Tur Suresi Tefsiri

Tur Suresi Tefsiri

KURAN’I KERİM TEFSİRİ

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Tur Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması


Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre de Secde sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Kırkdokuz âyet-i kerîmeyi içermektedir. Bu sûre-i celîle ile Zâriyat sûresi arasında içerikleri itibariyle bir yakınlık vardır. İkisi de yemin ile başlıyor, ikisinde de haşr ve neşre dâir bilgi verilmiştir. İkisinin baş tarafında da takvâ sâhiplerinin hâlleri bildiriliyor. İkisinin sonunda da kâfirlerin haklarındaki ilâhî vâ’d hatırlatılıyor.

Bu sûre-i celîlenin başlıca içeriği şunlardır:

(1): Allah’ın azabının mutlaka meydana geleceğine dâir semâ ve arz âlemine yemin etmek.

(2): Müminlerin cennetlere kavuşmalarını müjdelemek, kâfirlerin de cehennem azabına mâruz kalacaklarını ihtar etmek.

(3): Resûl-i Ekrem’in beyinsiz kimselere iltifat
etmeyip müminlere karşı irşâdlarına devam buyurmakla mükellef olduğunu beyân.

(4): Allah’ın birliğinin, itirazı mümkün olmayan deliller ile isbatı.

(5): Peygamber Efendimizin Allah’ın koruması altında olduğunu ve vakit vakit hamd ve tesbîh ile mükellef bulunduğunu beyân etmek.

1. And olsun Tûr’a.

1. Bu mübârek âyetler, kıyametin mutlaka vuku bulacağını öneminden dolayı birçok ve muazzam kudret eserlerine yemin sûretiyle beyân etmekte ve kuvvetlendirmektedir. Şöyle ki: (And olsun Tûr’a), Medyen’de bulunan ve “Tûr-i Sinin” denilen bir meşhur dağa ki, Mûsa Aleyhisselâm orada Allah’ın hitabına mazhar olmuştu.

2. Ve yazılmış bir kitaba.

2. (Ve yazılmış bir kitaba) da and olsun ki, o da Kur’an-ı Kerim gibi, Tevrad ve İncil gibi herhangi bir semâvî kitaptan veya Hz. Mûsa’ya verilmiş olan yüksek levhâlardan ibârettir.

3. Yayılmış bir ince deride.

3. (Yayılmış bir ince deride) Yâni: Deri gibi ince bir kağıt sahifesinde veya vaktiyle alışılmış olduğu gibi pek ince bir deri parçasına yazılmış olan o kitaba da and olsun.

4. Ve Beyt i Mâmura.

4. (Ve Beyt-i Mâmura) Yâni: Hacılar ile ve kendilerini ibâdete verenlerle bayındır ve pek muhteşem bir hâlde bulunan Kâbe-i Muazzama’ya da and olsun. Bu beyt-i mâmurdan maksat, yâhut Arşın altında ve yerkürenin üstündeki üçüncü veya dördüncü veya altıncı gökte bulunan “Zurah” denilen bir mübârek makamdır ki, her gün birkaç melâike-i kirâm tarafından tavaf olunmaktadır.

5. Ve yükseltilmiş tavana.

5. (Ve yükseltilmiş tavana) da and olsun. Bu
da güneşler ile, aylar ile, yıldızlar ile süslenen ve aydınlanan yüce bir âlemdir ki, irşâdı da kürsîyi de kapsamaktadır.

6. Ve dolmuş denize kasem olsun ki,

6. (Ve dolmuş denize de) Yâni: Okyanusa da yâhut tutulmuş, etrafa dağılarak yeryüzünü sular içinde bırakmaktan korunmuş denize de veyahud yanmış bir tandır gibi âteş ile dolmuş olan herhangi bir büyük denize de and olsun ki, bu son görüşe göre denizlerin altında bir âteşli tabakanın bulunduğuna işâret vardır ki, bugün bu kefiyefen tarafından da kabul edilmiş bulunmaktadır. Bir rivâyete göre de kıyamet olunca denizler de âteş kesilerek cehennem âteşine katılmış olurlar.”

§ Mescur; Kelimesi, dolmuş boşanmış, bahsedilmiş, yakılmış mânalarında müstâmeldir.

7. Şüphe yok, Rabbin azabı elbette vâki olacaktır.

7. (Şüphe yok, Rab’bin azabı elbette vuku bulacaktır.) İşte bu, yapılan yeminlerin cevabıdır. Bu azabın fevkalâde şiddetini, ehemmiyetini, kesin şekilde sâbit olduğunu beyân için ve bu azabı gerektirecek hareketlerden insanların kaçınmalarını bildirmek için böyle birçok yemin vâki olmuş, bu da insanlık için Allah’ın lütfunun bir işâreti bulunmuştur.

8. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

8. (Onun için) O kâfirleri kuşatacak olan kıyamet azabı için (engel olacak hiçbir şey yoktur.) o şiddetli azabı hiçbir kimse, hiçbir şey o kâfirlerden bertaraf edemeyecektir, ondan kaçıp kurtulmayacaklardır. O müthiş azab elbette vâki olacaktır.

9. O günde ki, gök bir çalkanış çalkalanır.

9. Bu mübârek âyetler de o vukuuna yemin edilen müthiş azabın ne zaman meydana geleceğini bildiriyor, onun vukuu zamanında
bir takım kevni değişmelerin vücuda geleceğine işâret buyuruyor. O kâfirlerin inkâr ettikleri cehennem âteşine nasıl atılacaklarını ve kendilerinin nasıl kınanacaklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: O bertaraf edilmesi mümkün olmayan kıyamet azabı vâki olacaktır. (O günde ki, gök bir çalkanış çalkalanır.) Yâni Müthiş bir harekete gelir, o günün korkusundan dolayı tereddütler, ızdıraplar içinde kalır, değirmen gibi dönüverir. Ve Râzî merhumun beyânına göre duman gibi gelir, gider, sonra yok olur.
“Temur” kelimesi lûgatte muztarib olur demektir. “Mevr” lâfzı da şiddetli izdırab demektir. Mutlaka yürümek, gidip gelmez, tereddüt göstermek mânasında da kullanılmaktadır.

10. Ve dağlar bir yürüyüş yürüyüverir.

10. (Ve) O gün (dağlar) da (bir yürüyüş yürüyüverir.) bulutlar gibi bulundukları yerlerden başka yerlere intikâl ederler, sonra mahv ve yok olurlar.

11. Artık o gün vay yalanlayanlar için.

11. (Artık o gün vay!.) Şiddetli helâk (yalanlayanlar için.) Evet.. Peygamberlerini yalanlayan, ilâhî haberleri tasdik etmeyen inkârcı kimseler, öyle müthiş bir felâkete uğrayacaklardır. Varsın kahr oluversinler.

12. O kimseler ki, onlar bir bataklıkta oynarlar.

12. (O kimseler ki,) O yalanlamaya cür’et eden şahıslar ki, öyle bir helâke uğrayacaklardır. Çünkü: (onlar bir bataklıkta oynarlar) Bâtıl kanaatlere dalarlar, Allah’ın dini hakkında alaycı vaziyetler alırlar hesabı ve cezayı aslâ düşünmezler, yâni: Küfrlerinde ısrar edip durmuş bulunurlar, işte o pek müthiş ve ebedî azabı hak eden onlardır.

§ Havz; Lûgatte suya dalmak, su içinde yürümek mânasınadır. Sonra bâtıl, boş şeyler
ile uğraşmak, mânasında kullanılmıştır.

13. Bir gün ki, cehennem âteşine şiddetli bir sûrette atılıp defedilirler.

13. (Bir gün ki,) Bir kıyamet zamanı ki, gelir de o inkârcılar o gün (cehennem âteşine şiddetli bir sûretle) tam bir şiddet ve kahr ile (atılıp defedilirler.) cehennem bekçileri tarafından o kâfirler, elleri boyunlarına bağlanarak yüzleri üzerine cehennem âteşine bırakılırlar.

§ Yüd’avn; Kelimesi sertlik ve şiddetle, yâni: Yumuşaklıkla olmayıp sertlikle def. edilirler demektir.

14. Bu, o âteştir ki, siz bunu yalanlamıştınız. denilir.

14. O gün o kâfirlere bir kınamak için hitab edilerek (bu,) uğradığınız azab (o âteştir ki, siz bunu) dünyada iken (yalanlamıştınız.) denilir. Sizler bu korkunç istikbâli size bildiren Peygamberleri, ilâhî kitabları inkâr ediyordunuz, kendi bâtıl kanaatleriniz içinde yaşıyordunuz, şimdi anladınız mı?.

15. Bu da mı bir sihir, yoksa siz mi görmüyorsunuz?

15. Ey kâfirler!. (Bu da mı bir sihir?.) Bu uğradığınız azab da bir sihirden, bir hayâlden mi ibâret?. Siz Peygamberlerin gösterdikleri hârikalara sihir diyor, kendilerini inkâr ediyorsunuz, şimdi bu azaba da bir sihir eseri diyebilecek misiniz.? Ne mümkün. (yoksa siz mi görmüyorsunuz?.) Hâlâ kör müsünüz, hâlâ uykuda mı bulunuyorsunuz?. Gözleriniz kapandı da birşey görmez mi bulunuyorsunuz?. Hayır, hayır. Artık cehenneme atılınca o azabı gözleriniz ile görmüş, onun bir hakikat olduğunu anlamış bulunacaksınız. Ne yazık ki, artık size pişmanlığınız bir fâide vermeyecektir.

16. Oraya giriniz, artık sabredin veya sabretmeyin, size karşı müsavidir. Siz ancak yaptığınız şey ile cezalandırılmış
olacaksınızdır.

16. Evet.. (Oraya giriniz) inkâra bir kudretiniz kalmamıştır (artık sabr edin veya sabr etmeyin) bu güçsüz düşüren azaba karşı nasıl bir vaziyet alırsanız alınız (size karşı müsavidir) faraza sabredebilecek olsanız da o size bir fâide vermeyecektir. (siz ancak yaptığınız şey ile) Dünyadaki kötü kanaatlarınızın, hareketlerinizin bir neticesi olmak üzere şimdi bu âhiret âleminde ebediyyen (cezalandırılmış olacaksınızdır.) herkes, kendi amellerine göre muamele görecektir. Binaenaleyh sizin için de lâyık olduğunuz bu azabtan kurtuluş yoktur. İşte küfrün müthiş neticesi, böyle bir ebedî azabtan ibârettir.

17. Takva sahipleri ise şüphe yok ki, cennetler ve nimetler içindedirler.

17. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin hilâfına olmak üzere mümin, takvâ sâhibi zâtların kavuşacakları ebedî nîmetleri, kalbin hazlarını bildiriyor. Onların korkulardan emin, tam bir zevk ile nîmetlere erişmiş ve tahtlar üzerinde oturarak pek güzîde eşlere kavuşacaklarını müjdeliyor ve öyle mümin zâtlara kendileri gibi imân ile vasıflanan zürriyetlerinin katacaklarını ve amellerinin mükâfatını noksansız göreceklerini haber veriyor ve her şahsın kendi kazancına göre muameleye tâbi olacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müttakiler ise) Cenab-ı Hak’dan korkan, üzerlerine düşen dinî vazifeleri samimi bir şekilde yapmaya çalışan mümin zâtlar ise, kâfirlerin ve münâfıkların aksine olarak (cennetler ve nîmetler içindedirler.) o müttakiler, yarın âhirette ne muhteşem bostanlara, bağlara ve bahçelere erişmiş ve ne kadar çeşitli, kıymetli nîmetler ile nîmetlenmiş olacaklardır.

18. Kendilerine Rab’lerinin verdiği şey ile sevinmektedirler ve onları Rab’leri cehennem azabından korumuştur.

18. O takvâ sâhibi zâtlar (Kendilerine Rab’lerinin) kerem sâhibi Yüce mâbud’un (verdiği şey ile) ihsân buyurduğu mevki ile (sevinmiş olmaktadırlar) yâni: Onlar gelecekte fevkalâde mutlu ve gönülleri ferah bulunmuş olacaklardır, bu muhakkaktır, (ve) Özellikle (onların Rab’leri) ibâdet ve itaate eriştirmiş günâhlardan uzaklaştırmış, öyle bir ilâhî koruma sâyesinde (cehennem azabından korumuştur.) onları o pek şiddetli bir tarzda parıldayıp duran cehennem nârından korumuştur. Ne muazzam bir kurtuluş ve selâmet!.

19. Yiyiniz ve içiniz afiyetler olsun, işlediğiniz şey sebebiyle.

19. Ve mutlu zâtlara denilecektir ki: (Yiyiniz ve içiniz) Cennetlerin nîmetlerinden istifâde ediniz, size (afiyetler olsun) hiçbir zahmete, bir gâileye düşmeksizin bu pek lezzetli, eşsiz cennet sularından, yiyeceklerinden istifâde etmiş olacaksınızdır, böyle pek muazzam bir nîmete, bir lutfa kavuşmanız ise dünyada iken (işlediğiniz şey sebebiyle) dir. Yâni: Kalblerinizi imân nûru ile aydınlatmış, üzerinize düşen dinî vazifeler yerine getirmeye çalışmış olduğunuz büyük bir mükâfatı olmak üzere şimdi bu ebedî nîmetler, Allah tarafından sizlere ihsân buyurulmuştur. Artık ne kadar tebrike lâyık bulunmaktasınız!.

20. Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak oturunuz ve onları güzel gözlü huriler ile evlendirdik.

20. Evet.. O pek mes’ut zâtlar, kendilerine cennetlerde (Sıra sıra dizilmiş) birbirlerinin civarında bulunmuş olan (tahtlara) koltuklara (yaslanarak) tam bir zevk ve huzur ile oturunuz, denilecektir. Kerem sâhibi Yaratıcı onların haklarında büyük bir nîmeti olmak üzere de buyuruyor ki: (ve onları güzel gözlü huriler ile evlendirdik) yâni: O takvâ sâhibi kullara gözleri pek güzel, giyiniş ve kendileri gâyet güzel ve pek uygun olan cennet kızlarını
hayat arkadaşı olmak üzere ihsân buyurduk.

21. Ve o kimseler ki, imân ettiler ve kendilerine zürriyyetleri de imân ile tâbi oldular, onlara zürriyyetlerini de kattık ve onlar için amellerinden birşeyi de eksiltmedik. Her şahıs, kendi kazandığı şeye bağlıdır.

21. Yüce mâbud, diğer büyük bir lütfunu da şöylece beyân buyuruyor: (Ve o kimseler ki imân ettiler) Dünyada iken İslâm dini ile şereflendiler (ve kendilerine zürriyetleri de imân ile tâbi oldular) onların çocukları ve torunları da kendileri gibi inanıp Allah’ı birlediklerinden aralarında dini bir bağ gerçekleşmiş oldu. Artık (onlara) o babalara ve dedelere onların imân ehlinden olan (zürriyetlerini de kattık) hepsini de cennetlere beraber girdirmiş olduk. Yâni: Âhirette hepsi de cennetlerde beraber bulunacaklardır. Bu da pek büyük bir ilâhî lütuftur. Bir babanın evlâdını kendisiyle beraber yüce bir makamda görmesi, ne kadar kalbinin ferahlamasına vesîle olur. Henüz mükellef olmayan çocuklar, babalarının imânı sebebiyle babalarına tâbi olurlar.

Mükellef olan çocuklar ve torunlar ise kendileri de mümin oldukları takdirde yarın âhirette babalarına, dedelerine tâbi olurlar, İbn-i Abbas Hazretleri diyor ki: Allah Teâlâ cennette müminin zürriyetini, onun derecesine yükseltir, isterse, mertebe itibariyle o zürriyet, o müminlerin mertebesinden aşağı bulunmuş olsunlar. Tâki, o müminlerin gözleri onlar ile aydın olsun, yâni: Kendisine hürmet ettiklerinden dolayı kalbi ferah bulunsun. Elverir ki, o zürriyet, mükellef kimseler iseler bizzât imân ile vasıflanmış bulunsunlar. Ve Cenab-ı Hak, şöyle de buyuruyor: (ve onlar için) O kendilerine zürriyetleri tâbi kılınacak olan müminler hakkında (amellerinden birşey de eksiltmedik.) bu katma sebebiyle onların mükâfatları azaltılmış olmayacaktır. Belki onların mümin olan zürriyetlerinin mertebeleri Allah’ın bir lütfu olarak babalarının derecesine
yükseltilmiş bulunacaktır. Bununla beraber takvâ sâhibi olanlardan vesâireden (herbir şahıs, kendi kazandığı şeye bağlıdır.) kendi amelinden mes’uldür, başkasının günâhı, onun üzerine yükseltilmez, ister baba ve ister oğul olsun.

22. Ve onlara arzu edeceklerinden bir meyve ile ve bir et vermişizdir.

22. Bu mübârek âyetler de takvâ sâhibi müminlerin âhirette daha nice nîmetlere kavuşacaklarını tasvir buyuruyor. Onlara diledikleri çeşitli meyvelerin, gıda maddelerinin verileceğini bildiriyor. Onlardan temiz, zevk verici şerbetleri içerek günâhtan beri, temiz bir tarzda sohbetlerde bulunacaklarını haber veriyor, kendilerine pek güzel, nûranî cennet hizmetçilerinin hizmette bulunacaklarını ve kendilerinin birbirleriyle konuşarak dünyadaki hayat tarzlarını ve Cenab-ı Hak’ka duada bulunmuş olduklarını şimdi ise o gâfur, rahîm olan Kerem sâhibi Mâbudun yardımı sâyesinde korkulardan emin, olduklarını ve mutluluğa ulaştıklarını konu edineceklerini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı, o takvâ sâhibi kulları hakkında cennette tecellî edecek olan ilâhî lütfunu beyân için buyuruyor ki: (Ve onlara arzu edeceklerinden) Kalben bir eğilim duyacakları herhangi (bir meyve ve bir et vermişizdir) böyle her zevk alacakları nîmetler, kendilerine fazlasiyle verilecektir.

23. Ve orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, onda ne bir boş söz vardır ve ne de bir günâh.

23. (Ve) O mes’ut zâtlar (orada) o cennette (karşılıklı kadeh tokuştururlar) lezzetli gönül açan meşrubattan birbirlerine karşı içiverirler veyahut o içilecek şeyin ne büyük bir ilâhî lütuf olduğunu gösterir ve kendi sevinçlerini belli etmek için ve bir lâtife olmak üzere onu birbirinden çekip almaya çalışırlar, (onda) O içecekleri şeyde (ne bir boş söz vardır) onu içtikleri sırada lüzumsuz, boş lâkırdılarda
bulunmazlar (ve ne de bir günâh vardır) onun içilmesi, bir günâha sebebiyet vermiş olmaz. Yâni: O, dünyadaki şarablara benzemez, içenleri sarhoş etmez, onları abes lâkırdılara sevkeylemez, onları günâha sevk etmiş bulunmaz.

24. Ve onların etrafında kendilerine mahsus bir takım genç hizmetçiler dolaşırlar ki, sanki onlar saklı inci gibidirler.

24. (Ve onların üzerlerine) O cennete girecek takvâ sâhiplerine karşı (kendilerine mahsus bir takım genç hizmetçiler) o meşrubatı takdim etmek ve sâir hizmetlerde bulunmak üzere (dolaştılar ki,) bunlar, onlara ihsân buyrulan kölelerdir, hizmetçilerdir. Ve denilmiştir ki: Bunlar, kendilerinden evvel ölmüş olan çocuklarıdır. (sanki onlar) O hizmet edecekler (saklı) sedefleri içinde korunmuş (olan incilerdir) öyle saflığa, güzelliğe sâhip bulunan birer yaratılış eseridir.

25. Bazıları bazısı üzerine yönelip sorarlar.

25. O takvâ sâhipleri, cennette öyle büyük nîmetlere nâil olunca fevkalâde bir sevinç içinde kalırlar, artık (Bazıları bâzısı üzerine yönelip) birbirlerinden (sual ediverirler.) dünyadaki zahmetli hâlleriyle cennetteki pek mutlu vaziyetlerini mukayesede bulunmak isterler.

26. Derler ki: Biz muhakkak ki, evvelce âilelerimiz arasında korkar kimseler idik.

26. O zâtlar, birbirlerine (Derler ki: Biz muhakkak ki, evvelce) dünyada iken (ailelerimiz arasında) bulunurken (korkar kimseler idik.) Cenab-ı Hak’kın azabını düşünerek, hâlimizin âkıbetini tefekkür ederek bir korku ve dehşet içinde yaşar durur idik, kulluk vazifelerimizi gerektiği şekilde yerine getiremeyeceğimizi takdir ederek bundan dolayı büyük bir mes’uliyete hedef olacağımızı düşünür titrer idik.

27. Şimdi Allah Teâlâ bizim üzerimize lütuf ve ihsânda bulundu ve bizi o Semum azabından korudu.

27. (Şimdi Allah) Teâlâ Hazretleri (bizim üzerimize lûtf ve ihsânda bulundu) bizi rahmetine muvaffak buyurdu (ve bizi o Semum) cehennem nârının (azabından korudu.) şimdi cennete nâil olduk, kendisinden korkar olduğumuz cehennemden emin bulunduk.

“Semum” Âteş azabıdır ve cehennemin isimlerinden biridir. Bu kelime âsi lûgatte gündüzleri olan pek şiddetli sıcaklık veya soğukluk demektir.

28. Şüphe yok ki, biz evvelce O’na dua eder olmuştuk, muhakkak ki, O vaadinde sâdıkdır, çok esirgeyicidir.

28. Ve o müttaki zâtlar, şöyle de diyeceklerdir: (Şüphe yok kî, biz evvelce) Dünyada iken (O’na) o kerem sâhibi Yaratıcımıza (dua eder olmuştuk) ona yalvarır, ibâdette bulunur, ondan koruma, afv ve kerem niyâz eder idik (muhakkak ki, O) Yüce mâbud (vâ’dinde sâdıktır) O, ihsân edicidir, O’nun kulları hakkındaki lütuf ve keremi pek geniştir. Ve o kerem sâhibi Yaratıcı (çok esirgeyicidir.) rahmeti, mağfireti pek çoktur, yapılan ibâdetleri kabul eder, duaları kabul buyurur, işte o takvâ sâhibi kullarını nîmetlere nâil buyurması da o Kerem Sâhibi Yaratıcının bir ilâhî rahmeti eserinden ibâret bulunmaktadır.

29. Artık sen öğüt vermeğe devam et. Çünkü Sen Rabbin nimeti hakkı için ne bir kâhinsin ve ne de bir mecnun.

29. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’e öğütleriyle insanları irşâda devam edip İnkârcıların lâkırdılarına, şairlik, kâhinlik vesâire isnadlarına ehemmiyet vermemesini emrediyor. Ve o dinsizlerin Hz. Peygamber hakkındaki bâtıl, birbirine ters isnadlarını ve bozuk kanaatlarını kınıyor ve teşhir eyliyor.
Yüce Peygamberin o inkârcıları tehdit ile ve onların feci âkıbetlerine işâret etmekle emrolunduğunu gösteriyor. Ve o kâfirlere Allah’ın bir kelâmı olduğunu kabul etmedikleri Kur’an-ı Kerim’in bir benzerini meydana getirmelerini teklif ederek onların âcizliklerini, cehâletlerini, iddialarındaki bozukluğu ortaya koymakta ve ilân etmektedir. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin Efendisi!.

(Artık sen öğüt vermeğe devam et) Kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğun kavimleri, cemaatleri Kur’an-ı Kerim’in âyetleriyle irşâda, aydınlatmaya çalış, bir takım inkârcıların bâtıl iddialarından dolayı öğütlerini terk etme, (çünkü, sen, Rab’bin nîmeti hakkı için) Sana verdiği peygamberlik ve yüksek akıl ve zekâ hakkı için veya sen öyle bir nîmete kavuşma sebebiyle büyük bir mertebeye sâhipsin, sen (ne bir kâhinsin ve ne de bir mecnun) o inkârcıların sana karşı yaptıkları öyle bir isnad pek bâtıldır, kendilerinin cehâletlerini teşhir etmektedir.

“Kâhin” Kendi zânnına göre gaipten, geçmişe âid meçhul hâdiselerden haber veren falcı demektir.

30. Yoksa diyorlar mı ki: O Bir şâirdir, onun hakkında zamanın ızdırap veren felâketini bekliyoruz.

30. (Yoksa) O inkârcılar (diyorlar mı ki:) o Peygamberlik iddiasında bulunan Muhammed -Aleyhisselâm- (bir şairdir) sözleri, şiirsel hayâllerden ibârettir (onun hakkında zamanın ızdırab veren felâketini bekliyoruz.) o bir gün ölecek veya bir felâkete uğrayacak, iddiasında muvaffak olamayacaktır.
“Reyb” Izdırab veren mûsibet ve felâket gibi hâdiseler demektir.

“Memnun” de dehr = zaman veya ölüm mânasınadır.

31. De ki: Gözetiniz, çünkü ben de şüphe yok ki, sizinle beraber gözeticilerdenim.

31. Hak Teâlâ Hazretleri de Yüce Peygamberine hitaben buyuruyor ki: Habibim!. O inkârcılara (De ki: Gözetiniz) bekleyiniz (çünkü ben de şüphe yok ki, sizinle beraber gözeticilerdenim) bakalım, hakkımızda Allah’ın takdiri ve hükmü ne şekilde tecellî edecektir. Bu, daha sonra görülecektir. Artık güzel bir âkıbete veya dünyevî ve uhrevî muvaffakiyet kimin hakkında meydana gelecektir, bunu yakında bileceksinizdir. Yâhut siz benim helâkımı gözetmede, yâni ona beklemede bulunduğunuz gibi ben de sizin helâkinizi bekler bulunmaktayım, sonra kimin helâk olup olmayacağı ortaya çıkacaktır.

32. Yoksa onlara bunu akılları mı emrediyor? Yoksa onlar bir azgın kavim midirler?

32. (Yoksa onlara) O inkârcılara (bunu) bu çelişkili şeyleri isnad etmeyi (akılları mı emr ediyor?.) bu ne kadar bâtıl, asılsız bir isnad?. Bütün varlık mükemmellikleri parlayıp duran bir Yüce Peygamberlere gâh şairlik, gâh kâhinlik ve gâh cinnet isnadına cür’et ediyorlar. (yoksa onlar, bir azgın kavim midirler?.) Evet Onlar, inatta kibirde sınırı aşmış bir guruptur. Onları böyle bir isnâda sevk eden ruhsal durum, kendilerinin azgınlığıdır ve kendilerinin inatçı olmalarının, haktan uzak düşmüş bulunmalarının bir neticesidir.

33. Yoksa diyorlar mı ki: Onu kendisi uydurdu? Hayır. İman etmezler.

33. (Yoksa) O dinsizler, daha büyük bir iftirada, daha fâhiş bir çelişkide bulunarak (diyorlar mı ki: Onu) o Kur’an-ı Kerim’i (kendisi uydurdu) onu kendisi yalan yere söyleyerek Allah Teâlâ’ya isnad etti. (Hayır..) O kâfirler, pek büyük bir cehâlet ve ahmaklık içinde bulunuyorlar, onlar (imân etmezler), onları kendi dinsizlikleri böyle çok kötü bir söze sevk etmiş bulunuyor.

34. Haydi onun misli bir söz getiriversinler,
eğer doğru sözlü kimseler oldu iseler.

34. Eğer Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in sözü ise (Haydi) kendileri de (onun benzeri bir söz getiriversinler) onlar da öyle ebedi, mânaları doğru, gayba ve tarihe âid haberleri içeren, eşsiz bir eser, bir söz meydana getirsinler. (eğer) Kendi iddialarınca (doğru sözlü kimseler oldu iseler.) çünkü, kendilerinin insanlık, ırk ve lisân itibariyle Hz. Peygamber ile ortak yanları vardır. Kendilerinin arasında birnice şairler, kâhinler, hatipler, dünya tarihini bilenler mevcuttur.
Buna rağmen hepsi de o Kur’an-ı Kerim’in bir sûresine bile benzer bir söz yazmaktan âciz bilmektedir, kırk yaşına kadar aslâ peygamberlik iddiasında bulunmamıştır. Bir kimseden birşey okuyup yazmamıştır, ve şiir ile, kehanet ile de aslâ uğraşmamıştır, kendisinden ahlâka aykırı bir hareket de aslâ görülmemiştir. Artık öyle kutsal yaşantı sâhibi bir zât, Allah Teâlâ adına iftira ederek öyle mûcizevî bir kitabı uydurabilir mi?. Buna muktedir olabilir mi?. Bunu o inkârcılar hiç düşünmemişler midir?. Bu ne kadar insaftan, muhakemeden mahrumiyet?. Bu hususta “Şuarâ Sûresi”nin tefsîrine de müracaat!.

35. Yoksa birşey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratıcılar onlar mıdır?

35. Bu mübârek âyetler de ilâhlığı inkâr edenleri ve Cenab-ı Hak’ka ortak koşanları ve O’na kız evlâdı isnad edenleri red ediyor ve değersiz gösteriyor. O dinsizlerin ne kadar câhilce ve kibirli şekilde hareket ettiklerini göstererek onlardan bir ücret isteyerek onları sıkıntıya uğratmış olmadığını beyân ve onların kurdukları tuzaklara kendilerinin düşmüş olduklarını ihtar ederek Resûl-i Ekrem’in Allah’ın yardımına eriştiğine işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: O inkârcılar, Yüce Yaratıcıyı nasıl inkâr ediyorlar?. Onlar (Yoksa) kendi iddialarınca (birşey olmaksızın mı yaratıldılar?.) kendilerini yaratan bir Yaratıcı,
ezelî bir icâd edici bulunmaksızın mı yaratılmış oldular?. Bu kadar üstün, eşsiz, mükemmel bir sûrette yaratılmış olan insanlar, kudret ve hikmet sâhibi kerim bir yaratıcı bulunmaksızın hiç kendi kendilerine meydana gelmiş olabilirler mi?. Aklen de sâbittir ki, yokluktan varlığa geçen her mevcut için elbette bir Yaratıcı vardır, (yoksa yaratıcılar onlar mıdır?.) O insanlar mı kendi vücutlarını kendileri yarattılar?. Bunu hangi akıl sâhibi iddia edebilir?. Hiç esasen mevcut olmayan birşey, kendisinin yaratıcısı olabilir mi?. Elbette ki olamaz. Bu apaçık bir durumdur. Artık bunu kim iddia edebilir. Ebedî ve ezelî bir Yüce Yaratıcının varlığı nasıl inkâr edilebilir?. Bütün bu varlıklar, o ezelî Yaratıcının varlığına birer açık şâhittir.

36. Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır.. Onlar yakinen bilmezler.

36. (Yoksa) O inkârcılar (gökleri ve yeri mi yarattılar?.) onlar bir kere düşünmeli değil midirler ki: Kendi nefslerini faraza kendileri yaratmış olsalar bile şu muntazam kâinatı da kendileri mi yarattılar?. Elbette böyle bir iddiaya cür’et edemezler, artık bir kâinatı yaratanın varlığını nasıl inkâr edebilirler?, (hayır onlar) O inkârcılar (yakinen bilemezler.) kendileri de kesin bir bilgi yoktur, onun içindir ki, Yüce Peygamberin tebligâtını anlayıp kabul etmezler. Yâhut onlar, kendi iddialarını da kat’î sûrette bilemezler, kendi iddialarının da doğruluğuna kesinlik derecesinde inanmış değildirler. Hattâ onlardan bir kısmına bu kâinatı kim yaratmıştır? Diye bir sual yöneltilince “bunları Allah yaratmıştır” derler. Sonra da o Yüce Yaratıcının birliğini tasdik etmezler, ona ibâdette bulunmazlar. Eğer bu cevapları kendilerince kesinlik arz etseydi elbette o âlemi Yaratanın birliğini tasdik ederek yalnız ona ibâdet ve itaatte bulunurlardı, küfr ve şirke düşmüş olmazlardı.

37. Yoksa onların yanlarında Rabbin hazineleri mi vardır? Yoksa onlar musallat, zorba kimseler midir?

37. (Yoksa onların yanlarında Rab’bin hazineleri mi var?.) Cenab-ı Hak’ka mahsus olan rahmet, lütuf, rızık verme hazinelerinin anahtarları o dinsizlerin ellerinde midir ki, diledikleri kimselere peygamberlik versinler, dilediklerini servet ve nîmete nâil kılsınlar dilediklerini de mahrum bıraksınlar?. (yoksa onlar, musallat, zorba) Yâni: Galibiyet sâhibi (kimseler midir?.) ki, bu kâinatta diledikleri gibi tasarrufta bulunsunlar, rablığa âid işleri idare etsinler?. Elbette ki, onlar böyle bir kabiliyet ve selâhiyete sâhip değildir. Bu kâinatta hakîm, tasarruf sâhibi olan, dilediğini yapmaya kaadir bulunan ancak Allah Teâlâ Hazretleridir. Ne için bunu takdir edemiyorlar?. Nedir onlardaki o gâflet ve cehâlet!.

38. Yoksa onlar için bir merdiven mi var, orada dinliyorlar? Öyle ise dinleyicileri açık bir bürhan getirsin.

38. (Yoksa onlar için) O kâfirlere mahsus (bir merdiven mi var?.) onunla semâlara yükseliyorlar da (orada) meleklerin konuşmalarını (dinliyorlar?.) ve meleklere vahyedilen gayba âid şeyleri dinleyip öğrenmiş bulunuyorlar. Ondan dolayı birçok kâhince sözler söylüyorlar, (öyle ise) yâni: Eğer faraza böyle semâya yükselerek oradaki konuşmaları dinleyen (dinleyicileri) var ise onlar bu hususta iddialarını isbat için (açık bir burhan getirsin) buna dâir açık bir delil meydana koysunlar. Nasıl ki, Muhammed -Aleyhisselâm- kendisinin peygamberliğine dâir teblîğ ettiği şeylerin Allah tarafından olduğuna âid kesin delil gösteriyor, kendisinin doğru sözlü olduğunu göstermeye muvaffak olduğu mûcizeler ile isbat edip duruyor. O inkârcılar da kendi iddialarını öyle kesin delil ile isbat etmeli değil midirler?.
Heyhat. Bilâkis onların yalancı, hakkı kabulden kaçan kimse oldukları apaçık ortadadır.

39. Yoksa onun için kızlar var da sizin için oğlanlar mı?, var.

39. O müşrikler, ne kadar câhilce bir iddiada bulunurlar. Melekler Allah’ın kızlarıdır, derler, bu ne cehâlet!. İşte onların bu cehâletlerini teşhir için de buyuruluyor ki: (Yoksa onun için) O Kâinatın Yaratıcısına mahsus (kızlar var da) ey beyinsiz müşrikler!, (sizin için oğlanlar mı) Var?. Halbuki, kâinattaki bütün varlıklar, o Yüce Yaratıcının kudret eseridir, birer mahlûkundan ibârettirler, onun için hiçbir kimse, evlât olmak kabiliyetine, selâhiyetine sâhip olamaz. Artık nasıl oluyor da Allah’ın birer mahlûku olan melekleri, Allah’ın kızları, sanıyorsunuz?. Halbuki, bir çoğunuz kız babası olmaktan bir utanç duyuyorsunuz. Buna rağmen o Yüce Yaratıcıya kızları isnad etmekten sıkılmıyorsunuz. Bu ne kadar ahmakça bir iddiâ!.

40. Yoksa sen kendilerinden bir ücret mi istiyorsun da artık onlar borçtan dolayı ağır bir yük altında bulunmuşlardır.

40. (Yoksa) Ey Peygamberlerin efendisi!. (onlardan) O inkârcılardan peygamberlik vazifen karşılığında (bir ücret mi istiyorsun da artık onlar borçtan dolayı) kendilerine yüklediğin bir borçtan bir karşılıktan dolayı (ağır bir yük altında bulunmuşlardır?.) elbette peygamberliğin şânı, böyle bir talebte bulunmaktan yücedir. Sen onları sırf Allah rızâsı için dine, ibâdet ve itaate dâvet ediyor, kendilerini irşâda çalışıyorsun, onlar ise bu pek samimî, iyilik sever muameleyi takdir edemiyorlar, peygamber hakkında bir takım uygunsuz lâkırdılara cür’et edip duruyorlar.

“Magrem” Garamet, mutlak borç, kefâlet gibi bir sebeple lâzım gelen zarar demektir.

41. Yoksa gayb onların yanında mı ki, artık
ondan yazıyorlar?

41. (Yoksa gayb onların yanında mı ki,) Levh-i mahfuzda bulunanları biliyorlar mı ki, (artık ondan yazıyorlar.) o gayba âid şeyleri kaydediyorlar da sonra onları insanlar arasında yaymaya çalışıyorlar, bir takım kâhince muamelelerde bulunuyorlar. Dilediklerini isbata ve dilediklerini red ve inkâra cür’et gösteriyorlar.

42. Yoksa bir tuzak kurmak mı istiyorlar? Fakat o kimseler ki, kâfir oldular, tuzağa düşmüş olanlar, onlardan ibârettir.

42. (Yoksa) O müşrikler, o vicdansızlar (bir tuzak kurmak mı istiyorlar?.) Resûl-i Ekrem Hazretlerine karşı bir suikastte mi bulunmak cür’etini gösteriyorlar. Darünnedve’de toplanarak bu hususa dâir istişârelerde mi bulunuyorlar?. (Fakat o kimseler ki, kâfir oldular) Öyle tuzak kurmak alçaklığında bulundular, işte (tuzağa düşmüş olanlar, onlardan ibârettir.) onların kendi hileleri, kendi başlarına gelecektir. Nitekim Resûl-i Ekrem’e karşı böyle düşmanca vaziyet alanların bir çoğu, Bedr gazvesinde lâyık oldukları cezalara, helâke uğramışlardır. Öyle din düşmanları elbette ki, nihâyet mağlûp ve kötü kuruntularının cezalarına mâruz kalacaklardır.
“Fethülbeyân”da anlatıldığı üzere bu âyet-i kerîme, gayba, istikbâle âid bir haberi içermektedir. Çünkü bu Tûr sûresi, Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştu, şânlı Peygambere karşı yapılmak istenilen bir tuzak bir hile ise daha sonra hicret gecesi düşünülmüştür. Sonra da o hileyi yapmak isteyenler bunun cezasına uğramışlar, Bedr gazvesinde mağlûp olup helâke mâruz kalmışlardır.

43. Yoksa onlar için Allah’tan başka bir ilâh mı vardır? Allah bunların ortak koştuklarından uzaktır.

43. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’nın
ortak ve benzerden münezzeh olduğunu bildiriyor. Müşriklerin nasıl yanlış görüşlü bulunduklarına işâret ediyor. Onların artık kıyamet gününe kadar terk edilmelerini ve onların kendi hile ve tuzaklarından bir fâide göremeyeceklerini, bilâkis kat kat azablara uğrayacaklarını ihtarda bulunuyor. Resûl-i Ekrem’in de Allah’ın himâyesinde olduğunu müjdeleyerek o mübârek zâtın Allah’ın hükmüne karşı sabr ile ve muayyen vakitlerde tesbîh ve hamd etmekle mükellef bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (yoksa onlar için) O kâinatı yaratanın birliğini inkâr eden kâfirler için (Allah’tan başka bir ilâh mı vardır?.) ki, kendilerini tevhid dininden men ediyor veya azabtan emin olmaları için ona istinad etmiş bulunuyorlar?. (Allah) Teâlâ Hazretleri ise (onların) o müşriklerin (ortak koştuklarından münezzehtir.) onların taptıkları putları vesâire hâşâ Cenab-ı Hak’ka ortak ve benzer olamazlar.

44. Eğer gökten bir parçanın düşücü olduğunu görseler derler ki: Toplanmış olacaklardır.

44. O müşrikler, o kadar inat ve azgınlık içindedirler ki: (Eğer gökten bir parçanın) bir azab parçasının başlarına (düşücü olduğunu görseler) yine bâtıl sözlerinden, kanaatlerinden dönmezler (derler ki:) bu düşecek şey (toplanmış bir bulut) dan başka değil, işte onların gözleri öyle bir hakikati görmez, onlar, kalbleri mühürlenmiş kimselerdir.
“Kisef”: Kıt’a, parça, birbiri üzerine toplanmış şeyler demektir.
“Merküm” da toplanmış bâzısı bazısiyle birikmiş mânasınadır.

45. Artık onları bırak, o kavuşacakları güne değin ki, onda çarpılıp helâk bir bulut.

45. Hak Teâlâ Hazretleri de Resûl-i Ekrem’ine emrediyor ki: (Artık) Habibim!. (onları bırak) O müşriklerin hâllerine bakıp üzülme, onlar
lâyık oldukları azaba kavuşacaklardır. Sen onları o kötü hâlleri üzerine terk et (o kavuşacakları güne değin ki:) o söz kabul etmeyen dinsizler (onda) o takdir edilen zamanda (çarpılıp helâk olacaklardır.) onlar, o günden itibaren Allah’ın kahrına uğrayacaklardır. O günden maksat ise müfessirlerin çoğunluğuna göre “Bedr Günü”dür. Maamafih bu ilâhî emir, o müşrikler hakkında büyük bir tehdidi içermektedir. Onların er geç lâyık oldukları azablara kavuşacaklarını ihtar etmektedir.
“Yüs’akun” öldürüleceklerdir veya durumlarının şiddetinden dolayı öleceklerdir, demektir.

46. O gün ki, onların tuzakları kendileri için hiçbir fâide vermeyecektir. Ve onlara yardım da edilmeyeceklerdir.

46. “(O gün ki,) Onlar öyle helâk olacaklardır. Artık o gün (onların tuzaktan) onların hileleri, Hz. Peygamber aleyhindeki düşmanca hareketlere cür’etleri (kendileri için hiçbir fâide vermeyecektir.) ondan aslâ istifâde etmiş olmayacaklardır. (ve onlar) Hiçbir kimse tarafından (yardım da edilmeyeceklerdir.) kendilerine çarpacak olan azabı kendilerinden hiçbir kimse isterse bir dakika olsun bertaraf edemeyecektir.

47. Ve şüphe yok ki, zulüm edenler için ondan önce bir âzab da vardır. Velâkin onların birçokları bilmezler.

47. (Ve şüphe yok ki, zulm edenler için) Cenab-ı Hak’kın birliğini Resûlullâh’ın peygamberliğini inkâr eden, birçok isyânları işleyen kimseler için (ondan önce) bilâhare mâruz kalacaklarını müthiş helâkten evvel (bir azab da vardır) öyle bir azaba da uğrayacaklardır. Bu azabdan maksat, yâ kabir azabıdır, veya kıtlık ve pahalılıktır (velâkin onların birçokları bilemezler.) kendi dinsizliklerinin bir cezası olmak üzere öyle bir
azaba tutulduklarını anlamazlar. Nitekim Resûl-i Ekrem’e karşı düşmanca bir vaziyet almış olan Kureyş müşrikleri Bedr gazvesinde helâk olmalarından evvel yedi sene kadar kıtlık ve pahalılığa uğramak sûretiyle azab görmüşlerdir.

48. Ve Rabbin hükmü için sabret. Çünkü sen, muhakkak bizim himayemiz ve korumamız altındasın ve kalkacağın vakit Rabbini hamd ile tesbîhte bulun.

48. Artık ey Yüce Peygamber!. Sen üzülme (Ve Rab’bin hükmü için) o dinsizlere bir müddet mühlet verildiğine dâir olan ilâhî hükmden dolayı (sabret) takdir edilen gün gelince onlar helâke mâruz kalacaklardır, (çünkü: Sen, muhakkak bizim korumamız ve himâyemizdesin) Senin güzelce çalışma ve gayretini görmekteyiz, seni muhafaza edeceğiz, sana o düşmanların bir zarar veremeyeceklerdir. (ve kalkacağın vakit) Yâni: Uykudan veya oturduğun yerden kalkacağın zaman (Rab’bini hamd ile tesbîhte bulun) yâni: Sübhaneke Allahümme ve bihamdike, diye oku. Yâhut kalkıp namaza başladığın zaman sübhaneke Allâhümme ve bihamdike vetebarekesmüke ve Teâlâ ceddüke ve lâ ilâhe gayrüke, mübârek cümlesini okuyuver.

49. Ve geceden de ve yıldızların batmaya başladıklarında da O’nu tesbîhe devam et.

49. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (geceden de) Muayyen vakitlerde (ve yıldızların batmaya başladıklarında da) yâni gecenin sonuna doğru sabah vaktinin ışığıyla yıldızların görünmez bir hâle gelecekleri zaman da (O’nu) o Yüce Yaratıcını (tesbîhe devam et) onu birlemek ve tenzih etmekle kalbini nurlandırmaya kulluk lisânını süslemeye devam ederek bu hususta da ümmetine uyulması gereken büyük bir örnek ol.
Denilmiştir ki: Geceleyin yapılacak tespihten maksat, akşam ve yatsı namazlarıdır. Veyâ
nâfile = teheccüt namazlarıdır. Yıldızların idbarındaki, yâni geriye dönerek batma zamanındaki tesbîhten maksat da sabah namazıdır.

Geceleyin ve sabaha yakın uykuyu, istirahatı terk ederek uyanmak, ibâdet ve itaat için hazır bulunmak, dini yönden sağlamlığın bir göstergesidir, bir gönül rahatlığı ve temiz inancın alâmetidir, nefse karşı bir cihâd mahiyetindedir ve daha nice fâideleri, hikmetleri içermektedir. Yıldızların öyle doğması ve batması da Allah’ın muazzam birer kudret eseridir. İşte bunun içindir ki: Bu âyet-i kerîme de bu vakitler gösterilerek bunlarda tesbîh ve tahmîde devam edilmesi emr olunmuştur ve bu Tûr Sûresi’nin bu son âyeti ile bunu tâkibeden Necm Sûresi’nin ilk âyetinde de yıldızlar beyân olunarak onların birer kudret delili olduğuna işâret buyurulmuştur. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi bu mübârek vakitlerde tevhîd ve tesbîhe devam eden zâtların arasına katsın. Peygamberlerin efendisinin hürmetine âmin…
Daha yeni Daha eski