ve Allah Teâlâ onlara) öyle infak ettikleri şeyi faidesiz kılmakla hâşâ (zulmetmedi) belki bir adalet ve hikmetin gereği olarak onları lâyık oldukları cezalara kavuşturdu. (Fakat onlar) dini terk, hayır diye sarfettikleri mallarını şerre âlet ettikleri için (kendi nefislerine zulm) ettiler ve zulm (eder) durur (lar). Velhâsıl: Dinsizlere, münafıklara dünyada iken hayır adına yaptıkları şeyerin uhrevî bir faidesi yoktur. Onların bu hayrı, dünyevî bir maksat içindir, bir gösteriş, bir övünme içindir, bir meth ve övgüye kavuşma arzusuna dayanmaktadır, bazen da insanları Allah yolundan menetmek gayesine yöneliktir yoksa bunların bu hayırları iyi niyete bağlı, Allah’ın rızâsına ulaşmak maksadına dayalı değildir. Artık böyle gayri meşru bir şekilde sarfedilen bir mal, haddizatında bir hayır olamaz.

Sahibine uhrevî bir fâide temin edemez. Bilâkis onun bu sahadaki mesâisini sonuçsuz bırakır, kendisi Allah’ın azabına ebediyyen mâruz kalmış olur. Böyle haince, mukaddesata, ahlâk?. aykırı bir hareket ise en büyük bir zulümdür. En çirkin bir kötülüktür. Bunun cezası da ebedî bir azaptır. Kötülüğün cezası elbette kötülüktür. Binaenaleyh böyle nefislerine zulmedenler daha dünyada iken, elde fırsat var iken tevbe ve istiğfar edip kendilerine bu ebedî felâketten kurtarmalıdırlar. Aksi halde lâyık oldukları cezaya mutlak? kavuşacaklardır.

118. Ey imân edenler! Sizden başka olanlarıdost edinmeyiniz, Size fenalık eriştirmekte aslâ kusur etmezler. Size meşakkat verecek şeyi temenni ederler. Muhakkak kinleri ağızlarından belli olmaktadır. Kalplerinin gizlediği şey ise daha büyüktür. Şüphe yok size âyetleri apaçık beyan ettik, eğer düşünüp anlıyorsanız!.

118. Bu âyeti kerime müslümanlara düşmanlarının haince vaziyetlerini açıkça bildiriyor, müslümanları tefekküre, akıllıca bir vaziyet almaya dâvet buyuruyor.

Şöyle ki: Ey müslümanlar! (Ey) Allah’a, peygambere (imân edenler!. Sizden başka olanları) münafıkları ve gayri müslimleri, (dost) sırdaş (edinmeyin) Cenâb-ı Hak’kı onun Yüce Peygamberini inkâr edenlere nasıl muhabbet ve itimat edebilirsiniz, bu size münasip olur mu?. O inkarcılar ki (size fenalık eriştirmekte) sizi zararlara sokmak hususunda (aslâ kusur etmezler) birlikte çalışır dururlar. Onların (muhakkak kinleri) size olan düşmanlıkları (ağızlarından) lâkırdılarından (belli olmaktadır.) Sizin aleyhinize söz söyler, gıybette bulunurlar.

(Kalplerinin gizlediği) içlerinde olan (şey) buğz ve düşmanlık (ise) dışa vurduklarından (daha büyüktür) daha düşmancadır (şüphe yok ki) ey müslümanlar!, (size âyetleri) sizi hayra sevkeden, size mü’minlere muhabbet edip kâfirlerden uzaklaşmanızı telkin buyuran öğütleri (apaçık beyan ettik) artık uyanın, dost ile düşmanı tanıyın, din düşmanlarının sözlerine aldanmayın (eğer düşünen) bu husustaki âyetlerden, alâmetlerden ders alan kimseler (oldunuz ise) artık o sizden olmayanlara muhabbet ve eğilim göstermeyiniz, onların o haince durumlarını anlayarak onlardan kaçının.

119. İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki: Onlar sizi sevmezler. Ve siz kitabın hepsine inanırsınız ve sizinle karşılaştıkları zaman “Îmân ettik” derler. Ve kendi kendilerine kaldıklarında ise sizinaleyhinizdeki kinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininiz ile ölünüz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ kalplerde olanı hakkıyla bilicidir.

119. Bu mübârek âyetler de müslümanların dosça hareketlerine rağmen münafıkların ne fena bir zihniyette bulunduklarını göstermektedir, onların dost tutulmaya lâyık bulunmadıklarını bildirmektedir. Sabır ve takvâ ile vasıflanmış müslümanlara onların zarar veremiyeceklerini bildirerek müslümanları uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.

Artık uyanınız! (İşte siz öyle kîmselersiniz ki) aranızda olan neseb veya süt emme yoluyla meydana gelen yakınlıktan veya vatandaşlık gibi bir sebepten dolayı (onları) o münafık şahısları (seversiniz) onlar ile samimî surette görüşür konuşursunuz. (Halbuki, onlar sizî sevmezler) aranızda din ayrılığından dolayı size düşman bulunurlar. (Ve siz kitabın hepsine inanırsınız) semavî kitapların her birini kabul eder, onların birer ilâhî kitap olduğunu tasdik eylersiniz.

Onlar ise sizin kitabınız olan Kur’ân’ı Kerim’e inanmazlar. Artık böyle din düşmanlarınızı tanıyıp kendilerine dostlukta, fazla muhabbetle bulunmanız bir hata eseri değil midir?. (Ve) o münafıklar (sizinle karşılaştıkları zaman) sizi aldatmak için biz de (İmân ettik derler) fakat sizden ayrıldıkları (ve kendi kendilerine kaldıklarında ise) düşmanlıklarını gösterirler, müslümanlığın ortaya çıkmasına, yücelmesine mâni olmadıkları için, ey müslümanlar! (Sizin aleyhinizdeki kinden) düşmanlık ve hasetten dolayı (parmaklarının uçlarını ısırırlar) öyle şiddetli bir kin, bir öfke gösterirler. Habibim!.

O münafıklara (de ki: Kininiz ile ölünüz) sizin bu kin ve öfkeniz, sizin öleceğiniz zamana kadar devam etsin. Siz, kendinizi sevindirecek bir şey görmeyiniz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kalplerde olanı hakkiyle bilicidir) o bütün kalblerdeki gizli şeyleri, bütün ruhsal durumları hakkıyla bilir. Binaenaleyh eydüşmanlar!. Sizin içinizdekileri de, müslümanlar hakkındaki düşüncelerinizi de tamamen bilir, böyle müslümanlara haber verir, onları ikaz lütfunda bulunur.

120. Size bir nimet isabet ederse onları mahzun eder. Size bir fenalık dokunursa onunla sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız onların hileleri size hiç bir şey ile zarar vermez.

120. Ey müslümanlar!. Şunu da biliniz ki: (Size bir nîmet) bir zafer, bir güzel muvaffakiyet (isabet eder) nasib olur (sa) bu nasip olan nîmet ve saire (onları) o münafıkları (mahzun eder) buğz ve haset sebebiyle üzülür dururlar. Fakat ey müslümanlar! (Size bir fenalık dokunursa) bir mağlûbiyet, bir kıtlık ve pahalılık veya aranızda ihtilâf gibi bir trajedi .ariz olursa (onunla sevinirler) işte onların müslümanlara karşı bu kadar kinleri, düşmanlıkları vardır. Artık ey müslümanlar!. O gibi düşmanları tanıyıp onlardan kaçınmanız lâzım değil midir? Sakın onlardan korkmayınız (eğer) ey müslümanlar!.

(Sabreder) bir takım sıkıntılara katlanır, fedakârlıktan ayrılmaz (ve korunur) Allah Teâlâ’dan korkarak onun emirlerine, ve yasaklarına riayet eder (iseniz, onların hileleri size hiçbir şey ile zarar vermez) siz Allah Teâlâ’nın lütuf ve keremi ile o gibi düşmanların şerrinden emin olursunuz. Kur’ân’ın bu açıklamaları, düşmanların hilelerine karşı sabır ve takvâ ile yardım istemeyi bizlere öğretmekte ve öyle harekete irşad etmektedir. Böyle harekette bulunanları, Cenâb-ı Hak himaye buyuracaktır.

Bu hususa dâir ilâhî vadi vardır. Nitekim eshabı kiramı bu sayede en büyük düşmanlarının şerrinden korumuş, onları muvaffakiyetlere ulaştırmıştır. Filozoflar demiştir ki: Sana haset edene tuzak kurmak istersen nefsinde fazileti arttır. Yani: Sen tam bir fazilet ile ziyade vasıflanınca haset eden şahıs bundan üzülür, kıskançlığı yüzünden mahvolur gider, sen de onunhasedinden kurtulmuş olursun.

121. Hani bir vakit erkenden ehlinden ayrılmıştım. Müminler için savaşa elverişli mevziler hazırlıyordun. Ve Allah Teâlâ ise hakkıyla işiticidir, hakkıyla bilicidir.

121. Bu mübârek âyetler, sabır ve takvâ ile vasıflanan mü’minlere Cenab’ı Hak’kın yardım edeceğine, tersine hareket edenlerinde zararlara uğrayacaklarına dair Uhud vak’asını bir misal olarak göstermektedir. Şöyle ki: Habibim!. Mü’minlere hatırlat… (Hani bir vakit) hicretin üçüncü senesi şevval ayında (erkenden) kuşluk vakti (ehlinden) eşin Âişe radiallahü anhanın yanından (ayrılmıştın) dışarı çıkıp cihat tedarikine başlamıştın.

(Mü’minler) İslâm mücahitleri (için savaşa elverişli mevziler hazırlıyordun) harb için ne gibi bir vaziyet alınmasını düşünerek eshabı kiramınla danışmada bulunuyordun. (Ve Allah Teâlâ ise) sizin ne söylediğinizi (hakkiyle işiticidir) Ve neler düşündüğünüzü de (hakkiyle bilicidir). Artık hikmetin icabına göre hakkınızda Allah’ın iradesi tecelli eder.

122. O vakit ki, sizden iki bölük dağılmaya yüz tutmuştu. Halbuki onların koruyucusu Cenab’ı Allah’tır. Ve mü’minler ancak Allah Teâlâ’ya tevekkül etmelidirler..

122. (O vakit ki) sizin savaşa başlamış olduğunuz zaman ki (sizden iki gurup) Hazrec kabilesinden Seleme oğulları ve Eve kabilesinden Harise oğulları münafıkların sözüne aldanarak (dağılmaya) harbden korkarak cihad meydanını terketmeye (yüz tutmuştu.) Öyle münafıkların sözüne bakmalı mıydı?. Bir takım din düşmanlarından korkmalı mı idi?. (Halbuki onların) o iki gurubun, bütün hakikî mü’minlerin muhafızı yardımcısı ve destekçisi (Cenâb-ı Allah’tır.) Artık onlar neden öyle korkup dağılmaya yüz tutsunlar.

Onlar Allah Teâlâ’ya sığınmalı değil miydiler?. (Ve mü’min olanlar ancak Allah Teâlâ’ya tevekkül etmelidirler.) Cenâb-ı Hak’ka itimatedip zafer ve muvaffakıyet! ondan niyaz etmeli, düşmanlarından korkmamalıdırlar. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri kendilerini Bedir gazvesinde büyük bir zafer ve muvaffakiyete kavuşturmuştur. Elverir ki sabır etsinler, takvadan, tevekkülden ayrılmasınlar.

§ Uhud gazvesi; İslâm tarihinde detaylı bir şekilde beyan olunduğu üzere Mekke’i Mükerreme’de Kureyş müşrikleri, bazı kabileleri de yanlarına alarak üç bin askerden oluşan bir ordu ile Mekke’i Mükeremeden çıkmışlar, Medine’i Münevvereye doğru harekete başlamışlardı. Müslümanlar ile savaşta bulunmak istiyorlardı. Rasûli Ekrem, Sallallahüaleyhi Vesellem Efendimiz, durumdan haberdar olunca ashabı kiramı yanına toplamış, danışmada bulunmuştu. Ensarı kiramdan birçokları:

Yaresulullah!. Medine’den çıkmayalım, biz ne zaman dışarı çıkıp düşman ile karşılaştık ise zarara uğradık, fakat düşman ne zaman bizi kuşattıysa o mağlûbiyete uğradı, demişler. Münafıkların reisi olan Abdullah ibni Übeyyibni Selûl dahi bu görüşte bulunmuştu. Diğer bir kısım zatlar da Yaresulullah!. Müsaade buyur biz o köpeklere karşı çıkalım, kendilerinden korktuğumuzu sanmasınlar dediler. Rasûli Ekrem Hazretleri ise: Ben rüyamda bir takım sığırların boğazlandığını gördüm, hayır ile yorumladım, ve kılıcımda bir gedik açıldığını gördüm, onu da bir hezimet ile yorumladım, ve arkama kuvvetli bir zırh giydiğimi gördüm, onu da Medine ile yorumda bulundum. Artık uygun görürseniz Medine’de kalalım, düşmanlara karşı çıkmayalım, diye buyurdu.

Fakat Bedir gazvesinde bulunmak şerefine ulaşamayan bir kısım zatlar da: Yaresulullah!. Bizimle Medine dışına teşrif et, cihattan geri kalmayalım, diye ısrar ettiler. Bunun üzerine Rasûli Ekrem Hazretleri hane’i saadetine gitti, savaşa ait elbisesini, silâhını giyinip kuşandı, cihat için hazır bir hale geldi. Vaktaki; o zatlar bu haligördüler: Kendilerinde bir pişmanlık yüz gösterdi, biz Resûlüllaha nasıl olur da böyle yol gösterebiliriz, dediler ve Resûlullah’a müracaat ederek:

Yaresulullah!. Sen neyi uygun görüyorsan onu yap diye itirazda bulundular. Rasûli Ekrem Hazretleri de buyurdu ki: Bir peygambere lâyık değildir ki, harb elbisesini giyindikten sonra düşman ile vuruşmada bulunmadan onu çıkarıversin. Artık cuma namazından sonra Medinei münevvere’den dışarı çıkıldı. Uhud dağı civarında vaziyet alındı. Rasûli Ekrem Efendimiz, Abdullah ibni Cübeyri bir takım mücahitlerle beraber oradaki bir vadinin korunmasıyla görevlendirdi, oradan düşmanların baskın yapmaları düşünüldüğünden siz buradan ayrılmayınız, şayet düşman gelirse onları oklarınızla karşılayınız, ta ki bizim arkamızdan hücum edebilmesinler. Siz buradan asla ayrılmayınız, bizim arkamıza düşmeyiniz.

Düşmanlar sizi burada görürlerse geri döner giderler diye buyurdu. Vaktaki Uhud sahasında müslümanlar ile düşmanları karşı karşıya geldiler, İslâm ordusunda bulunan münafık Abdullah ibni Übey, arkadaşlarına dedi ki, Muhammed -Aleyhisselâm- düşmanlarına karşı sizinle zafer elde edecektir. O halde siz müslümanların düşmanlarını görünce bozguna uğrayınız ki, o müslümanlar da size bakar bozguna uğrarlar, savaş müslümanların aleyhine olmuş olsun. Gerçekten de iki kuvvet çarpışmaya başlayınca İslâm ordusundaki o münafıklar bozguna uğradılar. Sayıları üç yüz kadar idi, geri kalan yedi yüz kadar İslâm mücahitler! yine harbe devam edip düşmanları olan müşrikleri bozguna uğrattılar.

Fakat Uhud vadisindeki İslâm muhafız kuvveti, düşmanların bu bozgunundan haberdar olunca bulundukları mühim mevki bıraktılar, düşmanı takip etmek istediler. O vadide bulunan düşman kuvvetleri bundan istifade ederek İslâm ordusunu arkasından kuşattılar, kanlımuharebeler oldu, Hz. Hamza gibi kahraman mücahitler şehit düştü. Birçok İslâm askerleri dağılıp Resûlullah’ı yalnız bıraktılar, mübârek yüzü yaralandı, mübârek bir dişi de kırıldı, yanında yalnız Ebubekir, Ali, Abbas, Talha, ve Sad hazretleri gibi birkaç zat sebat edip kalmışlardı. Rasûli Ekrem’in şehit edildiği haberi yayılmıştı.

Fakat ensarı kiramdan bir zat, Rasûli Ekrem’i yaşıyor görüp sevinmiş, müslümanlara karşı: İşte Resûlullah, elhamdülillah yaşıyor diye nida etti, bunun üzerine muhacirinden ve ensardan olan erler, tekrar Resulûllah’ın etrafında toplandılar, bundan haberdar olan düşman kuvvetleri de korkarak dağıldılar, Mekke yolunu tutup gittiler. İşte Kur’ân’ı Kerim bu tarihî hadiseyi müslümanlar için bir uyanma dersi bir manevî terbiye olarak göstermiş oluyor.

Resulûllah’ın görüşüne aykırı temennilerin, hareketlerin korkunç neticelerini bildiriyor. Komutanın emrine muhalefet ederek korumakla emrolundukları yerleri terkedenlerin ne elem verici mağlûbiyetlere sebebiyet vereceklerini anlatıyor. Sabır ve sebattan Allah Teâlâ’ya ve Yüce Peygamberine itaattan ayrılmayanların da nice muvaffakıyetlere ulaşacaklarına işaret buyuruyor.

123. Ve şüphe yok ki, siz kuvvetsiz bir halde iken Allah Teâlâ size Bedirde yardım etti, artık Allah Teâlâ’dan korkunuz, ta ki şükretmiş olasınız.

123. Bu mübârek âyetler, sabır ve sebat gösteren, Allah’a güvenip takvâ sâhibi olan müslümanları Cenâb-ı Hak’kın ne büyük yardımlara ulaştıracağım, Bedir gazvesini bir örnek göstererek beyan etmektedir.. Şöyle ki: Ey müslüman cemaati! Ey Uhud gazvesinde bulunan mücahidler.

Sabır ve sebattan ayrılmayınız, Cenâb-ı Hak’tan korkup daima ona sığınınız. Sabır ve sebat gösterip,Hak Teâlâ’dan korkan ve O’na sığınan zatların ne kadar ilâhî korumaya mazhar olduklarını düşünün (ve) özelikle Bedir gazvesinde (şüphe yok ki, siz) ey İslâm mücahitleri! (kuvvetsiz) sayınız az, silâhınız, malınız noksan (bir halde iken Allah Teâlâ size Bedirde) oradaki harp meydanında (yardım etti) sizi düşmanlarınıza galip getirdi.

(Artık) bunu düşününüz (Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun düşmanlarıyla karşılaşınca sebat edip durunuz, onlardan korkarak dağılmayınız. (Tâki) bu sebat ve takvanız ile Cenâb-ı Hak’ka (şükretmiş) vazifesini yapmış kullar (olasınız.) Böyle nîmete karşı şükürde bulunmak, nîmetin devam etmesine ve artmasına vesile olur. Artık bu şükran vazifesini güzelce yerine getirmeye çalışmalıdır.

124. O vakitte idi ki, sen mü’minlere diyordun ki: Rabbinizin indirmiş olduğu üç bin melek ile size yardım etmesi size yetmez mi?

124. Habibim! Hatırla (o vakitte) o Bedir savaşı anında (idi ki sen mü’minlere) beraberinde bulunan eshabı kiramına kalplerini tatmin ve sebatlarını temin etmek için (diyordun ki:) Ey mücahitler! Düşmanla karşılaştığınız zaman (Rabbinizin) ordugâhımıza yüce katından (indirmiş olduğu üçbin melek ile size yardım etmesi) düşmanlarınıza galip gelmek ve onların eziyetlerine tehammül edebilmeniz için (size yetmez mi?) elbette eder.

125. Evet… Sabrederseniz ve sakınırsanız, onlar da ansızın üzerinize gelecek olurlarsa Rabbiniz size beş bin nişanlı melekler ile imdat edecektir.

125. (Evet…) Öyle ruhanî bir imdat manevî bir kuvvet size fazlasıyle yeter. Sizin azlığınıza, düşmanın ise çokluğuna bakıp da zaferden ümidinizi kesmeniz asla doğru olamaz. Bununla beraber (sabrederseniz) cihad meydanında sebat gösterir iseniz (ve) galibiyeti Cenâb-ı Haktan bekleyerek ondan(ittikâ ederseniz) ancak ondan korkup sakınırsanız (onlar da) o düşmanlar da o harp saatinde (ansızın üzerinize) hücum edip (gelecek olurlarsa Rabbiniz) de (size) Ey İslâm mücahitleri! (beşbin nişanlı) alameti! (melekler ile imdat edecektir).

Gerçekten de, o mübârek mücahitler sabır ve sebat etmiş, Cenâb-ı Hak’ka sığınmış, yüce melekler de Hz. Cibril’in komutasında insan mücahitleri şeklinde zuhur ederek cihada fiilen iştirak etmişlerdi.

§ Bedir gazvesi: Bu gazve hicreti nebeviyenin ikinci senesi ramazanı şeref inde vuku bulmuştu. Rasûli Ekrem’in İlk yaptığı gazve budur. Bu gazvede İslâm ordusunun toplamı üçyüz beş zâttan ibaretti. Bunların altmış dördü muhacirini kiramdan idi, geri kalanı da ensarı kiramdan bulunuyordu, İslâm milletinin İlk ordusunu bu yüce zatlar teşkil etmiştir. Bu gazve şöyle vuku bulmuştur:

Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler, şam’a bir ticaret kafilesi göndermişlerdi. Bu sayede büyük bir servet elde edip ileride müslümanlara karşı savaşta bulunmak arzusunda idiler. Cenab’ı Hak da bunların bu niyetini Rasûli Ekrem’ine bildirmiş, bu ticaret kafilesiyle Kureyş güruhundan birine karşı müslümanların zafer kazanacaklarını Yüce peygamberine vahiy yoluyla müjdelemişti.

Rasûli Ekrem de bu kafileyi elde etmek için Medine’i Münevvere’den çıkıp Âsire denilen yere kadar gitmiş ise de kervana tesadüf edemeyip Medine’i Münevvere’ye geri dönmüştü. Sonra o ticaret kafilesinin Şam’dan geri döndüğünü haber alınca Medine’i Münevvere’den çıkıp Revhâ denilen yere vardı. Bu hareketten haberdar olan bir şahıs Mekke’i Mükerreme’ye varıp: Ey Kureyş! Ne duruyorsunuz? Şam’dan dönen kervanı müslümanlar elde edecekler diye feryada başlamış, bunun üzerine başta Ebu Cehil olduğu halde Kureyş eşrafı Mekke halkını sefere dâvet etmişler, büyük bir kitle halinde Mekke’i Mükerreme’den çıkıp Bedirköyüne gelmişlerdi. Kervan ise bir saldırıya uğramaksızın Mekke’i Mükerreme’ye dönmüştü.

Fakat o kitle geri dönmemiş, müslümanlar ile savaşta bulunmak istemişlerdi. Müslümanlar bundan haberdar oldular, her ne kadar düşmanlarına nazaran sayıları az ise de geri dönmeyi İslâm kahramanlığına aykırı gördüler. Rasûli Ekrem efendimiz, eshabı kiramı ile danışmada bulundu, Kervanın peşine düşmek mi istersiniz, yoksa Kureyş ordusuna gitmeği mi uygun görürsünüz diye sordu, İki guruptan birini Cenab’ı Hak bana söz vermiştir, diye buyurdu. Bazı zatlar savaş için hazırlıklı bulunmadıkları için kervanı takip görüşünü tercih eder oldular. Rasûli Ekrem, bu görüşten hoşlanmadı.

Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer gibi değerli sahabiler, Ya resulullah! Biz Allah Teâlâ’nın emri ne ise ona itaat ederiz ve biz seninle beraberiz, sen vallahi Hicaz arazisinin en sonuna kadar gitsen biz de seninle beraber gideriz, dediler. Ensarı kiram da bu görüşe iştirâk etti. Kısacası İslâm ordusu Kureyş müşrikleri ile savaşı göze alarak Bedir köyüne doğru yürüdü. Rasûli Ekrem efendimiz vuku bulacak savaşta düşmanlardan öldürülecek şahısların öldürülecekleri yerleri eshabına gösterdi, bilahara da öyle vuku buldu, bu bir mucize idi.

Nihayet Kureyş ordusu da gelip Bedir suyunu zaptetmiş bulundu. Fakat ertesi gün yağmur yağdı, eshabı kiram bol bol suya kavuştular, bu yüzden olan sıkıntıları giderildi. Sonra harp meydanına atıldılar, düşman kuvvetleri müslümanların kuvvetlerinin üç mislinden ziyade idi, yine korkuyorlardı, savaş başladı. Müslümanlar, cihadın, şehadetin manevî kıymetini takdir ettikleri için korkusuzca, tam bir neş’e ile cihada atılmışlardı. Bu esnada Hz. Ömer’in azatlı kölesi olan “Mehca” şehit düştü.

Rasûli Ekrem efendimiz! “Mehca, şehitlerin efendisi” dir diye buyurdu. İslâm milletinden İlk evvel, savaş meydanındayaralanıp şehit olan bu zattır. Radiyallahü teâlâ anh. Bu Bedir savaşında Hz. Hamza Ali, Hz. Übeyde ibni Haris gibi zatlar düşmanlar ile dilelloda bulunup galip gelmişler büyük kahramanlıklar göstermişlerdi. Bu esnada Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman da düşmanlar arasında idi, henüz müslüman olmamıştı. Muhterem pederî Ebubekr’is Sıddık bununla dilelloya çıkmak istediyse de Rasûli Ekrem efendimiz izin vermedi, sen benim gören gözüm, işiten kulağım durumundasın diyerek onu yanından ayırmadı.

Bu sırada Hazrec kabilesinden Haris ibni Süraka adında bir genç sahabi şehit düşmüştür. Ensarı kiramdan İlk şehit olan, bu zattır. Rasûli Ekrem efendimiz, “Yarab! Bana vaad buyurduğun yardımı ihsan et” diye dua etmiş ve hafifçe bir uykuya dalmış ve hemen tebessüm ederek uyanmış, yanı başında bulunan Hz. Ebu Bekir’e hitaben: Müjde Ey Ebu Bekir! İşte Cibrili Emîn ile diğer melâike’i kiram imdada geldiler, diye buyurmuştu.

Sonra da zırhını giymiş:



(O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır. (Kamer, 54/45) âyeti kerimesini okuyarak çadırından dışarı çıkmıştı. Zaten sayıları fazla olan düşman ordusuna bazı bedevî arapların da katılacağı duyulmuş olmakla bundan bazı İslâm mücahitleri endişeye düştüler. Bunun üzerine Allah katından melekler vasıtasiyle müslümanlara yardım olunacağı müjdesi verildi. Rivâyete göre o esnada gayet şiddetli bir rüzgâr çıkıp göz gözü görmez olmuştu.

Bu hal ise Hz. Cibril ile diğer meleklerin harp meydanına gelmelerine bir nişane imiş. O melekler kır atlara binmiş, beyaz ve sarı sarıklı insanlar suretinde görünmüşler ve bu Bedir harbine fiilen iştirâk etmişlerdir.Bu Bedir gazvesinde müslümanlara evvelâ bin, sonra iki bin, daha sonra da iki bin melek imdada gelmişlerdir ki, toplamı, âyeti kerimede görüldüğü şekilde beş bindir.

Bu savaş esnasında Rasûli Ekrem efendimiz mübârek avucuna taşlar alıp “Şehatil vücûh = yüzleri kapkara olsun” diye o taşları düşmanların üzerine atmış, bunlar müşriklerin gözlerine, burun deliklerine dokunarak onları serseme döndürmüştü. Bu da peygambere ait bir mucize idi.

Artık düşman ordusu şaşkın bir hale gelmişdi ki, İslâm ordusu oların üzerine hücum etti, özellikle Hz. Hamza ile Hz. Ali hücum ederek düşman saflarını yarıyorlardı. Bu sırada Ebu Cehil öldürüldü, neticede düşman ordusu bozuldu, gitti, İslâm ordusu da büyük bir zafere kavuştu. Müslüman ordusundan on dört zat şehit düşmüştü ki, bunların altısı muhâcirin! kiramdan, altısı da Hazrec kabilesinden ikisi de Eve kabilesinden idi.

Radiyallahü Teâlâ anhüm. Müşriklerin ölüleri de yetmiş kişi idi. Bunların yirmi dördü Kureyş’in eşrâfından idiler. Müşriklerden yetmiş kişi de esir edilmişti. Peygamberimizin amcası Abbas ibni Abdilmuttalip ile amcazadesi Ukeyl ibni Übey de bu esirler arasında idiler. Bu iki zat da, bilahara müslüman olma şerefine nail olmuşlardır. Rasûli Ekrem efendimiz, düşmanlarının bu yenilgisinden sonra bir gece Bedir’de kalmış, sonra mübârek ordusu ile beraber Medine’i Münevvere’ye dönmüştü.

Bedir’e gidiş ve dönüşü on dokuz gün devam etmiştir. Medine’i Münevvereye getirilen esirleri, Yüce Peygamberimiz, eshabı kiramına dağıtmış, bunlara güzelce bakınız diye emretmiş, onlar da güzelce bakmışlardır. Bilahara bu esirler birer bedel karşılığında hürriyetlerine kavuşturulmuşlardır. Bedel vermeğe kudreti olmayanlar da ensarı kiramın çocuklarına bir müddet yazı öğretip ondan sonra serbestolmak üzere Medine’i Münevverede alıkonulmuşlardı. Kısacası: Eshabı kiram, sabır ve sebâtlarının, takvâ ile, Rasûli Ekrem’in emirlerine itaat ile vasıflanmalarının bir mükâfatı olmak üzere böyle şanlı bir zaferi elde etmişlerdi.

126. Ve Allah Teâlâ bunu ancak size bir müjde olmak ve bununla kalpleriniz mutmain bulunmak için kılmıştır. Yoksa zafer, ancak aziz hakîm olan Allah Teâlâ katındandır.

126. Bu mübârek âyetler, zafer ve galibiyet elde etmenin, esasen maddî sebepler sayesinde değil, ancak Allah Teâlâ’nın dilemesi ve yardımıyla olacağını bildirmektedir, adete göre icabeden maddî sebeplere sarılmakla beraber ancak Cenab’ı Hak’ka itimat ve iltica edilmesi lüzumuna işaret eylemektedir.

Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ bunu) bu melekler vasıtasiyle imdadı (ancak size) Ey müslümanlar! (bir müjde) galibiyeti elde edeceğinize dair bir müjde (olmak) için yapmıştır (ve) bir de (bununla) bu imdat sebebiyle (kalbleriniz mutmain) sükûnete ermiş (bulunmak için kılmıştır) tâki, kendi sayınızın azlığından, düşman sayısının da çokluğundan dolayı kalben müteessir olmayasınız. (Yoksa zafer) sayının, vâsıtaların çokluğundan değildir. (Ancak azîz) asla aciz, mağlûp olmayan ve (hakim olan) hikmet ve faydadan dolayı dilediğini galip ve dilediğini mağlûp eden (Allah Teâlâ katındandır.)

Binaenaleyh meleklerin İslâm ordusuna imdada koşmaları da sadece müslümanlara bir müjde içindir. Câri olan adete göre onların kalplerini teskin, etmek ve rahatlatmak içindir, müslümanların ne muhteşem bir orduya sahip olduklarını düşmanlarına göstermek, o düşmanların kalplerine dehşet vermek içindir. Daha bir nice hikmetlere dayanmaktadır. Yoksa Hak Teâlâ Hazretleri dilerse bir melek ile de, hiç melek bulunmaksızın da herhangi bir kuvveti, herhangi bir kavmi mahv veperişan edebilir. Buna inanmaktayız!..

127. Tâki, o küfredenlerden bir kısmını kessin, veya onları mağlûp etsin de bozguna uğramış oldukları halde geri dönüp gitsinler.

127. Bir de Ey müslümanlar! Cenab’ı Hak, size bu zaferi ihsan edecek (tâki o küfredenlerin bir kısmını) bir gurubunu (kessin) onları harp meydanında parçalasın, helâk etsin, kısmen esarete düşürsün (veya onları mağlûp) hezimetle, korku ve dehşette zillete mâruz (etsin de bozguna uğramış,) umduklarına kavuşmaktan mahrum (oldukları halde geri dönüp güsinler) yurtlarına Öyle mağlûp ve ümitsiz bir halde dönsünler.

Yâni: Onlar kısmen öldürtsün, esarete mâruz olsunlar, kısmen de zelilce bir halde geri dönebilsinler. Böyle: (ve = veya) tabirleri bu gibi yerlerde terdit bir fikri (İki ihtimalle anlatmak) için değil tenvî (çeşitlendirmek) içindir. Yani: Düşmanların felâketleri böyle muhtelif surette vuku bulacaktır. Nitekim öyle de vuku bulmuştur.

128. Bu işte senin için yapacak birşey yoktur, ya onların tevbelerini kabul etsin veya onlara azap etsin, çünkü onlar zalim kimselerdir.

128. Bu mübârek âyetler, Rasûli Ekrem’in selâhiyet derecesine, inkârcıların davranışlarından onun sorumlu olmadığına işaret etmekte ve bütün insanlığın kaderinin ilâhî iradeye bağlı olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Ey Muhammed -Aleyhisselâm-sen düşmanların hareketlerinden dolayı üzülme, onların hakkında bedduada bulunma, onların haklarında hikmetin gereği ne ise o tecelli edecektir.

Bu hususta (senin için emirden) onların hakkında takdir edilmiş olan şeylerden (birşey yoktur) bütün işler, bütün meydana gelecek şeyler Allah Teâlâya aittir. Sen sabret, sen onları uyarmak için, onlar ile mücadele için gönderilmiş bir peygambersin, onların hallerinden sen mes’ul değilsin.

Allah Teâlâ: Seni onlarla cihad etmekle görevlendiriyor ki:Onların bir kısmını parçalayıp atsın veya mağlûb etsin ve (ya onların tevbelerini kabul etsin) tevbeye muvaffak kılarak, İslâmiyetle şereflendirerek af buyursun (veya onları) küfür içinde öldürerek (azap etsin) onlar böyle bir âkibete lâyıktırlar. (Çünkü onlar) öyle küfürlerinde israr edenler (zalim kimselerdir) azabı hak etmişlerdir.

129. Ve göklerde ne varsa yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder ve Allah Teâlâ çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

129. Kulları hakkındaki bütün tasarruflar Cenâb-ı Hak’ka aittir. (Ve göklerde ne varsa ve yerde) bütün kâinatta sahasında (ne varsa) yaratma, mülkiyet, emir ve irade hussunda (hepsi Allah’ındır) başka bir kimsenin değildir. Binaenaleyh kullarından (dilediğini bağışlar) onu İslâmiyete nail buyurup günahlarını affeder ve örter (Ve dilediğine) de işlemiş olduğu günahlardan dolayı (azap eder) Artık ey yüce peygamber! Sen sabret, onların aleyhinde bedduada bulunma, bu hususta en doğru olan budur. (Ve Allah Teâlâ çok bağışlayıcıdır) dostlarının günahlarını affeder ve örter ve (râhimdir) bütün kulları hakkında merhameti galiptir. Onların aleyhinde beddua etmeye girişilmemelidir.

§ Uhud gazvesinde Rasûli Ekrem efendimizin mübârek başı yaralanmış Rebaiye denilen dört mübârek dişi kırılmış, mübârek yüzünden kanlar akmıştı. Bunun üzerine düşmanlarına bedduada bulunmuş, peygamberlerine karşı böyle bir harekette bulunan bir topluluk nasıl kurtulabilir diye buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyetlerin nâzil olduğu rivayet olunmaktadır.

Diğer bir rivayete göre de Rasûli Ekrem hazretleri hicretin dördüncü senesi Mekke’i Mükerreme ile “Esfan” denilen bir yer arasında bulunup “Biri meune” adındaki bir belde ahalisine Kur’ân’ı Kerim’i ve dinî hükümleriöğretmek için ashabı kiramdan yetmiş zatı göndermişti. Orada bulunan Amir ibni Tüfeyl ile arkadaşları bu mübârek zatları şehit etmişler.

Bundan haberdar olan Yüce Peygamber efendimiz çok müteessir olmuş, bir ay kadar bütün namazlarında o katil şahıslar aleyhinde lânette ve bedduada bulunmuş, bunun üzerine bu âyetler nazil olmuştur. Gerçekten de bir nice inkarcılar, fasıklar, katiller bilahara tevbe ederek ve af dileyerek müslüman olmuşlar, İslâmiyete güzel güzel hizmetlerde bulunmuşlar ve Allah’ın affına nail olmuşlardır. Binaenaleyh kâfir olarak ölüp gittikleri bilinmeyen düşmanlar aleyhinde beddua etmekten ise onların hallerini düzeltmeleri için duada bulunmak İslâm’ın merhameti gereğidir.

Nitekim bir hadiste de Yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsinler” buyurulmaktadır.

130. Ey imân edenler! Faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyiniz. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, kurtuluşa erdirilmiş olabilesiniz.

130. Bu mübârek âyetler de düşmanlarına karşı cihat ile emredilmiş olan müslümanlara nefisleriyle de cihadda bulunarak ribâ gibi haram olan şeylerden kendilerini korumalarını hatırlatmakta, onlara selamet ve kurtuluşa vesile olan hareket farzını göstermektedir.

Şöyle ki: (Ey imân edenler) ey Cenâb-ı Hak’kın varlığına, birliğine İman ve bütün emirlerine, yasaklarına boyun eğmenin lüzumuna inanmış olan müslümanlar! (Ribayı) faizi (kat kat attırılmış olarak) alıp (yemeyiniz) cahiliyet devrine ait, öyle insafsızca bir muamelede asla bulunmayınız.

(Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun bütün emirlerine, yasaklarına riayet ederek faiz gibi yasakları işlemeyiniz. (Ki, siz) ey müslümanlar!. (Felâha) aslıselâmet ve saadete Allah tarafından (erdirilmiş olabilesiniz) öyle bir saadete lâyık olmak ve kavuşturmak için Cenab’ı Hak’tan korkmak, onun dinî hükümlerine muhalefet etmemek lâzımdır.

§ Bu âyeti kerime, cahiliye zamanında faiz usulünü bildirmektedir. Şöyle ki: O zaman bir şahıs, diğer bir şahısa meselâ bir miktar faiz ile ve bir sene müddetle yüz lira ödünç verirdi. Müddeti biter de bu borç verilemezse borç verenin talebi üzerine borçlu, bu borcun miktarını meselâ ikiyüz liraya yükseltmekle bir sene daha üzerinde bulundururdu. Böyle seneler geçtikçe bu miktar artırılırdı.

İşte bu âyeti kerime ile bu cahiliye âdeti çirkin görülerek müslümanlar böyle bir muameleden men edilmişlerdir. Yoksa böyle bir vakâyi ifade eden bu âyeti kerime katkat olmayan bir faizin caiz olduğu mânasını taşımaz. Belki böyle bir cahiliye muamelesinin pek insafsızca olduğuna işaret etmektedir. Yoksa faiz, az olsun çok olsun mutlak olarak haramdır.

Meselâ: Elindeki bir silâh ile ona buna saldırıp duran bir şahsa hitaben sen böyle bir silâh ile ona buna saldırıp durma denilse, o şahsa silâhsız olarak saldırmağa müsaade edilmiş olmaz. Belki bu hareketinin fenalığına işaret edilerek mutlak olarak o, bu tecavüzden men edilmiş olur. Maamafih bu âyeti kerime, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Sonra Medine’i Münevverede de faiz hakkında birçok âyet nâzil olmuş, mutlak olarak faizin haram olduğu, borçludan yalnız ana paranın alınması lâzım geleceği beyan olunmuştur. Bakara sûre-indeki faiz âyetlerinin tefsirine bakınız.

131. Ve o ateşten korkunuz ki, kâfirler için hazırlanmıştır.

131. (Ve) Ey müslümanlar! (O ateşten) o cehennem azabından (korkunuz ki) o ebedî ateş, asıl (kâfirler için hazırlanmıştır) şu anda mevcuttur. Artık o kâfirlere uymaktan kaçınınız, onların fiil ve hareketlerini körükörüne taklitten sakınınız ki, onlar gibi Allah’ın azabını hak etmiş olmayasınız. Rivayete göre Uhud harbinde müşrikler faiz yoluyla elde etmiş oldukları mallarını sarf etmişlerdi.

Müslümanlardan bazı zatlar da böyle bir yolla fazla servet kazanarak o düşmanlarından intikam almak eğiliminde bulunur gibi olmuşlar. Bunun üzerine bu faiz hakkındaki âyeti kerime nâzil olmuş, müslümanların düşmanlarından değil, Allah Teâlâ’dan korkmaları tenbih edilmiştir. Gerçekten de öyle insafsızca bir şekilde elde edilen bir servetin manevî zararları, maddî faidelerinden kat kat fazladır. Artık Cenâb-ı Hak’tan korkarak meşru olmayan vasıtalara müracaat edilmemelidir.

132. Ve Allah Teâlâ’ya ve Peygambere itaat ediniz ki, rahmete erdirilesiniz.

132. (Ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’ya ve Peygambere itaat ediniz) onların bütün emirlerine, yasaklarına ve bilhassa faiz hakkındaki hükümlerine hakkiyle uymaya çalışınız, muhalef etten kaçınınız, (ki) Allah tarafından (rahmete) kurtuluşa, düşmanlarınız üzerine galibiyete (erdirilesiniz) sizin için bundan başka selâmet ve saadet vesilesi yoktur. Ne güzel bir teşvik, ne yüce bir ilâhî vaad! Ne mutlu güzel amellerde bulunarak Allah’ın bu vadine kavuşanlara…

133. Ve Rabbinizden bir mağfirete ve eni gökler ile yer genişliğinde olan bir cennete koşunuz ki, takvâ sahipleri için hazırlanmıştır.

133. Bu mübârek âyetler de müslümanları bağış ve saadete vesile olan bir yola teşvik etmekte, takvâ sahiplerinin üstün vasıflarını bildirerek onların kavuşacakları ebedî nimetleri göstermektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler! Üzerinize düşen kulluk vazifelerinizi yerine getirmeye çalışınız, (ve) insanlık hali vuku bulan kusurlarınızdan dolayı (rabbinizden bir bağış) dileyiniz, ilâhî affı temenni etmeyekoşunuz. Ve ilâhî mağfirete ulaşmanıza vesile olacak olan vazifeleri, farizeleri yerine getirmeye gayret eyleyiniz.

Ne kadar sâlih amellerde bulunsanız bile onlara aldanmayınız. Kul kusurdan uzak olamıyacağı için daima tevbe ve istiğfar edici olunuz ve Allah’ın lûtfuna kavuşma temennisinde bulunarak (eni gökler ile yer genişliğinde olan bir cennete koşunuz) öyle muazzam, semalardan, yerlerden daha çok geniş olan bir ebediyet ve saadet âlemine gidebilmek için ibâdet ve itaate, iyilik ve takvâya devam ediniz (ki) o cennet (müttekiler) ibâdet ve itaatte bulunup günahları terkedenler (için hazırlanmıştır) binaenaleyh siz de takvâ sahipleri gurubuna dahil olunuz ki, öyle büyük bir mükâfata kavuşasınız.

§ Bu âyeti kerime de ve benzerlerinde olan ” () = (hazırlandı)” kelimesi gösteriyor ki, cennet de cehennem de bu anda mevcuttur: Yaratılmıştır. Yüce Yaratıcının sonsuz olarak yarattığı eserleri vardır. Cennetler ile cehennemler de bunlardan birer âlemdir.

§ Bu âyeti kerime de Cennetlerin çok geniş olduğuna işaret olunmuştur. Bir Cennetin eni semalar ile yerküresine eşit olunca artık onun uzunluğu ne kadar fazladır, .artık düşünmeli!. Evet… Allah’ın Kudretini ve onun eserlerinin büyüklüğünü düşünüp tasdik edenler, o muazzam kudret ile öyle tasavvurların üstünde geniş âlemlerin meydana gelmiş olduğunu kabulde asla tereddüt edemez. Cennetler yedi kat semaların üstünde, Allah’ın arşının altında bulunmaktadır.

Cehennemler de yedi kat yerlerin altındaki sonsuz boşlukta bulunmaktadır. Vaktiyle Yahudîlerden bazıları Hz. Ömer’den sormuşlar ki: Cennetin eni o kadar geniş olunca Cehennem nerede bulunacak?. Hz. Ömer de: Gece geldiği zaman gündüz nerede bulunur ve gündüz oluncagece nereye gitmiş olur? Diye cevap vermiş, onlar da: Evet Tevrat’ta da bunun bir misli vardır, diye itirafta bulunmuşlardır. Böyle bir sual, Hirakl tarafından vuku bulmuş; Rasûli Ekrem efendimizin de böyle cevap vermiş olduğu da rivayet olunmuştur. Evet… Güneş batınca kendisini göstereceği bir sahadan mahrum mu kalıyor? Ve doğunca da yeniden meydana geliyor da kendisi için evvelce bir boşluk bulunmamış mı oluyor?

Nasıl ki, güneş için doğacak ve batacak sonsuz boşluklar bulunuyor, güneş gâh yukarda görülüyor, gâh aşağıya girer gibi gözden kayboluyor, bu suretle vakit vakit yer küresinin üstünde ve altında bulunup duruyor, işte güneşin bu durumları cennetler ile cehennemlerin durumları için bir örnek teşkil etmiş oluyor. Bunun gibi cennetler de semaların üstünde, cehennemler de yer küresinin altındaki boşluklarda bulunuyor. Bunu kim uzak görebilir? Bugün fen’nin ulaştığı nokta da fezaların sonsuz olduğunu göstermektedir.

Güneşin ışığı bizim küremize sekiz on dakika içinde geldiği halde uzayda öyle yıldızlar var ki, ışıkları bizlere binlerce sene içinde ancak gelip kavuşabiliyor. Artık uzayın genişliğini kâinatın büyüklüğünü düşünerek Yüce Yaratıcımız için kulluk secdesine kapanmalıyız.

134. Öyle takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkda da infakta bulunurlar. Ve öfkeyi yutan ve insanların kusurlarını affeden kimselerdir. Allah Teâlâ’da ihsan edenleri sever.

134. (Öyle) kendileri için cennetler hazırlanmış olan (takvâ sahipleri ki) onlar (bollukta da) servet ve zenginliğe sahip oldukları zaman da (darlıkta da) ihtiyaçlı bulundukları zamanda da Allah Teâlâ’nın rızâsı için fakirlere, mücahitlere (infakta bulunurlar.) Çok olsun, az olsun ellerinden gelen yardımı cihad uğrunda sarf etmekten geri durmazlar. Ve onlar öyle faiz yoluyla, garımeşru vasıtalar ile servet eldeedip de onu gayrimeşru şekilde sarfetmek günahını istemezler.

(Ve) onlar, o takvâ sâhibi zatlar, (öfkeyi yutan) hiddetlerine, gazaplarına mağlûp olmayıp bunları hazineden ve (insanların kusurlarını affeden) cezayı hak etmiş müstehık olanlar hakkında ceza tatbikini terkeden şerefli ve affedici (kimselerdir) ne güzel ahlâk!. Ne büyük lûtf ve ihsan. (Allah Teâlâ da ihsan edenleri sever) Artık şüphe yok ki, o gibi ihsan edici kullarını da sever, onları cennetlerine kavuşturur.

135. Ve öyle zatlar ki, bir büyük günah yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah Teâlâ’yı zikirederler, hemen günahları için istiğfarda bulunurlar. Ve kimdir Allah Teâlâ’dan başka günahları bağışlayan? Ve onlar yaptıklarında bile bile israr etmezler.

135. (Ve) öyle cennete ulaşacak (zatlar ki) insanlık hali zina gibi (büyük) fahiş (bir günah yaptıkları veya) nâmahreme şehvetle bakmak gibi (nefislerine zulmettikleri zaman) bu yaptıklarından pişman olarak (Allah Teâlâ’yı zikrederler) Cenâb-ı Hak’kın tehdini, azabını veya yüce hakkını düşünürler ve (hemen günahları için istiğfarda bulunurlar.) Cenâb-ı Hak’kın af ve merhametine sığınırlar.

Zaten bundan başka ne çare bulunabilir (Ve kimdir Allah Teâlâ’dan başka günahları bağışlayan?) öyleyse ondan başka kime sığınılabilir? (Ve onlar yaptıklarında) o çirkin, zalimce hareketlerinde (bile bile israr etmezler) belki öyle istiğfarda bulunarak Allah’ın affına kavuşmak isterler. Onlar o yaptıkları kötülüklerinin çirkinliğini, gayrimeşru olduğunu bildikleri halde onlara devam edip durmazlar.

136. İşte onların mükâfatları bağışlanmadır. Ve altlarından ırmaklar akar cennetlerdir. Onlar orada ebedî kalıcılardır. Ve ne güzeldir böyle amel edenlerin mükâfatı!.

136. (İşte onların) o iki zümrenin yâni: İnfakta, afv ve ikramda bulunan ve Cenab’ı Hak’ki zikrederek tevbe ve istiğfar edenzatların (mükâfatları bağışlanmadır) onlar hakkında ilâhî mağfiretin tecelli etmesidir. (Ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir) o cennet bahçelerinde nice büyük nimetlere kavuşmaktır. Bununla beraber (onlar orada) o cennetlerde (ebedî) bir halde (kalıcılardır) oradan bir daha çıkarılmayacaklardır.

Artık düşünmeli, bu ne büyük nimet!. (Ve ne güzeldir böyle amel edenlerin) üzerlerine düşen dinî ve dünyevî vazifeleri güzelce yerine getirenlerin şu ilâhî mağfirete ve cennetlere kavuşmaktan ibaret olan (mükâfatı) Cenâb-ı Hak cümlemize böyle bir mükâfat ihsan buyursun âmin!. Bir hadisi şerifte beyan olunduğu üzere günahtan tevbe eden, hiç günah işlememiş kimse gibidir. Binaenaleyh insanlar günahlardan uzak olamazlar, elverir ki, bunun kötülüğünü düşünerek derhal tevbe ve istiğfarda bulunsunlar.

§ Bu mübârek âyetler de cennetin sakınanlar, günahlarında ısrar etmeyip tevbe ve istiğfar edenler için hazırlanmış olduğu bildiriliyor. Yâni: Buraya asıl lâik olanlar onlardır. Yoksa bundan dolayı cennete, günahlarından tevbe etmeksizin ölen müslümanların giremiyeceği lâzım gelmez. Nitekim cehennemin kâfirler için ortaya konulmuş olması da cehenneme hiçbir mü’minin girmeyeceğini gerektirmez. Belki cehennem, asıl kâfirler için ebedî bir azap yurdudur. Günahkâr mü’minlerin cehenneme girecekleri ise geçici bir zaman içindir, sonra yine oradan kurtulup cennete gireceklerdir.

Mutezile âlimlerine göre ise mü’minler, takvâ sahiplerinden, tövbekârlardan ve günahlarında ölünceye kadar ısrar edenlerden ibaret olmak üzere üç tabakaya ayrılır. Bunlardan cennete, takvâ sâhibi ve tövbekâr olanların oluşturdukları tabakadakiler gireceklerdir.

Günahlarında ısrar ederek vefat eden tabaka ehli ise cennete asla giremiyeceklerdir. Bu yanlış bir görüştür. Ehlisünnete göre her müslüman, imân ile ölünce cennete girecekdir. Ancak tövbe etmeksizin günahkâr olarak ölen müslümanlar, Allah’ın dileğine tabidirler. Cenâb-ı Hak bunlardan dilediğini affeder ve dilediğine bir müddet cehennemde azap eder, sonra yine cennete koyar. Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, dilediği kimse için bağışlar. (Nisâ, 4/48) = âyeti kerimesi de bunu göstermektedir.

Şu kadar var ki, hangi şahsın Allah’ın affına uğrayacağı kestirilemez. Binaenaleyh insan daima ilâhî azaptan korkmalıdır, Cenâb-ı Haktan utanmalıdır, nîmete karşı nankörlük edip günah yoluna gitmemelidir. Cehennem azabının bir günlüğü bile en müthiş azaplardan, cezalardan sonsuz derecede fazladır. Artık her mü’min bunları düşünmeli, kendisinden sâdır olan günahlardan dolayı bir an evvel tevbe ve istiğfar etmelidir, İşte asıl ihtiyat ve kurtuluş yolu bundan ibarettir.

137. Muhakkak sizden evvel birçok olaylar gelip geçmiştir. Artık yerde dolaşınız da bakınız ki, yalanlayanların âkibetleri nasıl olmuştur.

137. Bu mübârek âyetler de müslümanları gayrete getirmektedir, İslâmiyet üzere sebatkâr bulundukça nice yüksek başarılara ulaşacaklarını müjdelemektedir. Ve Uhud gazvesinde bazı zatların şehit veya yaralı düştüklerinden dolayı gevşekliğe, hüzün ve kedere düşmelerini tavsiye buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti! (Muhakkak sizden evvel) insanlık âleminde (birçok) tarihî, feci (olaylar gelip geçmiştir) din düşmanları olan nice kavimler bir müddet ihmal edilmişler ise de sonra yakalanıp lâyık oldukları azaplarakavuşturulmuşlardır. İşte Uhud gazvesinde İslâm düşmanlarının bir galibiyet göstermeleri de geçici olmuştur, onlar da bir felâkete uğrayacaklardır.

(Artık) Ey müslümanlar! (Yerde) yer yüzünde, çeşitli ülkelerde (dolaşınız da bakınız ki) Peygamberleri, ilâhî hükümleri (yalanlayanların) hak dine karşı isyan edenlerin (âkibetleri) son günleri (nasıl olmuştur) onlar ne acı felâketlere, mağlûbiyetlere uğramışlardır. Binaenaleyh o gibi din düşmanlarına bir vakte kadar hikmet gereği mühlet verilse de onlar nihayet lâyık oldukları acı âkibetlere kavuşacaklardır. Artık ey müslümanlar!. Siz ümitsizliğe düşmeyiniz, dayanıklığı elden bırakmayınız.

138. İşte bu insanlar için bir açıklamadır ve takvâ sahipleri için de bir hidayettir, bir öğüttür.

138. (İşte bu) Kur’ân’ı Kerim’in geçmiş olaylara ait âyetleri bütün (insanlar için) insanlık âlemi için (bir açıklamadır) evvelce gelip geçmiş inkârcı kavimlerin nasıl helâke uğradıklarına işaret eden bir ifadedir. (Ve) bilhassa (takvâ sahipleri) Hak Teâlâ’dan korkan mütefekkir zatlar (için de) basiretlerinin artmasına vesile olan (bir hidayettir) bir saadet rehberidir ve (bir öğüttür) bir hikmetli öğüttür.

139. Ve gevşeklik göstermeyiniz ve üzüntüye kapılmayınız ve siz mü’minler iseniz çok yükselmiş olanlar ancak sizlersiniz…

139. Artık ey ehli imân!. Kur’ân-ı Kerim’in açıklamalarına dikkat ediniz, geçmiş ümmetlerin tarihî hayatını düşününüz, Uhud gazvesindeki bazı hadiseleri düşünüp ümitsizliğe düşmeyiniz (ve) düşmanlarınızla savaş hususunda (gevşeklik göstermeyiniz ve) size isabet etmiş olan bazı elem verici olaylardan dolayı (üzüntüye kapılmayınız ve siz mü’minler iseniz) siz kuvvetli bir imâna sahip iseniz veya Cenab’ı Hak’kın size zafer ve galibiyet ihsan edeceğine dair ilâhî vadisini tasdik etmiş iseniz şüphe yok ki (çokyükselmiş olanlar) Allah katında yüce mertebelere ulaşanlar (ancak sizlersiniz) çünkü siz hak üzere bulunmaktasınız, savaşınız Allah içindir. Allah’ın dinini yaymak ve yüceltmek içindir.

Düşmanlarınız ise bâtıla hizmet etmektedirler. Onların savaşları şeytan içindir. Ey müslümanlar sizden şehit olanların makamları cennettir, düşmanlarınızın gidecekleri yerler ise mutlaka cehennemdir. Artık Ey müslümanlar!. Bu yüksek mertebenizi düşününüz, ona göre din uğrunda fedakârlıktan geri durmayınız. Akibet sizin içindir. Nitekim bu ilâhî müjde, asrı saadette ve daha sonra gerçekleşmiş, asırlardan beri hakimiyetten mahrum perişan bir halde yaşayan bir insanlık kitlesi İslâmiyeti kabul eder etmez doğuda ve batıda hakimiyeti elde etmişlerdir.

Bu akibeti vaktiyle müjdelemiş olan Kurân-ı Kerim’in ebedî bir mucize olduğu bu suretle de ortaya çıkmıştır. Binaenaleyh müslümanlar, asla ümitsizliğe düşmemelidirler. İslâm dininin yüksek emirlerine hakkıyla uydukları takdirde birçok nimetlere, ve zaferlere kavuşacaklardır.

140. Eğer size bir yere dokunmuş ise şüphesiz o kavme de onun benzeri bir yara dokunmuştur. Ve o günleri biz insanlar arasında döndürürüz. Ve Allah Teâlâ’nın imân edenleri bilmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Ve Allah Teâlâ zâlimleri sevmez.

140. Bu mübârek âyetler, İslam mücâhitlerini teselli edici olmaktadır, galibiyet ile mağlûbiyetin hikmetlerine işaret etmektedir. Ve din düşmanlarının sonunda kahr ve helâka uğrayacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Ey İslâm mücahitler!!. Uhud gazvesindeki hâdiselerden dolayı ümitsizliğe düşmeyiniz (Eğer size) o savaşta (bir yara) ve benzeri bir şey (dokunmuş ise) bu yalnız size mahsus değildir, (şüphesiz) düşmanınız olan (o) kâfir (kavme de onun) o size dokunan yaranın (benzeri bir yara) ve sairedokunmuştur, onlar da Uhud gazvesinde yaralanmışlardır, onlardan da öldürülenler vardır.

Maamafih daha evvel Bedir gazvesinde böyle felâketlere uğramışlardır. Öyle olduğu halde korkmaksızın yine size saldırmışlardır. O halde Ey müslümanlar!. Sizin için korkmak, kendinizi zayıf sanarak düşmanlarınızdan kaçınmak nasıl uygun olabilir?. (Ve o günleri) öyle zafer, galibiyet, mağlûbiyet devrelerini (biz insanlar arasında döndürürüz) bir gün bir kavim kazanır; veya kaybeder, diğer bir gün de başka bir kavim ya kazanır veya kaybeder, zamanın hadiseleri kavimlerin gâh lehine ve gâh aleyhine olarak meydana gelir. Bu hikmet gereğidir, hikmettir. (Ve) bu gibi muhtelif hâdiselerin meydana gelmesi hem (Allah Teâlâ’nın imân edenleri bilmesi) seçmesi içindir. Çünkü Allah Teâlâya samimi şekilde imân etmiş olanlar, bu gibi hâdiselerin birer hikmet ve menfaat gereği olduğunu düşünerek kuvvetli bir imân sâhibi olduklarını göstermiş olurlar.

Böyle bir imândan mahrum bulunmuş olanlar da ümitsizliğe ve gevşekliğe düşerler, savaşlardan kaçarlar, durumları meydana çıkmış olur. (Ve) bu hâdiselerin böyle muhtelif tarzda meydana gelmesi hem de (sizden) ey müslümanlar!. Allah Teâlâ’nın (şahitler edinmesi içindir) yani sizden bütün milletler hakkında şahadet edecek seçkin bir topluluk meydana getirmek içindir.

Veyahut sizden bazı zatları şahadet şerefine ulaştırması içindir. Velhâsıl, ey İslâm milleti! Meydana gelen ve gelecek galibiyetlerde, mağlûbiyetlerde bu gibi hikmetler, gayeler vardır. Artık aslâ ümitsizliğe düşmeyiniz, icabettikçe cihad meydanına atılmaktan geri durmayınız.

§ İlmî ilâhî (Allah’ın ilmi): Malumdur ki. Allah Teâlâ hazretleri ilim sıfatiyle muttasıftır. O bilendir, gaybların bilicisidir. Onun ilmî ezelîdir, ebedîdir. Her hadiseyi vukuundan evvel de, sonra da hakkıyla bilir. Onun ilminde değişme ve başkalaşma yoktur. Binaenaleyh bazıâyetlerde

= Allah’ın bilmesi için

= Bilmeniz için

= Allah bilmeden

gibi buyrulması, bazı hâdiseler hakkında Allah’ın ilminin ortaya çıkması içindir. Yoksa o hadiselerin meydana gelme zamanına ait olduğunu göstermek için değildir. Onun ezelî ilmi, bu hadiseleri vukuundan evvel de içermektedir. Binaenaleyh böyle istikbal siğasıyla beyan buyrulmasında şu gibi mânâlar vardır:

1 – Bu ilimden maksat ayırdetmektir. Yani: Cenâb-ı Hak, temiz olan kulları ile temiz olmayanları ayrılsınlar, seçilsinler diye öyle bir kısım hadiseleri meydana getirir. Yoksa Cenâb-ı Hak, o kullarının ne durumda olduklarını ezelî ilmi ile zaten bilir.

2 – Bu ilimden maksat, bunun gereği olan mükâfat ve cezadır. Yani Yüce Allah bu tür hadiseleri meydana getirir ki, onların hikmet gereği olduklarını bilip inancını değiştirmeyen müslüman kullarını mükâfata kavuştursun, aksini yapanları da cezaya uğratsın.

3 – Bu ilimden maksat, Allah’ın ezelî ilme bildiği şeylerdir. Bu bir mecazdır. Nitekim kudret kelimesi de bir mecaz olarak makdûr yani takdir edilen şey, yerinde kullanılır. Binaenaleyh bir şeyi Cenâb-ı Hak bilsin demek, o şey Cenâb-ı Hak’kın malûmu bulunsun demektir. Gerçekte Allah’ın ilminde yenilenme, çoğalma ve sonradan olma düşünülemez. Belki malumat yani bilinenler yenilenir, sonradan meydana gelir, sonra yine yokluğa dönebilir.

4 – Bu ilimden maksat, Cenab’ı Hak’kın velilerinin bilmesi demektir. Cenâb-ı Hak öylegarip, muazzam hâdiseler vücude getirir ki, bunları hakikî ve basiretli mü’minler gördükçe kalblerinde imân nuru parlamaya başlar, Allah’ın yüceliğini tefekküre dalarak manevî zevke kavuşurlar.

Binaenaleyh böyle bir ilim, yüceliğinden dolayı Cenâb-ı Hak’ka isnâd buyrulmuştur. Kasacası: Allah Teâlâ âlemin bütün hâdiselerin! vukuundan evvel de, sonra da bilir. Mutezileden Hişam İbnül Hakem’in bu husustaki görüşü, bâtıldır. Ona göre Cenâb-ı Hak, hadiseleri vukuundan evvel değil, vukuundan itibaren bilir. Halbuki bütün kelâm âlimleri, bütün aklî deliller onun bu iddiasına muhaliftir. Cenab’ı Hak bütün hadiseleri vukuundan evvel de bilir. Onun ilminde sonradan olma değişme ve başkalaşma hâşâ cereyan etmez.

141. Ve Allah Teâlâ imân edenleri seçmesi ve kâfirleri helâk eylemesi içindir.

141. (Ve) öyle muhtelif günlerin, hâdiselerin insanlar arasında dönüp dolaşması bir de (Allah Teâlâ imân edenleri seçmesi) onları kendilerine isabet eden belâlar sebebiyle günahlardan tertemiz kılması içindir. (Ve kâfirleri) de (helâk eylemesi içindir) bilâhare onları da, onların eserlerini de yok edip kendilerini cehennem azabına kavuşturması hikmetine dayanmaktadır. Binaenaleyh: Kâinatın yaratıcısının her yarattığı şey bir hikmet ve fayda gereğidir.

142. Yoksa cennete girivereceğinizi mi sanıverdiniz? Allah Teâlâ sizden cihad edenleri ayırd etmedikçe ve sabredenleri belli buyurmadıkça.

142. Bu mübârek âyetler. Bedir muharebesinde bulunmadıklarından dolayı üzülen bazı müslümanların bilâhare Uhud gazvesinde sebat ederek sevaba ulaşıp, üzüntüden kurtulmaları lâzım gelirken bu Uhud gazvesinden kaçındıkları için haklarında bir kınamayı içermektedir. Şöyle ki: Ey Uhud gazvesinde yenilmiş olan İslâm erleri! Siz(yoksa) bir nîmet yurdu, keramet yurdu bir darı keramet olan (cennete) öyle kolaylıkla hemen (girivereceğinizi mi sanıverdiniz?) Elbette onu sanıvermemişsinizdir.

(Allah Teâlâ sizden cihad edenleri) kulları arasında (ayırd) edip davalarında sadık olduklarını izhar (etmedikçe ve) savaş sahasında düşmanlarına karşı (sabır) ve sebat (edenleri belli) seçkin (buyurmadıkça) evet… Siz hak yolunda öyle bir fedakârlıkta bulunmadıkça cennete girivermeğe lâyık olduğunuzu sanıvermezsiniz. Binaenaleyh Allah’ın emrine uyup, Yüce Peygamber’e hakkiyle bağlanarak din uğrunda fedakârlıktan kaçınmayınız ki, cennete girmeye lâyık olasınız.

143. Andolsun ki, siz ölümü onunla karşılaşmadan evvel temenni ediyordunuz. İşte siz bekleyip durduğunuz halde onu görüverdiniz.

143. Ey Bedir gazvesinde hazır bulunmamış olan İslâm erleri! (Andolsun ki) yüce varlığıma yemin ederim ki: (Siz ölümü) ölüme sebep olabilen savaşı, Bedir gazvesi gibi bir hadiseyi (onunla) öyle bir cihad ile (karşılamadan) ondaki zorlukları, fedakârlığı görmeden (evvel temenni ediyordunuz) tâ ki siz de o Bedir mücahitleri gibi sevaba, mükâfata erişesiniz (işte sız) öyle bir cihadı (bekleyip durduğunuz halde) arzunuz doğrultusunda (onu) o cihadı, o Uhud gazvesini bakıp (görüverdiniz) savaş için orada hazır bulundunuz.

Artık ne için arzunuza aykırı hareket ettiniz? Ne için savaştan korkup kaçıverdiniz? Kısacası: İnsan, sabırlı, ve kudretli olmalıdır. Hayırlı işlerde sebat etmelidir. Hak yolunda fedakârlıktan kaçınmamalıdır, fâni bir hayat için ebedî bir saadeti terk etmemelidir. Cenab’ı Hak’kın cennetine, ve Allah’a ulaşmak için icabettikçe her türlü fedakârlıklarda bulunmalıdır.

144. Ve Muhammed de ancak bir peygamberdir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölse veya öldürülse sizgerisin geriye mi dönüvereceksiniz? Ve her kim gerisin geriye dönerse elbette Allah Teâlâ’ya hiçbir zarar vermiş olamaz. Ve Allah Teâlâ şükredenlere mükâfat verecektir.

144. Bu âyeti kerime de Uhud gazvesindeki yenilgiye sebebiyet vermiş olan bir kısım İslâm erleri hakkında bir kınamayı içermektedir ve bütün müslümanlar için uyanışa vesile olacak bir hakikati bildirmektedir. Şöyle ki: Ey bütün müslümanlar!. Ve ey Uhud gazvesinde bulunmuş olan İslâm mücahitler!!. Malumdur ki, bütün insanlar bu dünyada geçici bir zaman için yaşarlar, sonra da âhiret âlemine çıkar giderler. Binaenaleyh Hz. Muhammed de bir mübârek insandır.

(Ve Muhammed de ancak bir Peygamberdir) Peygamberlik vazifesine ve şerefine sahiptir. Yoksa ilahlık sıfatına sahip ve ölümden kurtulmuş değildir. (Ondan evvel de) Hz. Muhammed’den önce de nice (peygamberler gelip geçmiştir) Hz. Adem’den Hz. Muhammed’in zamanına kadar dünyaya gelmiş olan bütün peygamberler bilahara vefat edip ebediyet âlemine göç eylemişlerdir.

Böyle bir âkıbet, yalnız Hz. Muhamed’e mahsus değildir. Binaenaleyh (eğer o) Hz. Muhammed de vakti gelip te (ölse veya) faraza düşmanları tarafından (öldürülse siz) ümitsizliğe düşerek (gerisin geriye mi dönüvereceksiniz?) Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun dinden mi döneceksiniz? Cahiliyet haline mi geri gideceksiniz? Böyle bir hareket hiç caiz makul, sizlere lâyık olur mu?.

(Ve) bununla beraber (her kim gerisin geriye dönerse) tekrar küfür ve şirke dönerse kendisinin zararına, helâkına, hizmet etmiş olur. (Elbette Allah Teâlâ’ya hiç bir zarar vermiş olamaz). Cenâb-ı Hak kimsenin imanına hâşâ muhtaç değildir. İmândan mahrum kalan, küfür ve inkâr halinde yaşayan kimseler kendilerini zararlara, felâketlere düşürmüş olurlar. (Ve Allah Teâlâ) kerimdir râhimdir. Sırf ilâhî yardımının gereği olmak üzere (şükredenlere) elde ettikleri imânın değerini bilip Cenâb-ı Hak’kaşükürlerini arz edenlere dünyada da, âhirette de (mükâfat verecektir). Artık aklı başında olan bir insan, bunu düşünmelidir. Cenâb-ı Hak’kın mükâfatına kavuşmayı en yüce bir gaye bilmelidir.

Bunun aksine hareket edenler kendilerini ebedî felâketlere uğratmış olurlar. Evet!. Cenâb-ı Hak’kın hiç bir kimseye ihtiyacı yoktur. Fakat maddî ve mânevî nice ihtiyaçlar içinde yaşayan insanlar, kendi hayatlarını, kendi istikballerini düşünmeli, İslâmiyet nîmetinin değerini bilmeli, o sayede istikballerini temin etmiş bulunmalıdırlar. Bundan başka kurtuluş çaresi yoktur.

Artık Uhud gazvesinde Rasûli Ekrem’in şehit düştüğüne dair düşmanların uydurma şayialarına bakıp da cihad meydanından ayrılmış olan bir kısım İslâm erlerinin bu hareketleri de elbette uygun değildir. Bilâkis Rasûli Ekrem Efendimiz şehit düşmüş olsa idi yine İslâm mücahitlerinin Allah yolunda cihada devam etmeleri lâzım gelirdi. Nitekim ashabı kiramdan Enes ibni Nadr böyle hareket etmiş “Rasûli Ekrem şehit düştü ise Rabbi bâkidir; dini yaşamaktadır” diyerek şehit oluncaya kadar düşmanlara kılıncı ile saldırıp durmuştur.

Ve yine vaktiyle birçok peygamberler vefat etmiş oldukları halde bir kısım ümmetleri onların izlerini takip edip durmuşlardır, geri dönmemişlerdir. Allah’a hamd olsun ki İslâm milleti peygamberin vefatından beri asırlarca dini İslâm’a sarılarak müslümanlıklarını muhafazaya çalışmışlardır. Bunun aksine hareket, müslümanlar için bir felâkettir, bir ebedî helâktir. Cenab’ı Hak cümlemizi uyanıklıktan ayırmasın, âmin…

145. Ve hiç bir kimse için Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça ölmek yoktur. O vadesi tâyin edilmiş bir yazıdır. Ve her kim dünya menfaatini dilerse ona ondan veririz. Ve kim âhiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Ve şükredenleri elbette mükâfatlandıracağız.

145. Bu âyeti kerime de takdir edilen şey herne ise mutlaka meydana geleceğini, binaenaleyh savaştan kaçmanın böyle takdir edilen bir şeye mânî olamıyacağını göstermektedir. Şöyle ki: Bütün tabiat olayları Cenâb-ı Hak’kın kazasına ve kaderine tabidir.

Hiçbir hâdise kendi kendine meydana gelemez. (Ve hiç bir kimse için Allah Teâlâ’nın izni) kazası, dilemesi, ruhları alması için ölüm meleğine müsaadesi (olmadıkça ölmek yoktur) öyle muharebe meydanına atılmakla vesaire ile hemen ölüneceğine hükmedilemez. (O) ölüm (vadesi) vukua geleceği zaman (tâyin edilmiş) levhımahfuzda tesbit olunmuş (bir yazıdır) Cenâb-ı Hak bunu belirli bir vakte tahsis buyurmuştur, herksin ömür müddeti yazılmış bulunmaktadır. Binaenaleyh muharebede sebat etmek herhalde ölüme sebep olamaz. Muhârebeden kaçınmak da insanı herhalde ölümden kurtaramaz.

(Ve her kim) yaptıkları işler karşılığında (dünya menfaati) dünyevî meyveleri (dilerse ona) o kimseye (ondan) o dilediği dünyevî menfaatten takdir edilen miktarı (veririz) onu o menfaatten hikmet ve fayda gereğince faydalanırız. (Ve) her (kim de) kendi amelleri karşılığında (âhiret sevabını) sonsuz olan uhrevî mükâfatı (isterse ona da ondan) o uhrevî sevaptan, mükâfattan büyük bir miktar (veririz.)

Onu bu hayırlı arzusuna kavuştururuz. (Ve şükredenleri de) kavuştukları nîmetlere karşı şükran vazifesini yerine getirenleri de (elbette mükâfatlandıracağız.) Binaenaleyh insan daima en hayırlı şeyleri temenni etmelidir, o uğurda çalışmalıdır ve kavuştuğu nîmetlerden dolayı da Cenâb-ı Hak’ka hamd ve şükür edip durmalıdır. Ebedî mükâfatlara ulaşmak için bundan başka yol yoktur.

§ Bu âyeti kerime de Uhud gazvesinde ganimete ulaşmak için muhafaza etmekle görevlendirildikleri noktayı terketmiş olan bir kısım İslâm erleri hakkında nâzil olmuştur.

146. Ve nice peygamberler ile beraber birçok âlimler, savaşta bulundular da Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden dolayı ne gevşediler ne zaafa düştüler, ne de baş eğdiler. Allah Teâlâ ise sabredenleri sever.

146. Bu mübârek âyetler de Uhud gazvesinde bozguna uğramış olan bir kısım İslâm erlerine ve bütün İslâm mücahitlerine geçmiş peygamberlerin ve onların ashabının cihad meydanlarındaki sabr ve sebatlarını, dua ve niyazlarını ve bunun meyvesi olarak ulaştıktan büyük muvaffakiyetler! uyulması gereken örnek bir davranış ve bir teşvik vesilesi olmak üzere açıklamaktadır.

Şöyle ki: (Ve) geçmiş peygamberlerden (nice peygamberler) ve onlar (ile beraber birçok âlimler) o peygamberlerin ashabından bulunan ve kendilerine rebbaniyyûn denilen bir nice hayırlı, takvâ sâhibi ve fakih zatlar veya bir çok cemaat (savaşta bulundular ve Allah yolunda) Allah’ın dini uğrunda kendilerine isabet eden yara ve öldürülme gibi (şeylerden dolayı ne) korkup, usanıp (gevşediler ne de) bu mücadele yüzünden (zaafa düştüler ne de) düşmanlarına karşı tembellik gösterip (baş eğdiler) onlar cihat meydanlarında sabır ve sebat göstererek Allah’ın ismini yüceltmeye çalışıp durdular. (Allah Teâlâ ise) öyle hak yolunda (sabır) ve sebat (edenleri sever) mükâfatlara ulaştırır.

147. Ve onların sözleri başka değil, şöyle demekten ibaretti. Ey Rabbimiz! Bizim için günahlarımızı ve işlerimizdeki israflarımızı mağfiret buyur ve ayaklarımızı sabit kıl ve bizlere kâfirler gürûhu üzerine zafer ver.

147. (Ve onların) o muhterem peygamberlerle birlikte savaşlarda bulunan âlimlerin, seçkin topluluğun cihat zamanlarındaki (sözleri) temennileri, niyazları (başka değil, şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz!.) Ey Yaratıcımız! Varlığımızın terbiyecisi, Yüce Rabbimiz; (bizim için günahlarımızı) seninemirlerine muhalif hareketlerimizi (ve işlerimizdeki israflarımızı) haddi aşmış olmamızı (mağfiret buyur) affet ve ört (ve ayaklarımızı) cihad meydanında, senin dinin uğrunda (sabit) kuvvetli ve dayanıklı (kıl ve bizlere) o kendileriyle savaşta bulunduğumuz (kâfirler gürûhu üzerine zafer ver) bizleri din düşmanları üzerine galip kıl, ey bilen ve hikmet sâhibi olan Allahımız.

148. Artık Allah Teâlâ da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi. Ve Allah Teâlâ güzel davrananları sever..

148. (Artık Allah Teâlâ da onlara) o peygamberler ile beraber savaş meydanlarına atılıp ta devam ve sebatta bulunan, ve Cenab’ı Hak’ka sığınarak dua ve niyazda bulunmuş olan zatlara (hem dünya nîmetini) verdi, onları zafere, ganimete, şeref ve şana ulaştırdı. (Hem de) onlara (âhiret sevabının güzelliğini verdi) onları cennete koyup, ilâhî lütuflarına kavuşturdu.

Çünkü onlar din uğrunda öyle fedakârlıklarda bulundular, Allah yolunda mallarını, canlarını feda ederek infak ve ihsanda bulundular. Allah Teâlâ ise öyle mücahitleri korur. (Ve Allah Teâlâ) öyle (güzel davrananlar! sever) onları öyle sevaplara, nimetlere ulaştırır. Kısacası: Ey müslüman topluluğu! Vaktiyle savaşlarda bulunan peygamberlerini emirleri dairesinde hareket eden bir muhterem cemaat, böyle sabır ve sebat göstermiş dua ve niyazda bulunmuş Allah’ın yardımlarına kavuşmuş, dünya ve âhiret nimetlerini, mükafatlarını elde etmişlerdir. Artık sizler de o muhterem zatları örnek edininiz, Allah yolunda fedakârlıktan ayrılmayınız, maddî ve mânevî nîmetlere kavuşunuz…

149. Ey imân edenler! Eğer kâfir olanlara itaat ederseniz sizi gerisin geriye çevirirler. Artık büyük zararlara uğramış olduğunuz halde geri dönmüş olursunuz.

149. Bu mübârek âyetler de Uhud gazvesindeki mücahitlere ve bütün müslümanlara hakikî yardımcı ve destekçiyi bildirmekte, düşmanların sözlerine aldananların en müthiş bir âkibete uğrayacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) ey İslâm dini ile vasıflanmış olan zatlar!.

(Eğer kâfir olanlara) Yahudî ve hıristiyanlara veya münafıklara (itaat ederseniz) onların sözlerini tutar, aldatmalarına kapılırsanız (sizi gerisin geriye) küfre, sapıklığa (çevirirler). Sizi İslâmiyet nimetinden mahrum bırakırlar. (Artık) dünyada da âhirette de (büyük zararlara uğramış olduğunuz halde geri dönmüş) dinden çıkmış (olursunuz). Evet… Din düşmanlarının sözlerine aldananlar dünyada da, âhirette de zarara, hüsrana uğramış olurlar. Bir kere bunlar dünyada düşmanlarına boyun eğmiş onlara ihtiyaçlarını arzetmiş olurlar ki, bu en büyük dünyevî bir zarardır, bir hüsrandır.

Sonra bunlar âhirette de sevaptan mahrum, ilâhî azaba uğramış olurlar ki, bu da en büyük uhrevî bir zarardır, bir hüsrandır. O halde aklı başında olan bir müslüman, nasıl olur da öyle din düşmanlarının sözlerine aldanır, onların o kötü maksatlarını anlamaz da kendi kutsal değerlerine aykırı hareketlerde bulunur.

Nitekim: Uhud gazvesinde bir takım münafıklar, müslümanlara hitaben “Haydi kardeşlerinize dönünüz, onların dinine giriniz, eğer Muhammed -Aleyhisselâm- peygamber olsaydı öldürülmezdi” demişlerdi. Bu aldatmalar yüzünden de bir dağılma yüz göstermişti. Artık bizim için dost olanlar ile olmayanları tanımak lâzım değil midir?

150. Hayır. Sizin mevlânız Allah Teâlâ’dır. Ve o yardımcıların en hayırlısıdır.

150. (Hayır).. O din düşmanlarının sözleri, özleri doğru değildir. Onlara itaat etmek aslâ uygun olamaz. Öyle bir itaat, felâkete sebeptir. Ey müslümanlar!. Dostunuz iledüşmanınızı tanıyınız. Şüphe yok ki: (Sizin mevlânız) sizin yardımcınız, sizin koruyucunuz ancak (Allah Teâlâ’dır) artık yalnız ona sığınınız, yalnız onun hükümlerine uyunuz (ve) biliniz ki, (o) Yüce Yaratıcısı (yardımcıların en hayırlısıdır) artık yalnız ona sığınınız, yalnız ondan zafer ve yardım bekleyiniz.

Evet… Bir nice münafıklar, haktan yana görünüyorlar. Hayrı tavsiye edici bir tavır alıyorlar, kendi haince maksatlarını temin etmek için bin türlü hilelere baş vuruyorlar. Hakikî dost ile düşmanı ayırmaya kudreti olmayan gafiller de onların bu sözlerine aldanıyorlar, kendi kutsî varlıklarını tehlikelere düşürmüş oluyorlar da bundan haberleri bile olmuyor.

Fakat hak ve hakikati idrâk eden zatlar, öyle düşmanların haince sözlerine aldanmazlar, İslâmiyete dört elleriyle sarılırlar, Cenâb-ı Hak’ka sığınırlar. Onu yardımcı ve destekçi bilerek ebedî istikballerini kazanmaya muvaffak olurlar. İşte hakikî bahtiyarlık, ebedî saadet bundan ibarettir.

151. Hakkında Cenab’ı Allah’ın hiç bir delil indirmemiş olduğu şeyleri ona ortak tanıdıklarından dolayı kâfirlerin kalplerine yakında korku düşüreceğiz. Onların gidecekleri yer cehennemdir. O zalimlerin duracakları yer ne kadar fenâdır.

151. Bu âyeti kerime de Uhud gazvesinde Cenab’ı Hak’kın düşmanların kalplerine, korku ve dehşet salarak müslümanları korumuş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Kendilerine ibâdetin caiz olduğu (hakkında Cenâb-ı Allah’ın hiçbir delil) hiç bir bürhan (indirmemiş olduğu) kendilerine ibâdetin, tapınmanın câiz olduğunu peygamberlerini ve kitaplarını vasıtasiyle bildirmemiş bulunduğu (şeyleri) putları (ona) Cenab’ı Hak’ka (ortak tanıdıklarından dolayı) onların o küfr ve şirkleri sebebiyle (kâfirlerin) Uhud gazvesinde müslümanlara saldırmış olan müşriklerin (kalblerine yakında) daha savaş meydanındantamamen ayrılmadan (korku düşüreceğiz) onlar müslümanlara karşı tekrar hücuma cesaret edemiyeceklerdir.

Nitekim öyle de olmuştur. Evet… Uhud gazvesinde müslümanlar, peygamberin emrine muhalefetin bir cezası olmak üzere bozguna uğramışlardı. Harp meydanı düşmanlara kalmıştı, müslümanlar üzerine saldıracak olsalardı görünüşe göre büyük bir galibiyet temin edebileceklerdi.

Vaziyet müslümanlar için pek nâzik idi. Fakat Cenâb-ı Hak lütfetti, düşmanların kalblerine korku düşüreceğini muhterem Habibine müjdeledi. Bu hakikat hemen tecelli etti.

Şöyle ki: Cenab’ı Hak onların kalblerine korku düşürdü, müslümanları takibe cesaret edemediler, kaçıp Mekke’ye gittiler. (onların) o kâfirlerin bu küfürleri yüzünden asıl (gidecekleri yer cehennemdir) onlar ebedî selâmetten mahrumdurlar, (o zalimlerin) öyle Cenâb-ı Hak’ka ortak koşarak nefislerine zulmetmiş olan din düşmanlarının (duracakları yer) ebedî ikametgâhları (ne kadar fenâdır) ne kadar ateşli bir mahaldir, ne ebedî bir ceza yurdudur!. Elbette küfrü imâna tercih edenlerin, Allah’ın dinine, peygamberine karşı cephe alanların âkibetleri bundan başka olamaz.

152. And olsun ki, Allah Teâlâ size olan vaâdini yerine getirdi. O zamanki, onları Cenab’ı Hak’kın izniyle kesip doğruyordunuz. Ta ki o sevdiğinizi size gösterdikten sonra siz isyan ettiniz, yılgınlık gösterdiniz, emîrde tartışmaya kalkıştınız, içinizden kimi dünyayı istiyordu ve sizden kimi de ahreti istiyordu. Sonra sizi imtihan etmek için onlardan çevirdi ve mamafih sizi af buyurdu ve Allah Teâlâ mü’minler üzerine lütuf sahibidir.

152. Bu âyeti kerime Uhud gazvesinde müslümanlar için vadedilen yardımın daha başlangıçta geldiğini, bilahara yüz gösteren bozgunun da emre muhalefetin bir neticesiolduğunu bildirmektedir. Ashabı kiram bozguna uğramış bir halde Uhud gazvesinden Medine’i Münevvereye dönünce bazı kimseler demişler ki: Bu hal bize nereden isabet etti? Halbuki, Allah Teâlâ bize yardım vaad buyurmuştu.

Bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olmuştur. İşte bu hakikat şöyle beyan buyuruluyor: Yüce Varlığa (and olsun ki. Allah Teâlâ) sözünde sadıktır. (Size) olan (vaadini) de. Uhud gazvesinde yardıma kavuşacağınıza dair olan müjdesini de (yerine getirdi) bu ilâhî müjde de tecelli etti. (O zaman ki) savaş meydanında (onları) o düşmanlarınızı (Cenâb-ı Hakkın izniyle) onun emriyle, yardımıyla (kesip doğruyordunuz). Büyük kahramanlıklar gösteriyordunuz. İşte o vadedilen yardım, bu şekilde ortaya çıkmış bulunuyordu.

(Ta ki o sevdiğinizi) o vadedilen yardım, galibiyeti Cenab’ı Hak (size gösterdikten sonra siz) bunun şükrünü yerine getirmek için Peygamber’in emrine tamamen uymanız lâzım gelirken bilâkis (isyan ettiniz) o emre muhalefette bulundunuz. Savaştan (yılgınlık gösterdiniz, emîrde) Rasûli Ekrem’in:

Yerinizden ayrılmayın diye yapmış olduğu tenbih hususunda (tartışmaya kalkıştınız) düşmanlarınız bozguna uğrayınca kiminiz peygamberin emrine uyarak yerlerinizden ayrılmadınız, kiminiz de artık yardım geldi diye korumakla görevli olduğunuz noktadan ayrıldınız. (İçinizden kimi) ganîmet sevdasiyle bulunduğu merkezi terketti, (dünyayı istiyordu) bir an evvel ganîmete ulaşmak arzusunda idi (ve sizden kimi de âhireti istiyordu) mânevî mükâfata kavuşmak için peygamberin emrine riayet ediyor, bulunduğu noktadan ayrılmıyordu.

Nitekim ashabı Kiramdan Abdullah ibni Cübeyr, beraberindeki on kadar zat ile beraber şehit oluncaya kadar bulundukları noktadan ayrılmamışlardı. İşte ey müslümanlar!.

Sizin bu galib gelme durumunuzdan (sonra) dır ki, Cenab’ı Hak (sizi imtihan etmek için) içinizden ihlâslı olanlar ileolmayanları meydana çıkarmak için sizi (onlardan) o düşmanlardan (çevirdi) onlara karşı sizi bozguna uğramış bir vaziyete soktu, ta ki böyle bir vaziyetin sebep ve hikmetini takdir edenler ile etmeyenler meydana çıksın, Resulûllah’ın emir ve tavsiyelerine uyup ve uymamanın neticeleri anlaşılsın. (Ve maamafih) ey müslümanlar!.

Cenâb-ı Hak affedicidir, merhametlidir. Rasûli Ekrem’in emrine olan muhalef etten dolayı sizi sorumlu tutmayacaktır. (Sizi) lütfuyla (af buyurdu ve) ey müslümanlar!.

(Allah Teâlâ mü’minler üzerine lütuf sahibidir) onların hakkında böyle af ve keremi tecelli eder ve onların uğrayacakları bir bozgun, bir meşakkat da haklarında bir imtihandır ki, o da onlar için bir rahmettir, bir sevap ve nîmet vesilesidir. Elverir ki, Allah’ın takdirine rıza gösterilsin, Peygamber’in emrine kasten muhalefet edilmesin.

153. O vakit ki, siz uzaklaşıyordunuz ve hiç bir kimseye dönüp bakmıyordunuz. Peygamber ise sizleri arkanızdan çağırıyordu. Artık Allah Teâlâ sizleri gam üstüne gam ile cezalandırdı. Ta ki hem elinizden giden şeylerden ve hem de sizlere isabet eden şeylerden dolayı üzülmeyesiniz. Ve Allah Teâlâ yaptığınız şeylerden haberdardır.

153. Bu âyeti kerime, Uhud gazvesinde emre muhalefet eden bir kısım İslâm erlerinin uğramış oldukları çeşitli durumları ve affa kavuştuklarını göstermektedir.

Şöyle ki Ey Uhud gazileri!. Hakkınızda ilâhî af (o vakit) ortaya çıkmıştı (ki, siz) savaş meydanından kaçarak (uzaklaşıyordunuz) dağlara çekilmeğe çalışıyordunuz (ve hiç bir kimseye dönüp bakmıyordunuz) hep kendinizi kurtarmakla meşgul bulunuyordunuz. (Peygamber) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (ise sizleri arkanızdan çağırıyordu) Ey Allah’ın kulları!. Ey Allah’ın kulları!. Bana geliniz, ben Allah’ın Resûlüyüm, kim bana dönerse ona cennetvardır diyordu.

(Artık Allah Teâlâ sizleri) bir uyanma vesilesi, bir af ve mağfiret sebebi olmak için (gam üstüne gam ile cezalandırdı) çeşit çeşit kederlere uğradınız. Meselâ: O sırada düşmanların galip görülmesi bir gamdı, Resulûllah’ın emrine muhalefet bir gamdı, Peygamberimizin yaralanması, şehit olduğunun yayılması bir muazzam gamdı, tövbekâr olabilmek için bozgunu bırakıp tekrar savaş meydanına atılmak endişesi bir gam idi. Böyle büyük gamlara uğramak da ilâhî affın gelmesine bir vesile teşkil etmiş bulunuyordu.

(Ta ki) sizler ey müslüman gaziler! (Hem elinizden çıkan şeylerden) ganimet mallarından ve saireden dolayı hüzün ve kedere düşmeyesiniz (ve hem de sizlere isabet eden şeylerden) öldürülmek ve bozguna uğramak gibi felâketlerden dolayı (üzülmeyesiniz) ilâhî affa uğramayı en büyük bir nîmet bilip onunla teselli olasınız (Ve Allah Teâlâ yaptığınız şeylerden) bütün hareketlerinizden, maksatlarınızdan (haberdardır) artık daima basiret sâhibi bulunur, Allah’ın takdirine razı olup Peygamber’in emrine boyun eğerseniz daima Rabbinizin af ve lütfuna ulaşmış olursunuz.

154. Sonra o gamın ardından üzerinize bir emniyet, hafif bir uyku indirdi ki, sizden bir gurubu örtüp kaplayıverdi. Sizden bir gurubu da nefisleri kaygıya düşürmüştür Allah Teâlâ’ya karşı cahilliye zannı gibi hakka muhalif bir zanda bulunuyorlardı. Diyorlardı ki: Bize bu emirden bir şey var mıdır? De ki: Şüphesiz emrin hepsi de Allah’ındır. Onlar sana açıklamayacakları şeyleri kendi nefislerinde gizleyiverirler.

Derler ki: Eğer bizim için bu emirden bir şey olsaydı burada öldürülmezdik. De ki: Eğer sizler evlerinizde olsaydınız, üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar yine çıkar, ölüp yatacakları yerlere kadar muhakkak giderlerdi. Ve Allah Teâlâ göğüslerinizin içinde olanı meydana koymak ve kalplerinizde olanı temizlemek için bu hadiseyivücuda getirirdi. Ve Allah Teâlâ göğüslerde bulunanları hakkıyla bilendir.

154. Bu âyeti kerime de Uhud gazvesinde ve İslâm ordusunda bulunan gurupların ruh hallerini göstermekte ve bir kısmının cahilce iddialarına karşı lâzım gelen cevabı vermektedir. Şöyle ki: Ey müslüman topluluğu! (Sonra) Uhud gazvesinde sizi bozguna uğratıp (o) uğramış olduğunuz (gamm) o hüzün ve kederin, perişanlığın (ardından üzerinize) Cenâb-ı Hak (bir emniyet) yani: Düşünceden uzak (hafif bir uyku indirdi ki) o uyku (sizden bir gurubu) hakikaten mü’min, Peygambere tâbi olanları (örtüp kaplayıverdi) artık onlar korku kalmamış gibi bir uyur halde bulundular, vücutları istirahete kavuştu.

Çünkü: Onlar, Rasûli Ekrem’in peygamberliğine kat’î surette inanmışlardı. Cenâb-ı Hak’kın ona ergeç yardım edeceğine kanaat getiriyorlardı. Öyle geçici bir bozgunun müslümanları mahv edemeyeceğini ve köklerinin kazınmasına sebep olamıyacağını biliyorlardı. Artık böyle bir emniyet ve kanaat sayesinde rahat olarak yaşıyorlardı. Maamafih öyle tehlikeli bir zamanda bu zatların böyle korkusuzca uykuya dalıp rahat etmeleri de onlar için mânevî bir mükâfat demekti, Cenab’ı Hak’kın onları hıfzedeceğine dair kuvvetli bir delil mahiyetinde idi. Ey Allah’ın birliğini kabul edenler!.

Aranızda (bir gurubu da) münafık bir topluluğu da (nefisleri kayguya düşürmüştü). Bunlar yalnız kendi nefislerini düşünüyorlardı. Bunlar ne Resûlullah’ı ve ne de onun mübârek ashabını düşünürlerdi. Onlar bu savaşa yalnız ganimete ulaşma arzusu ile gelmişlerdi. Bunu elde edemiyeceklerini anlayınca ümitsizliğe düştüler, büyük bir korkuya tutuldular, kaçıp kendilerini kurtarmak istiyorlardı.

O münafık gurup (Allah Tcâlâ’ya karşı cahiliye) ehlinin bâtıl (zannî gibi hak’ka muhalif bir zanda bulunuyorlardı) Cenâb-ı Hak’kın YücePeygamberine artık yardım etmiyeceğini sanıyorlardı, müslümanlığın yok olacağını zannediyorlardı. Bu münafıklar (diyorlardı ki: Bize bu emirden) düşmanlarımıza galibiyetimize dair (birşey), bir ümit, bir işaret (var mıdır?) ki, biz de zafere kavuşalım. Habibim!

Onlara (de ki: Şüphesiz emrin hepsi de Allahındır) Hakikî şekilde galibiyet Allah içindir ve onun velilleri içindir. Veya hüküm ve kaza Cenab’ı Hak’ka mahsustur, kulları hakkında hikmet ve menfaat gereği ne ise onu meydana getirir ve dilediği şekilde hükmeder. Resûlüm!. (Onlar) o münafıklar (sana açıklayamayacakları şeyleri) müslümanların mağlûp, düşmanlarının galip olmaları hakkındaki kalbî temennilerini (kendi nefislerinde gizleyiverirler) bu temennilerini açığa vurmaya münafıkça hareketleri mâni olur.

O hainler (derler ki:) Hz. Muhammed’in vâd ettiği gibi (eğer bizim için bu emirden) bu yardım ve galibiyetten (bir şey olsaydı) veyahut: Bu harbe iştirâk edip etmemek hususu bizim irademize, arzumuza bırakılmış olsa idi veya müslümanların galibiyeti hakkındaki açıklamalar, doğru bulunsa idi bizler (burada öldürülmezdik) buraya gelip böyle ölüme, ve yenilgiye uğramazdık Yüce Peygamberim!

Onlara (de ki: Eğer siz evlerinizde olsaydınız) böyle savaş için harice çıkmamış bulunsa idiniz, sizden (üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar) ölmeleri takdir edilmiş bulunanlar (yîne) birer sebeple evlerinden (çıkar, ölüp yatacakları yerlere kadar) ölümün pençesine düşerek takdir edilen kabirleri tarafına (muhakkak giderlerdi).

Evet… Allah’ın takdiri değiştirilemez, nice kimseler savaşa iştirâk ederler de ölmezler, nice kimseler de evlerinde ikamet ettikleri halde ölür giderler. (Ve) ey savaş meydanlarına atılanlar! (Allah Teâlâ gögüslerînizin içinde olanı) kalblerimzdeki ihlâs ve nifakı (meydana koymak) sizleri imtihana tâbi tutmak (ve kalblerinizde olanı)vesveseleri, şüpheleri giderip (temizlemek için) bu hadiseyi, bu Uhud gazvesindeki vaziyeti meydana getirdi (ve) maamafih (Allah Teâlâ gönüllerde) kalblerde gizli (bulunanları) daha meydana çıkarılmadan evvel de (hakkiyle bilendir) ne büyük bir müjde ve bir tehdit!

Artık ey insanlık kütlesi, ona göre hareket ediniz!. Evet… Şüphe yok ki Allah Teâlâ Hazretleri gaybları bilendir. O her şeyi daha meydana gelmeden evvel de hakkıyla bilir. Kimseyi imtihana hâşâ ihtiyacı yoktur. Ancak herkesin mahiyetini, imân derecesini ve ihlâsını umuma karşı meydana çıkarmak için onları imtihana çeker, onların vaziyetlerini hikmeti gereği başkalarına karşı açığa vurmuş olur. İşte Uhud gazvesindeki ilâhî imtihan da böyle bir fayda ve hikmete dayanmaktadır.

155. Şüphe yok ki, iki ordunun karşılaştığı gün sizden geri dönenler yok mu, onların ayaklarını bazı kazanmış oldukları kusurları sebebiyle şeytan kaydırmak istemiştir. Ve maamafih Allah Teâlâ onları muhakkak affetmiştir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır, halimdir.

155. Bu âyeti kerime, Uhud gazvesindeki yenilgiye bazı kusurların sebebiyet verdiğini bildiriyor. O gibi kusurlardan kaçınılmasına şöylece işaret ediyor. (Şüphe yok ki iki ordunun) Uhud gazvesinde müslüman kuvvetleriyle, müşrik kuvvetlerinin (karşılaştığı gün) Ey müslümanlar!. (Sizden geri dönenler yok mu) ki, İslâm ordusunun ekseriyyetini teşkil ediyorlardı, (onların ayaklarını) o gaza meydanında sebat edip durmaktan (bazı kazanmış oldukları kusurları sebebiyle) meselâ:

Peygamber’in emrine aykırı olarak doğusu terketmeleri, ganîmete hırs göstermeleri gibi günahları yüzünden (şeytan kaydırmak istemiştir) artık şeytanın arzusuna uygun ve vesvese vermesine müsait olan o gibi yakışıksız hareketlerden uzakbulunmalıdır. (Ve maamafih) o zatlar tövbekâr olmuş, özür dilemiş oldukları için (Allah Teâlâ onları muhakkak affetmiştir.)

Günahtan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ) tövbeleri kabul eder, (çok bağışlayandır) günahları af ve setreder (halimdir) kullarının cezalarını acele etmeyip tövbe edebilecekleri kadar kendilerine mühlet ihsân buyurur. Artık kulların üzerlerine düşen vazife odur ki, bu ilâhî lütuf dan dolayı şükür borçlu olduklarını bilip kusurlarından bir an evvel tevbe ederek af dilemiş olsunlar!

156. Ey imân edenler! Kâfir olanlar ve kardeşleri için sefere çıktıkları veya gaziler oldukları zaman, “eğer onlar bizim yanımızda olsalar idi ne ölürlerdi ve ne de öldürülmezlerdi” diyenler gibi olmayınız. Allah Teâlâ onu kalplerinde bir hasret kılmak için yapmıştır. Halbuki Allah Teâlâ yaşatır, öldürür ve Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkıyla görücüdür.

156. Bu mübârek âyetler de müslümanları uyandırmaktadır. Düşmanlarının sözlerine iltifat etmemelerini tenbih etmektedir. Ve Allah yolundaki fedakârlıkların pek büyük bir nîmete, Hak Teâlâya kavuşmaya vesile olacağını bildirmektedir.

Şöyle ki: (Ey imân edenler!) ey hakikî mü’minler!. Siz o (kâfir olanlar ve) nifak veya neseb itibariyle (kardeşleri için) ticaret için veya sair bir iş için (sefere çıktıkları veya gaziler oldukları zaman) vefat edince veya öldürülmüş olunca (eğer onlar bîzim yanımızda olsalardı ne ölürlerdİ ve ne de) başkaları tarafından (öldürülmezlerdi) yaşar dururlardı (diyenler gibi olmayınız) Ey müslümanlar!

Böyle yanlış bir iddiada siz bulunmayınız (Allah Teâlâ onu) o münafıkların bu sözlerini (kalblerinde bir hasret kılmak için yapmıştır) onların böyle Allah’ın takdirine aykırı olan kuruntuları, kendi kendilerinin kalblerini kör eder, kendilerini zarar ve ziyan içinde bırakır ve nice şiddetli üzüntülere uğratmış olur.Bununla beraber onların bu sözlerine müslümanlar iltifat etmeyince de onların o mel’unca çalışma ve gayretleri boşa gider, bundan dolayı kalblerinde hasret, şiddetli bir üzüntü vücude gelir, bu cihetle de zarar ve ziyana uğrarlar. Onların bu lâkırdıları ne kadar yanlıştır!.

(Halbuki, Allah Teâlâ yaşatır ve öldürür) hayat ve ölümde tesir edici olan, O’dur. Yoksa ikamet ve sefer halleri değildir. Cenâb-ı Hak, bazen misafirleri, gaziler! yaşatır, bazen da birçok kimseleri yurtlarında kalıcı oldukları halde öldürür. (Ve Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkiyle görücüdür.) Artık Ey Müslümanlar. Hareketlerinizi ona göre tanzim ediniz, o münafıkların sözlerine bakmayınız. Cenâb-ı Hak sizlere amellerinize göre mükâfat ve ceza verecektir.

157. Ve andolsun ki: Allah Teâlâ’nın yolunda öldürülürseniz veya ölürseniz Allah Teâlâ’dan bir mağfiret ve rahmet, onların topladıkları şeylerden hayırlıdır.

157. (Ve) Ey müslümanlar! (Andolsun ki Allah Teâlâ’nın yolunda) cihad meydanında (öldürülürseniz veya) size ölüm gelip te hak yolunda (ölürseniz) sizin için (Allah Teâlâ’dan bir mağfiret ve rahmet) vardır. Sizin günahlarınızı affeder ve örter ve sırf ilâhî rahmetinin eseri olarak sizi nîmetlere, cennetlere kavuşturur.

Böyle bir mağfiret ve rahmet ise (onların) o yalnız dünya için çalışan gafillerin (topladıkları şeylerden) dünyadaki servet ve zenginlikten elbette pek fazla (hayırlıdır) bunlar fânidir, meşru şekilde elde edilmemiş olursa sâhibi için sorumluluğu, azabı gerektirmektedir. Mağfiret ve rahmet ise ebedî selâmeti temin edecek, ebediyyen ve her şekilde yüceltmeye lâyık birer nîmettir. Artık akıllı zatlar, en fazla bu ebedî nîmeti elde etmeğe çalışırlar, öyle münafıkların sözlerine iltifat etmezler.

158. Ve şüphe yok ki ölseniz de, öldürülseniz de her halde Allah Teâlâ’nın huzurundatoplanacaksınız.

158. (Ve) Ey insanlar!. (Şüphe yok ki) evinizde veya sefer halinde (ölseniz de, öldürülseniz de her halde) ne şekilde hayatı terk etmiş olursanız olunuz (Allah Teâlâ’nın huzurunda toplanacaksınız), başkasına değil, sizin hakkınızda mükâfat ve ceza verecek olan ancak O hikmet sâhibi yaratıcıdır.

Artık hayatınızı ona göre tanzim ediniz, fâni bir menfaat uğrunda ebedî menfaatleri elden çıkarmak gafletinde bulunmayınız. Allah yolunda hayatını feda etmeyi göze alanlar ise yarın âhiret âleminde ne kadar büyük mükâfatlara kavuşacaklardır. Bunu güzelce düşünmelidir. Bu âyeti kerimeler de işaret buyruluyor ki: Müminler hakkında tecelli edecek olan ilâhî mükâfatlar başlıca üç mertebede bulunmaktadır.

Birinci mertebe: Günahların affedilmesi ve örtülmesiyle ilâhî mağfiretin görünmesidir.

Ikinci mertebe: Cennete ulaşmak ve uhrevî nîmetlerden istifade etmek gibi ilâhî rahmetin görünmesidir.

Üçüncü mertebe: Cenab’ı Hak’ka mânevî olarak kavuşmakla Allah’ı görmenin tahakkuk etmesidir.

İşte en büyük nîmet ve devlet te budur. Cenab’ı Hak cümlemize nasip buyursun âmin.

159. İmdi Allah Teâlâ’dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın ve eğer sen çirkin huylu, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için af talebinde bulun ve onlar ile emr hususunda müşavere yap. Sonra azmettiğin zaman da Allah Teâlâ’ya tevekkül et. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever.

159. Bu âyeti kerime, Rasûli Ekrem Efendimizin ashabı kiramına, Uhud gazilerine karşı ne kadar hikmetli ve, faziletli muamelede bulunmuş olduğunu Gösteriyor, bazı hususlar hakkında müşavere yapılmasının lüzumunu bildiriyor ve her yapılmasına karar verilmişişde Cenâb-ı Hak’ka tevekkül ve itimad edilmesini emrediyor.

Şöyle ki: (İmdi) ey Yüce Resûlüm sen Uhud gazvesinde (Allah Teâlâ’dan bir rahmet) yumuşak davranmada başarı (sebebiyledir ki, onlara) o savaş esnasında dağılıp sonra Risalet kapına dönen erlere (yumuşak davrandın) onların hakkında sitemde bulunmayı? nazikçe ve yumuşak bir şekilde muamele yaptın; böyle bir muameleyi başarmak senin için ilâhî bir rahmet idi.

(Ve eğer sen) böyle hareket etmeyip de onlar hakkında (çirkin huylu) kabal muameleli (katı yürekli) merhamet duygusundan beri (olsaydın) o erler senden etkilenir (elbette etrafından dağılırlardı) halbuki öyle bir muamele, peygamberlik vazifesine aykırıdır, Yüce Peygamberlerin gönderilmelerindeki maksat ve hikmete muhaliftir. Çünki peygamberlerin gönderilişindeki asıl maksat, Cenâb-ı Hak’kın hükümlerini halka güzelce ulaştırmaktır. Bu da halkın kalblerini çekecek sözlerle, kendilerine merhametli, ve şefkatli şekilde hitap etmekle mümkün olabilir ve onların bazı kusurlarını affetmekle, kendilerine lütuf ve şefkat göstermekle meydana gelebilir.

Bunun içindir ki; Peygamber olan zatın kötü ahlâktan kalp katılığından uzak olması icap etmiştir, fakirlere, zayıflara çokça yardım etmesi istenmiştir. İşte Rasûli Ekrem Efendimizin bu yüksek ahlâka sahip olduğu Uhud gazvesinde de görülmüştür, İnsanlık icabı bozguna uğrayıp sonra pişman olarak peygamberin yanına dönen gazilere karşı sert şekilde muamelede bulunmuş olsaydı, Rasûli Ekrem’in heybetinden, hiddetinden sıkılarak etrafından tamamen dağılır giderlerdi. Böyle bir hal ise müslümanlar için zararlı olurdu, düşmanların ise işine yarardı.

Binaenaleyh Rasûli Ekrem, Sallallahuteâlâ aleyhi vesellem efendimiz onların hakkında merhametli bir şekilde muameledebulunmuştu. İşte Hak Teâlâ Hazretleri de o yüce peygamberine şöyle emir etmişti: (Artık) Resûlüm!. (Onları) o harb esnasında dağılıp gitmiş, emrine muhalefet eylemiş olanları (affet) yaptıklarından dolayı kendilerini hesaba çekme (onlar için af talebinde bulun), onların günahlarının affını ulûhiyyet makamından temenni et, tâki senin bu şefaatini kabul ederek onları mağfiretime kavuşturayım.

(Ve onlar ile) cihad ve benzeri konulara ait (emir hususunda danışmada bulun) bu suretle onların hakkında iltifat göster, onlara kıymet vermiş ol, kalblerini kazanmaya kendilerine kırgın olmadığını göstermeye gayret et. (Sonra azîm ettiğin zaman) yaptığınız danışma neticesinde bir şey için kat’î karar verdin mi, artık (Allah Teâlâ’ya tevekkül et) istişareye ve. saireye güvenme, Cenab’ı Hak’ka itimad et, ondan muvaffakiyet bekle (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever) onlara yardım eder, onları iyiliğe, hayırlı yola sevkeder.

§ Tevekkül, güzel bir kuluk, vazifesidir. Bundan maksat, sebeplere başvurmak sarılmakla beraber arzu edilen işin gerçekleşmesini Cenab’ı Hak’ka ısmaramak ve havale etmektir. Binaenaleyh tevekkül tabiri, istişareyi, sebeplere sarılmayı tamamen terk ve ihmal etmek demek değildir.

Fakat arzu edilen bir şeyin sebeplerine sarılmakla beraber onun meydana gelmesini Cenab’ı Hak’ka havale etmek, kulluk ve hikmet gereğidir. Çünkü arzu edilen şeyin hakikaten faideli, menfaata uygun olup olmadığını ancak Cenab’ı Hak bilir. Binaenaleyh öyle bir şeyi Hak Teâlâ Hazretlerine havale edip ondan hayırlısını rica etmek, bir kulluk özelliğidir, bir hükmet gereğidir.

§ Müşavereye gelince: Bu, herhangi bir iş hakkında danışmak, bazı kimselerin reyine, mütalaasına müracaat etmek, fikir alış-verişinde bulunmak demektir.

Böyle birmüzakere ve mütalâaya da istişare denir. Bir yerde toplanıp birbirine danışmada, diğer bir ifadeyle meşverette bulunan bil cemaate de “Şura” adı verilir. Müslümanlıkta meşveret, fikir alış-verişi, ferdî ve içtimaî bir prensiptir. Kendi başına hareket ise pek kötüdür.

Rasûli Ekrem Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz bile hakkında ilâhî vahiy inmeyen ve dini esaslara ait olmayan, cihat ve diğer bazı dünya ile alakalı hususlarda ashabı kiramı ile danışmada bulunurdu, bununla görevli idi. İşte izahında bulunduğumuz bu âyeti kerime de bunu ifade etmektedir. Tefsir kitaplarında ve özellikle Tefsiri Kebirde yazılı olduğu üzere Rasûli Ekrem Efendimizin ashabı kiramı ile danışmada bulunması birçok hikmetlere, faydalara dayanmaktadır. Başlıcaları şunlardır:

1 – Rasûli Ekrem’in ashabı kiramı ile danışmada bulunması, onlara olan aşırı sevgisini, yönelişini gösterir ve onların kadir ve kıymetlerini arttırmış olur. Onlara danışmaya tenezzül buyurmasa idi, onlara bir ihanet sayılabilir, onların yanlış düşüncelerine sebebiyet verebilirdi.

2 – Rasûli Ekrem efendimiz, şüphe yok ki aklen de bütün insanların en mükemmeldir. Bununla beraber düşünülecek şeyler sonsuzdur. Çeşitli menfaatlerden bazıları bir zatın hatırına geldiği halde diğerbir zatın hatırına hemen gelmeyebilir. Bu sebeple danışma faidelidir. Hattâ Peygamber efendimiz büyük bir tevazu göstererek şöyle buyurmuştur: Siz dünyanızın işlerini daha ziyade bilirsiniz. Bende dininize ait şeyleri daha ziyade bilirim.

3 – Resulûllah’ın danışma ile görevlendirilmiş olması, ümmeti için danışmaya riâyetin lüzumunu bildirir. Nitekim: Bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur: Bir kavim istişarede bulundukça işlerinin en doğrusuna yol bulmuş olur.) Yâni medenî, ve siyasî işlerde başarıya ulaşır.

4 – Peygamber efendimize istişare emredilmiştir ki, danışma hususunda da ümmeti ona uysun ve bu suretle danışma peygamberin sünneti olsun.

5 – Rasûli Ekrem’in ashabı kiramiyle danışmada bulunması onların reylerinden istifade etmesi için değildir. Belki onların akıllarının, düşüncelerinin derecesini bilmesi ve Resûlullah’a olan sevgi ve bağlılıklarını anlaması içindi.

6 – Rasûli Ekrem Hazretleri, Uhud gazvesi sırasında ashabı kiramı ile danışmada bulunmuş, Medine’i Münevvere’den çıkmamak görüşünü kabul eder gibi görünmüştü. Bazı zatlar ise dışarı çıkılmasını uygun bulmuşlar, o suretle hareket edilmiş, fakat neticesi istenilene uygun olmamıştı.

Artık Rasûli Ekrem efendimiz onlar ile bir daha danışmada bulunmayacak olsaydı, onlara karşı mübârek kalbinde bir gücenme kalmış olduğuna delâlet edebilirdi. Binaenaleyh Cenab’ı Hak bu vak’adan sonra bu danışma ile emretmiştir ki; bu istişare onlara karşı peygamberin kalbinde bir gücenme eseri kalmadığını göstersin. Ne büyük bir ahlâkî fazilet!

İSLÂM DİNİNDE İSTİŞARENİN EHEMMİYETİ:

1 – Bilinmektedir ki; İslâm dininin en büyük hükümleri: Kur’ân’ı kerim ile, peygamberin hadisleri ile açıklanmış, birçok hükmü de yinebu iki esasa dayanarak ümmetin icmai ile tesbit edilmiştir.

Artık bu gibi hususlarda danışmaya mahal yoktur. Aksi takdirde mukaddes dinin kat’î hükümlerine uyulmamış, apaçık olan dine karşı cephe alınmış, İslâm âlemi büyük bir ayrılığa düşmüş olur. Fakat bazı dünyevî, idarî, siyasî meseleler vardır ki: Bunların hükümleri örf ve adete, zamanın değişmesine, sosyal hayatın çeşitli ihtiyaçlarına bağlı olduğundan işte bu gibi hususlarda danışmaya lüzum vardır. Bu gibi danışmalar peygamberin sünneti gereğidir. Bu gibi hususlarda fikir alışverişi ferdî ve sosyal bir prensiptir.

2 – Evet… İstişare, hakkında şer’î delil bulunmayan yerlerde bir peygamber sünnetidir. Rasûli Ekrem efendimizin bir kısım dünyevî, idarî işlerde müslümanlarla danışmada bulunmasının kendisine emredilmiş olması bu muhterem ümmet için bir hikmet dersidir.

Şöyle ki: İlâhî vahye sahip olan, en yüksek akıl ve zekâ ile donatılan ve bütün İslâm âleminin önderliğini elinde bulunduran Hz. Muhammed aleyhisselâm ümmetiyle danışmaya tenezzül buyurunca artık ümmetin fertlerinin birbiriyle danışmada bulunmayı? da baskıcı ve zorbacı hareketlerde bulunmaları naslı caiz olabilir?. Siyeri kebirde beyan olunduğu üzere Rasûli Ekrem Hazretleri danışmaya büyük bir ehemmiyet verirdi.

Hususi işlerinde bile istişarede bulunurdu. Bir hadisi şerifte: Hiçbir millet, danışmadan zarar görüp helâk olmuş değildir. Danışmayı terketmek ise helâke sebep olur buyurulmuştur.

3 – Müslümanların sosyal hayatlarının danışma ve yardımlaşma üzerine kurulmuş olduğunu şuâyeti kerime ifade etmektedir:

Müslümanların işleri, aralarında danışma iledir. Bütün işlerini danışma ile hallederler ve onlar bizim kendilerine rızık olarak ihsan ettiğimiz şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunurlar. (Şûrâ, 42/38).

Demek ki: Müslümanlar; haklarında dinî hüküm bulunmayan bir takım dünyevî, idarî, sosyal işlerini kendi aralarında bir danışma neticesinde halledeceklerdir. Ve zengin olan müslümanlar, fakirlere, muhtaçlara kendi servetlerinden, nimetlerinden birer hisse ayırarak onların o yoksulluklarını gidereceklerdir. Artık böyle medenî, ve sosyal bir topluluk arasında bir sevgi ve dayanışma ortaya çıkmaz mı? Bunların arasında düşmanlıktan karışıklıktan ve kargaşadan eser görülebilir mi?

4 – Müslümanlıkta danışmanın ne kadar güzel, ne kadar gerekli olduğunu şu hadisi Şerif de göstermektedir:

İstihâre eden zarar etmez, danışmada bulunan pişmanlık duymaz, iktisada riayet eden de fakir düşmez. Çünkü bu üç şeyi gözeten zat, hayatına güzel bir istikâmet vermiş, hareketini güzelce tanzim etmiş olur.

5 – Müsteşar = Kendisiyle danışmada bulunulan güvenilir, zat, mütefekkir, ve hayrı tavsiye eder olmalıdır, kanaatine muhalif mütalaada bulunup reyinden istifade etmek isteyen kimseyi aldatan, hain bir şahıs demektir. Bir hadisi şerifte: Her kim, kardeşine, kendisiyle danışmada bulunan şahsa doğruyu ve hakkın başka tarafta olduğunu bildiği halde aksine birşey ile işaret eder, ve görüş bildirirse şüphesiz hiyanet etmiş olur.

6 – Müsteşar, kendisini mukayese etmeli hâdise kendisine ait olsa, hakkında ne şekilde hareket edilmesini düşünürse başkası hakkında da öylece düşünüp öylece görüş beyanında bulunmalıdır. Kanaatini, İçerisinde olanı saklamamalıdır. İşte şu hâdisi şerifte bunu emretmektedir:

Kendisiyle istişare olunan kimse, emîndir, mutemettir, kendisiyle danışmada bulunulunca kendi nefsi hakkında yapacağı şey ne ise onu göstersin, o yolda reyini ortaya koysun, aksi takdirde emniyeti kötüye kullanmış olur.

7 – İslâmiyette danışma: Muhtelif görüşlerin tecellisiyle hakkın ortaya çıkmasına yardım edeceği için övülmüştür, sünnettir. Fakat dünyevî gayeler uğrunda müslümanların ihtilâfa düşmeleri, fırka fırka olup biri birine karşı düşmanca bir tavır almaları asla caizdeğildir. Böyle bir hareket, müslümanların sosyal, varlığını zayıflatır, yok olmaya sevkeder. Bundan düşmanlar istifadeye kalkışır.

Bu sebepledir ki, bir hâdisi şerifte: Allah Teâlâ’nın kudret eli, yardım ve desteği cemaat üzerindedir, birlik ve beraberlik içinde yaşayanlar, Allah tarafından desteklenmiş olurlar.

8 – Rasûli Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz, bir gün dağınık bir halde oturup ayrı ayrı konuşmakta bulunduklarını gördüğü bir kısım sehabe’i kiramına hitaben:

Bana ne oldu!. Sizi fırka fırka görüyorum.

Bu hâdise şerif ve benzerleri, bu soylu ümmet arasında bölünmenin uygun olmadığına işaret etmektedir. Zaten müslümanların aralarına ayrılık sokanların müslümanlardan olmadığını:



hâdisi şerifi de göstermektedir ki, biz müslümanları ayrılığa düşüren, bizden değildir, mânasınadır.

9 – Kısacası: Biz müslümanlar için tam bir din kardeşliği, vatan sevgisi dairesinde hareket ederek karşılıklı olarak iyiliği tavsiye amacıyla istişarede bulunmak bir dinî, ahlâki sosyal vazifedir. Şahsî menfaatler, düşünceler sebebiyle samimî şekilde istişarelerden ayrılmak, tamamen şahsî arzuların benimsenmesini İstemek elbette İslâmiyetin bizlere verdiği terbiyeye, onun bu yoldaki pek lüzumlu emirlerine, tavsiyelerine muhaliftir.

Danışma heyetini teşkil eden zatların bütün gayeleri, hak ve hakikatın ortaya çıkmasını görmekten başka olmayacaktır. Bu gibi zatlarderler ki: Bizim için istenen ve müşterek olan gaye meydana gelsin de bu hususta hangi arkadaşlarımızın reylerine uygun bulunmuş olursa olsun, bizim için her şekilde takdire, kabule lâyıktır…

10 – Şunu da arzedelim ki: Müslümanlardan selâhiyet sâhibi olan zatların bazı hususlarda bir istişare bir ilmî araştırma neticesi olarak çeşitli reylerde, görüşlerde bulunmaları, ve bu bakımdan gumplara, mezheplere ayrılmaları güzel bir niyete, usulü dairesinde bir ictihada dayanmış olduğu için dinî bakımdan güzeldir. Nitekim bir hadisi şerifte: Ümmetimin ihtilâfı, bir mesele hakkında bir ictihad neticesi olarak güzel bir niyetle muhtelif reylerde bulunmaları bir rahmettir, haklarında genişlik ve kolaylığa bir vesiledir.

Bunun içindir hi: Ehli sünnetten olan bütün müctehidlere İslâm milleti hürmet eder, hiç birinin ictihadını küçümsemez. Fakat dinin esaslarına muhalif, şahsî kuruntulara dayanan ihtilaflar ise bütün İslâm milleti için zararlıdır, bir felâkettir ve hak’kın rızâsına aykırı olduğu cihetle büyük bir günahtır. Binaenaleyh bunlardan da son derece kaçınmak lâzımdır.

11 – Bilindiği üzere “İslâmî ilimler” den biri de “münazara âdâbına ait olan ve “Edeb ilmi” denilen mühim bir ilimdir. Bu ilim gösteriyor ki: Vaktiyle İslâm âlimleri bir mesele hakkında tartışma ve münazarada bulununca hepsinin asıl maksadı hakikatın tecellisini görmekten ibaret bulunurdu. Bununla beraber her biri arzu ederdi ki: Bu hakikat arkadaşı tarafından meydana çıkarılmış olsun. Tâki: Kendi nefsine bir gurur gelmesin ve arkadaşı da -ben reyimde isabet edemedim- diye üzülmesin. Ne güzel bir ahlâk, ne fazilet geliştiren ilmî bir toplantı.

160. Eğer Allah Teâlâ size yardım ederse artık size galip olacak kimse yoktur. Ve eğer sizi bozguna uğratırsa artık ondan sonra size yardım edecek kimdir. Ve mü’minler ancak Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.

160. Bu âyeti kerime, her hususta ancak Cenab’ı Hak’tan yardım ve başarı beklenilmesine ve ona tevekkül ve itimat edilmesine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!, (eğer Allah Teâlâ size yardım eder) de sizi Bedir gazvesinde olduğu gibi düşmanlarınızın üzerine galip kılar (sa artık size galip olacak) bir kuvvet, bir düşman (yoktur) hakkınızdaki ilâhî lütfa, ve Allah’ın iradesine muhalif bir hareketin meydana getirilmesi asla mümkün değildir. Fakat Cenab’ı Hak Uhud gazvesinde olduğu gibi (sizi bozguna uğratırsa) size çokca yardım etmezse (artık ondan) o Yüce Yaratıcının yardımını kesmesinden (sonra size yardım edecek kimdir?)

Elbette yardım edecek bir kimse yoktur. Binaenaleyh bütün mü’minler yardım ve başarıyı Cenab’ı Hak’tan niyaz etmelidirler. (Ve mü’minler ancak Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler) Kendi kuvvetlerine vesaireye güvenmeyip yalnız Allah Teâlâ’ya itimat ve sığınarak yardım ve başarıya ulaşmayı ancak o Yüce Yaratıcıdan beklesinler. Bundan başka selâmet yolu ve kurtuluş yoktur.

161. Bir Peygamber için emanete hiyanet etmek doğru olamaz. Her kim hiyanet ederse o hıyanet ettiği şey ile kıyamet gününde gelir. Sonra her şahsa kazanmış olduğu şey ödenir ve onlar zulüm olunmazlar.

161. Bu âyeti kerime de bütün Peygamberlerin hiyanetten, Peygamberlik vazifesine aykırı olan şeylerden uzak olduklarını bildirmekte ve herkesin kendi ameline göre mükâfat veya ceza göreceğini tenbih etmektedir. Şöyle ki: Herhangi (bir peygamber için emanete) ganîmet mallarına vesaireye (hiyanet etmek) onları hak edenlere vermeyip benimsemek,hakikatı gizlemek (doğru) adalete uygun, peygamberliğin şanına lâyık (olmaz) binaenaleyh Son Peygamber Hz. Muhammed’den de böyle birşeyin meydana gelmesi düşünülemez.

(Her kim hiyanet eder) de kendisine ait olmayan bir şeyi gasb eder ve gizlerse, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmekten çekinir (se o hiyanet ettiği şey ile) beraber, onu veya onun günahını boynuna yüklenerek (kıyamet gününde) ceza mahkemesine (gelir) o kötü davranışı herkese duyurulur, onun cezasına kavuşmuş olur.

(Sonra) o kıyamet gününde (her şahsa) dünyada iken (kazanmış olduğu) iyi veya kötü şey ne ise o (şey ödenir) kendisine ya mükâfat veya ceza verilir. İşte hiyanet sahiplerinde de bu hareketlerinin cezası verilecektir. (Ve onlar) öyle kıyamet sahasına sevkedilecek kimseler (zülmolunmazlar) onlardan itaat etmiş olanların sevabı azaltılmaz, âsi olanların azapları da arttırılmaz. Onlar hak ettikleri ceza ne ise ona kavuşmuş olurlar. Artık ona göre düşünmeli!

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bir rivayete göre Bedir gazvesinde ganîmet malları arasında bulunan bir kırmızı kadife kaybolmuştu. Münafıkların bazıları: Bunu Resûlullah almış olmalıdır, demişler. Onları yalanlamak için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

Diğer bir rivayete göre bu âyeti kerime ilâhî vahiy hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak’kın Yüce Peygamber’ine vahyetmiş olduğu şeyler onun yanında birer ilâhî emanettir. Artık Hz. Peygamberin o vahyedilen şeylerden her hangi birini bir korkudan veya bir dalkavukluktan veya bir şeye rağbetten dolayı saklaması, tebliğ etmemesi asla câiz değildir, ve peygamberliğin şanına yakışmaz.

Halbuki, bazı müşrikler, Rasûli Ekreme müracaat ederek kendi dinlerinin, kendi tapındıkları putlarınınaleyhindeki âyeti kerimeyi yaymamasını ve tebliğ buyurmamasını istemişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime inmiş, bir Peygamber için tebliğ etmekle görevli olduğu bir hakikatı gizleyip tebliğ etmemek, Allah’ın dinine karşı bir hiyanet mahiyetinde bulunacağından onun câiz olmaması bu şekilde ifade edilmiştir.

162. Ya Allah Teâlâ’nın rızâsına tâbi olan kimse. Âllah Teâlâ’dan müthiş bir gazapla dönen ve durağı cehennem bulunan kimseye benzer mi? Ne fena bir dönüş yeri.

162. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’ka itaat edenler ile, etmeyenlerin meselâ, cihada iştirâk etmiş olanlar ile olmayanların, emanete hiyanet etmiş bulunanlar ile bulunmayanların aralarındaki farka işaret etmektedir.

Şöyle ki: (Ya Allah Teâlâ’nın) dinine riayet eden ve onun azabından korkup (rızâsına tabi) onun emirlerine boyun eğen, onun yasakladığı şeylerden, meselâ ganîmet malına hiyanetten, ve diğer haklara tecavüzden uzaklaşmış (olan kimse) işlediği günahlar, hiyanetler sebebiyle (Allah Teâlâ’dan müthiş bir gazabla) cezaya uğrayan zarar ve ziyan içinde lâyık olduğu cezâ yurduna (dönen) âhiret âlemine intikal eden (ve) orada (durağı) ikametgâhı (cehennem bulunan kimseye benzer mî?) elbette benzemez.

O cehennem (Ne fena bir dönüş yeri) bulunmaktadır. Bu âyeti kerime de Rasûli Ekrem’in ganîmet malından herhangi birşeyi benimsemiyeceğine işaret ederek onun kadrinin yüceliğine işaret etmektedir.

163. Onlar Allah Teâlâ’nın katında derece derecedirler. Ve Allah Teâlâ yaptıkları şeyleri hakkıyla görücüdür.

163. (Onlar) insanlar, kabiliyetleri, hareket tarzları, Hak’ki gözetici olup olmamaları itibariyle (Allah Teâlâ’nın katında) onun manevî katında, onun hüküm sahasında (derece derecedirler) farklı mertebelerde bulunmaktadırlar. Sevaba ulaşma ve cezaya uğrama itibariyle de dereceleri mertebelerifarklıdır. (Ve Allah Teâlâ) o insanların bütün (yaptıktan şeyleri) ezelî ilmiyle bilmektedir. Ve onları (hakkiyle görücüdür.) Binaenaleyh herkes Allah’ın yanında lâyık olduğu mükâfat ve cezaya kavuşacaktır.

Artık daha fırsat elde iken hakikî istikbali temine çalışmalıdır. Bilginlerin de açıklamasına göre insanların ruhları çeşitlidir, farklı derecelere sahiptir. Bazıları zekidir, bazıları ahmaktır, bazıları parlak, nuranidir, bazıları da bulanık, karanlıktır, bazıları değerlidir, bazıları da değersizdir.

Bütün bu ihtilaflar bedenî meydana getiren unsurlardan değil, ruhların mahiyetindeki farklılıktan doğmaktadır.

Nitekim bir hadisi şerifte de: İnsanlar altın ve gümüş mâdenleri gibi madenlerdir. Kabiliyetleri, özellikleri farklıdır buyrulmuştur.

Kısacası temiz bir ruha, güzel bir itikada, hayırlı amellere muvaffak olanların dereceleri Allah katında pek yücedir. Hilâfına hareket edenlerde cehennemin en alt tabakasına atılacak, lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Cenab’ı Hak cümlemize uyanıklıklar nasip buyursun. Âmin…

164. Andolsun ki, Allah Teâlâ mü’minlere lütufta bulundu. Çünkü içlerinde kendilerinden bir peygamber gönderdi ki: Onlara Hak Teâlâ’nın âyetlerini okuyor ve onları temizliyor ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor. Halbuki bundan evvel apaçık bir dalâlet içinde bulunmuş idiler.

164. Bu âyeti kerime, Rasûli Ekrem’in yaratılışının yüceliğini ve bütün insanlık için ne büyük bir hidayet rehberi olduğunu bildiriyor, kendisine tâbi olanların ahlâk ve hareketlerini düzeltme ve yüceltme de ne kadar gayretgösterdiğini ifade etmektedir.

Artık o büyük fazilet ve olgunluklarla donatılmış olan Yüce Peygamber’in ganîmet malı benimsemeye tenezzülden ve diğer şahsî menfaatler takibinden uzak olduğuna da şöylece işaret etmektedir. (Andolsun ki: Allah Teâlâ mü’minlere lütufta bulundu) Yâni: İmân şerefine ulaşan, Rasûli Ekrem’e uyan, onun kadrinin yüceliğini itiraf eden zatlara lütuf ve ihsanda bulunmuş oldu.

(Çünkü içlerinde kendilerinden) kendi cinslerinden veya kendileriyle aynı soydan olan zatlardan (bir peygamber gönderdi ki) Yâni Hz. Muhammed’i yüce bir Rasûl olarak gönderdi ki, onun ne kadar ahlâkî olgunluklarla vasıflanmış olduğunu gördüler, onun ne büyük bir soy şerefine, şahsî üstünlüklere sahip olduğunu bilip anladılar.

Ve öyle bir Yüce Peygamber ki (onlara) o gönderildiği zatlara (Hak Teâlâ’nın âyetlerini) Kur’ân’ı Kerim’i (okuyor) halbuki, onlar vaktiyle cahiliye ehlinden idiler, kulaklarına böyle ilâhî vahiyden birşey çarpmamıştı. (Ve onları temizliyor) onları kötü özelliklerden, bozuk akidelerden temizliyor (ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor) onlara Kur’ân’ı Kerim’i ve peygamberin sünnetini öğretiyor.

Telkin ediyor, onların nazarî kuvvetlerini, amelî kuvvetlerini artırmaya yardım ediyor. Bu sayededir ki, asırlardan beri cehalet, mahkûmiyet içinde kalmış olan arap kavminden, âlim, fazıl, her şekilde aydın âlemin, nizamını bilen, ictimâî, siyasî, idarî hikmet ve faydaları idrâk eden seçkin bir ümmet meydana geldi, en kuvvetli bulunan Fars ve Rum kavimlerine galebe çaldılar.

(Halbuki) bu İslâmiyeti kabul edip imân nîmetine ulaşan zatlar (bundan evvel) Rasûli Ekrem’e imân etmeden ve tabi olmadan önce (ap açık) şüphe edilemiyecek bir şekilde (dalâlet içinde bulunmuş idiler) imândan, hidayetten mahrum, başka milletlerin zulüm ve hakimiyeti altında perişan, kalkınmadan ilim ve irfandan nasipsiz olarak yaşıyorlardı. ArtıkYüce Peygamberimizin bu pek yüce ve eşsiz başarılarını güzelce düşünerek kendisine bağlılığımızı teşekkürlerimizi arttırmağa çalışmalıyız. Sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem.

§ Hz. Peygamber’in gönderilmesinden evvel Arabistan’ın hâli: Vaktiyle dünyanın her tarafı gibi Arabistan’da cehalet içinde kalmıştı, halk, hakikî dinden ahlâkî faziletlerden ayrılmış, parça parça olmuş, putlara, insanlara tapılmakta bulunulmuştu. Halk arasında içki, kumar, fuhşiyat gibi şeyler pek çoğalmıştı. Hele Arabistan pek acınacak bir halde idi. Araplar arasında bazı şairler, ve edip kimseler yetişmişti.

Fakat bunlar sayılı olmakla beraber çeşitli ilim ve fenlerle yetiştirilmiş değildirler, yazı yazmaktan bile acizdiler, aralarında şiddetli bir düşmanlık da vardı. Kabileler daima birbiriyle çarpışıp dururlardı. Allah’ın birliğini bırakmışlardı.

Bütün hadiseleri çeşitli ilâhlara, putlara, isnat ederlerdi. Güneşe, aya, yıldızlara ve bazı meşhur şahıslara taparlardı, melekleri Allah Teâlâ’nın kızları diye tanırlardı. Kâbe’i Muazzama’da (360) put bulunuyordu. İşte Yüce Peygamber’imiz Arabistan’ı bu halde bulmuştu.

§ Resulûllah’ın pek yüksek varlığı: Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, milâdın 571 inci senesinde Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Kendisi Kureyşin kabilesinin Alihaşım ailesindendir. Bu en soylu bir ailedir.

Hz. Peygamber daha doğmadan iki ay önce muhterem pederî Abdullah vefat etmekle yetim kalmıştı, dünyaya gelişinden altı sene sonra da muhterem validesi Hz. Âmine vefat etmiş, Hz. Peygamber efendimiz amcası Ebû Talib’in yanında kalmıştı. Rasûli Ekrem efendimizin bütün hayatı iffetle, sadakatle, ve temiz bir şekilde geçmişti, Cenâb-ı Hak kendisini korumuştu. Putlara ve diğer batıl şeylere daima muhalif bulunmuş, kendisinden asla yalan, hainlik hak’ka muhalefet görülmemiştir.

Kırk yaşına kadar ne bir ilim meclisinde bulunmuş, ne de bir kimseden birşey okuyup yazmış, bu müddet içinde (Ümmî) bulunarak nübüvvet ve peygamberliğe dair mübarek ağzından bir söz çıkmamıştır. Onun bu hayat tarzı, hikmet gereği idi, hakkında şüphe edilmesine tamamen mâni bulunmuştur ve bütün çevresi onun bu sade, ve temiz hayatını biliyordu.

İşte o mübârek, mâsum zat, böyle kırk yaşına girer girmez etrafında bir takım hârikalar parlamaya başlamış, kendisine Cibrili Emin denilen büyük bir melek gelmiş, kendisini nübüvvet ve risaletle müjdelemiş ve kendisine azar azar Kur’ân’ı Kerim’in âyetlerini, sûrelerini getirip bildirmiştir.

Artık bu vasıta ile ilâhî vahye kavuşan Hz. Peygamber’in mübârek lisanından ilm ve hikmet yayılmaya başlamış, bütûn çevresi tarafından bilinmeyen nice hakikatleri, Allah’ın dinine ait hükümleri, tarihî, ve ibretli olayları açıklayıp durmuştur. O tarihe kadar cehalet içinde kalmış olan Arabistan ve çevresi birden bire uyanmağa başlamış, birçok zatlar Allah’ın dinine ulaşarak cihad meydanlarına atılmış, bütün insanlık için uyulması gereken birer örnek olmuşlardır.

Ve o zamana kadar birçok milletlerin esiri durumunda bulunan araplar kuvvetli bir hükümete kavuşmuşlar ve insanlık dünyasına ilâhî dinî yaymaya başlamışlardır. Rasûli Ekrem Hazretleri bu kadar nîmetlere, başarılara ulaşmışken yine tavır ve hareketini asla değiştirmemiş kendisine yönelmiş bulunan dünya varlığına asla tenezzül göstermemiş, fevkalâde bir sade hayat ile yetinmiş ve peygamberlik vazifesini yerine getirmeye devam ederek bu yolda nice sıkıntılara katlanmıştır.

Bütün bunlar, o Yüce Peygamber’in tabiatındaki üstünlüğü ve mesleğindeki sebat ve büyüklüğü göstermektedir. O Rasûli Ekrem Hazretleri altmış üç yaşlarında olduğu halde hicretin onbirinci senesi reblulevvelin on ikinci pazartesi günü ebediyet âlemine göç etmiş, mübârek cismi Medine’i Münevvere’deki mescidi saadetine defnolunmuştur. Sallallahu tealâ aleyhi vesellem.

§ Peygamberlik ve risalete olan ihtiyaç: İnsanlara Allah’ın dinîni telkin ve hareketlerini tayin için Hz. Adem’den itibaren birçok Peygamberler gönderilmiştir ki onların sonuncusu ve en büyüğü de Hz. Muhammed aleyhisselâtü vesselâm’dır.

Artık onun vasıtasıyla İslâm dini, bütün dünya âlemine ulaştırılmış benzerini getirmek mümkün olmayan Kur’ân’ı Kerim bütün insaniyet âleminde yayılmaya başlamış, İslâmiyete ait kitaplar bütün doğu ve batı kütüphanlerini süslemiştir. Böyle insanlığa Peygamberlerin gönderilmiş olduğundaki faideler ve hikmetler ise sayısızdır. Başlıcaları şunlardır:

1 – insanlar, bir Yüce Yaratıcının varlığına iyice düşünseler aklen kanaat getirebilirler. Fakat o Yüce Yaratıcıya ne şekilde kullukta bulunacaklarını kesdirip tayin edemezler. Ne gibi dinî vazifelerle yükümlü olduklarını da bilemezler, bu hususta muhtelif kanaatlardan kurtulamazlar, bu yüzden aralarında birlik ve dayanışma meydana gelemez. Fakat Yüce bir Peygambere tabi olunca bu gibi hallerden, zararlı ihtilâflardan kurtulmuş olurlar.

2 – Peygamberler sayesinde birçok kimseler, bir nice hakikatleri öğrenmişler, kendi kendilerine düşünemedikleri şeylerden bu sayede haberdar olarak uyanmışlar, ruhlarında bir fazilet ve üstünlük nurları parlamış durmuştur.

3 – İnsanlar cemiyet halinde yaşamaya mecburdurlar. Aralarında bir sosyal, medenî bağ vardır. Aralarındaki birliği, sevgiyi dayanışmayı güzelce sağlamak ve korumak için kutsî bir esasa dayanmaları, güzel bir hayat nizamına sahip olmaları lâzımdır. Bu da ancak Yüce Peygamberlerin tebliğlerine uymaklamümkün olur.

4 – Bir takım hareketlerin, muamelelerin haddizatında güzelliği, çirkinliği, mânevî mükâfatı kazandıracağı veya cezaya sebep olacağı akıl ile tayin edilemez, bu hususta muhtelif düşünceler meydana gelir, insanlar hayretler içinde kalırlar. İşte insanları bu gibi ruhî, medenî, üzüntülerden kurtaracak onları arındıracak ve temizleyecek olan şey, ancak Yüce Peygamberlerin açıklamalarıdır.

5 – Bir kısım yeyilecek, içilecek ve yapılacak şeylerin faydalan zararları, insanlarca kat’î surette bilinip tayin edilemez. Bunları güzelce kavramak için ilâhî vahye mazhar olan Yüce Peygamberlerin açıklamalarına; öğretilerine ihtiyaç vardır. İçki gibi, kumar gibi şeyler bu cümledendir.

6 – İnsanlar tabiattan itibariyle gevşeklikten, tembellikten, gafletten ve günahlara düşmekten uzak olamazlar. Bu gibi hususlarda aydınlatılmaya, teşvik edilmeye ve korkutulmaya muhtaçtırlar. Bu hususlar ise Peygamberler vasıtasıyle yerine getirilmiş insanlığa lâzım gelen bilgiler verilmiştir.

7 – İnsanlar ne kadar zeki, ne kadar anlayışlı olsalar da yine bir rehbere, bir öğretmene muhtaçtırlar. Meselâ: Gözlerde bir görme özelliği vardır. Fakat karşılarında bir güneş parlamadıkça bu gözler her tarafı göremezler, kendilerindeki görme Özelliği görmek için kâfi değildir. İşte insan aklı da ne kadar aydınlık bulunursa bulunsun karşısında bir nübüvvet ve risalet güneşinin ilâhî ışığı tecelli etmedikçe bir nice hakikatları görmeğe muvaffak olamaz.

8 – Peygamberler vasıtasıyla insanlık hakkında ilâhî deliller tamam olmuştur. İnsanlar o sayede vazifelerinden, selâhiyetlerinden haberdar olmuşlardır. Artık hiç bir insan, benim vazifem ne idi, ben yaratıcıma karşı ne ile mükelleftim, bilemedim, diye mazeret ileri süremez.

Çünkü bütün Peygamberler veözellikle nebilerin ve resullerin sonuncusu olan Hz. Muhammed aleyhi ve aleyhimüsselâtü vesselâm efendimiz bütün insanlık âlemine ilâhî dini yaymış, her mükellef insana vazifesini bildirmiştir. O sayede birçok zatlar, İman şerefine ulaşmış, insanlık âleminde bir fazilet ve irfan güneşi parlamaya başlamış, kabiliyetli olan ruhlar bundan istifade ederek hakkıyla aydınlanmışlardır.

Evet… Nasıldı hâli âlem, bir düşün eyyamı fitrette?

Nasıl kalmıştı her millet amansız bir cehalette?

Üfûl etmiş diyanet, şulei efkâr sönmüştü

Bütün ebnayi âdem, heykeli bîruha dönmüştü.

Cihan mehcur idi baştanbaş nuri hidayetten.

Cihan mahrum idi herbir faziletten, nezahetten.

Kesilmişdi ufuklar serteser zulmetli bir medfen.

Karanlıktı muhiti ademiyyet. Haki medfenden.

Semaya yükselirken pek hazin feryad, vaveylâ.

Karanlıklar içinde matem eylerken bütün dünya.

Tecelli etti bir nuri diyanet evci vahdetten.

Açıldı gitti zulmetler semayı âdemiyetten.

Letafet buldu heryer, kâinata geldi bir revnak.

Firugı dine elvahı tabiat oldu mustağrak.

Seni tebcil-ü takdîs eylerim ey neyyîrî âli!

Diyanet! Ey bütün mü’minlerin aksayı âmali.

Diyanet! Ey klubi ümmeti tevhît eden kuvvet.

Diyanet! Ey veren mehtabı fikre nuri ulvîyyet.

Bütün halkın hayatı nazre’i lutfûnla kaimdir.

Senin vechi lâtifin nüzhet efzayi avalimdir.

Diyanet perver olmak en müebbet bir saadettir.

Diyanettir bizi mesud eden ancak diyanettir.

165. Vakta ki size bir musibet isabet etti, halbuki, siz onun iki katını düşmanlarınıza isabet ettirmiş idiniz, bu musibet nereden mi dediniz? De ki: O kendi nefisleriniz tarafındandır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ herşeye kadirdir.

165. Bu mübârek âyetler, Uhud gazvesinde münafıkların söylemiş oldukları münafıkça sözlerini açığa çıkarıyor, onların hakikate aykırı iddialarını meydana koyuyor, müslümanlara isabet eden bazı belaların birer maslahat ve hikmet gereği olduğunu şöylece bildiriyor.. Ey İslâm ordusunu meydana getiren erler!. (Vaktaki) Uhud gazvesinde (size bir musibet) bir yenilgi (isabet etti), yani peygamberin emrine muhalefet ederek merkezi terk ettiniz, bu yüzden bozulup dağıldınız.

Sonra da bu hadiseyi büyüttünüz, bu felâket bize nereden geldi derneğe başladınız. Hiç düşünmediniz mi ki: Bu yenilgi, sizin emre muhalefetinizin bir neticesidir. Çünkî Cenâb-ı Hak’kın sizi zafer vaadi, sizin merkezde sebat etmeniz ve peygamberin emrine uymanız şartına bağlanmıştır. (Halbuki siz onun) o size isabet eden musibetin (iki katını) Bedir gazvesinde (düşmanlarınıza isabet ettirmiştiniz) Uhud’da yetmiş kadar şehit verdiniz, Bedir’de ise düşmanlarınızdan yetmiş şahsı öldürdünüz, yetmiş kadarını da esir almış idiniz. Artık bu da bilinir iken bize isabet eden (bu musibet nereden mi dediniz?..)

Ne için böyle fitne koparan düşüncelere düştünüz. Bu musibet, İslâmiyet yüzünden değildir, Peygamberin sözüne itaat edip savaşa atılma yüzünden değildir. Belki sizin peygamberin emrine muhalefet etmeniz yüzündendir, bulunduğunuz merkezi terkederek, ganimet malı sevdasına düşmeniz yüzündendir. Evet… Habibim!. Onlara (de ki: O) musibet (kendi nefisleriniz tarafındandır).

Eğer siz emre aykırı hareket etmeseydiniz,böyle bir musibete uğramazdınız. Ve (şüphe yok ki: Allah Teâlâ herşeye kadirdir). Binaenaleyh zafer vermeğe de, vermemeğe de her şekilde kudreti vardır, bazı guruplara zafer verir, bazı gurupları da mağlûp düşürür. Onun hikmeti neyi gerektirir ise o meydana gelir. İşte Uhud gazvesindeki hâdiseler de bu cümledendir.

166. İki ordunun karşılaştığı gün size isabet eden. Allah Teâlâ’nın izni ile idi ve mü’minleri ayırd etmesi içindi..

166. Uhud gazvesinde (iki ordunun) İslâm kuvvetleriyle düşman kuvvetlerinin toplaşıp (karşılaştığı) savaşa başladıkları (gün size isabet eden) yenilgi (Allah Teâlâ’nın izni ile idi) onun hikmeti gereği dileyip takdir buyurmuş olması ile idi. (Ve mü’minler! ayırd etmesi içindi) tâ ki Cenab’ı Hak’kın ve Yüce Peygamber’inin emirlerine hakkiyle uyanlarla, uymayanlar anlaşılsınlar, seçilsinler Allah’ın takdirine razı olanlar ile olmayanlar meydana çıksınlar, bilinsinler.

167. Ve münafık olanları açığa çıkarmak içindi. Ve onlara: Geliniz Allah yolunda savaşınız veya müdafaada bulununuz denildi. Dediler ki: Biz savaşmayı bilseydik elbette size uyardık.. Onlar o gün imândan ziyade küfre yakın bulunmuşlardı. Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Ve Allah Teâlâ onların ne sakladıklarını tamamen bilicidir.

167. (Ve) o yenilginin hikmetlerinden biri de (münafık) İslâm ordusunun muvaffakiyetini arzu etmemiş (olanları) o gibi iki yüzlüleri, İslâm düşmanlarını -(açığa çıkarmak) başkalarına tanıtmaktır. İşte bir de bunun (İçinde) ki, o yenilgi meydana getirilmişti. (Ve) onlar öyle münafık kimselerdi ki: (Onlara) geliniz (Allah Teâlâ yolunda savaşınız veya müdafaada bulununuz denildi) yani:

Geliniz, cihada atılınız, dini, adaleti, hak ve hakikati kazanmaya çalışınız, veya kendinizi, ailenizi, yurdunuzu müdafaaya gayret ediniz, veyaİslâm ordusunda bulunup müdafaa vaziyeti alınız, veya İslâm kuvvetinin çokluğunu düşmanlara karşı gösteriniz. Allah göstermesin müslümanların mağlûbiyeti, İslâm yurdu için bir felâkettir. Denilince o münafıklar (dediler ki: Biz savaşmayı bilseydik) yani sizin savaşmak için gittiğinizi veya savaşa atılacağınızı bilmiş olsaydık, veyahut bir harb ve çarpışmayı bilen kimseler bulunsaydık (elbette size uyardık) sizinle beraber sefere çıkar, muharebeye iştirak ederdik.

Bunların bu gibi sözleri hakikate aykırıdır. (Onlar o gün) öyle söyleyip durdukları zaman (imândan ziyade küfre yakın bulunmuşlardı.) Çünkü kalplerinde gizledikleri şeyler anlaşılmış, müslümanlığa karşı lâkayt bulundukları meydana çıkmıştı. Artık öyle Allah Teâlâ yolunda cihattan geri duran, İslâm yurdunu müdafaadan kaçınan kimselere mü’min sıfatı lâyık olamaz.

(Onlar) o gibi münafık kimselere (kalblerinde olmayan şeyi) kendilerinin mü’min olduklarını (dilleriyle söylerler) o söyledikleri şeye kalben inanmış değildirler. İşte bu, münafıklık belirtisidir. Fakat onların bu hali gizli kalmaz. (Ve Allah Teâlâ onların ne sakladıklarını) kalblerinde ne gibi kuruntuları bulunduğunu (tamamen bilicidir) ona göre haklarında ilâhî cezâsı gerekecektir.

168. Onlar ki, kedileri oturdukları halde kardeşleri için eğer bize itaat etseydiler öldürülmezler idi, dediler. De ki: Öyle ise kendi nefislerinizden ölümü def ediniz! Eğer sâdık kimseler iseniz.

168. Bu âyeti kerime, Uhud gazvesine katılmamış olan münafıkların cahilce iddialarını re’ddetmektedir. Şöyle ki: (Onlar) O Uhud gazvesine katılmayan münafıklar (ki, oturdukları) savaşa iştirak etmedikleri (halde) din veya vatan veya soy itibariyle (kardeşleri) olan şehitler ve öldürülenler (için eğer bize itaat) edip te savaştan kaçınsa, evlerinde ikamet (etse idiler) yaşarlardı (öldürülmezleridi dediler).

Habibim! O gafillere (de ki:) Eğer (öyle ise) eğer savaştan kaçınmak insanı ölümden kurtaracak ise (kendi nefislerinizden ölümü defediniz, eğer) bu iddiadızda (sadık) doğru sözlü (kimseler iseniz) bu iddianızı ispat ediniz bakalım. Heyhat!. Kısacası: Öldürülmek de, ölmek de Allah Teâlâ’nın kaza ve kaderine bağlıdır, ıralarında fark yoktur.

Zamanı gelince insan ölür, hayattan mahrum kalır. Buna hiç bir şey mâni olamaz. Ölüm için mutlaka belirlenmiş, takdir edilmiş bir zaman vardır. Bunun sebepleri çeşitli ise de zamanı bellidir. Harb de ölüm sebeplerinden biridir. Eceli gelmiş olan bir kimse bu sebeple veya başka bir sebeple hayattan mahrum kalır, daha eceli gelmemiş olan kimse de ne kadar harblere katılsa da yine yaşar durur. Binaenaleyh savaşa katılmamak mutlaka insanın yaşamasını icabetmez.

Rivâyet olunuyor ki: Bu münafıklar böyle bir iddiada bulundukları gün içlerinden yetmiş kişi ölmüş gitmiştir. Bu, Uhud şehidlerinin sayısı kadardır. Ne büyük bir ibret!..

169. Ve Allah Teâlâ’nın yolunda öldürülmüş olanları ölmüşler sanma, hayır Rablerinin katında diridirler rızıklanırlar.

169. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın yolunda hayatını feda eden muhterem şehitlerin yüksek mertebelerini, onların ne kadar mânevî bir neşe içinde ebedî bir hayat ile yaşamakta olduklarını ve diğer İslâm mücahitlerinin de korku ve üzüntüden emin bulunduklarım bildirmektedir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, Yüce Resûlüne veya her bir müslümana hitaben şöyle buyuruyor:

(Ve Allah Teâlâ’nın yolunda) Cenab’ı Mevlâ’nın dini uğrunda, cihat meydanında (öldürülmüş olanları) şehit düşmüş bulunanları (ölmüşler) gitmişler (sanma, hayır) onlar ölmüş değildirler. Onlar (Rablerinin katında) Hak Teâlâ’nın mânevî katında şeref ve mertebe itibariyle, ebedî bir hayata kavuşmak suretiyle (diridirler)Cennetlerin nimetlerinden, meyvelerinden (rızıklanır) durur (lar.) Ne büyük bir mükâfat!..

170. Onlar kendilerine Allah Teâlâ’nın lütfundan verdiği şey ile sevinmektedirler. Ve onlar arkalarından varıp kendilerine yetişmemiş olanlara bir korku olmadığı ile ve onların üzüntüye uğramayacakları ile de müjdelenmiş bulunurlar.

170. (Onlar) o şehit düşmüş olan zatlar, (kendilerine Allah Teâlâ’nın) sırf (lütfundan) kereminden olarak (verdiği) ihsan buyurduğu (şey ile) şehadet şerefiyle, ebedî bir hayata kavuşmakta Cenab’ı Hak’ka mânevî olarak yaklaşmakla cennetlerin nimetlerinden istifade etmiş olmakla daima (sevinmektedirler) Bir ruhanî zevk ile, bir mânevî neş’e ile yaşar dururlar.

(Ve onlar) o şehit düşmüş zatlar kendi (arkalarından varıp kendilerine) henüz (yetişmemiş olanlara) kendileri gibi şehit düşmeyip bir müddet daha dünyada kalarak İslâmiyet yolunda sebat edip durmuş bulunanlara dahi uhrevî (bir korku) bir dehşet (olmadığı için) de sevinmektedirler. Bu din kardeşlerinin de güzel bir istikbale kavuşacaklarına muttali olarak bundan dolayı da sevinç, ve huzur içindedirler.

(Ve onların) o geriye kalan din kardeşlerinin gelecekte (üzüntüye uğramayacaklarına dair) müjdelenmişlerdir. O din kardeşleri de ilerde kendileri gibi Allah’ın yardımına kavuşacaklardır. Onlar da mutlu, uhrevî bir hayata kavuşacaklardır. Artık onların da üzüntü ve kedere düşmeyeceklerini bilmekle de muhterem şehitler (müjdelenmiş bulunurlar). Bu da onların uhrevî ferahlıklarını arttırmış olur..

171. Ve onlar Allah Teâlâ’dan bir nimet ile ve bir lütuf ile ve mü’minlerin mükâfatını Allah Teâlâ’nın elbette zayi etmiyeceği ile de müjdelenip sevinçli bir halde bulunurlar.

171. (Ve onlar) o muhterem şehitler, geriye kalmış olan din kardeşlerinin öyle mutlugeleceklerini bilerek sevindikleri gibi kendilerinin (Allah Teâlâ’dan bir nîmet ile) Allah tarafından kavuşacakları büyük bir sevab ile (ve bir lütuf ile) pek fazla bir mükâfat ile de müjdelenmiş olarak ziyadesiyle sevinirler. (Ve mü’minlerin mükâfatını Allah Teâlâ’nın elbette zayi etmeyeceği ile de müjdelenip sevinçli bir halde bulunurlar.) Din kardeşlerinin de böyle mükafatlara ulaşacaklarını bilmekle de mânevî bir zevke, bir kalp neş’esine kavuşurlar. Ne güzel bir lütuf!…

§ Bu âyetler. Tefsiri Kebirde de bildirildiği üzere Bedir ve Uhud gazvelerinde şehit düşmüş olan değerli zatlar hakkında nâzil olmuştur. Bedir’de on dört zat şehit olmuştu ki: Sekizi ensardan akısı da muhacirlerden idi. Uhud gazvesinde de yetmiş zat şehit düşmüştü ki: Otuzu ensardan, kırkı da muhacirlerden bulunmuştu.

§ Bu âyeti kerime, bir kerre şehitlerin ne ebedî, ne mutlu bir hayata kavuştuklarını gösteriyor. Bununla beraber müslümanları kahramanlığa, din uğrunda her türlü fedakârlığı göze almaya sevk etmiş oluyor. Çünkü şehidlerin ulaştıktan nimetleri, yüce tecellileri bildiriyor, o mübârek zatları bütün müslümanlar için uyulması gereken bir örnek olarak gösteriyor. Sonra bu mübârek ayetler din kardeşliğinin ne kadar mühim, ne kadar kıymetli olduğuna işaret ediyor.

Çünki müslüman şehidler, kendilerinin her türlü uhrevî nimetlere kavuştuklarını görerek sevinçli oldukları gibi kendilerinden geriye kalmış olan din kardeşlerinin de gelecekte öyle nîmetlere ulaşıp, üzüntü ve kederden korunmuş olacaklarını öğrenmekle sevinmiş ve ziyadesiyle mutlu olmuşlardır. İşte bu, din kardeşliğinin gereğidir. Müslümanlar daima birbirinin haliyle alâkadar olmalıdırlar, birbirinin sevinciyle sevinçli kederiyle kederli bulunmalıdırlar. İşte bu hal, yüksek bir dinîterbiyenin icabıdır.

§ İstibşâr: Müjde almak, şad olmak; bir haberden dolayı sevinmek müjde sebebiyle meydana gelen sürûr, neş’e ve müjde istemek mânâlarını da ifade eder. Beşaret de; müjde, iyi haber vermek demektir. Tebşir de müjdelemek müjde vermek demektir. Mübeşşir: Müjde verendir, mübeşşer de müjdelenen kimsedir.

172. Onlar ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra Allah Teâlâ için ve Peygamberin için dâvete icabet eylediler. Onlardan iyilik edenler ve korunanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.

172. Bu mübârek âyetler de ashabı kiramın muharebelerdeki fedakârlıklarını, onların kalplerinin sağlamlığını bildirmekte ve o muhterem zatların kavuştukları ilâhî lütuftan şöylece açıklamaktadır. (Onlar ki) o Uhud gazvesinde bulunmuş olan ashabı kiram ki (kendilerine) o Uhud savaşında vücutlarına (yara isabet ettikten) -mübarek vücutları düşmanlarını hücumları ile yaralandıktan (sonra) yine kendilerini düşünüp durmadılar.

(Allah Teâlâ için ve Peygamberi için) canlarını feda etmeyi göze aldılar, onları davetine (icabet eylediler) tekrar savaş meydanına koşmaktan geri durmadılar. (Onlardan) o muhterem zatlardan ibaret olan o (iyilik edenler) bütün emrolundukları vazifeleri yapanlar (ve korunanlar) bütün yasaklardan kaçınan o zatlar (için pek büyük bir mükâfat vardır.) Onlar için cennet kapıları açıktır. Onlar Allah’ın nimetlerine kavuşacaklardır. Onlar için en nurlu bir gelecek mevcuttur. Ne büyük bir başarı!.. İşte İslâmiyete hizmetin mükâfatı…

§ Bu âyeti kerime, “Hamraül’ Esed” gazvesi hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Uhud gazvesinde düşman ordusu, müslümanlardan ayrılmış “Revhâ” denilen ve Mekke-i Mükerreme ile Medine’i Münevvere arasındabulunan bir mahalle dönmüştü.

Sonra bu hareketlerinden pişman olmuşlar, neden müslümanlar mağlûp iken onları takip edip de tamamen imha etmeden geri döndük demişler, tekrar İslâm ordusu üzerine yürümek istemişlerdi. Rasûli Ekrem Hazretleri, düşmanlarının bu düşünce ve hareketlerinden haberdar olunca İslâm ordusunun kahramanlığını, tam mânasıyla kuvvetli olduğunu göstermek için tekrar Medine’i Münevvere’denayrılarak o mücahit ordusu ile beraber düşman üzerine yürümekte bulundu.

Bu mübârek mücahitler ise Uhud gazvesinde yaralanmışlardı, zahmetler içinde yaşıyorlardı, birbirini tutunarak yola devam edebiliyorlardı. Bu hal ile beraber yine İslâm’ın kudretini göstermekten geri durmak istememişlerdi. Fakat Cenâb-ı Hak düşmanların içlerine bir korku düşürdü, İslâm ordusunun bu hareketinden haberdar olunca savaştan vazgeçtiler, kaçıp yurtlarına gittiler, İslâm ordusu da tam bir şeref ve şan ile Medine’i Münevvere’ye tekrar geri döndü. İşte İslâm ordusuna lâyık olan, böyle fedakârca hareket etmektir.

Allah’ın ismini yüceltmeye çalışmaktır. Cenâb-ı Hak bu kutsî âyetlerini, bütün İslâm milletine ebedî bir ders, bir uyanma vesilesi ve yükseliş olmak üzere beyan buyurmuştur.

173. Onlar ki, insanlar onlara: Halk sizin için kuvvet, topladılar, artık o düşmanlardan korkunuz dediler de bu onların imânını arttırdı ve Allah Teâlâ bizlere kâfidir ve ne güzel vekilidir, dediler.

173. (Onlar ki) o üstün vasıfları yukarıdaki âyeti kerime de zikredilmiş olan zatlar ki (insanlar) düşmanları adına söz söyleyen “Naim ibni Mesudil Eşcaî” (onlara) o muhterem İslâm mücahitlerine hitaben (halk) düşman kuvvetleri (sizin için) kuvvet (topladılar) sizi büsbütün mağlûp etmek istiyorlar (artık).

Ey müslümanlar!. Siz o düşmanlarınızdan(korkunuz) onlara karşı savaşa çıkmayınız (dediler) o mübârek mücahitlerin kalblerine güya korku düşürmek istediler (de) bununla bir tesir yapamadılar. Bilâkis onların (bu) aldatıcı sözleri (onların) o İslâm kahramanlarının (imânını arttırdı) Cenab’ı Hak’kın emirlerine olan bağlılıklarını artırdı ve kuvvetlendirdi.

(Ve) o zatlar (Allah Teâlâ bizlere) bizim işlerimize ve başarı sağlamamıza (kâfidir, ve) Yüce Yaratıcı (ne güzel vekildir), bütün varlığımız, bütün işlerimiz ona havale olunmuştur, (dediler) bu suretle de kalplerinin sağlamlığını ve dine bağlılıklarını göstermeye muvaffak oldular.

174. Sonra da kendilerine hiç bir fenalık dokunmaksızın Allah Teâlâ’nın bir nimetiyle ve bir lütfu ile geri döndüler ve Yüce Allah’ın rızâsına tâbi oldular. Allah Teâlâ ise büyük bir lütuf sahibidir.

174. Bu kahramanca hareketten (sonra da) o muhterem mücahitler (kendilerine) bir eziyet, bir kötü hâdise (hiç bir fenalık dokunmaksızın) o savaş için gitmiş oldukları meydandan (Allah Teâlâ’nın bir nîmetîyle) düşmanla karşılaşmaksızın bir afiyetle (ve) Cenab’ı Hak’kın (bir lütfu ile) ihsan buyurduğu bir ticaret ile, bir kazanç ile (geri döndüler) Medine’i Münevvereye geri döndüler.

(ve) böyle dindarca, fedakârca hareketleriyle (Yüce Allah’ın rizasına tâbi oldular) bu suretle dünya ve âhiret selametine kavuştular. (Ve Allah Teâlâ büyük bir lütuf sahibidir.) O muhterem mücahitlerin kalblerine kuvvet verdi, onları harp meydanında sabit kıldı, onlardaki imân nurunu çok parlak kıldı, onları cihad meydanlarına atılmaya, düşmanlarına karşı kahramanlık göstermeğe muvaffak buyurdu.

§ Tefsirlerde, siyer kitaplarında, genişçe yazılı olduğu üzere Uhud gazvesinde düşmanların reisi geri dönerken Hz. Peygambere nida ederek: Ya Muhammed!. Aleyhisselâm -istersen gelecek Bedir mevsiminde seninletekrar savaşta bulunalım, demiş, Peygamber Efendimiz de “inşaallah” diye cevap vermiş.

Sonra o mevsim gelince düşman reisinin kalbine bir korku düşmüş, geri durmaya da gururu mâni olmaya başlamış. “Naim bin Mesut” adında bir şahıs ile görüşmüş, bu sene kıtlık var, savaşta bulunmak doğru değil; geri dönmemizden de müslümanlar cesaret alacaklardır. Sana on deve veririm, çık Medine’ye git, onları korkut, onlar savaştan vaz geçsinler, bu hususta verilen sözü onlar bozmuş olsunlar.

Naim de Medine’i Münevvereye gelmiş, savaş için hazırlanmış bir guruba rastlamış, nereye hareket edeceklerini sormuş onlar da demişler ki: Düşmanlarımız ile aramızda va’dedilen ikinci Bedir gazvesine yönelmiş bulunmaktayız. Bunun üzerine Naim, bir takım yalanlar uydurmuş, sizin bu hareketiniz, sizin için pek korkunç, çünkü düşmanlarınız fevkalâde bir kuvvetle donatılmış bulunuyorlar, sizden hiç biriniz onların ellerinden kurtulamaz diye müslümanların kalblerine korku düşürmek, onları savaştan geri çevirmek istemişti.

Bazı zatlar bu sözlerden endişeye düşer gibi oldular. Fakat Rasûli Ekrem Hazretleri, ben yalnız da olsam Allah hakkı için bu savaşa gireceğim sözümden dönmem diye buyurdu. Ashabı kirâmından yetmiş kadar süvari ile Bedir tarafına yöneldiler. Hepsi de (hasbunallah venimel vekil = Allah bize kâfidir ve ne güzel vekildir.) diyorlardı. Hz. İbrahim de ateşe atılırken böyle demiş, ateşten kurtulmuş idi.

Nihayet İslâm mücahitler! Bedir mevkiine gelmişlerdi, orada bir hafta beklediler, düşmanları meydana çıkamadılar. Mübarek İslâm kuvveti hiç bir zarar görmeden geri döndü. Bu mevsimde Bedir de bir panayır kurulur, alışveriş yapılırdı. Bu İslâm kahramanları da o hafta içinde hurma, üzüm ve cilalı deri gibi şeylerle ilgili bir hayli alışverişte bulunmuşlar, bir güzel ticaretle Medine’i Münevvereye sağ salim geridönmüşlerdi.

İşte bu mübârek âyetler bu hâdise üzerine nâzil olmuş, Cenab’ı Hakkın, mücahit kullarını ne kadar koruyup himaye ettiğini bu müslümanlara anlatmıştır.

175. Sizi mutlaka o şeytan, dostlarından korkutuyor. Binaenaleyh onlardan korkmayınız benden korkunuz eğer mü’min kimseler iseniz.

175. Bu mübârek âyetler, şeytan tabiatlı kimselerin sözlerin mü’minlerin kıymet vermiyeceklerini gösteriyor. Küfür ve sapıklık içinde yaşayanların zararları kendilerine yönelik olup Cenâb-ı Hak’kın onlardan beri olduğunu bildiriyor. Ve öyle kâfirlerin hallerinden dolayı Rasûli Ekrem’in kalbinin üzüntülü olmamasını tavsiye ediyor, küfür ve fesat ehlinin geçici bir mühlet ve müsaadeye ulaşmaları haklarında bir hayır olmayıp uhrevî cezaya daha fazlasıyla çarpılacaklarını açıklıyor.

Şöyle ki: Ey müslümanlar! Ey ashabı kiram! (Sizi mutlaka o şeytan) o düşmanların kuvvetini büyüterek sizi korkuya düşürmek isteyen Naim gibi şeytan tabiatlı herhangi bir şahıs (dostlarından korkutuyor) onların büyük bir kuvvet hazırladıklarını söylüyor. Fakat siz, onun bu sözlerine kıymet vermeyiniz, endişeye düşmeyiniz (binaenaleyh onlardan) o şeytanın o dostlarından (korkmayınız) onlar kim oluyormuş!

Ancak (benden) ben Yüce Yaratıcıdan (korkunuz) benim emrime uyunuz, benim emrime muhalefetten kaçınınız. Sizin selâmet ve saadetiniz bununla mümkündür. (Eğer) siz hakikaten (mü’min kimseler iseniz) böyle Allah Teâlâ’ya itaat edesiniz, hakikaten ilâhî korkuyu her korku üzerine tercih eder, Allah’ın emrine hakkıyla uyarsınız.

176. O küfre koşanlar seni üzmesinler. Şüphe yok ki, onlar Allah Teâlâ’ya bir şey ile zarar veremezler. Allah Teâlâ istiyor ki, onlara âhirette bir nasip vermesin. Ve onlar içinbüyük bir azap vardır.

176. Habibim!.. (O küfre koşanlar) münafıklar, dinden dönenler veya âhir zaman Peygamberinin geleceğine vaktiyle inanıp, gelmesini bekledikleri halde bilahara onu, ortaya çıktığı anda inkâra cür’et eden bir takım bozulmuş dinlerin sahipleri (seni üzmesinler) onlar kendi selâmet ve saadetlerini kendi arzuları ile ellerinden çıkarmış oluyorlar.

Artık sen onların bu hallerine bakıp üzüntü ve kedere dalma, onlar kendilerini kendi iradeleriyle öyle bir felâkete sokmuş bulunuyorlar. (Şüphe yok ki, onlar) bu kâfir halleriyle (Allah Teâlâ’ya) onun mukaddes dinine onun yüce şanına (bir şeye) hiç bir şekilde (zarar veremezler).

Onlar o kötü hareketleriyle kendilerine zarar vermiş oluyorlar. Artık bu hallerinden dolayı (Allah Teâlâ istiyor ki, onlara âhirette bir nasip vermesin) onları cennetine sokmasın (ve) maamafih (onlar için) bu mahrumiyetle beraber (büyük) pek büyük (bir azap) da (vardır) ki, o cehenneme girmeleridir. Küfürlerinin cezası olarak ebediyyen azap görmeleridir.

177. Muhakkak o kimseler ki, imân karşılığında küfrü satın almışlardır. Elbette onlar Hak Teâlâ’ya bir şey ile zarar veremezler. Ve onlar için acıtıcı bir azap vardır.

177. (Muhakkak o kimseler ki,) o münafık, o dinden çıkan, o kâfir şahıslar ki (imân karşılığında küfrü satın aldılar). Kendilerinin ebediyyen saadetlerini temin edecek olan Allah’ın dinini terkederek ona karşılık küfür ve dinden çıkmayı tercih eylediler (elbette onlar) bu küfürler! yüzünden (Hak Teâlâ’ya bir şey ile) hangi bir şekilde bir (zarar veremezler) Cenab’ı hak onların imanına muhtaç değildir, onların küfründen dolayı hâşâ zarara uğramaz. Bu küfür ve isyanın zararları sahiplerine aittir. (Ve onlar için acıtıcı) pek ızdırap verici (bir azap vardır) o da cehennem ateşidir. Artık ona hazır bulunsunlar!.

178. Küfredenler aslâ sanmasınlar ki, onlara mühlet verişimiz onların nefisleri için bir hayırdır. Biz onlara mühlet veriyoruz ki, günahlarını artırsınlar. Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

178. (Küfredenler) imânı bırakıp küfür ve sapıklık içinde vakit geçirenler (aslâ sanmasınlar ki, onlara mühlet verişimiz) onları bir müddet yaşatmamız, onlara bazı dünyalıklar vermemiz (onların nefisleri) şahısları (için) haddizatında (bir hayırdır.) Hayır, hayır o bir hayır değildir.

Belki (biz) ben Yüce Yaratıcı (onlara) öyle bir müddet (mühlet veriyoruz ki) onlara mühlet ve müsaadede bulunuyoruz ki (günahlarını arttırsınlar) bir takım günahları işleyerek kendilerini öyle ebedî bir azabı hak etmiş bir hâle getirmiş olsunlar. (Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır) onlar dünyadaki kötü hareketlerinin cezasına bu suretle uğramış olacaklardır. Artık böyle bir âkibete uğramak istemeyen herhangi bir insan daha fırsat elde varken davranış ve hareketlerini düzelterek dindarca faziletli bir halde yaşamak istemez mi? Nedir büyük bir insanlık kitlesinin gafleti!.

Rasûli Ekrem Efendimizden insanların hayırlısı kimdir? diye sorulmuş. Buyurmuş ki: ömrü uzayıp ameli gazel olan kimsedir, insanların şerlisi kimdir diye de sorulmuş, ona da: nasın şerlisi ömrü uzayıp ameli kötü olan kimsedir. Binaenaleyh ömrünün değerini bilmelidir. Onu güzel, meşru bir şekilde kullanmalıdır. Küfür ve isyanla geçen kötü bir ömür, sâhibi için ne büyük bir felâket demektir.

179. Allah Teâlâ mü’minleri sizin bulunduğunuz hâl üzere terkedecek değildir. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır. Ve Allah Teâlâ size gaybı bildirecek de değildir. Ve lâkin Hak Teâlâ peygamberlerinden dilediği zatı seçer. Artık Yüce Allah’a ve peygamberlerine imân ediniz ve eğer imân eder ve korunursanız elbette sizin için büyük bir mükâfat vardır.

179. Bu âyeti kerime, bir takım: hâdiselerin, meselâ galibiyet ve mağlûbiyet hallerinin ortaya çıkış hikmetine işaret ediyor, bu hikmetleri herkesin kavrayamayacağını bildiriyor, insanlığa selâmet ve saadet yolunu tavsiye buyuruyor. Şöyle ki: Ey insanlar! (Allah Teâlâ) hakikî (mü’minleri sizin) böyle muhtelif, mahiyeti bilinmez (bulunduğunuz) bir (hâl üzere terk edecek değildir) içinizden samimî surette mü’min olanlar ile olmayanları meydana çıkaracaktır, herkesin durumunu dosta düşmana gösterecektir.

Evet… (nihayet murdarı) münafıkı, itikadı bozuk olanı (temizden) temiz inanç sâhibi mü’minlerden (ayıracaktır.) âleme duyuracaktır. İşte Uhud gazvesinde ve diğer olanlarda meydana gelen bazı hâdiseler, bütün birer ilâhî imtihandır, orada bulunanların durumlarını, derecelerini göstermeye vesiledir. Hak yolunda zahmetlere katlananlar ile katlanmayanların herkesçe anlaşılmasına bir sebeptir. (Ve Allah Teâlâ size) Ey bütün insanlar (gaybı bildirecek de değildir) ki, münafıklar ile münafık olmayanları Cenâb-ı Hak birer suretle bildirmedikçe siz bilemezsiniz.

(Velâkin Hak Teâlâ Peygamberlerinden dilediği zatı seçer) Bazı gayb durumları ona haber veriri, ona vahiy ve ilham buyurur. İşte peygamberlerin sonuncu olan Hz. Muhammed’e de öyle bir nice gayb durumları çevresinde bulunanların ruh hallerine, imân ve münafıklık derecelerini bildirmiştir. Onun bu gibi hususlara dair size verdiği ve vereceği haberleri samimî şekildetasdik ediniz. (Artık) Ey insanlık cemaati!.

(Yüce Allah’a ve) onun muhterem (peygamberlerine) tam samimiyet ile (imân ediniz) gaybı, esasen yalnız Allah Teâlâ’nın bildiğini unutmayınız, bununla beraber muhterem peygamberlerine de dilediği gaybı bildireceğine kanaat getiriniz. (Ve eğer) Ey insanlar hakikiyle (imân eder ve) münafıklıktan, ayrılıktan, günahlardan kaçınır ve (korunursanız elbette sizin için büyük bir mükâfat vardır) ona ulaşırsınız, onun ne kadar takdirlere lâyık olduğunu ancak Cenâb-ı Hak bilir. Ne mutlu akıllıca hareket ederek böyle bir mükâfata kavuşanlara.

180. Allah Teâlâ’nın kendilerine lütfundan olarak verdiği şeyde cimrilik edenler bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar. Hayır.. Bu onlar için bir şerdir. O cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Ve göklerin ve yerin mirası Allah Teâlâ içindir. Ve Hak Teâlâ yaptığınız her şeyden tamamiyle haberdardır.

180. Bu âyeti kerime, hak yolundaki cihadların canı feda etmek sureti ile olacağı gibi malları feda etmek suretiyle de olabileceğini gösteriyor, bu uğurdaki cimriliğin pek zararlı neticesini de tasvir buyuruyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Düşününüz. (Allah Teâlâ’nın kendilerine) sırf bir kerem ve (lütfundan olarak verdiği şeyde) malda, servette, kudrette (cimrilik edenler) bunlarda cimrilik gösterenler, pek yanlış bir harekette bulunmuş olurlar. (Bunun) bu cimriliğin (kendileri için bir hayır) bir fâide, bir tasarruf (olduğunu sanmasınlar.)

Bunda öyle bir hayır yoktur. (Hayır) o öyle bir hayır değildir, belki (bu) cimrilik (onlar için bir şerdir) onların uhrevî sorumluluğunu gerektirmektedir. Evet… (o cimrilik ettikleri şey) mal ve servet vesaire (kıyamet gününde) yılan gibi bir suret alarak o cimrilik göstermiş olanların (boyunlarına dolanacaktır.) Onlar gelecekte böyle bir acıklı durumla karşı karşıyakalacaklardır.

Artık insan nasıl olur da geçici olan dünya varlığına o kadar sarılır? İnsanın kendisi de, çoluk çocuğu da bütün servet ve zenginliği de yok olmaya mahkumdur. (Ve göklerin ve yerin mirası) da (Allah Teâlâ içindir.) Evet… Bütün varlıklar yok olacak, Cenâb-ı Hak’tan başka bir malik ve sahip kalmayacaktır. (Ve Hak Teâlâ yaptığınız her şeyden) üzerinize düşen vazifeleri, görevleri yapıp yapmadığınızdan (tamamiyle haberdardır). Artık ona göre hakkınızda mükâfat ve cezada bulunacaktır.

O halde insan; nasıl olur da cimrilik göstererek hak yolunda geçici bir malını harcamaz da kendisini cezaya uğratmış olur. Bu ne cahilce bir hareket!.

§ Bu âyeti kerimedeki buhlden = cimrilikten murat, âlimlerin çoğuna göre vâcib olan malî bir vazifeyi yerine getirmekten kaçınmaktır. Meselâ: Bir insanın kendisini ve nafaka vermesi gereken kimseleri idare için kudreti dahilinde olan malını harcaması bir vazifedir.

Açlıktan ölmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmış bir şahsın imdadına koşup onu o tehlikeden kurtarmak bir vazifedir. Vatının, İslâm milletini müdafaa için lâzım gelen mâli yardımlaşmada bulunmak da bir vazifedir. İşte bu gibi malî vazifeleri, yapmaya güçleri yettiği halde yerine getirmekten kaçınanlar, uhrevî cezalara adaydırlar. Sadaka kabilinden olan yardımlar ise sevaba vesiledirler. Fakat böyle bir cezayı gerektirici nitelikte değildirler.

181. Andolsun ki Allah Teâlâ, “şüphe yok Allah fakirdir, bizler ise zenginleriz” diyenlerin sözünü işitmiştir. Elbette o dediklerini ve Peygamberleri haksız yere öldürdüklerini yazacağız. Ve o yangın azabını tadınız diyeceğiz.

181. Bu mübârek âyetler de Allah yolunda mallarını infaktan kaçınan ve bu husustaki dinî emirler ile alay eden cahillerin kolu akibetlerini şöylece açıklamaktadır. (Andolsun ki) yaniYüce Zatıma yemin ederim ki (Allah Teâlâ) dinî emirleri inkâr edip alay yoluyla (şüphe yok Allah fakirdir) bizden borç istiyor, (bizler ise zenginleriz) çünki Allah’a borç vereceğiz, diyenlerin bu (sözünü işitmiştir) onların bu edepsizce lâkırdılarını duyup bilmektedir.

(Elbette o dediklerini) Cenab’ı Hak’ka hâşâ fakirlik isnat etmelerini (ve) Yahya, Zekeriya gibi mübârek (peygamberleri haksız yere öldürdüklerini yazacağız). Bunları hafaza melekleri vasitasiyle onların amel defterlerinde tesbit ettireceğiz. (Ve) onlara o melekler vasıtasiyle (o yangın azabını) o yakıcı cehennem ateşini (tadınız diyeceğiz).

182. Bu, sizin ellerinizin takdim ettiği şey sebebiyledir. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kullarına zulmedici değildir.

182. (Bu) azab (sizin ellerinizin takdim ettiği şey) alay, iftira ve peygamberleri öldürmek gibi cinayetler (sebebiyledir) böyle acıklı bir azaba uğramanız, kendi nefislerinizin kötü hareketlerinin cezasıdır. (Ve Şüphe yok ki Allah Teâlâ kullarına zulmedici değildir) ki, onlara zulm yoluyla böyle bir ceza versin. Belki bu cezalar onların günahları yüzündendir. Nitekim



denilmiştir. Evet… Herkes kendi ameline göre ceza görür. Artık bunu bilmeli, cezayı gerektiren hareketlerden kaçınmalıdır.

§ Bu âyeti kerime de “nefs” yerine “yed” zikredilmiştir. Çünkî insanların en çok amelleri eleri vasıtasiyle yapılageldiği için nefis “yed” ile ifade edilmiştir.

§ Zallâm: Çok zulmeden demektir. Cenab’ı Hak bütün zulümlerden uzaktır. Ancak “kullar” mânasına bir çoğu! lâfzı olan “Abîd” karşılığı zikredildiği için böyle mubalâğayı, ve çokluğu ifade eden bir tabir seçilmiştir. Maamanlı zulüm şahsi bir fayda, bir intikam maksadiyle yapılır. O halde fazla zulüm, zulüm yapan içinfazla fâide temin etmiş gibi olur. Artık zallâm olmayan, yani şahsı için fazal fâide maksadiyle zulüm yapmayan zâlim de olmamış bulunur. Çünkî fazla faideyi terketen az bir menfaati daha kolay terkeyler.

Bizde zallâm gibi mübalağa ifade eden kelimeler çok kere mübalâğa için değil, bir nispet ifadesi için kullanılır. Bezzaz (Manifaturacı), attar (Esans satıcısı) gibi ki, bunlarda mübalâğa manası düşünülmüş değildir. Velhâsıl: Cenâb-ı Hak, her türlü zulümden uzaktır. Onun hakkında zulüm düşünülemez. Bütün kâinat onun mülküdür, onun iradesine bağlıdır, onun adalet ve hikmet dairesinden aslâ hariç değildir. “Mülkünde hak tasarruf eder keyfemâyeşâ”.

§ Bu mübârek âyetlerin iniş sebebi hakkında deniliyor ki: Kimdir o adam ki, Allaha güzel bir borç versin de, Allah da ona kat kat fazlasıyla ödersin (Bakara, 245) âyeti kerimesi nâzil olunca yahudilerden bazıları ve özellikle Huyey ibni Ahtap demişler ki: Allah fakir olmalı ki, bizden borç istiyor! O halde biz ondan zenginiz. Bu alaycı ve edepsizce lâkırdı üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuştur.

Diğer bir rivâyete göre de Hz. Ebubekir, Rasûli Ekrem’in peygamberlikle ilgili bir mektubuyla Beni Kaynuka Yahud’lerinin yanlarına gitmiş, onları İslâmiyete, namaz kılmaya, zekât vermeye ve Allah için faizsiz borç vermeye dâvet etmiş. Yahudîler “Fenhas ibni Azura” adındaki bir âlimlerinin yanına toplanmışlardı. Hz. Ebu Bekir bu şahsa da hitaben demiş ki: Cenâb-ı Hak’tan kork, İslâmiyeti kabul et, Hz. Muhammed’in Resûlullah olduğunu, onun mübârek vasıflarını Tevrat’ta görmektesiniz.

Artık imân et, tasdik et ve Allah için faizsizolarak borç ver -yani Allah’ın rızâsı için fakir ve düşkünlere yardım ederek Cenâb-ı Hak’kın sevabına kavuş- ta ki cennete girebilesin, sevabın kat kat olsun. Bunun üzerine Fenhas cevaben demiş ki: “Ya Eba Bekir!. Rabbimizin bizden borç talebinde bulunduğunu iddia ediyorsun o halde Allah fakir, bizler ise zenginiz. Çünki fakir olan borç talebinde bulunur, Allah bizi faizden menettiği halde kendisi faizli muamelede bulunuyor.

Bu mel’ûn Fenhas’ın alaycı ifadesi üzerine Hz. Ebu Bekir onun çehresine bir tokat atmış ve eğer aramızda bir anılaşma bulunmasa idi. Vallahi senin boynunu vururdum, demiş. Fenhas Peygamberin huzuruna koşmuş, bak arkadaşın bana ne yaptı diye söylenmiş, Rasûli Ekrem de durumu Hz. Sıddık’tan sormuş, o da demiş ki: Yaresulallah!. Bu Allah düşmanı büyük bir lâkırdı söyledi, Allah Teâlâ’nın fakir, kendilerinin zengin olduklarını iddia eyledi. Artık Allah için gazab edip çehresine bir tokat vurdum. Fenhas ise sözünü inkâr etmiş, öyle bir söz söylememiş olduğunu iddia eylemiş.

Bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olarak o haini yalanlamıştır. Son derece açıktır ki, Cenâb-ı Hak, hiçbir şeye muhtaç değildir. Onun borç para ve saire alması aslâ düşünülemez. Onun borç talebinde bulunmasından murat, onun rizası için fakirlere, zayıflara zekât ve sadaka şeklinde yardım edilmesidir, bu sayede sevaplara ulaşmaktır. Bu gibi ifadeler, karşılıklı konuma ve diyalogun icaplarındandır.

Bunu herkes anlayabilir. Artık bunu yanlış anlar gibi görünerek alaycı lâkırdılarda bulunanlar en ateşli azaplara lâyık değil midirler? İmân ettik lâyıkdırlar. Ve azaba ergeç kavuşacaklardır.

183. O kimseler ki “şüphe yok Allah bize emretti ki: Ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar hiç bir Peygambere imân etmeyelim” dediler. De ki: Şüphe yok benden evvel size peygamberler mucizeler ile vedediğiniz şey ile gelmişlerdi. Artık ne için onları öldürdünüz, eğer siz sadık kimseler iseniz?

183. Bu mübârek âyetler de Kur’ân’ın açıklamaları ile alay eden alçakların ne durumda olduklarını, ne kadar cinayetlerde bulunduklarını bildiriyor. Onları kınayarak peygamber efendimizi şöylece teselli ediyor.

(O kimseler ki) Muhammedin Peygamberlerini tasdik etmek istemeyen o cahil, o alaycı şahıslardır ki, Hz. Muhammed’e hitaben: (Şüphe yok ki Allah bize emretti) kitaplarında bize emir ve tavsiye buyurdu (ki ateşin yiyeceği) yakıp kendi tabiatına çevireceği (bir kurban getirinceye kadar) böyle bir mucize gösterinceye kadar (“Hiç bir peygambere imân etmiyelim” dediler.) Yüce Resûlüm! O inkârcılara (de ki: Şüphe yok benden evvel size peygamberler) bir nice (mucizeler ile ve o dediğiniz) kurban kabilinden (şey ile gelmişlerdi) Zekeriya ve Yahya Aleyhisselâm gibi (artık ne için onları öldürdünüz?.)

Ne için onları tasdik etmediniz?. (Eğer siz sadık kimseler iseniz!.) Öyle kurban getirileceği zaman imân edeceğinize dair sözlerinizde sadık iseniz, ne için o peygamberleri tasdik etmediniz de onları öldürdünüz? Neden o mucizelerin görülmesine rağmen yine böyle cinayetleri işlediniz. Evet… Bu inkarcılar, her ne kadar o peygamberleri bizzat öldürmemişler ise de o cinayetleri bunların dedeleri yapmış, kendileri de ona razı bulunmuş olduklarından artık o cinayetleri fiilen kendileri yapmış gibidirler, ve kendilerinde o kötü eğilim mevcuttur…

§ Bu âyeti kerimenin iniş sebebi olmak üzere deniliyor ki: Yahudî reislerinden Keab ibnil Eşref, Malik ibni Seyfi, Huyey Ibni Ahtab, Fenhas ibni Azura, Veheb ibni Yehûdâ gibi bir takım kimseler, peygamberin huzuran gelmişler: Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm- Sen Allah’ın Rasûlü olduğunu iddia ediyorsun,halbuki Allah Teâlâ bize bir kitap indirmiştir ve bize bir söz vermiştir ki: Hiçbir Peygamber’e imân etmeyelim, ta ki bir kurban getirsin de onu gökten inen beyaz bir ateş yakıp yiyiversin. İmdi sen de bunu getirirsen o zaman seni tasdik ederiz demişler, bunun üzerine âyeti kerime nâzil olmuştur.

§ Bu kurban mes’elesi hakkında iki görüş vardır:

Birisi şöyledir: Vaktiyle Peygamberleri tasdik için böyle bir kurban hadisesinin ortaya çıkması şart koşulmuştu. Bundan ancak Hz. İsa ile peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed müstesna bulunuyorlardı. Onların gösterecekleri mucizelerin büyüklüğü, böyle bir kurban hadisesine ihtiyaç bırakmıyacaktı. Merhum Süddi de bu görüştedir.

ikincisi de şöyledir: Gerçekte bazı peygamberler zamanında bir mucize olmak üzere böyle bir kurban hârikası meydana gelmiştir. Fakat bu da diğer mucizeler kabilinden bir şey idi. Halkın Peygamberlere imân etmeleri böyle bir mucizenin gösterilmesine bağlı değildi. Böyle bir iddiayı bir takım yahudî reisleri kendilerinden ortaya atmışlardır. Bu bakımdan bu iddia, hakikate aykırıdır.

184. İmdi seni yalanlarsa şüphe yok senden evvel de Peygamberler yalanlamışlardı ki, açık deliller ile, hikmetli sahifeler ile ve nurlu kitap ile gelmişlerdi..

184. (İmdi) Ey şanı yüce peygamberim! (Seni) de (yalanlarsa) senin peygamberliğini de kabul etmezlerse üzülme, (şüphe yok ki senden evvel de) bir nice mübârek (peygamberler) kendilerine gönderilmiş oldukları kavimler tarafından (yalanlanmışlardı) o Peygamberler ise senin kardeşlerindir, onlara isabet eden musibetleri, tekzip edilmeleri düşün de teselli bul.

O peygamberler (ki) onlar da senin gibi (açık deliller ile) açık ve parlak mucizeler ile ve İbrahim Aleyhisselâm’a verilen mübâreksahifeler gibi (hikmetli sahifalar ile ve) Tevrat, İncil gibi (nurlu) açık (kitap ile gelmişlerdi) bunları ümmetlerine duyurmuşlardı. Buna rağmen yine içlerinden bir çokları bu muhterem zatların sözlerini, tavsiylerini kabul etmeyip küfür ve isyan içinde bir müddet yaşayarak en nihayet lâyık oldukları cezalarına kavuşmuşlardır. Artık Ey Yüce Peygamber! Sen de sabret, teselli bul bu inkılâp âlemi böyle kalmaz, dalet ve hikmetin gereği ne ise ergeç tecelli edecektir.

185. Her nefis ölümü tadıcıdır. Ve şüphe yok sizlere yaptıklarınızın karşılığı kıyamet gününde ödenecektir. Artık kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete girdirilirse kurtuluşa ermiş olur. Ve dünya hayatı ise bir aldatıcı metadan başka bir şey değildir.

185. Bu âyeti kerime, dünya hayatının geçici durumunu, bir aldatıcı metadan ibaret olduğunu bildiriyor, yaratıklardan kimlerin kurtuluşa kavuşacaklarını gösteriyor, selâmet ve saadete vesile olacak hareketlere işaret ediyor ve bu suretle Rasûli Ekrem hakkındaki teselliyi takviye ediyor ve onun mübârek kalbinden üzüntü ve kederi gidermiş bulunuyor.

Şöyle ki: (Her nefis) her hayat sâhibi yaratık, her insan, her melek, ve her cin bütün bunlar (ölümü tadıcıdır) ölüme mahkûmdurlar. Mukadder vakti gelince bu dünya hayatından mahrum kalacaklardır. Maamafih böyle ölüme mâruz kalanlar, bir daha hayat bulmayacak değildirler. Bilakis takdir edilen vakti gelince bütün bu ölenler Allah’ın kudreti ile yeniden bir hayata kavuşacaklardır. Bir sonsuzluk dünyasına gitmiş olacaklardır.

Artık ey sorumlu insanlar! Sizler de yeni bir hayat bulacaksınızdır (ve şüphe yok sizlere) dünyada iken yapmış olduğunuz iyi ve kötü amellerinizin karşılığı mükâfat ve cezalarınız (kıyamet gününde) o kabirlerinizden çıkıp mahşere sevkedildiğiniz günde tamamiyle (ödenecektir.) Amellerinizhayır ise cezaları da hayır olacaktır. Bilâkis amelleriniz şer ise cezaları da hakkınızda şer bulunacaktır.

(Artık) o kıyamet gününde (kim ateşten uzaklaştırılır) cehenneme atılmasına ilâhî irade müsaade etmezse (ve) kim ilâhî bir lütfa ve Allah’ın affına uğrayarak (cennete girdirilirse) bir ebedî selâmet ve saadete ermiş, uhrevî azaptan (kurtulmuş) muradına ermiş, ilâhî tecellilere kavuşmuş (olur.) Ne yüce bir mazhariyet!..

İşte insan böyle ebedî bir saadete ulaşmak için çalışmalıdır. (Ve) onu en mühim bir gaye bilmelidir. (Dünya hayatı ise) yani bu dünya varlığı ise, bu dünyadaki bütün servet ve zenginlik makam ve mevki, cismanî zevkler, meşguliyetler, yiyip içmeler ise (bir aldatıcı) geçici, yok olmaya yönelik, insanı aldatan bir (metadan başka birşey değildir) binaenaleyh, böyle geçici, fânî ve sorumluluk sebebi olan şeylerden dolayı, insan, büyük bir üzüntü ve kedere kapılır mı?.

Böyle insanı aldatan, insanı yüce gayeleri takipten men eyleyen bir fânî varlık için insan, ebedî saadetine vesile olacak vazifelerini terkeder mi?.. Evet… Bir mü’min dünyada bir takım kederlere, sıkıntılara uğrasa da bunların geçici ve bir hikmete dayalı olduğunu düşünerek bir ümitsizlik ve kedere kapılmamalıdır, asıl uhrevî saadeti temin edecek, sebeplere sarılmalı onunla gönlü ferah olarak yaşamalıdır. Yoksa dünya da, dünya varlığı da fanîdir.



Evet… bu beyitte de denildiği gibi dünya bir kimse için daimî bulunsaydı, her halde Rasûli Ekrem dünyada ebedî olarak kalırdı. Artık, ona bâki olmayan bir dünya, başkaları için bâki, daim olur mu?.”Gam değildir gide dünya, kala din” “Gam odur kim kala dünya, gide din”

§ Bu âyeti kerimedeki ” ” kelimesi mükâfat ve cezaların tamamiyle, büsbütün görüleceği yerin âhiret âlemi olduğunu gösteriyor. Yoksa insan daha dünyada iken de veya kabire atılınca da bazı amellerinin bir kısım mükâfat ve cezasını görürse de bu tamam şekilde değildir. Evet… Bazı insanlar daha dünyada iken de bazı amellerinin mükâfat veya cezasını görürler.

Fakat bunlar geçicidir, fanidir, yeterli değildir. Çok kere de insanlar, amellerinin karışlığını dünyada görmezler. Meselâ: Bir şehit, hayatını feda eder, gider, dünyada kalıp bunun mükâfatını bizzat görmez. Bir katil de yakalanmayarak yaptığı cinayetin cezasını dünyada görmeyebilir. Fakat asıl mükâfat ve ceza sahası, âhiret âlemidir ki, orada herkes lâyık olduğu mükâfat ve cezaya kavuşacaktır. Nitekim ölüp gidenler mezarlarında da bir nevi mükâfat veya ceza görecektir.

Kabir kendileri için ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur kesilecektir. Fakat bunlar da geçicidir. Asıl tamamiyle ceza ve mükâfatın görülmesi kıyamet gününden itibaren başlayacaktır, İşte bu âyeti kerime de bunu göstermektedir. Dünyevî üzüntülere katlanıp asıl ebedî hayat alemindeki hakikî selâmet ve saadeti temine çalışılmasına onunla teselliye kavuşup vicdan huzuru içinde bulunulmasına işaret etmektedir.

186. Allah Teâlâ’ya and olsun ki: Mallarınız ve nefisleriniz hakkında imtihan olunacaksınızdır. Ve elbette sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden birçok incitici sözler işiteceksiniz. Ve eğer sabrederseniz ve korunursanız, işte şüphe yok ki, bu metaneti gerektiren işlerdendir.

186. Bu âyeti kerime, bütün müslümanlarasabır ve sebatı, İslâmiyet aleyhindeki ceryanlara karşı basiretli ve hikmetli bir şekilde hareket edilmesini tavsiye buyurmaktadır. Çünkî bu şekilde hareket, bir çok kimselerin uyanmasına, insafa gelmesine muhalefetten vazgeçip İslâmiyeti kabul etmesine sebep olabilir.

Nitekim bir âyeti kerime de:”Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır ve korkar.” (Tâhâ, 44) buyurulmuştur.

Diğer bir âyeti celile de: “(Sen kötülüğü) en güzel şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir. (Fussilet, 34) buyurulmuştur.

İşte izah etmekte olduğumuz âyeti kerimede de şöyle buyuruluyor. (Allah Teâlâ’ya and olsun ki:) elbette Ey müslümanlar!, (mallarınız ve nefisleriniz hakkında imtihan) tecrübe, deneme (olunacaksınızdır) Hak Teâlâ hazretleri, insanlara maî, can vermiş, onları bu imtihan âlemine getirmiştir. Şöyle ki: Hak Teâlâ dilediği kuluna mal ve servet verir, tâki o kul bu yüzden bir imtihana tâbi olsun. Kendisinin Allah’ın emrine riayet edip etmediği anlaşılsın, o malı, o serveti ne şekilde elde etmiş; ve onu ne gibi yerlere harcamış, onun zekâtını vermiş mi, vermemiş mi meydana çıksın.

Ve Yüce Allah insana vücut, hayat, sıhhat ihsan etmiştir. Tâki, bunları ibâdet ve itaate mi sarfettiği veyahut arzu ve isteği yolunda mı zayi eylediği ortaya çıksın. Aynışekilde: İnsan, vakit vakit bazı hastalıklara, üzüntülere ve tutsaklıklara manız kalır. Tâki, bunlara karşı sabredip etmediği anlaşılsın, Allah’ın takdirine ne derece razı olup olmadığı meydana çıksın, ona göre mükâfat veya cezaya kavuşsun.

Gerçekte kâinatın yaratıcısı kullarının bütün fiillerini, hareketlerini, niyetlerini, bütün kabiliyetlerini ilmi ezelisiyle tamamen bilir. Artık onları öyle imtihana çekmesi, onların hal ve hareketlerini kendilerine veya başkalarına göstermek içindir, ve ilâhî delillerin tamamen ortaya çıkması içindir. Tâki: Yarın kıyamet gününde kimsenin bir itiraza, özür dilemeğe selahiyeti kalmasın. (Ve elbette) Ey müslümanlar!. (Sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yahudilerden ve Hıristiyanlardan (ve) Arabistan’daki (müşriklerden birçok incitici) ruhunuza üzüntü verici (sözler işiteceksiniz.)

Meselâ: Yahudîler, Üzeyr Allah’ın oğludur derler. Hıristiyanlar, mesih Allah’ın oğludur ve üç ilâhtan biridir derler, Rasûli Ekrem hakkında kınama ve hakarette bulunurlar. Arap müşriklerinden Kaab İbnül Eşref gibi şahıslar da Rasûli Ekrem aleyhinde şiirler yazarlar, insanları, muhâlefete teşvik ederlerdi, müslümanlar ile savaş için asker toplamaya çalışırlardı.

İşte müslümanlar, bunları görüyor, işitiyor, duruyorlardı, bunlardan vicdanen rahatsız oluyorlardı. İşte bütün bunlar müslümanlar için birer ilâhî imtihan idi. İşte asrı saadette böyle olduğu gibi ondan sonra da asrımıza kadar da böyle İslâmiyete karşı düşmanca ve muhalif tarzda haller devam etmiş ve etmekte bulunmuştur. Artık müslümanlara düşen vazife, dost ile düşman olanları tanımak, sabırla ve hikmete uygun bir şekilde hareket etmek. Allah Teâlâya sığınarak İslâm varlığını muhafazaya gayret göstermektir.

İşte Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki: Ey müslümanlar!. Eğer o düşmanca hareketleri sabırla ve uyanık bir şekilde karşılar (ve eğer sabrederseniz ve)Allah Teâlâ’nın emirlerine, yasaklarına riayet ederek (korunursanız) sakınırsanız sizin için büyük mükâfatlar, muvaffakiyetler vardır. (İşte şüphe yok ki bu) böyle sabır ve takvâ ile hareket metaneti gerektiren işlerdendir. En doğru ve uygun bir tedbirdir, her akıl sâhibi için lâyık olan bir muameledir.

§ Bu âyeti kerime: Uhud gazvesinin ardından nâzil olmuştur. Zührînin rivayetine göre Kaab İbnül Eşref gibi İslâm düşmanlarının müslümanlara karşı olan düşmanca hareketlerini bildirmektedir. “Fazilet ehline daim tehakkümi cühenâ” “Cihanda kaidedir tâ cihan, cihan olalı.”

187. Ve bir zaman Allah Teâlâ kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir söz almıştı ki, elbette o kitabı insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz. Onlar ise onu omuzlarının arkasına atıverdiler ve onunla az bir baha satın aldılar. Artık o satın aldıkları ne kötü birşey!

187. Bu mübârek âyetler kendisine bağlı olduklarını iddia ettikleri dinin, kitabın hükümlerine uymayan, hakikatı sakiayana ve mahiyetlerini gizleyip halkı saptırmaya çalışan kimselerin o çirkin hareketlerini dikkatlere sunuyor, ve onların pek acıklı akibetlerini bildirerek Rasûli Ekrem, müminleri tecelli ediyor.

Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Hatırla (bir zaman Allah Teâlâ kendilerine) Tevrat ve İncil gibi (kitap verilmiş olanlardan) yâni Peygamberleri vasıtasıyla kitaplara ulaşan Yahudî ve Hıristiyan âlimlerinden (bir söz) bir vaad ve teminat (almıştı, ki). Allah hakkı için siz (elbette o kitabı insanlara açıklayacaksınız.) Onun hükmünü bozmadan ve değiştirmeden insanlara bildireceksiniz. (Ve onu) o kitabı, onun hükümlerini (gizlemiyeceksiniz) onu olduğu gibi tebliğ eyleyeceksiniz, sizin vazifeniz budur.

İşte son peygamberin vasıflarıyla ilgili olan açıklamalarda bu cümledendir. (Onlar ise), o, kendilerine böyle kitab verilmiş olanlar ise (onu) o söz ve yemini, o üzerlerine aldıkları vazifeyi (omuzlarının arkasına ats verdiler) ona riayet etmediler, onun tersine hareket ettiler. (Ve onunla) onyn bedeli olarak karşılığında (az bir baha) kıymetsiz birşey (satın aldılar). Dünya varlığı için ebedî hayatlarını tehlikeye düşürdüler. (Artık o satın aldıkları ne kötü şey!) kendilerinin helâkini, ebedî felâketini gerektiren ne kadar çirkin ve felâket sebebi bir trajedi!.

188. O getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları ile de övülmek isteyen kimseleri sakın sanma, artık onları zannetme ki, onlar azaptan kurtulacakları bir yerde bulunacaklardır. Ve onlar için pek acıklı bir azab vardır.

188. (O getirdikleriyle) insanları saptırmak için yaptıkları vesveselerle kötü telkinler ile, (sevinen) halka bir hizmet ettim diye gayrimeşru şeyleri ortaya çıkarmakla kalben rahat olan (ve yapmadıkları ile de) hak adına birşey söylemedikleri, güzel amelerde bulunmadıkları halde bunları yapmış gibi görünerek halk tarafından (övülmelerini isteyen kimseleri) iyice anla, aldanma (sakın sanma) ki onlar gerçek övgüye lâyık kimselerdir, onlar sevaba ulaşmış, hak’ka hizmet eden şahıslardır, hayır hayır. (Artık onları zannetme ki onlar) öyle münafıkça hareket eden kimseler, yarın kıyamet gününde (azabdan kurtulacakları bir yerde) meselâ:

Cennette (bulunacaklardır.) Hayır… Öyle sanma, onlar cennette değil, cehennemde bulunacaklardır. (Ve onlar için) o cehennemde (pek acıklı bir azap vardır.) Ondan kurtulamıyacaklardır. Aman yarabbi!. Ne kötü bir âkibet!.

§ Tefsirlerde ve Sahihi Buhari ile Sahihi Müslimde anlatıldığı üzere Rasûli Ekrem efendimiz, Yahudilerden kitaplarında olan bir şeyi sormuş, onlar ise hakkı gizleyerek tersinisöylemişler, ve kendilerini doğru sözlü göstermek ve bu hallerinden dolayı övülmeğe lâyık olmak istemişlerdi.

Bir takım kimseler de kendilerini dıştan müslüman gösterip hakikî müslümanları aldatmak, onların yakınlıklarını kazanmak istemişlerdi. Halbuki kalben inkârcı durumdadırlar. İşte bu mübârek âyetler bu gibi dinsizler hakkında nâzil olmuştur. Bu gibi iki yüzlü münafıkların âkibetleri pek korkunçtur. Bunların bu hallerine karşı sabır ve sebatta bulunmaktan daha güzel bir çare müslümanlar için yoktur.

§ Bu mübârek âyetler gösteriyor ki (evvelâ) bir insan, samimî bir müslüman olmalıdır. Üzerine düşen dinî vazifeyi lâyıkiyle yapmaya çalışmalıdır, gösterişten, iki yüzlülükten tamamen uzak bulunmalıdır. Gücü yettikçe dinî hakikatleri, fıkhî ve ahlâkî mes’eleler! soranlara olduğu gibi bildirmelidir. Yanlış bir düşünceye düşerek hakikatleri değiştirmeye cür’et etmemelidir.

Nitekim: Bir hadisi şerifte: Bir kimse, kendisine bir ilmî mes’ele sorulur da onu gizler, söylemezse ağzına kıyamet gününde ateşten bir gem vurulur buyurulmuştur, (ikincisi) bir müslüman, yaptığı iyilikleri, dinî, dünyevî vazifeleri bir samimiyetle yapmalıdır, gösteriş için, onun, bunun övgüsünü kazanmak için yapmamalıdır. Böyle bir hareketin hiçbir ahlâkî kıymeti olamaz, bilâkis mânevî sorumluluğu gerektirir.

(Üçüncüsü) bir insan Allah Teâlâ’dan korkmalıdır, maddî bir fâideye ve dünyevî bir menfaata kavuşmak için hak ve hakikata muhalif, vicdana aykırı sözleri ve cereyanları tasvib eder bulunmamalıdır. Sonra bunun günahı pek büyüktür, böyle bir kimsenin hakikî müslümanlar yanında hiçbirkıymeti yoktur, uhrevî sorumluluğu ise pek fazladır. (Dördüncüsü) bir insan, daima Hak’ka hizmet etmelidir.

Hak’kın ortaya çıkmasını bir gaye bilmelidir. Hakkın iptaline, yok edilmesine sebebiyet vermemelidir. Hakla ilgili olan bir söz ve fiilin aksini yapmamalıdır, bu gibi hususlarda başkalarını müşkil bir durumda bırakmamalıdır. Sonra bunun mes’uliyeti pek mühimdir, bunun neticesi ebediyyen saadetten mahrumiyettir, ebedî surette azab içinde kalmaktır.

189. Ve göklerin de, yerin de mülkü Allah Teâlâ’nındır. Ve Allah Teâlâ her şeye hakkıyla kadirdir.

189. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın bütün kâinata sahip ve, hakîm olduğunu, binaenaleyh fakirlik ve ihtiyaçtan uzak bulunduğunu gösteriyor ve Yüce Yaratıcının kudret izlerini ibret nazarlarına sunarak temiz ruhları Allah’ın Yüceliğini düşünmeye sevkeyliyor.

Şöyle ki: Bütün mahluklar Allah Teâlâ’nın birer kudret nişanesidir, (Ve göklerin de, yerin de mülkü) varlığı, idaresi, hâkimiyeti (Allah Teâlâ’nındır.) Bunlardaki rızıklar, bitkiler, yağmurlar ve diğer varlıklar, hazineler bütün Hak Teâlâ’nın mülküdür, onun yarattığı birer eseridir. Artık öyle bir Yüce Yaratıcı, herhangi bir şeye muhtaç, fakirlikle vasıflanmış olur mu? (Ve Allah Teâlâ herşeye hakkiyle kadirdir.)

Daha böyle bir nice harikaları meydana getirmeğe hakkıyla güç yetirendir ve kısacası mü’minleri kurtuluşa, saadete erdirmeğe, ve kendi yüce zatını inkâra veya ona fakirlik isnadına cür’et eden inkârcıları da cezalandırmaya ve azab etmeye, inanıyoruz, fazlasiyle kudreti vardır. Artık böyle bir kudret sâhibi yaratıcının azab pençesinden inkârcı, hangi münafık yakasını kurtarabilir?

190. Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfındaelbette tam aklı sahipleri için açıkça deliller vardır.

190. (Şüphe yok ki) Aklı başında olan uyanık bir kimse bu kâinatı güzelce düşününce Cenab’ı Hak’kın kudretini, yaratıcılığını ve ihtiyaçlardan uzak olduğunu hemen tasdik eder. Çünkü (göklerin ve yerin yaradılışında) bunlardaki acaibliklerde, harikalarda (ve gece ile gündüzün ihtilâfında) bunların gidip gelmelerinde, artıp eksilmelerinde (elbette tam akıl sahipleri için) selim akla, doğru anlayışa sahip zatlar için Hak Teâlâ’nın varlığına, kudretinin üstünlüğüne, hakimiyetinin yüceliğine dair (açıkça deliller vardır.)

Evet… Bu kâinata ibret nazariyle bakan her aklı selim sâhibi, kâinatın yaratıcısının varlığını, büyüklüğünü ve kudretini tasdik etmeye mecbur olur. Hiçbir insana yakışır mı ki, bu kadar harikalar gözlerine çarpıp dururken bunları hayvan gibi birer gaflet bakışıyla görüp duruversin?

Her sabah doğan o muhteşem güneşi, her gece semalarda parıldayıp duran milyonlarca ışık saçan yıldızları birer ibret gözü ile seyretmek lâzım değil midir? Nedir o ihtişam!. Nedir o harika kudret!. Her biri bir âlem, her biri yaratılış kanununa tâbi, ne muntazam bir harekete sahip! Bunların her biri gözleri aydınlatyıor, kalpleri sevinçlere boğacak bir güzelliğe, bir parlaklığa sahip bulunuyor.

§ İbni Ömer Radiyallahü Teâlâ anhuma’dan şöyle rivâyet edilmiştir: Ben Hz. Âişe radiyallahü tealâ anhaya sordum ki, Rasûli Ekrem’in görmüş olduğun en hayret verici bir halini bana bildirir misin? Hz. Âişe ağladı, sonra buyurdu ki: Rasûli Ekrem’in her hali hayret verici idi.

Bir gece yanıma teşrif etti, döşeğime girdi, hattâ mübârek cildi de cildime dokunuvermişdi ki: Ya Âişe: Bu gece rabbimin ibadetiyle meşgul olmama izin verir misin diye buyurdu. Ben de dedim ki: Ya Resûlallah!. Ben senin yakın olmanın şerefini elbette severim,fakat senin arzuna uymayı da çok isterim. İbadetle meşgul olabilirsin. Bunun üzerine Rasûli Ekrem kalkıp abdest aldı, sonra namaz kıldı ve Kur’ân’ı Kerimden okuyarak ağladı. Göz yaşları mübârek dizlerine yetişmişti.

Sonra oturdu, Cenab’ı Hak’ka hamd ve övgüde bulundu, yine ağlıyordu. Sonra ellerim kaldırdı yine ağladı. Hattâ mübârek gözlerinin yeri bile ıslattığını gördüm. Ardından Bilali Habeşi geldi, sabah ezanını okuyacaktı. O da Rasûli Ekrem’i öyle ağlar bir halde görmüş ve demişti ki: Ya Resûlullah! Sen de ağlar mısın ki, Allah Teâlâ senin için geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret buyurmuştur. Bunun üzerine Rasûli Ekrem Hazretleri de şöyle buyurmuştur: Ya Bilâl! Ben Allah Teâlâ’nın şükreden bir kulu olmayayım mı?. Ben nasb ağlamayayım ki, bu gece bana:



âyeti kerimesi nâzil oldu. Artık



Yazıklar olsun o kimseye ki bu âyeti kerimeyi okur da onda düşünceye dalmaz. Binaenaleyh bütün biz müslümanlara lâzımdır ki: Bu gibi âyeti ‘kerimeleri düşünerek okuyup dinleyelim, uyanmak için onlardan birer hisse alalım. Ve başarı Allah’tandır…

191. Onlar ki, ayakta iken de, otururken de ve yanları üzerine yatarlarken de Allah Teâlâ’yı zikirederler ve göklerin ve yerin yaradılışı hakkında tefekkürde bulunurlar. İşte onlar şöylece tesbih ve duada bulunur dururlar. Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın, Sen yücesin, artık bizleri ateş azabından koru…

191. Bu mübârek âyetler de iyi kulların hayat farzını, ibâdet ve itaate nasıl devam ettiklerini ve ne şekilde tesbih ve tehlilde, dua veniyazda bulunduklarını bizlere uyulması gereken bir örnek olmak üzere şöylece açıklamaktadır. (Onlar ki,) o “ülül’elbab” denilen tam akıl sahipleri ki, kâinata bakarak Allah’ın kutsiyetine deliller bulurlar, her zaman zikir ve düşünme ile, ibâdet ve itaatle meşgul olurlar (ayakta iken de, otururlarken de) zikre ve fikre devam ederler.

Bedeni istirahatlarını kazanmaya lüzum görünce de (yanları üzerine yatarken de Allah Teâlâ’yı zikrederler) daima kalplerini zikr nuruyla ve düşünmekle aydınlatmaya çalışırlar. Özellikle bu durumlara namaz halinde riayet edilir. Şöyle ki: Bir müslüman sıhhatte bulundukça namazını ayakta kılar. Rahatsız olur da ayakta duramazsa namazı oturduğu halde kılar. Buna da güç yetiremezse, yani üzerine, arkası üzerine yatarak namazını kalmaya çalışır. Kısacası: Bir mü’min, zikir ve düşünmeden namaz ve duadan uzak olmamalıdır.

Nitekim bir hâdisi şerifte şöyle buyurulmuştur:

Bir kimse cennet bahçelerinden istifade etmek isterse Allah Teâlâ’yı çokça ansın. (Ve) o gibi zatlar ki (göklerin ve yerin yaradılışı) takdir ve tertib edilişi (hakkında tefekkürde bulunurlar) bunların nasıl birer harikalar levhası olduğunu düşünürler, bunlardaki çeşitli yaratıkların hallerine bakarlar bunların bir hikmet sâhibi yaratıcı, bir yüce idareci tarafından meydana getirilmiş olduğunu düşünmeye dalarlar, onun kudret ve yüceliği karşısında kulluk secdesine kapanırlar.

Evet… Allah’ın eserlerini düşünmek, kalplerden gafleti giderir, vicdanları aydınlatır, Allah korkusunu, Allah sevgisini arttırır. Nasıl ki temiz, şeffaf sularda bitkileri yetiştirir,binlerce güzel çiçeğin açılmasına sebep olur. İşte düşünmek de kalplerde böyle bir nice hakikatların ortaya çıkmasına bir vesile teşkil etmiş bulunur. -İşte onlar, öyle düşünen zatlar- Cenab’ı Hak’kın yarattığı eserlerine tefekkür nazarıyla ele alır şöylece tesbih ve duada bulunur dururlar. (Ey Rabbimiz!. Sen bunları) bu yaratmış olduğun gökleri, yerleri, bunlardaki bir nice mahlûkatı (beş yere yaratmadın) bunlar hikmete muhalif, bir gayeye yönelik olmayan şeyler değildir.

Hepsi de bir nice büyük hikmete dayalıdır. Özellikle insanlar marifetullah (Allah’ı tanımak) ile vasıflanmış olmak, ibâdet ve itaatte bulunmak, bunun neticesinde ebedî bir hayata, sonsuz bir saadete ulaşmak için yaradılmışlardır. Ey bütün bu kâinatın yüce yaratıcısı (sen yücesin) Ey Rabbimiz!

Seni boş yere birşey yaratmış olmaktan yüce tutarız. (Artık bizleri) biz aciz kullarını (ateş azabından koru) bizleri gafletten uyandır, gökleri ve yerleri güzelce tefekküre dalmaktan bizleri mahrum bırakma. Bizleri cehennem azabına sevkedecek cahilce, gafilce hallerden düşüncelerden muhafaza buyur. Ey kerem ve merhamet sâhibi olan Allahımız!.

192. Ey Rabbimiz! Sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hakir ve zelil edersin. Ve zalimler için yardımcılar da yoktur.

192. (Ey Rabbimiz sen kimi o ateşe) o cehennem narına ebedî bir halde kalmak üzere (sokar isen şüphesiz onu) o şahsı (hakir) ve zelil (edersin) artık onun için kurtuluş yoktur. (Ve) öyle (zalimler) kafirler (için yardımcılarda yoktur.) hiç bir kimse onların yarın ahirete imdadına yetişmeyecektir. Ey Rabbim! Bizleri o gibi ebedî mahrumiyete mahkum olan şahıslarla aynı durumdan olmaktan koru. Âmin.

193. Ey Rabbimiz! Biz, Rabbinize imân ediniz diye imâna çağıran bir davetçi işittik, hemen imân ettik. Ey Rabbimiz! Artık günahlarımızı bize bağışla ve bizim kusurlarımızı bizden örtve bizleri iyi kullar ile beraber öldür.

193. (Ey Rabbimiz!) Biz kullarını irşat ve ikaz etmek için lütufda bulundun (biz Rabbinize imân ediniz diye imâna çağıran bir davetçi işittik) Ey Rabbim!. Senin yüce katından bütün insanlara bir lütuf olarak Peygamber gönderilmiş olan Hz. Muhammed -Aleyhisselâm’ın- o yüce davetini duyup gördük, bizler de hamdolsun (hemen) o zata tabi olarak onun emri doğrultusunda (imân ettik) onun ümmetinden olmak şerefine kavuştuk (Ey Rabbimiz!) Ey Kerim Allahımız! (Artık) büyük günah kabilinden olan (günahlarımızı bize bağışla) onları tamamen yok et ve ortadan kaldır ve bizim küçük ünah kabilinden olan (kusurlarımızı bizden ört) affet ve gizle.

(Ve bizleri iyi kullar ile beraber öldür) Bizleri mübârek kulların olan Peygamberler ile, veliler ile beraber haşret, bizleri onların sohbetlerine devam edenlerden ve iltifatlarına kavuşanlardan kıl, bizleri de onlarla beraber olanlardan say.

Çünkü Hz. Peylgamber buyurmuştur. ( Kişi, sevdiği kimse ile beraber haşr olunur)

194. Ey Rabbimiz! Peygamberlerine karşı bizlere va’d ettiklerini bizlere ihsan buyur. Ve bizleri kıyamet gününde rezil etme. Şüphe yok ki, sen verdiğin sözden dönmezsin.

194. (Ey Rabbimiz!.) Ey Kerem sâhibi yaratıcımız ve rızık verenimiz! (Peygamberlerine karşı) onların lisaniyle, vasıtasıyle (bizlere) biz âciz kullarına lütfen (va’d ettiklerini) lütuf ve rahmetini, kutsal yüzünü görmeyi (bizlere ihsan buyur) onları bizlere ver, bizleri, onları hak etme nimetinden mahrum bırakma. (Ve bizleri kıyamet gününde rezil etme) bizleri hakarete düşürme bizleri azaba uğratma.

(Şüphe yok ki,) Ey Kerim olan Allahımız!. (Sen va’d buyurduğundan dönmezsin) mü’min kullarına sevapvereceğine, dua ve niyazda da bulunanların istirhamlarını kabul buyuracağına dair olan vadinde müjdende hâşâ cayma söz konusu olamaz. Artık biz kullarını da imân ve itaat dairesinde sabit kıl, bu dua ve niyazımızı lütfen kabul buyur, Ey Kerim ve rahîm olan Rabbimiz!.

§ Hadislerde zikredilmiştir ki: Bir kimseye mühim bir şey isabet eder de beş kere “Ey Rabbimiz” diye dua ve niyazda bulunursa Allah Teâlâ o kimseyi o korktuğu şeyden kurtarır, ona istediğini verir. İşte bu ayetlerde görüldüğü şekilde (Rabbenâ = Ey Rabbimiz) diye dua ve yakarışda bulunan zatların da bu istirhamlarının kabul edilmiş olduğunu (195) inci âyeti kerime müjdelemektedir. Binaenaleyh bu âyeti kerimeler, bizlere ne şekilde dua ve niyazda bulunmamızı da öğretmiş bulunuyor.

195. Artık Rabbi kerimleri onlara şöyle karşılık verdi ki! Ben sizden gerek erkek ve gerek kadın bir amel edinin amelini zayi kılmam. Bazınız bazınızdansınız. İmdi hicret etmiş olanlar ve yurtlarından çıkarılmış bulunanlar ve benim yolumda eziyete uğrayanlar ve savaşta bulunan ve öldürülenler yok mu, elbette Allah katında bir sevap olmak üzere onların suçlarını örteceğini ve elbette onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağını ve güzel mükâfat ise Allah Teâlâ katındadır.

195. Bu âyeti celile, Cenâb-ı Hak’kın ulûhiyet ve kutsiyetini bilen onun kudretinin izlerini tam bir hürmetle tefekküre dalan ve üzerlerine düşen kulluk vazifelerini yerine getiren, sonra da Allah Teâlâ’ya duada, niyazda bulunan zatların dualarının kabul edileceğini ve onların büyük mükâfatlara ulaşacaklarını göstermektedir.

Şöyle ki Artık) o tam akıl sahipleri olan zatların dua ve. yalvarmalar! üzerine (rabbi kerimleri onlara) o zatların istirhamlarına (şöyle karşılık verdi) bütünisteklerinin meydana gelmesini kendilerine şöylece müjdeledi (ki, ben sizden gerek erkek) olsun (ve gerek kadın) olsun aynıdır, bunlardan (bir amel edenin amelini) o amelin sevabını; mükâfatını (zayi kılmam) ona lâyık olduğu mükâfatı veririm.

Ey insanlar!, (bazınız bazınızdansınız) erkekleri de, kadınları da bir asıl cem etmektedir. Erkekler kadınlardan, kadınlar da erkeklerden meydana gelmektedir, bu bakımdan aralarında bir cinsbirliği, bir sosyal bağ vardır. Sonra müslüman olan erkekler ile kadınlar da İslâmiyet itibâriyle bir birlik teşkil etmektedirler. Binaenaleyh aralarında bu bakımdan da bir fark yoktur, mükâfat ve ceza itibariyle de aralarında bir eşitlik vardır.

Her iki sınıfın da güzel amelleri makbuldür, sevaba kavuşmalar! takdir edilmiştir. (İmdi) Erkek olsunlar kadın olsunlar (hicret etmiş olanlar) Mekke’i Mükerreme’den Medine’i Münevvere’ye hicret etmiş olan müslümanlar (ve) din düşmanları tarafından zoru zoruna (yurtlarından çıkarılmış bulunanlar) İslâm erkekleri ile kadınları (ve benim yolumda) Allah yolunda (eziyete uğrayanlar) bir takım üzüntülere, fedakârlıklara katlananlar (ve savaşta) İslâm dinî uğrunda cihatta (bulunan ve) şehit olarak (öldürülenler yok mu) Bunların bu halleri ne kadar takdire lâyıktır! Ne kadar gıptaya lâyıktır.

Evet… Allah Teâlâ buyuruyor ki: (Elbette Allah katında) bir lütuf olarak (bir sevap olmak üzere onların suçlarını) bağışlayıp (örteceğini) başkalarına göstermiyeceğim. (Ve elbette onları altlarından ırmaklar akan cennetlere) ilâhî bir lütuf olmak üzere (sokacağım ve) bu gibi fevkalâde (güzel mükâfat ise) yalnız (Allah Teâlâ katındadır) başka hiçbir kimse, başka bir kimseye böyle büyük bir mükâfat vermeğe kadir değildir. Ve âhiret âleminde Cenâb-ı Hak’kın yüce cemâlini görmek gibi en kutsal mükâfatlar da vardır. Ne mutlu dünyada iken güzel amellerde bulunup bu mükâfatlara adayolanlara.

§ Rivayete göre Ümmi Seleme validemiz demişti ki: Ya Rasûlallah! Hicret hakkında daima erkekler Kur’ân’ı Kerim’de zikrediliyor, kadınlar zikredilmiyor. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o gibi güzel ameller hususunda kadınlar ile erkekler arasında fark bulunmadığı gösterilmiştir. Evet: Dinî vazifelerini güzelce yerine getirenler erkek olsunlar, kadın olsunlar eşittirler, hepsi de. Cenab’ı Hak’kın lütfuna; mükâfatına kavuşacaklardır.

196. Kâfir olanların beldelerde dolaşıp durmaları; sakın seni aldatmasın.

196. Bu mübârek âyetler, müslümanları uyanmaya davet ediyor, İslâmiyetten mahrum olanların geçici nimetlerine gıpta edilmemesini emrediyor, iyilik ve takvâ sahibi olanların ise ne kadar muazzam ve ebedî nîmetlere kavuşacaklarını müjdeleyerek kalplerine teselli veriyor.

Şöyle ki: (Kâfir olanların beldelerde) ticaretler için ve sair kazanç işleri için (dolaşıp durmaları) iktisadî, ictimâî işlerine kıymet vermeğe çalışmaları, Habibim!. (Senî,) yâni: Senin ümmetini (sakın aldatmasın) bunlar sizi gaflete düşürmesin. Bunların durum, ve âkibetlerinin geçici olması gözönüne alınınca bunların gıpta etmeye lâyık olmadığı, bilâkis sorumluluğu gerektirdiği pek güzel anlaşılır.

§ Rivâyete göre bazı müslümanlar, bir takım müşriklerin zengin geniş bir ticaretle meşgul olup şehirler arasında gidip geldiklerini görünce: “Acaba biz mü’minler, darlık içinde yaşadığımız halde Allah Teâlâ’nın düşmanları neden şu gördüğümüz varlık içinde yaşıyorlar” demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Binaenaleyh biz bu âyeti kerimeden en güzel bir uyanma dersi almalıyız.

Evet… Bir takım gayrimüslimler, büyük bir servet sahibidirler. İktisat sahasında büyük bir iktidara sahiptirler. Bir kısmı da geniş geniş sahalarda hakimiyetleri ellerindebulunduruyorlar. Fakat bu nîmetler onlar için geçicidir. Madem ki, onlar kendilerini bu nimetleri nasib etmiş olan Yüce Allah’ı lâyikiyle bilip birliğini tasdik etmiyorlar, insanlara, heykellere tapıp duruyorlar ve madem ki bütün insanlığa yönelik olan İslâm dinini kabul etmiş bulunmıyorlar.

Ve madem ki elde ettikleri servetleri, nîmetleri çok kere meşru şekilde değil, fırsat buldukça başkalarının haklarına tecavüz etmek suretiyle elde etmiş bulunuyorlar, artık öyle bir nîmetin, devletin, servetin ne kıymeti olabilir ki, gıptaya lâyık olsun. O haddizatında geçicidir, mes’uliyeti gerektirmektedir, sâhibinin felâketine sebebtir. Evet… Meşru surette olan bir nîmet, servet müslümanlıkta övülmüştür, işlenilmiştir. Bunu bize ihsan buyuran Cenâb-ı Hak’ka bundan dolayı da şükrederek kulluk, secdesine kapanırız.

Fakat gayrı meşru olan, küfre bağlı bulunan, kendisi haddızatında geçici olduğu halde uhrevî mes’uliyeti sonsuz bulunan bir nîmet ve servete aklı olan bir kimse gıpta edemez. O gerçekte bir nîmet değildir, bir cezadır, bir felâkettir, öldürücü bir zehirdir. Farzedelim ki: Bir şahsa bir gün sonra idam edilmek üzere bir milyon altın verilse acaba bu paranın o şahsa nazaran bir kıymeti, faidesi olabilir mi?. Bilâkis üzüntü ve kederi artmış olmaz mı? Bu yaratılışın gereği değil midir?

İşte âhiret azabını hak eden kimselerin bu geçici dünya hayatında kavuştukları nimetler, servetler de bu kabildendir. Bununla beraber böyle nice nîmetler vardır ki, daha dünyada iken sahiplerinin ellerinden çıkmıştır. Nice servetlere; hakimiyetlere sahip kimselerin bunları elden çıkararak dünya sahifesinden silinip gittiklerini tarih kitapları bizlere pek açık şekilde göstermektedir. Kısacası: Cenab’ı Hak, bizleri bu gibi sonu korkunç, geçici varlıklara gıpta etmekten men etmektedir. Bu da bizim hakkımızda ilâhî lutfun bir tecellisidemektir.

197. Azıcık bir geçimdir, sonra onların varıp sığınacakları yer cehennemdir ve o ne fena bir yatak!.

197. O dinsizlerin dünyadaki varlıkları; dolaşıp durmaları (azıcık bir geçimdir) onlar bu geçimden dünyada az bir zaman için istifade etmiş olabilirler. Bu geçim, ne kadar fazla olsa da geçicidir ve âhiret âleminde kaybetmiş olacakları nîmetlere göre yok olan bir gölgeden ibarettir.

Veyahut onların bu geçimi, âhirette mü’minlerin elde edecekleri sevaplara, mükâfatlara göre hiç bir kıymet ifade etmez. (Sonra onların) o inkârcıların (varıp sığınacakları yer) onların son ebedî ikametgâhları (cehennemdir ve ne fena bir yatak!.) Artık düşünmeli!. Artık öyle geçici, azabı gerektiren varlıklara kıymet vermemelidir.

198. Fakat o kimseler ki, Rablerinden korkmuşlardır, onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah tarafından verilecek nice ziyafetler olduğu halde. Ve Allah Teâlâ’nın katında olanlar ise iyi kullar için daha hayırlıdır.

198. (Fakat o kimseler ki) o mü’min, o iyi kimseler ki (Rablerinden korkmuşlardır) onun dinî hükümlerine karşı gelmekten sakınmışlardır. (Onlar için) o korunanlar için (altlarından ırmaklar akan cennetler vardır) öyle ebedî, hayat bahşeden bahçeler, köşkler mevcuttur. (Orada ebediyyen kalacaklardır.) Artık o nimetlerden mahrum kalmayacaklardır.

Onlara (Allah tarafından verilecek nice ziyafetler olduğu halde) onlar nice hatır ve hayale gelmeyen muazzam mükâfatlara kavuşacaklardır. (Ve Allah Teâlâ’nın katında) mânevî katında (olanlar ise) takdir edilen mükâfatlar, sevablar ile (İyi kullar için daha hayırlıdır.) Çünkü onlar, ebedîdir, sonsuzdur, mahiyetleri pek yücedir. Öyle dünya nimetlerigibi yok olmaya mahkûm değildir, İşte asıl gıpta edilecek, temenni edilecek nîmet ve devlet, bu âhiret mükâfatıdır. Allah’ın sonsuz lütfudur. Güzelce düşünenler daha dünyada iken böyle mutlu bir akibeti kazanmaya çalışırlar.

Ezvakı kâinât, seraser hayâldir

Aşan dilfiribi cihan, bî mealdir

Aklı selime mâlik olanlar verir mi dil

Bir şeye ki hemişe karini zevaldir.

199. Ve şüphe yok ki, ehli kitaptan öyleleri de vardır ki. Allah Teâlâ’ya ve size indirilmiş olana ve kendilerine indirilmiş olana imân ederler. Allah için korkarlar. Allah Teâlâ’nın âyetleri ile az bir bahayı satın almazlar. İşte onlar için rableri katında mükâfatları vardır. Muhakkak Allah Teâlâ hesabını pek çabuk görendir.

199. Bu mübârek iki âyet, İslâmiyetin yüce cazibesine tabi olan hakikaten aydın ve düşünen zatların daima bulunacağını bildirmektedir. Ve ebedî kurtuluşa, ilâhî lütuflara ulaşmak için sabır ve sebattan ayrılmayıp hak yolunda fedakârlıkta bulunulmasını emri ve tavsiye etmektedir. Ve sonuç olarak bu sure’i celiledeki emir ve yasaklara riayet Edilmesinin lüzumuna şöylece işaret buyurmaktadır.

Ehli kitap denilen Yahudî ve Hıristiyan gurubunun hepsi aynı kanaatte ısrar etmekte ve İslâmiyeti kabulden kaçınmaktadır. (Ve şüphe yok ki, ehli kitaptan öyleleri de vardır ki) güzel bir zekâya, güzel bir aklî muhakemeye sahip olup dinî hakikatları anlarlar (Allah Teâlâ’ya) onun birliğine, yaratıcılığına inanırlar, (ve) ey müslümanlar!. (Size) Allah tarafından (indirilmiş olana) Kur’ân’ı Kerim’e de inanır (imân ederler) ve onlar (Allah için) Cenâb-ı Hak’kın büyüklük ve yüceliğine karşı (korkar) mütevazi bir vaziyette (bulunurlar.)

Ve onlar (Allah Teâlâ’nın âyetleri ile) kendi yanlarında bulunan Tevrat ve incildeki peygamberinvasıflarına ait açıklama ile (az) fanî ve ehemmiyetsiz (bir babayı) bir dünyevî menfaati (satın alamazlar.) Onlar öyle dünya için, maddî menfaatlerini, başkanlıklarını korumak için âyetleri değiştirme ve inkâra, peygamberin vasıflarına ait bilgileri saklayıp aksini iddiaya cür’et etmezler. Nitekim, bir kısım ehli kitap âlimleri ise böyle bir hakikati değiştirmeye cür’et göstermişlerdir.

(İşte onlar için) o Allah Teâlâ’nın âyetlerini bozma ve değiştirmeye cür’et etmeyip Muhammed’in peygamberliğini kabul eden temiz kalpli ehli kitap için (Rableri katında) va’dedilen (mükâfatları) amellerinin sevapları (vardır.) Onlara bu amellerinden dolayı iki kat mükâfat va’dedilmiştir. (Muhakkak Allah Teâlâ) kullarının mahşer gününde (hesabını pek çabuk görendir) mahlûkatın yaratıcısı ve yüce hakimi olan Hak Tealâ hazretleri herkesin halini ve onların lâyık oldukları sevap ve cezayı ezelî ilmî ile bildiğinden onların muhakemelerini sür’atle neticelendirir.

§ Bir rivayete göre bu âyeti kerime, Hebeş hükümdarı olup İslâmiyeti kabul etmiş bulunan Ashame adındaki necaşî hakkında nâzil olmuştur. Bu zat Habeşeye hicret eden ashabı kirama çok hürmet etmişti. Bilahara vefât edince Rasûli Ekrem, bir mucize olmak üzere bundan haberdar olmuş, mübârek gözleri önünde Habeşistan görünmüş Necaşinin tahtı görünmüş, Nebiyyi Zişân efendimizde ashabı kiramı ile Bâki mevkiine çıkarak Necaşî için cenaze namazı kılmış, hakkında af talebinde bulunmuştu.

Bir takım münafıklar ise bunu görünce söylenmeğe başlamışlar. Hz. Muhammed, görmediği bir vahşi hıristiyan üzerine cenaze namazı kılıyor demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o Habeş hükümdarının da İslâmiyeti kabul eden ehli kitaptan bir zat olduğuna işaret olunmuştur. Diğer bir rivayete göre de bu âyeti kerime, müslüman olma şerefine erişen Necran ehlinden kırk, Habeşlerden otuz iki vemından sekiz zat hakkında nâzil olmuştur ki, bunlar Hıristiyan idiler.

Abdullah ibni selâm hakkında nâzil olduğunu gösteren rivayetlerde vardır. Bununla beraber âyeti kerimenin mânası umumidir, İslâmiyeti kabul eden bütün kitap ehlini kapsamaktadır. Asrı saadetten beri “ehli kitap” denilen milletlerden müslüman olma şerefine erişen zatların sayıları milyonlara ulaşmıştır. Allah’a hamd olsun hâlâ da bir çokları İslâmiyeti yüceltmekte ve kabul ederek ebedî saadete aday bulunmaktadırlar. “Bir şem’iki mevlâ yaka bir veçhile sönmez”

200. Ey imân edenler! Sabrediniz, sabır yarısında bulununuz ve nöbet bekleyiniz ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, felâh bulabilesiniz.

200. (Ey imân edenler) Ey müslümanlar!.. Ey hak yolunda sebat edenler!. (Sabrediniz) görevli olduğunuz itaatleri yapma, günahlardan kaçınma ve bazı musibetlere tahammül hususunda sabırlı bulununuz, (sabır yarısında bulununuz.) Hak Teâlâ’nın düşmanlarına karşı savaşta bulunurken sabır ve sebat hususunda onlara galip olunuz, onlar sizden daha sabırlı bulunmuş olmasınlar.

(Ve) sınırlarda (nöbet bekleyiniz) düşmanlara karşı hududta silâhlarınızla, nakil vasıtalarınızla cenge hazır bir vaziyette bulununuz, düşmanlarınızı gözetlemekten geri durmayınız. (Ve) her hâlinizde, düşmanlarınız ile savaş hususunda ondan bundan değil, yalnız (Allah Teâlâ’dan korkunuz ki felâh bulabilesiniz.) Yâni: İslâm varlığını muhafaza etmiş, ilâhî lütfa kazanmış, cehennem nârından kurtulmuş cennete aday bulunmuş olasınız. Ne muazzam bir mükâfat!.

§ Âli İmran sûre-i, bu âyeti kerime ile nihayete ermiştir. Bu mübârek sûre, bütün insanlığa selâmet ve saadet yollarını göstermiş, en kutsî vazifeleri öğretmiş, en mühim medenî, idarî, sosyal esasları içerisine almıştır. Bu husustaki başarıların ne. sayede, ne gibisebeplere yapışmakla tecelli edeceğine de bu son âyeti kerime, işaret buyurmaktadır.

Bunların başlıcası ise sabırdır, musaberedir, murabeta ile takvâdır. Şöyle ki: (Sabır): Acıya katlanmaktır, hoşa gitmeyen durumlardan dolayı telâş göstermeyi? şikayet etmeden tahammül ve direnç göstermektir. Geniş bilgi için bu sûrenin (17) nci âyetine bakılabilir. (Müsabere) de belâ zamanında kalbi gözetlemek, kalbe kuvvet vermeğe çalışmaktır. Sabra devam etmektir. Güzel fiilleri yapmak çirkin işlerden kaçınmaktır, bir içimse ile başkaları arasında meydana gelen çirkin hallere, ihtilâflara karşı direnç göstermektir.

Cenâb-ı Hak’ka mânen ulaşmaya vesile olacak şeylere sarılmaktır. (Murabeta) da bağlamak, düşmanın gelmesi muhtemel olan yerlere devamlı olarak gözlemek, Allah Teâlâ yolunda, din uğrunda düşmana karşı cebhe almak, olanca kuvveti o tarafa yöneltmektir. Velhâsıl: Sabır ve sebatta, musaberede, mürabetada, ittikada bulunan müslümanlar, üzerlerine düşen dinî ve dünyevî vazifelerini güzelce yapmaya muvaffak olurlar. Bir kerre sabrın alanını düşünelim:

(1) Dinen üzerimize düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışmak sabırdır. Nefs ile cihad etmek.

(2) Haramlardan sakınarak nefsin eğilimlerine karşı koymak, bu hususta meşakkatlere katlanmak bir sabırdır.

(3) Dünyevî arızalara, hastalıklara, ihtiyaçlara, korkulara karşı komak da bir sabırdır.

§ Müsabereye gelince bu da şu gibi guruplara ayrılır.

(1) Başkalarının, meselâ aile fertlerinin, yakınların, komşuların hoş olmayan hallerine karşı tahammül göstermek bir musaberedir.

(2) Fenalık yapmış bir şahıstan intikamı terketmekle bir musaberedir. “Cahillerden yüz çevir” meâlindeki ilâhî bir emir bunu göstermektedir.

(3) Bir kimsenin başkalarını kendi nefsine tercih etmesi de bir musaberedir. Muhtaç olan bir zatın kendi nefsini bırakıp da başkalarının ihtiyaçlarını gidermeye çalışması gibi. Nitekim: Onları kendi nefislerine tercih ederler… (Haşr, 59/9) âyeti de bunu göstermektedir.

(4) Zülûm etmiş bir kimse hakkındaki af ve bağış da bir müsaberedir. Nitekim: sizin affetmeniz takvâya daha yakındır. (Bakara, 2/237) buyurulmuştur.

(5) İyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak, bir takım yanlış itikatları düzeltmeye çalışmak şüpheleri gidererek insanları aydınlatmaya gayret etmek de bir müsaberedir. Maalesef bir çok kimseler, böyle hayırlı bir hareketten üzüntü duyarlar, düşmanca bir tavır alırlar. Halbuki, böyle bir emir ve yasak, bir iyilikseverlik eseridir, sosyal terbiye ve fâide gereğidir. Bunu takdir edemiyenler, hastalıktan kurtulmaya bir vesile olan ilâçları, doktor tavsiyelerini reddeden zavallı hastalara benzerler.

(6) İslâm yurdunu, İslâm varlığını muhafaza için hudutlara beklemek ve icab edince cihat meydanlarına atılmak da bir müsaberedir. Bir fedakârlıktır. Kısacası: Bütün bu sabırlar, musabereler, mürabetalar, Allah Teâlâ’nın rizası için olacaktır, Allah korkusundan, ilâhî sevgiden ileri gelecektir.Yoksa öyle maddî bir menfaat, bir şöhret ve gösteriş için olmayacaktır, İşte (Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, felâh bulasınız) meâlindeki ilâhî emri bize bu vazifeyi bildirmektedir. Allah Teâlâ hazretleri cümlemizi sabredenler zümresine katıp ilâhî koruması altına alsın ve kurtuluşa eriştirsin. Ey Allah’ım, Peygamberlerin efendisi hürmetine kabul buyur! Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Daha yeni Daha eski