Saffat Suresi Tefsiri

Saffat Suresi Tefsiri

KURAN’I KERİM TEFSİRİ

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Saffat Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması


Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sure, Enam Sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştur. Yüzseksen iki âyeti kerimeden oluşmaktadır. İlk âyeti, müminlerin saf saf durup, Cenab-ı Hak’ka kullukta bulunduklarına işaret ettiği için bu kutsî sûreye böyle “Saffat” adı verilmiştir. Başlıca içeriği şunlardır:

(1): Alemin Yaratıcısının birliğine, kudret ve büyüklüğüne şahitlik eden ve gök levhasını süsleyen bir kısım yaratılış eserlerini beyan etmek.

(2): Bazı sırları öğrenmek isteyen bir takım şeytanların birer ateş parçası ile nasıl cezalandırıldıklarını ve bir takım milletlerin ilâhi âyetler ile alay ettiklerini ve ahiret hayatını inkârda bulunduklarını beyan ile onların ileride ne kadar mes’ul olup, azaplara uğrayacaklarını hatırlatmak.

(3): Peygamberleri yalanlayan, onlara şairlik isnadında bulunan müşriklerin hâllerini izah ve kendilerinin ne kadar azap göreceklerini açıklamak, müminlerin ise ne büyük nimetlere, makamlara nâil olacaklarını müjdelemek.

(4): Eski milletlere gönderilmiş olan altı Peygamberin adaletlerine işaret ve onlara muhalefette bulunmuş olanların müthiş âkibetlerine dikkatleri çekmek.

(5): Melekleri haşâ, Cenab-ı Hak’kın kızları sanarak küfre düşenlerin o cahilce hallerini değersiz göstermek ve ibtal etmek ve onların ahirette ne kadar pişman olacaklarını bildirmek.

(6): Peygamberlerin Allah’ın yardımına kavuşmalarını, ilâhi kuvvetlerin galibiyete muvaffakiyetlerini müjdelmek, Son Peygamberi yalanlayanların da nasıl müthiş bir hâkibete kavuşacaklarını hatırlatmak.

(7): Allah’ın şânını yanlış vasıflandırmalardan tenzih ile Peygamberlerin Allah’ın selâmına kavuşmalarını ve hamd’ın ve sena’nın âlemlerin Rabbine ait olduğunu beyan buyurmaktadır.

1. İbadet için Saflar bağlayanlar hakkı için.

1. Bu mübârek âyetler, Yüce Allah’ın birliğini, bütün kâinatın Yaratıcısı olduğunu kat’i bir surette bildiriyor. Üstümüzdeki gök kubbesinin yıldızlar ile nasıl bezetilmiş olduğunu ve bazı sırları öğrenmek için göklere yükselmek isteyen şeytanların birer ateş parçalariyle nasıl defedildiklerini ve cezalandırıldıklarını haber veriyor ve onların daimi bir azaba uğrayacaklarını da ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ kendi birliğini ve yaratıcılığını beyan için muhterem bir vasıfta yaratmış olduğu bir kısım mahluklarına yemin ediyor, bu suretle de en mühim bir itikadi meseleyi kuvvetlendiriyor, hem de o mahlûklarını Allah katındaki kıymetlerine işaret ederek onlar gibi üstün vasıflar ile vasıflanmanın ehemmiyetini bildirmiş oluyor. İşte bu gibi hikmetlerden dolayı buyuruyor ki: İbadetler için (Saflar bağlayanların hakkı için) onların yüksek zâtlarına andolsun ki, beyan olunacak bir itikadi mesele, aynen hakikattir. Bu saf bağlayanlardan maksat, Melâike-i kiram’dır. Onlar birer büyük mertebeye sahiptirler. Ve onlar kısım kısım cemaat halinde toplanırlar, saf bağlamış olarak Cenab-ı Hak’ka kullukta bulunurlar. Mamafih bu saf saf olan zâtlardan maksat, namazlarda saf bağlayan, Yüce Mâbud için secdelere kapanan müslüman gurupları da olabilir. Bunların da Allah katında büyük mertebeleri vardır. Bir de bu zâtlardan maksat, Allahyolunda cihada atılan; din düşmanlarına karşı tertip olan İslâm mücahitleri de olabilir.

§ Saf; Bir cemaatin bir çizgi üzerine tertip alması demektir. Belirli bir mertebeyi, bir şeref ve fazileti veya bunun aksine sahip olanlar da birer mânevi, ahlâki saf teşkil etmiş olurlar. Çoğulu Sufûf ve Saffât’dır.

2. Fenalıklardan Nehy ve men edenler hakkı için.

2. Yemine devam ile buyuruluyor ki: Fenâlıklardan başkalarını (Nehy ve men edenler hakkı için) bunlara da andolsun ki, o beyân olunacak mes’ele, sırf bir hakikattir. Bunlardan maksat da Meleklerdir ki, onları, şeytanları def’e çalışırlar, müminleri ruhani ilhamlariyle hayra, iyiliklere teşvik ederler. Mamafih bu zâtlardan maksat, insanları irşâda çalışarak onları yasaklardan men’e gayret eden samimi din âlimleri de olabilir. “Zecr” Birşeyden başkasını korkunç bir ses ile veya sâire ile de men ve def’etmektedir. Birşeye zorla sevketmek manâsında da kullanılmaktadır. Zacir, zacire öyle çağırıp men’e çalışandır, çoğulu: Zâcirün ve zacirâttır.

3. Kur’an’ı okuyanlar hakkı için.

3. Ve yine yemin ediliyor ki: (Kur’an’ı okuyanlar hakkı için) O beyan olunacak mesele hakikatın ta kendisidir. Bu zâtlardan maksat da Cenab-ı Hak’kı zikr ve kutsamaya devam eden ve semavi kitapları Yüce Peygamberlere getirmiş olan melâike-i kiramdır veyahut Kur’an-ı Kerim’i okumaya devameden, hükümlerine hakkıyla riayetkâr olan müslümanlardır.

4. Şüphe yok ki, sizin ilahınız birdir.

4. İşte kendisi için yemin edilen, öyle birçok yeminlere cevap teşkil eden mühim dinî mesele şöylece beyan buyuruluyor: (Şüphe yok ki,) Ey insanlar!. Ey bütün mahlûkat!. (sizin ilâhınız birdir) Mâbudunuz, ancakkâinatın Yaratıcısı olan Yüce Allah’tır. O ortak ve benzerden münezzehtir. Binaenaleyh yalnız O’na ibadet ediniz, başkalarına ibadet, asla câiz olmaz. Artık bu hakikati bilip temiz bir itikada sahip bulununuz. Küfre ve şirke düşmüş olanlar, öyle cahilce, kâfirce inançlarından, hareketlerden uzaklaşmalıdırlar.

5. O Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakilerin Rabbidir ve doğuların Rabbidir.

5. Evet.. Bütün kâinatın Yaratıcısı ve bütün mükellef kulların kendisine kullukta bulunacakları yüce zat birdir, ortak ve benzerden münezzehtir. O’nun varlığına, birliğine, kuvvet ve azametine bütün yarattığı şeyler, birer parlak şahittir. İşte insanlığı irşâd için buyuruluyor ki: O Yüce Yaratıcı, (Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakilerin) geniş fezaların, havaların, birçok kudret, eşsiz varlıkların (Rab’bidir) hâkim Yaratıcısıdır. (ve doğuların Rab’bidir.) Evet.. Güneşin de, ayın da, yıldızların da muhtelif doğuları batıları vardır. Özellikle güneşin bir sene içinde üçyüz altmış doğuşu ve batışı vardır. Bütün bunları yaratmış olan, devam ettirmiş bulunan ancak Yüce Allah’tır.

6. Muhakkak ki, biz yakın olan göğü ziynet ile, yıldızlar ile bezettik.

6. O Yüce ve kerim Yaratıcımız, bütün insanlığı ikaz için, aydınlatmak için bir takım kudret eserlerine şöylece işâret buyuruyor. (Muhakkak ki, bir yakın olan göğü) insanların daima seyredip durdukları gök kubbesini (ziynet ile) bir enteresan, hoş manzara ile evet.. (yıldızlar ile) Onların ışıklarıyla, eşsiz şekil ve cereyanlariyle (bezettik) mehtaplı bir gecede semaya bakanlar, ne kadar süslü, ne kadar güzel, ömür artıran bir kudret levhasını seyretmeye muvaffak olurlar. Aslında güneş, ay, yıldızlar başka başkasemalarda bulunmakla beraber yeryüzünde yaşayanlar, onların hepsini de kendi başları üzerinde bulunan, kendilerine oranla en yakın olan bir gök küresinde doğar ve batar bir hâlde görmektedirler, onların o ışık saçan, gönül açan manzaralarını seyredip durmaktadırlar.

7. Ve hem her isyankâr şeytandan muhafaza ettik.

7. (ve hem) O semaları, o parlak yıldızları, o kadar kudret eserlerini (her isyankar şeytandan muhafaza ettik.) o şeytanlar ve o şeytanlara uyanlar, o kudret eserlerine bir tecavüzde bulunamazlar. Ve onlar o kudret eserlerinin yüceliğini, güzelliklerini, intizamını takdir edemezler, o kudret eserlerini tefekkür ederek onlardan bir ibret dersi alamazlar. Onlar kendi yaratılış kabiliyetlerini zâyi etmişlerdir.

§ Mârid; İtaatten çıkan, haddi aşan demektir.

8. Onlar, en yüksek bir cemaati sözlerine kulak vererek dinleyemezler ve her taraftan kovulup atılırlar.

8. (Onlar) O şeytanlar, o göklere yükselmek isteyen mel’un, Allah’ın kahrına uğramış kimseler (en yüksek bir cemaati) semalarda bulunan melekleri, öyle şerefli mahlûkları görüp onların sözlerine kulak vererek (dinleyemezler) onları buna muvaffakiyetten mahrumdurlar. Hatta onların birçokları bu yeryüzünde bile hapsedilmişlerdir. Onların gözleri öyle yüksek makamları görmeğe, kendileri de oralardaki sırları, işaretleri idrâk etmeye ve düşünmeye kabiliyetli değildir. (ve) Onlar göklere yükselip bazı hakikatlardan haberdar olmaya cür’et edince (her taraftan kovulup atılırlar) artık semalara yükselerek bâtıl gayelerini temine asla kâdir olamazlar.

§ Melei âlâ; Aynı görüş üzerine toplanmış yüksek bir cemaat demektir.

§ Kazf; de recm etmek, taşlamak, sövmek, atıvermek manâsınadır.

9. Bir uzaklaştırılmakla uzaklaştırılmış olurlar ve onlar için bir daimi azap da vardır.

9. Evet.. O şeytanlar öyle bir yükselmek haraketinde bulundukları zaman (bir uzaklaştırılmakla uzaklaştırılmış) olurlar. Semaya yükselmek istedikleri zaman kendilerine müsaade edilmez. Onlar semanın ufuklarından koğulurlar (ve onlar için bir daimi azap da vardır.) onları ahirette ebedî olarak azap göreceklerdir. Ve müfessir Mukatil’in beyanına göre onlar dünyada da ilk sura üfürülünceye kadar azaptan kurtulamazlar.

§ Duhur; Kovmak, uzaklaştırmak, sürmek ve zelillik mânasınadır.

§ Vasıb; da dâima gerekli olan demektir. Daimi bir hastalığa da “Vasab” denilir.

10. Ancak bir çalıp çırpan müstesnâ. Ona da hemen bir parlak âteş parçası ulaşıverir.

10. Evet.. Şeytanlar umumiyeti itibariyle öyle kovulurlar. (Ancak) Onlardan meleklerle karşılaşıp da meleklerden her nasılsa bir sözü, bir haberi (çalıp çırpan) şeytan (müstesna) o öyle bir sözü, bir haberi öğrendi mi (ona da hemen) şihab denilen (bir parlak âteş parçası ulaşıverir.) o şeytanı yakar, öldürür veya delik deşik ediverir. Onlara isabet eden ateş parçası, bir sâbit yıldız değildir. Belki yıldız gibi parlayan bir ateşli cisimdir ki, hikmet gereği şeytanların taşlanmasma, kovulmasına vasıta olur. Yüce Yaratıcının kudretine nazaran bunların hiçbirini uzak görmeğe ve başka şekilde tevile gerek yoktur.

§ Hatf; Çalmak, sür’atle almak, hemen kapıp kaçınmak manâsınadır.

§ Sâkıb; da ışık verici, kuvvetli şekilde ışıklı olan ve delik delici demektir.

11. Şimdi onlara soruver, onlar mı yaradılışca daha kuvvetli, yoksa bizim diğer yaratmışolduklarımız mı? Şüphe yok ki, biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

11. Bu mübârek âyetler de haşr ve neşrin vuk’u bulacağını isbat için Allah’ın kudret eserlerine dikkatleri çekiyor. Öyle uyanma vesilesi olan delillere, nasihatlara karşı inkârcıların pek cahilce olan iddialarını, hareketlerini teşhirde bulunuyor. Onların korkunç bir sesin tesiriyle ne gibi hakir bir hâlde mahşere sevkedileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Sen Allah’ın birliğine, ilâhi kudrete ait delilleri zikretmiş bulunuyorsun. (İmdi onlara) O kıyametin vukuunu inkâr eden Mekke-i Mükerreme’deki müşrikleri kınamak ve susturmak için (soruver) sana cevap versinler. (onlar mı) O müşrikler mi (yaradılışca daha kuvvetli) daha ziyade bir san’at ve kuvvet eseri (yoksa bizim) yüce zatının (yaratmış olduklarımız mı?.) daha kuvvetli!. Evet.. Bir kere düşünmelidirler ki, kendi şahısları mı daha büyük bir kudret eseridir, yoksa melekleri mi, gökler mi, yerler mi, bunlardaki çeşitli varlıklar mı?. Elbette ki, bunların, bu çeşitli kudret eserlerinin yanında o inkârcıların varlığı inkârcı derecede kalır, bunu kendileri de itiraf ederler. (Şüphe yok, biz onları) O insanları onların aslı olan Hz. Adem’i (yapışkan bir çamurdan yarattık) artık onlar ile o diğer muazzam yaratılış eserleri, haddizâtında, yaratılış itibariyle, eşit olabilir mi?. Elbette ki, olamaz. O halde o kadar güzel, eşsiz ve muazzam âlemleri, varlıkları yoktan var etmiş olan bir Yüce Yaratıcı, o insanları öldürdükten sonra tekrar yaratamaz mı?. Ne için bunu düşünüp de o ahiret hayatını tasdik etmiyorlar. Bunu inkârlarında devamedip duruyorlar. Bu ne büyük bir ilâhi kınama ve ne muazzam bir ilâhi delildir!.

§ “Lâzib; Yapışık, birbirine şiddetlice karışmış olan ve sabit bulunan şey demektir.

12. Evet.. Sen şaşırdın, onlar ise alayediyorlar.

12. Ey Yüce Peygamber!. (Evet.. Sen teaccüp ettin) O kadar kudret eserlerin meydanda iken o müşriklerin Allah’ın birliğini, ahiret hayatını inkârda bulunduklarından dolayı teaccübe düştün, onların o cahilce hâllerinden dolayı teessüfte bulundun, onların imân edeceklerini ümid ediyordun (onlar ise alay ediyorlar) senin bu teaccübünü takdir edemezler, bilâkis bundan dolayı maskaralığa cür’et gösterirler.

13. Ve onlara nasihat verildiği zaman, düşünüp nasihat kabul etmezler.

13. O müşrikler o kadar kabiliyetsiz kimselerdir ki, O Yüce Peygamberi tasdik etmezler, (Ve onlara nasihat verildiği zaman) Kur’an-ı Kerim’in âyetleri okunarak kendileri cehaletten, ahlâksız hareketlerden men edilmek istenildiği vakit onlar bunu (düşünüp nasihat kabul etmezler.) yine inkârlarında ısrar edip dururlar, o iyiliksever ihtarı takdir edemezler.

14. Ve bir mucize gördükleri vakit de onunla alay eder dururlar.

14. Evet.. Onlar kendi kâfirce kanaatlerinde ısrar eder dururlar. (Ve bir mucize gördükleri vakit de) ayın yarılması gibi bir hârika gözlerinin önünde vücude geldiği hâlde de yine imân etmezler, fikir değiştirmeye muvaffak olmazlar, bilâkis (onunla alay eder dururlar.) öyle edepsizce bir hale cür’et gösterirler.

15. Ve dediler ki: Bu, bir apaçık büyüden başka değil.

15. (Ve) öyle bir mucizeyi gördükleri hâlde yine inkârlarına, alaylarına devam ederek (dediler ki: Bu, bir apaçık büyüden başka değil.) onlar o kadar fevkalade bir kudret eserini, bir risalet delilini müşahede ettikleri hâlde yine fikir değiştirmezler, inkârlarını böyle bâtıl bir iddia ile kuvvetlendirmeyeçalışır dururlar.

16. Ya bizler öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, bizler mi muhakkak yeniden diriltilmiş olacağız?

16. O müşrikler, yine inkârlarına kuvvet vermek maksadiyle derler ki: (Ya bizler öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi) öyle bir değişime uğradığımız hâlde dahi yine (bizler mi muhakkak yeniden diriltilmiş olacağız?.) bu mümkün mü?. Bu nasıl bir iddia?.

17. Yoksa bizim evvelki babalarımız da mı öyle diriltilecekler?

17. O öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kâfirler öyle bir hâdiseyi imkânsız göstermek için şöyle de derler: (Yoksa bizim evvelki babalarımızda mı?.) öyle diriltileceklerdir? Bu da garip değil mi?. Nice zamanlardan evvel ölüp gitmiş, mahv ve yok olmuş kimseler nasıl yeniden hayata kavuşturulabilir?.

18. Deki: Evet.. Ve sizler zeliller olarak haşrolunacaksınızdır.

18. Cenab-ı Hak da o irfandan mahrum, ilâhi kudreti tefekkürden nasipsiz olan inkârcıları kınamak için Yüce Peygamberine emr ediyor ki: Ey Resûlüm!. O inkârcılara (Deki: Evet..) Siz de, sizin atalarınız da, yeniden hayata erdirileceksinizdir. (Ve sizler zeliller olarak) İster istemez haşr olunacaksınızdır. Bu, takdir edilmiştir, ve Allah’ın kudreti karşısında pek kolaydır.

§ Dâhir; Hakir, zelil, hor, manâsınadır. Çoğulu “dâhirûn”dur.

19. Çünki o, korkunç bir sesten ibarettir, onlar o zaman hemen bakar dururlar.

19. Ey inkârcılar!. O hâdiseyi, o yeniden hayata erdirilmeyi imkânsız görmeyiniz. (Çünki o) Hâdiseyi meydana çıkarmaya sebeb olacak şey (bir sesten ibarettir) o hâdise ikinci sûra üfürülmekle derhal meydana gelir. Artık (onlar)o yeniden hayata eren insanlar (o zaman hemen bakar dururlar.) derhal hayata erip kendilerini ve kendileri için vâd edilmiş olan şeyleri görmeğe başlar. Öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr edenler de cehâletlerini anlar, lâyık oldukları âkibetlere kavuşmuş olurlar.

20. Ve derler ki: Eyvah bizlere! İşte bu, ceza günü.

20. Bu mübârek âyetler de kıyamet gününü inkâr edenlerin o günde nasıl üzüntüler içinde kalacaklarını ve onların kendi eşleriyle ve tapmış oldukları bâtıl mabutlariyle beraber mahşere ve cehenneme sevkedileceklerini haber veriyor ve onların nasıl bir suale tutulmuş ve nasıl bir zelilce vaziyette kalmış olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: O dünyada iken ahiret hayatını inkâr edenler, o âleme sevkedildikleri zaman bunun bir hakikat olduğunu görüp anlamış olurlar. (Derler ki: Eyvah bize!.) Ey helâk!. nerdesin, gel sarıl yakamıza ve kendileri veya onlara hitaben melekler derler ki: (işte bu) Müthiş gün, bir hesap ve (cezâ günü) şimdi herkes dünyadaki amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. Bu hâdisenin vukuu muhakkak ve kararlaştırılmış olduğu için bu âyeti kerime de “derler” yerinde “dediler” geçmiş zaman kipi zikredilmiştir.

21. İşte bu, sizin o yalan sandığınız hüküm günüdür.

21. Ve onların başlarına kalkmak için melekler veya kendileri birbirlerine derler ki: (işte bu) Gün (sizin) dünyada iken inanmayıp (o yalan sandığınız hüküm günüdür.) bu gün yaratıklar arasında ilâhi hüküm tecelli edecektir veya hidayet üzere olan cemaatler ile sapıklık içinde yaşamış olan cemaatler ayırt edileceklerdir.

22. Toplayınız mahşere o zulüm etmiş kimseleri ve onların eşlerini ve kendilerine taptıkları şeyleri.

22. Ve Allah tarafından meleklere veya insanların bazıları tarafından bazılarına hitaben denilir ki: (toplayınız mahşere o zulm etmiş kimseleri) Cenab-ı Hak’kın emrlerine muhalefet ederek kendi nefislerini felâketlere mâruz bırakmış şahısları (ve onların eşlerini) kendileri gibi putlara tapmış, Allah’m dininden uzaklaşmış olan arkadaşlarını veya öyle dinsiz eşlerini (ve kendilerine taptıkları şeyleri) putları, bir takım bâtıl mâbutları toplayınız.

23. Allah’tan başka. Artık onlara cehennem yolunu bildiriniz.

23. Evet.. (Allah’tan başka) Tapmış oldukları o fâni, mahlûk, âciz şeyleri toplayınız. (Artık onlara cehennem yolunu bildiriniz) Onlara o müthiş yolu gösteriniz. Böyle bir ilâhi hitab o müşrikler hakkında bir alaydır ve onları mahvetmek içindir. Ve onların üzüntü ve kederlerinin daha fazla artmasına bir sebebtir.

24. Ve onları tutuklayınız. Şüphe yok ki, onlar sorguya çekilecek kimselerdir.

24. (ve) O kâfirler öyle cehenneme sevkedilirken meleklere karşı bir ilâhi hitap yönelir ki: (onları) O dinsizleri (tevkif ediniz) onları tutuklayıp hapis eyleyiniz. (Şüphe yok ki, onlar sorguya çekilecek kimselerdir) Onlar cehenneme atılmadan evvel bütün fiillerinden, sözlerinden dolayı bir sorgulamaya tâbi tutulacak, kendi cinayetleri kendilerince pek açıkca anlaşılmış bulunarak Allah’ın adaleti tamamen tecelli edecek, onu müteakip lâyık oldukları cehennemlere atılacaklardır.

25. Ve onlara denilecektir ki, sizin için ne oldu ki: Birbirinize yardım edemiyorsunuz?

25. Ve o cehennemlere sevkedilecek olan müşriklere bir kınama olarak denilecektir ki, (Sizin için ne oldu ki,) bugün bu dehşetli zamanda (birbirinize yardım edemiyorsunuz?.) dünyada iken o putlara, o fani şeylere tapıyor, onlardan bir

§efaat, bir fâide bekliyordunuz, hani ne oldu şimdi hiç birinizin imdadınakoşamıyorsunuz?. Şimdi anladınız mı cehâletinizi?.

26. Hayır.. Bu gün onlar hakir bir hâlde teslimiyette bulunmuş kimselerdir.

26. (Hayır..) Onlar birbirine yardım edecek bir durumda değildirler (Bugün onlar) o cehenneme sevkedilmekte olanlar, artık zelilce bir halde (teslimiyette bulunmuş kimselerdir.) artık onları, Allah’ın emrine boyun eğmeğe mecbur olmuş, ona muhalefet edemez, kendilerini azaptan kurtaramaz bir vaziyette bulunmuşlardır. İşte dünyadaki çirkin amellerinin karşılığı!.

27. Ve onların bazıları bazılarına yönelerek birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar.

27. Bu mübârek âyetler de cehenneme atılacak kâfirler ile onları aldatmış olanların aralarında vuk’u bulacak tartışmaları tasvir ediyor. Hepsinin de Allah’ın azabını hak etmiş olduklarını ve kendi sapıklıklarını itiraf edeceklerini haber veriyor. Ve öyle sapıklar ile onları saptıranların azapta müşterek olduklarını ve günahkârların öyle bir âkibete mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve onların bazıları bazılarına) Yani: Dünyada iken küfre düşürülmüş olanlar ile onları öyle küfre düşürmüş bulunanlar, yarın kıyamet gününde bir azarlama ve kınama maksadiyle (yönelerek) teveccüh etmiş olarak (sorumlu tutmaya çalışırlar) soruşturmaya başlayarak çekişmeye devam ederler.

28. Tâbi olanlar derler ki: Şüphe yok ki, siz bize sağdan gelir olmuştunuz.

28. Dünyada iken tâbi olanlar, kendilerini sapıtmış olan kimselere, reislerine (Derler ki, şüpbe yok, siz bize) dünyada iken (sağdan gelir olmuştunuz.) yani: Şerefli bir taraftan görünmüş, kendinizi doğru sözlü göstermiş idiniz, bizi yükselmeye, hayır ve iyiliklere sevketmek istediğinizi söyleyerek bizi o suretle aldatmış idiniz.

29. Kendilerine tâbi olunanlar da derler ki: Hayır.. Siz mümin kimse olmuş değildiniz.

29. O kendilerine uyulanlar da o reislikleri altında kalıp kendilerine tâbi olmuş bulunanlara cevaben (Derler ki: Hayır.. Siz) zâten (mümin kimseler olmuş değildiniz.) siz kendi iradenizle îmandan mahrum kalmış idiniz. Siz kendi kabiliyetinizi zâyetmiş, çeşit çeşit fenalıkları işlemiş, Allah Teâlâ’ya putları, bir takım mahlûkları ortak koşmuş bulunuyordunuz. Siz bizim aldatmalarımıza kıymet vermemeli idiniz.

30. Bizim için sizin üzerinizde zorlayıcı bir güç bulunmuş değildir. Belki siz sapıtmış olan bir kavm olmuş idiniz.

30. Şunu da derler ki: (Bizim için üzerinize zorlayıcı bir güç bulunmuş değildir.) Biz sizi cebren küfre sevkedecek bir kuvvete, bir kudrete sahip değildik, sizin iradenizi elinizden zor zoruna almış bulunmadık. Biz sizi saptırmaya çalıştığımız zaman ne için güzelce düşünmediniz de bizim aldatıcı propagandalarımıza kıymet verdiniz?. Kusur sizin. Artık bizi bugün ne için sorgulamak istiyorsunuz?.

31. Artık hepimizin üzerine Rabbimizin sözü hak oldu. Şüphe yok ki, bizler, elbette azabı tadıcı kimseleriz.

31. Aralarında öyle cereyan edecek düşmanlık neticesi olarak o aldatıcı şahıslar diyeceklerdir ki: (Artık hepimizin üzerine Rabbimizin sözü hak oldu) O Yüce Yaratıcı, “cehennemi elbette ki, cinlerden ve insanlardan, hepsinden dolduracağız” diye buyurmuştu. İşte bu ilâhi beyan, bugün gerçekleşmektedir. Bizler bugün dünyadaki amellerimizin cezasına kavuşacağız. (Şüphe yok ki, bizler elbette) -Cehennem azabını- tadıcı kimseleriz. Öyle bir cezayı hak etmiş olduk, bu bizim kötü hareketimizin bir neticesidir.

32. Evet.. Biz sizi saptırdık, muhakkak ki, bizde sapıklığa düşmüş kimseler idik.

32. O bozguncu kimseler, reisler, şöyle de diyeceklerdir: (Evet.. Biz saptırdık) Sizi hidayet yolundan ayırmak istedik, bu uğurda çalıştık, sizi kendi yolumuza davet ettik (muhakkak ki, biz de) zaten (sapıklığa düşmüş kimseler idik.) istedik ki, siz de bizim gibi sapıklardan olasınız fakat size bir cebir ve tazyikte bulunmadık, siz kendi kötü iradenizle sapıklık yolunu tercih etmiş oldunuz.

33. Artık şüphesiz ki onlar o gün azapta ortak kimselerdir.

33. İlim Sahibi Yaratıcı ise onların ahiretteki vaziyetlerini beyan için buyuruyor ki: (Artık şüphesiz ki, onlar) O kendilerine uyulanlar ve onlara tâbi olanlar da (o gün) o kıyamet zamanı (azapta ortak kimselerdir.) onlar, sapıklıkta beraber oldukları gibi cehennem azabına mâruz kalmakta da beraber bulunacaklardır. Evet.. Tâbi olanlar akıllarını güzel kullanmayarak şeytani vesveselere, propagandalara aldanarak doğru yoldan çıkmış oldukları için azaba lâyık olmuşlardır. Onları yoldan çıkaran şeytan tabiatlı kimseler ise hem kendileri sapık oldukları için azabı hak etmişlerdir, hem de başkalarını sapıttırmış oldukları için o sebeple de ayrıca azaba lâyık bulunmuşlardır. Binaenaleyh onların azapları elbetteki, kat kat fazla olacaktır.

34. Biz muhakkak ki, günahkârlara böyle yaparız.

34. İşte o hikmet ve kudret sahibi olan Yüce Yaratıcı şöyle de buyuruyor: (Biz muhakkak ki, günahkârlara) O uyan ve uyulan günahkâr ve bozguncu kimselere (böyle yaparız) onları böyle azaplara mâruz bırakırız. Öyle küfr ve şirke düşmüş kimseler, böyle bir azaba lâyık olmuşlardır. Onların haklarındaki bu daimi azap, bir hikmet gereği bulunmuştur. İnanıyoruz.

35. Şüphe yok ki, onlara; Allah’tan başka ilâhyoktur, denildiği vakit kibirle direnirler.

35. Bu mübârek âyetler de Allah’ın birliğini tasdikten kaçınan ve Resûl-i Ekrem’e karşı hürmetsizliğe cür’et eden kibirli müşrikleri reddediyor. Onların müthiş âkibetlerini ve kendi amellerine göre ceza göreceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Müşrikler, hem Allah’ın birliğini, hem de Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr ederler (Şüphe yok ki, onlara) o müşriklere (Allah’tan başka ilâh yoktur) ilahlık, mâbutluk yalnız Allah Teâlâ’ya mahsustur. Öyle putlara vesâir mahlûklara ilâhlık ve mâbutluk isnadında bulunmayın. (denildiği vakit) Onlar (kibirle direnirler.) bu teklifi kabul etmezler, kendi haklarında o kadar iyiliksever olan bir hidayet rehberini takdir edemezler, bilakis onu da inkâra cür’et gösterirler.

36. Ve derler ki: Mecnun bir şair için kendi ilâhlarımızı mı terkedeceğiz?

36. (ve derler ki, mecnun bir şair için) Yani: Hz. Muhammed’in bu teklifi üzerine (kendi ilâhlarımızı mı terkedeceğiz?.) atalarımızdan bizlere miras kalan bir tapınmayı biz bırakır mıyız?. Elbetteki, o putlara tapınmaya devam edeceğiz.

37. Hayır.. O hak ile geldi ve Peygamberleri tasdik etti.

37. Allah Teâlâ da o müşrikleri yalanlayarak buyuruyor ki: (Hayır) Muhammed Aleyhisselâm, hâşâ, mecnun, şair değildir (o hak ile geldi) aklen sâbit olan çeşitli deliller ile desteklenen tevhid dinini insanlığa tebliğ etmekle emrolunmuştur. (ve) Hz. Muhammed, bütün önceki (Peygamberleri tasdik etti.) onların da tevhid dinini yaymakla emrolunmuş olduklarını bildirdi. Artık bütün Peygamberlerin insanlığa tebliğetmiş oldukları bir ilâhi dinî neşre çalışan bir yüce zat hiç cinnet ile, şairlikle vasıflanabilir mi?.

38. Şüphe yok ki, siz elbette o pek acıklı azabıtadıcılarsınız.

38. Artık ey inkârcılar!. (Süphe yok ki, siz) Bu inkârınızdan, bu kibirli harketinizden ve öyle yüce bir Peygambere karşı hürmetsizlik göstermekte olduğunuzdan dolayı (elbette o pek acıklı azabı tadıcılarsınız) cehennemin o şetli azabından asla kurtulamayacaksınızdır.

39. Ve siz cezalandırılmayacaksınız, ancak yaptığınız şeyler ile cezalandırılacaksınızdır.

39. (ve) Ey müşrikler, inkârcılar!. (siz cezalandırılmayacaksınız) Siz öyle haksız yere azap olacak değilsiniz (ancak yaptığınız şeyler ile) cezalandırılacaksınızdır. Sizin azaplar içinde kalmanız kendi küfr ve şirkinize karşı bir cezadan ibarettir. Yoksa Cenab-ı Hak, hâşâ bir kimseye yoktan yere azap etmez. Onun ilâhi adaleti buna müsaade etmez. Şüphesiz inandık.

40. Allah’ın hâlis kulları müstesnâ.

40. Bu mübârek âyetler de ahirette kâfirlerin hilafına olarak samimi müminlerin cennetlere dahil ve ne kadar çeşitli ve her türü düşüncenin üstünde nimetlere kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: inkârcılar, pek şiddetli bir günde azap göreceklerdir. Fakat (Allah’ın) lütuf ve keremiyle (hâlis kulları) hâlisâne bir şekilde kulluk vazifelerini yerine getirmeye muvaffak bulunmuş olan müminler (müstesna) onlar kat kat, mükâfatlara, nimetlere ulaşacaklardır.

41. Onlar var ya, onlar için bilinen bir rızk vardır.

41. (Onlar var ya!) Cenab-ı Hak’kın öyle samimi, seçkin, müstesna kulları (Onlar için belirli bir rızk vardır) olan, pek lezzetli, pek güzel kokulu pek ziyade mükemmel nimetler ile vakit vakit rızıklanacaklardır.

42. Her nevi meyveler vardır ve onlar ikram olunmuşlardır.

42. Evet.. Onlar için öyle lezzetli, her nevi(Meyvalar) vardır. (ve onlar) O cennete nâil olanlar orada (ikram olurmuşlardır) Cenab-ı Hak’kın lütf ve keremine nâil bulunmuşlardır.

43. Naim cennetlerinde.

43. Evet.. O seçkin kullar (Naîm cennetlerinde) öyle sıhhat, emniyet, zevk ve lezzet mahalli olan ve çeşitli meyveleri içeren ebedî bağlar ve bahçeler içerisinde rızıklanıp dururlar. Evet.. Onlar bir zahmete düşmemiş, bir maddî ihtiyaca düşkün olmamış oldukları halde sırf bir lezzet için, ilâhi bir ziyafete kavuşma şerefini elde etmeleri için öyle pek lezzetli, ferahlık veren meyveler ile ikram olunurlar, daha nice cennet nimetleriyle devamlı olarak rızıklanmış bulunurlar.

44. Birbirleriyle karşı karşıya tahtlar üzerinde.

44. Evet.. O mes’ut zatlar, o cennetlerde (Birbirleriyle karşı karşıya tahtlar üzerinde) otururlar. Birbirleriyle dostlukta, arkadaşlıkta bulunurlar.

45. Onların üzerlerine ırmaktan doldurulmuş bir bardak ile dolaşılır.

45. (Onların) O tahtların üzerinde oturan zâtların (üzerlerine) onlardan herbirinin zevk ve neşesini arttırmak için cereyan edip duran (ırmaktan bir bardak ile dolaşılır) onlardan herbirine bu suretle de ikram edilir.

§ Maîn; Yeryüzünde cereyan eden görünen bir ırmak demektir.

46. Bembeyaz içenler için lezzetli.

46. O bardaklar ile ikram edilecek leziz sular (Bembeyaz) gayet şeffaf, hoş bir manzara teşkil edecektir. İçlerindeki sular ise (içenler için lezzetli) bulunacaktır.

47. Kendisinde ne bir sersemletme vardır ve ne de onlar onda sarhoş olacaklardır.

47. O içilecek suyun (Kendisinde ne bir sersemletme vardır) ki, içenleri rahatsız etsin, onların akıllarına, fikirlerine bir zarar versin.(ve ne de onlar) Onu içenler (ondan sarhoş olacaklardır.) o cennet şurupları, dünyadaki şaraplara asla benzemez, onları içecek olanlar ruhani zevkler içinde kalacaklardır, hiçbir arızaya uğramayacaklardır.

§ Gavl; Baş ağrısı, akıl gidermek, içeriye ağrı vermek, helak etmek, günahkâr kılmak manasınadır.

§ Nezf; de zayıflık, sarhoşluk, su çekmek, delil kesilmiş olmak demektir.

48. Ve onların yanlarında irice gözlü, bakışlarını kendilerine tahsis etmiş eşler de vardır.

48. (Ve onların) Cennetlere kavuşan zatların (yanlarında irice gözlü) fazlaca güzel ve (bakışlarını) kendi kocalarına (tahsis etmiş) başkalarına bakmayan (eşler de vardır) bu eşler, o kendi kocalarının güzel çehrelerini tam bir zevk ile seyreder dururlar.

§ Kasıratüt’tarf; Gözlerini hapseden, başkalarına bakmayan kadınlar demektir.

§ Ayn; da gözleri iri olan, yani güzelce gözlü bulunan kadınlardan ibarettir.

49. Sanki onlar, kapalı yumurtalardır.

49. (Sanki onlar) O zevceler (kapalı) toz toprak dokunmamış, tertemiz, güzel bir renge sahip (yumurtalardır.) onlar o kadar bir güzelliğe, bir hoşluk ve temizliğe sahip bulunacaklardır.

§ Meknûn; Örtülü, kapalı, saklı, kendisine el dokunmamış, toz isabet etmemiş şey demektir.

50. Onların O cennetliklerin bazıları bazılarına karşı yönelerek soruşturmaya başlarlar.

50. Bu mübârek âyetler de cennet ehlinin birbiriyle sohbette bulunarak dünyadaki bazı arkadaşların hallerini birbirinden soruşturmada bulunacaklarını bildiriyor. Bunlardan bir zatı dünyada iken arkadaşınınnasıl sapıtmaya çalıştığını, ahiret hayatını nasıl inkâr eder bulunduğunu hikaye ediyor. Derken o zatın o arkadaşını cehennem içinde görerek ona uymadığından dolayı ne kadar kalben ferah olduğuna işaret buyuruyor. Ve cennet ehlinin bir daha ölüme uğramayacaklarını ve azap görmeyeceklerini ve bunun en büyük bir kurtuluş ve selâmet olduğunu ve böyle bir saadete ermek için çalışmanın lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onların) O cennet nimetlerinden yararlanan zâtların (bazıları bazılarına karşı yönelerek) sohbette bulunurlar, bir nice marifetlere, faziletlere âit mevzuları ileri sürerler ve birbirlerinden (soruşturmaya başlarlar.) dünyada iken görmüş, geçirmiş oldukları bir takım işleri hatırlamış bulunurlar.

51. Onlardan bir söyleyici der ki: Benim dünyada iken muhakkak bir arkadaşım var idi.

51. (Onlardan) O cennet ehlinden (bir söyleyici) konuşmada bulunan bir zât (der ki: Benim,) dünyada iken (muhakkak bir arkadaşım var idi) bu ahiret hayatını tasik etiğim için beni kınardı, kendisi bu ebedî hayata asla inanmazdı.

52. Derdi ki: Sen de hakikaten tasdik edenlerden misin?

52. Benim inancımdan dolayı teaccüp ederek (Derdi ki: sen de hakikaten) ahiret hayatını (tasdik edenlerden misin?.) Sen de öyle olmayacak birşeye inanır mısın?

53. Biz öldüğümüz ve biz toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, hakikaten biz mi tekrar hayat bulup cezalandırılanlar olacağız?

53. Evet.. (Biz öldüğümüz ve biz toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi?.) Yeniden hayata kavuşacağız?. Ne garip iddia!. (Hakikaten biz mi tekrar hayat bulup cezalandırılanlar olacağız?.) Sen de buna inanıyor musun, bu nasıl olabilir?

54. Dedi ki: Siz onun halinden haberdar olmak isteyen kimseler misiniz?

54. O zât, cennetteki sohbet ettiği kimselere hitaben (Dedi ki: Siz) O ahireti inkâr eden arkadaşımın halinden (haberdar olmak isteyen kimseler misiniz?.) şimdi onun cehennemde nasıl azap gördüğünü öğrenip de kendi halimizden dolayı ne kadar fazla gönül rahatlığı içinde olmalıyız, Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükr etmeliyiz ki, öyle aldatıcıların aldatmalarına kapılmadık da şimdi böyle muazzam ilâhi lütuflara kavuşmuş olduk.

55. Derken kendisi bakar, onu o arkadaşını cehennemin ortasında görür.

55. (Derken kendisi bakar) öyle cennette arkadaşlarına hitapta bulunan zât, cennetteki bazı pencerelerden bakar (onu) o dünyadaki arkadaşını (cehennemin ortasında görür.) onun ateşler içinde çırpınıp durduğunu müşahede eder. Cennet ehli, Allah’ın bir insanı olarak böyle bir görme kabiliyetine sahip bulunacaklardır, bulundukları yüce makamlardan bakıp cehennemleri seyredeceklerdir.

56. Der ki: Vallahi sen az kaldı elbette beni helâk edecek idin.

56. O bakan zât, o cehennemdeki arkadaşını kınamak için yemin ederek (Der ki, vallahi) Cenab-ı Hak’ka andolsun ki, (sen az kaldı elbette beni helâk edecek idin) eğer ben senin aldatmana kapılarak bu ahiret hayatını inkâr etmiş olsa idim, şimdi ben de senin gibi cehenneme atılmış, ebedî helâke uğramış olacaktım. İşte insanları doğru yoldan ayırmak isteyen o gibi şeytan tabiatlı zındıklara uyanların âkibetleri böyle bir helâkten başka birşey değildir.

57. Ve eğer Rabbimin nimeti olmasa idi, elbetteki, ben de bu ceheneme getirilenlerden olacak idim.

57. O zât, imânını muhafazaya muvaffak olmuş olduğundan dolayı fevkalâde üzüntüler içinde kalmış olarak diyecekdir ki: (ve eğer Rab’bimin nimeti) ihsanı ve beni ilâhi dinine kavuşturması, beni öyle şeytani vesveselerden koruması (olmasa idi, elbetteki, ben de) ey cehenneme atılmış arkadaş!. Şimdi bu cehennemde seninle beraber (hazır bulunmuşlardan olacak idim) Allah’a hamd olsun, senin bâtıl sözlerine kıymet vermedim, dinimi muhafazaya muvaffak oldum, böyle bir müthiş âkibetten emin bulundum. Bu zât ile o cehennemdeki şahsın kimler olduğu bizce belli değildir. Bizim için fâide, onların şahıslarını bilmekte değil, kıssalarını bilmektir. Mamafih deniliyor ki: Onlar iki arkadaş veya iki ortak imişler. Aralarındaki müşterek sekizbin lirayı taksim etmişler, o zât kendisine şit olan dörtbin lirayı hak yolunda tasaddukta bulunmuş, diğer şahıs da kendi hissesini düyevi işlere sarfetmiş, ahiret hayatını inkâr etmiş idi.

58. O cennetteki zât diyecektir ki değil mi biz artık ölüler olmayacağız?

58. O zât, o cehennemdeki şahsa karşı olan hitabına nihayet verince cennet ehlinden olan arkadaşlarına sözü yönelterek diyecektir ki, (Değil mi, biz artık ölüler olmayacağız?.) biz bu cennette ebedî kalacak, bir daha hayattan mahrum bulunmayacağız. Bu ne büyük bir ilâhi ihsan.

59. İlk ölümümüz müstesnâ ve biz azap görücüler de olmayacağız değil mi?

59. (İlk ölümümüz müstesnâ) Dünyada iken öldük, kabirde de geçici bir hayat bularak sorgulamadan sonra yine hayattan mahrum kaldık. Fakat şimdi bu ahiret hayatında ebedî hayata kavşutuk, artık bir daha ölmemiz düşünülmüş değil, bu bizim için bir büyük nimet. (ve biz azap görücüler de olmayacağız değil mi?) Bu da muhakkak. Artık ne ebedî birilâhi lütuf!.

60. Şüphe yok ki, bu, elbette en büyük bir kurtuluştur.

60. (Şüphe yok ki, bu) Cennet ehlinin nâil olacakları bu ebedî hayat, bu azaptan tamamen uzak bulunmuş (elbette en büyük kurtuluştur) en büyük bir kurtuluş ve saadettir.

61. İşte çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışıversinler.

61. (İşte çalışanlar) Dünyada iken iş yapan ve gayrette bulunanlar (böylesi bir kurtuluş için çalışıversinler.) böyle cennet ehline mahsus kurtuluş ve saadet için, böyle ebedî saadete nâiliyet için ibadet ve itaatta bulunsunlar, asıl hayatın gayesi budur. Yoksa çabucak geçen, bir kısım elem ve kederlerin bulunduğu dünyevî zevkler uğrunda kıymetli hayatı fedâ etmek uygun değildir. Bu yüce nasihat ya o cennet ehlinin bir beyanından ibarettir, yahut Allah tarafından söylenen müstâkil bir sözdür.

62. Nasıl bu mu bir ziyafet nimeti olarak hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?

62. Bu mübârek âyetler de, cehennem ehlinin yiyecekleri, içecekleri ve içinde bulunacakları şeyler itibariyle ne müthiş bir cezaya maruz kalacaklarını ihtar ediyor. Onların dinsiz atalarını nasıl cahilce bir şekilde taklit ederek onlarm izlerinde koşup durmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (nasıl bu mu) Cennet ehli için kavuşacakları bildirilen bu rızk mı (bir ziyafet nimeti olarak hayırlı) bulunmaktadır (yoksa) cehennem ehli için hazırlanmış olan (zakkum ağacı mı) daha hayırlıdır?. Bunların arasındaki fark malûm değil mi?. Artık ne için öyle helâk edici olan bir ağacın meyvelerine kavuşmak isteniliyor?. Bu ilâhi beyan kâfirlere karşı bir nevi eğlenme ve olan kabilindendir. Bu, Kur’an-ı Kerim’de çokcazikredilen bir beyân üslubudur, insanları uyandırmaya bir vesiledir.

§ Nüzül; Misafirler vesâire için hazırlanmış olan yiyecek ve içecek şey demektir.

§ Zakkum: da yaprakları küçük; kokusu pek kötü olan bir ağaçtır. Tihame denilen yerde bulunurmuş.

63. Şüphe yok ki, biz onu o ağacı zalimler için bir fitne kıldık.

63. Cenab-ı Hak, o ağacı şöyle vasfediyor. (şüphe yok ki, biz onu) O zakkum ağacını (zalimler için) kâfir kimselere mahsus (bir fitne) bir nevî azap (kıldık) o kâfirler, cehennemde o ağacın pek acı, pek yürek yakıcı meyvelerinden yiyerek fazlaca azap göreceklerdir. O ağaç, bir nevi’de imtihan vesilesidir. Dünyada bulunan bazı inkârcılar “cehennem gibi ateşli bir mahalde bir ağaç nasıl bulunup meyve verebilir” diye buna dâir de olan ilâhi haberi inkâra, bununla alay etmeye cür’et gösterirler, bu pek cahilce iddiaları yüzünden de cehennem azabına hak kazanmış bulunurlar. Bazı hayvanların ateşler içinde yaşayıp durdukları sâbittir. Böyle hayvanları yaratmaya kâdir olan bir Yüce Yaratıcı, âteşler içinde bir ağacı da yaşatamaz mı?. Bunu inkâr, büyük bir imtihan neticesi demektir ki: Sahibinin ebedî felâketine sebeb olur.

64. Muhakkak o bir ağaçtır ki, cehennemin çukurunda meydana çıkar.

64. (Muhakkak o) zakkum ağacı (bir ağaçtır ki, cehennemin çukurunda) biter, meydana (çıkar) onun dalları cehennemin katlarına yükselir, her tarafında yüz gösterir. Bütün cehennem ehli, onun meyvelerinden yemek mecburiyetinde kalırlar.

65. Onun meyvesi sanki şeytanların başlarıdır.

65. (Onun meyvesi) O zakkum ağacını meyvesi, tomurcukları (sanki şeytanlarınbaşlarıdır.) onlar o kadar çirkin, o derece korkunç ve pek kötüdür. Bu, bir nevi benzetmedir. En çirkin olan şeyler, şeytanların yüzlerine benzetilir, şunun yüzü sanki şeytan yüzüdür, denilir. Nitekim bilakis güzel bir yüz, bir suret de meleklere benzetilir, bu melekler kadar güzel denilir. Bununla beraber deniliyor ki: Yemen’de “Esten” veya “Sevm” denilen bir ağaç var imiş ki, pek ziyâde çirkin bir şekilde bulunurmuş, adı “Rüu’susşeyatin” imiş. Binaenaleyh cehennem ehlinin yüzleri misâl yoluyla bu çirkin manzaralı ağaça benzetilmiştir. Tal’; Meyve demektir ve çiçek kılıfı manâsınadır ki, çiçek onun içinde bulunur.

66. Artık şüphe yok ki, onlar, ondan elbette yerler ve ondan karınlarını doldururlar.

66. (Artık şüphe yok ki, onlar) O cehenneme atılacak olan kâfirler (ondan) o zakkum ağacından veya onun meyvesinden (elbette yerler) açlık sebebiyle ondan bir fâide bekleyerek öyle zehirli birşeyden yemek mecburiyetini hissedeceklerdir. (ve ondan karınlarını doldururlar.) Fazla bir açlık veya başka bir zorlama ve tazyik, kendilerini öyle pek zararlı bir harekete sevketmiş olacaktır. İşte onların yiyecekleri böyle pek çirkin, pek zararlı bulunacaktır.

67. Sonra muhakkak ki, onlar için onun üzerine elbette pek kaynamış bir su da vardır.

67. (Sonra) O kâfirlerin cehennemde içecekleri suya gelince (mubakkak ki, onlar için) o kâfirlere mahsus (onun üzerine) o zakkum ağacının meyvelerinden yiyip karınlarını zehirlemeleri neticesinde meydana gelen pek şiddetli bir harareti gidermek için (elbette pek kaynamış bir su da vardır.) onu da içmek mecburiyetinde kalacaklardır. Bunun tesiriyle de yüzlerinin derileri soyulacak, bağırsakları parçalanacaktır.Şevb; Halt = karıştırmak demektir.

§ Hamim; de harareti şiddetli olan su manasınadır.

68. Şüphe yok ki, nihayet onların dönüp gidecekleri yer cehennemdir.

68. Maamafih onlar, böyle pek zararlı, sıcak şeyleri yemekle, içmekle kalmayacaklardır. (şüphe yok ki, nihayet onların dönüp gidecekleri yer, cehennemdir) orada ebediyen kalacaklar, yanıp yakılacaklardır.

69. Muhakkak ki, onlar atalarını sapık kimseler buldular.

69. Onlar, öyle pek müthiş ve daimi bir azabı hak etmişlerdir. Zira (Muhakkak ki, onlar, atalarını sapık kimseler buldular) onların babaları, dedeleri Allah’ın dininden mahrum, kâfirce bir halde yaşamış kimseler idi, kendileri de körükürüne onlara tâbi oldular, onları kendilerine bir rehber edindiler. Onlar öyle cahilce bir taklitte bulunmalı mı idiler?. Halbuki, onlar, dünyaya ait, adi bir menfaate dair, hususlarda çok kere büyüklerine muhalefet ederek kendi küçük, geçici faidelerini temin etmek isterler. Büyüklerinin kanaatlerine kıymet vermeyip kendilerini daha yüksek düşünceli sanırlar. o halde din hususunda hemen bir delile, bir bilgiye dayanmaksızın körukörüne atalarına tâbi olmaları uygun olabilir mi?. Bundan dolayı mazeretli sayılabilirler mi?.

70. İmdi onlar, atalarının izleri üzerine koşturuluyorlar.

70. Halbuki, asıl araştırmaya bağlı ve hakiki istikbâli temine sebep olan bir meselede öyle bir varlık göstermiş olamıyorlar, bir esasa, mâkul bir kanaate dayanmaksızın taklide devam ediyorlar. (İmdi onlar) öyle kâfir atalarını taklide çalışanlar (atalarının izleri üzerine koşturuluyorlar) kendileri pek yanlış, müthiş felâketlere sebep olacak bir yolasevkediliyorlar da onun hiç farkında bulunamıyorlar. Onlar kendi akıllarını, asıl yaratılışlarını güzelce muhafaza ederek tâkibettikleri yolun doğru mu, eğri mi olduğunu anlamaya çalışmalı değil mi idiler?. Bâhusus insanlık muhitine Allah’ın dinî yayılmış o hususa dâir milyonlarca eser meydana gelmiş, bütün bunlar medeniyet âlemine yayılmıştır. Bunların nazar-ı dikkate alınmaları icabetmez mi?. Dünyevi bir gaye uğrunda seyahatlarda bulunyorlar, birnice eserleri tetkike çalışıyorlar. O halde ebedî hayatlarını temin edecek bir gaye için daha ziyâde öyle medeniyet âleminde yaşayanlar, kendi cehaletlerini nasıl mâzeret makamında ileri sürebilirler?. Binaenaleyh o gibi kimseler, elbette ki, Allah’ın dininden mahrum olarak ölüp gidince kendilerini ahiret azabından asla kurtaramayacaklardır.

§ Elfev; Buldular demektir.

§ Yühreûn; da şiddetli bir surette koşuverirler manâsınadır.

71. Andolsun ki, onlardan önce evvelkilerin çoğu da sapıtmış idi.

71. Bu mübârek âyetler de âsr-ı saadetteki kâfirlerden evvel de bir takım kavimlerin sapıklık içinde kalmış, kendilerine gönderilmiş Peygamberlerin korkutmalarına iltifat etmeyerek helâke uğramış olduklarını bildiriyor. Hz. Nuh’un kıssasına işaret ederek ona tâbi olanların kurtuluşa erdiklerini, inkârcıların da mahvolup gittiklerini ihtar buyuruyor. Güzel imân sahiplerinin ise Allah’ın koruması altında olduklarını ve mükâfatlara nâil bulunacaklarını müjdelemekle Resûl-i Ekrem Efendimiz teselli edilmiş bulunmaktadır.. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin sonuncusu!. (And olsun ki, onlardan) O senin kavmin olan Kureyş kabilesinden (önce, evvelkilerin) eski kavimlerin (çoğu da sapıtmış idi.) İbrahim, Hud, Sâlih Aleyhisselâm gibi Peygamberlerin kavimleri de sapıklık içindekalmış, o Peygamberlere itaatta bulunmamışlardı.

72. Yemin olsun ki, onların içinde uyarıcılar göndermiş idik.

72. (Yemln olsun ki, onların içinde) O eski kavimlerin arasında kendilerini Allah’ın azabı ile (uyarıcılar göndermiş idik.) onlar ise o kendilerini irşada çalışan Peygamberlerine itaatte bulunmamışlardı. Yine onlara muhalefete devam edip durmuşlardı. Bu hal, yalnız Ey Son Peygamber!. Senin zamanına mahsus değil, sen fazla müteessir olma.

73. Artık bak, o uyarılmış olanların âkibetleri nasıl oluverdi.

73. (Artık bak, o uyarılmış olanların) O Peygamberlerini inkâr eden dinsizlerin (âkibetleri nasıl oluverdi) onlar, ne müthiş felâketlere uğradılar, onların o müthiş tarihi hâllerini şimdiki inkârcılar bir nazarı dikkate almalı değil midirler.

74. Allah’ın ihlâslı kulları müstesnâ.

74. (Allah’ın ihlaslı olan) Tam bir samimiyetle Allah’ın birliğini kabul, Peygamberlerini tasdik etmiş bulunan (kuları müstesna.) Onlar kurtuluşa ermiş, uhrevî mükâfatlara aday bulunmuşlardır. İşte bütün insanlar, böyle bir selâmet ve saadete kavuşmak için Allah’ın dinine sarılmalı değil midirler?.

75. Andolsun Nuh bize nidâ etmişti. Artık biz de duayı ne güzel kabul ederiz.

75. İşte o kavimlerinin korkutmakla emrolunan muhterem Peygamberlere dair bir misâl: (Andolsun, Nuh nidâ etmişti) Kavminin kendisine karşı olan düşmanlıklarından; suikastlerinden kurtulması için Allah’ın himayesine sığınmıştı. (artık biz de duayı ne güzel kabul edenler) olduk. O’nun duasını kabul ettik, onu düşmalarının hücumundan, suikastından kurtardık.

76. Ve onu ve ailesini o pek büyük felâkettenkurtardık.

76. Evet.. O Yüce Peygamber’in duasını kabul ettik. (Ve onu ve ailesini o pek büyük felâketten kurtardık.) Onları tufan hadisesinden muhafaza ettik, kendilerini selâmet alanına kavuşturduk, kavminin eziyetlerinden vesaireden koruduk.

77. Ve onun zürriyyetini, evet onları kalıcı kıldık.

77. (Ve onun zürriyetini) Nuh Aleyhisselâm’ın kendisine imân edip gemisine sığınmış bulunan Şam, Ham ve Yâfes adındaki oğullarını ve onların evlât ve torunlarını yaşattık (evet.. Onları kalıcı kıldık.) Suda boğulma felâketinden kurtarıp kıyamete kadar nesillerinin devamını takdir buyurmuş olduk. Tarihçiler arasında meşhur olduğuna göre Şam, Arapların, Fars’ların ve Rum’ların babasıdır. Ham, Sudan kavminin babasıdır, Yâfes’te Türklerin babasıdır.

78. Ve onun üzerine sonra gelenler arasında iyi bir nam bıraktık.

78. (Ve onun üzerine) Hz. Nuh hakkında (sonra gelenler arasında) bilâhara dünyaya gelmiş Peygamberler vesâir ümmetler arasmda güzel bir nam (bıraktık) o mübârek Nuh Aleyhisselâm, daima insanlığın güzel meth-ü senasına mazhar bulunmaktadır.

79. Selâm Nuh’a, bütün âlemler içinde.

79. Evet.. Daimâ (Selâm) iki cihanın selâmeti, ebedî saadet (Nuh’a) o muhterem Peygambere olsun. (bütün âlemler içinde) gerek melekler arasında ve gerek insanlar ile cinler arasında o seçkin Peygamber devamlı olarak selâm ile hatırlansın.

80. İşte şüphe yok ki, biz iyileri böylece mükâfata nâil kılarız.

80. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (İşte şüphe yok ki, biz) Ben Yüce Yaratıcı (iyi olanları) öyle Nuh Aleyhisselâm gibi tam bir iyilikle vasıflanmış,Allah’ın dinini yaymaya hizmet eden, kulluk vazifelerini hakkıyla yerine getirmeye devam eden seçkin kulları (böylece mükâfata nâil kılarız) onları birnice felâketlerden kurtarır, selâmete erdirir, yaratıklar arasında iyilikle hatırlanmaya ve güzelce anılmaya nâil kılarız.

81. Muhakkak ki, o, bizim müminler olan kullarımızdan idi.

81. (Muhakkak ki o,) Nuh Aleyhisselâm (bizim müminler olan kullarımızdan idi) öyle güzel bir vasfa sahip, hak yolunda pek fazla fedakar bir Yüce Peygamber idi. Onun içindir ki, öyle bir ilâhi himayeye kavuşmuş ebedî bir selâmete, güzelce anılmaya muvaffak bulunmuştur. İşte bu, imânın, samimiyetin ve hak yolunda fedakarlığın bir mükâfatı.

82. Sonra ötekilerini suda boğduk.

82. (Sonra ötekilerini) Nuh Aleyhisselâm’ın kavminden olup kendisine muhalefette bulunan, Allah’ın dinini kabulden kaçınan kâfirleri de (boğduk) tufanın dalgaları arasında mahvolup gittiler, kendi kötü hareketlerinin cezasına kavuşmuş oldular.

83. Ve şüphe yok ki, İbrahim de onun izinden gidenlerdendir.

83. Bu mübârek âyetler de İbrahim Aleyhisselâm’in kıssasını bildiriyor. Babası ve kavmini ne suretle ilâhi dine davet etmiş ve yıldızlara bakarak hasta bulunduğunu söylemiş olduğunu hikâye buyuruyor. Kavminin kendisinden ayrılmaları üzerine putlarına gidip onları nasıl parçalamış bulunduğunu, bundan haberdar olan kavminin de koşarak yanına gelmiş olduklarını şöylece beyan buyurmaktadır: (Ve şüphe yok ki, İbrahim) Aleyhisselâm (da O’nun) Nuh Aleyhisselâm’ın (izinden gidenlerdendir) yani: Hz. İbrahim de Allah’ın birliğini, vesair itikadi esaslar hususunda aynı yolu tâkibetmekte idi. Belki bütün şer’i hükümler itibariyle aralarında bir ittifak mevcut idi.Deniliyor ki: Hz. İbrahim ile Hz. Nuh arasında ikibin altıyüz kırk sene vardır. Bu nüddet esnasında yalnız Hz. Hud ile Hz. Salih Peygamber bulunmuştur. Aleyhimüsselâm…

§ Şia’; Bir zatın dinî, yolu üzerine yürüyen kimse demektir.

84. Çünki o, Rabbine tertemiz bir yürekle geldi.

84. (Çünkü O) Hz. İbrahim dahi Hz. Nuh gibi (Rab’bine tertemiz bir yürekle geldi) temiz bir ruha, samimi bir kalbe sahip idi. Bütün kusurlardan uzak ve bütün varlığiyle yüce mabûduna yönelmiş bulunuyordu.

85. O vakit babasına ve kavmine dedi ki: Siz nelere ibadet eder siniz?

85. İbrahim Aleyhisselâm (O vakit) temiz bir kalp ile (babasına ve kavmine) gelip (dedi ki: Siz nelere ibadet edersiniz?.) onların putlara tapmalarını azarlamak ve kınamak için öyle bir sualde bulunmuştu. Aklı başında olan bir kimsenin öyle putlara tapınmayacağına işaret buyurmuştu.

86. Bir iftira olarak mı Allah’tan başka ilâhlar diliyorsunuz?

86. Siz yoksa (Bir iftira olarak mı) akli ve nakli bir delile dayanmaksızın sizin sadece yalan yere mi (Allah’tan başka ilâhlar diliyorsunuz?.) Bu nasıl düşünülebilir?. Öyle âciz, mahlûk şeylere ne için ibadet edip duruyorsunuz?. Bu ne kadar bâtıl bir kanaat!.

87. İmdi âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz neden ibarettir?

87. (İmdi) Söyleyiniz bakalım, (âlemlerin Rab’bi hakkındaki görüşünüz neden ibârettir?.) Bütün âlemlerin Rabbi olan bir Yüce Yaratıcı’ya ibadeti tahsis etmeyip de O’na o taptıklarınız adi mahlûkları ortak koşmanıza sebeb nedir?. Öyle âciz, fenâya maruz şeylerden ne beklersiniz?. Yoksa siz Yüce yaratıcıyı da bunlar gibi âciz bir mahlûk muzannediverdiniz? Nedir sizdeki bu kadar cahilce hareket!.

88. Derken yıldızlara bir bakışla baktı.

88. (Derken) İbrahim Aleyhisselâm babasına ve kavmine böyle bir hitapta bulunurken mübârek başını kaldırıp (yıldızlara bir bakışla baktı) rivâyete göre kendisinde belirli saatlerde sıtma hastalığı ortaya çıkıyormuş. O saatin gelip gelmediğini anlamak için yıldızlara bakmıştır. Diğer bir yoruma göre de, “yıldızlara bakmak” tâbiri, uzunca bir tefekküre dalmaktan kinayedır. Arap’lar, uzun uzadıya düşünceye dalan bir zât hakkında (yıldızlara bakıyor) derlermiş. Bir de, deniliyor ki: “yıldızlardan maksat” dağınık lâkırdılar demektir. Hz. İbrahim de onların öyle dağınık sözlerini dinlemiş olduğu için bu tâbiri kullanmıştır.

89. Sonra dedi ki: Şüphe yok, ben hastayım.

89. Hz. İbrahim, o bakışından (Sonra) muhataplarına hitaben (dedi ki: şüphe yok ben hastayım) yani: Bende bedeni bir arıza var, onun meydana geleceği saat yaklaşmış, artık ben sizin ile beraber bulunamıyacağım. Rivâyete göre kavminin bir bayram vakti bulunuyormuş. Hz. İbrahim, bu hastalığını sebep göstererek onların o bayramlarına iştirak edemiyeceğine işâret buyurmuştur. Maamafih bu hastahğından maksat öyle babasının, kavminin putlara taptıklarından ve kendisine karşı hasmâne bir vaziyet almış olduklarından dolayı kalben pek üzüntülü, pek kederli ve mânevi bir hastalığa mübtela bulunmuş olduğuna işaret de olabilir. Çünki bütün insanlık hakkında fevkalâde merhamet ve şefkat besleyen bir Yüce Peygamber, elbette ki, onların öyle müşrikçe hâllerinden dolayı kalbi yaralı bulunurdu. Binaenaleyh İbrahim Aleyhisselâm’ın bu beyanında bir yalan söylemek ihtimali yoktur.

90. Hemen ondan arkalarını çevirmişler olarakuzaklaştılar.

90. İbrahim Aleyhisselâm’ın bu beyanatı üzerine o muhatapları (Hemen ondan) Hz. İbrahim’in yanından ona karşı (arkalarını çevirmişler olarak) ondan (uzaklaştılar) ya kendi bayram yerlerine koşup gittiler veyahut Hz. İbrahim’in hastalığı kendilerine geçmesin diye böyle bir kaçırmaya lüzum gördüler.

91. Artık olanların putlarına gitti de alay ederek dedi ki: Yemek yemez misiniz?

91. (Artık) İbrahim Aleyhisselâm tenha kalınca (onların putlarına) gizlice (gitti de) o putlara hitaben alay yoluyla ve onların ne kadar âciz şeyler olduğunu teşhir için (dedi ki:) Siz, Ey Putlar!. (Siz yemek yemez misiniz?.) Nedir sizin öyle cansız vaziyetiniz?. O kavim bayram günlerinde bazı yiyecekleri getirir, bu putların yanında bırakır, onlardan bir feyz ve bereket beklerler imiş.

92. Size ne oluyor ki, konuşamıyorsunuz?

92. Hz. İbrahim, alayına devam ve putların ne kadar hakir şeyler olduğuna işaret için şöyle de buyurdu: (Size ne oluyor ki,) Ey Putlar!. (konuşamıyorsunuz?.) Bana cevap veremiyorsunuz?. Ey ahmak kavim!. Artık bu âciz, bu cansız şeylere ne için sıkılmadan tapınıyorsunuz, bunlardan bir feyz ve bereket bekliyorsunuz?.

93. Ve onların üzerine gizlice vararak eliyle bir vuruş vuruverdi.

93. (Ve) Sonra da İbrahim Aleyhisselâm (onların) o putları (üzerine gizlice) hareketle (vararak eliyle) kuvvetli (bir vuruş vuruverdi) o putları parça parça bir halde bıraktı. Yalnız onların bir büyüğünü bir fayda gereği parçalamadı. Nitekim Enbiya Sûresinde beyân buyurulmuştur.

94. Bunun üzerine koşar oldukları hâlde ona yöneldiler.

94. (Bunun üzerine) Bu hâdiseyi müteakip okavim, bayram yerlerinden ayrılarak puthanelerine geldiler, onların öyle parçalandıklarını görünce (koşar oldukları halde O’na) İbrahim Aleyhisselâm’a (yöneldiler) bu putlarını kimin kırmış olduğunu anlamak istediler. O putperest kimselerden biri olanları Hz. İbrahim’in kırmış olduğunu görüp o kavme haber vermiştir.

95. Dedi ki: Kendi yonttuğumuz şeye mi taparsınız?

95. Bu mübârek âyetler, İbrahim Aleyhisselâm’in putperest kavmini hesaba çekip onları uyanmaya dâvet buyurmuş olduğunu, o kavmin de o Yüce Peygamber hakkında nasıl bir sui’kastte bulunmuş olduklarını bildiriyor. Ve Hz. İbrahim’in o kavimden ayrıldığını ve duasının kabul olunarak yumuşak huylu bir oğul ile müjdelenmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yanına koşup gelen kavmini kınamak için (Dedi ki: Kendi) ellerinizle taşlardan vesaireden (yontar) put haline getirir (olduğunuz şeye mi taparsınız?.) kendi ellerinizin bir sanat eserini nasıl mabût edinirsiniz?. Siz hiç akıllıca düşünmez misiniz?.

96. Halbuki, Allah, sizi ve yaptığınız şeyi yaratmıştır.

96. (Halbuki, Allah) Teâlâ Hazretleri (sizi ve yaptığınız şeyi yaratmıştır.) sizin de varlığınız o putların aslî maddeleri de Allah’ın birer mahlûkudur. İbadete lâyık olan ise yaratılmış değil, yaratandır. Binaenaheyh sizin o mahlûklara ibadetiniz en büyük bir günahtır, pek açık bir ahmaklık eseridir.

97. Dediler ki: Bunun için bir binâ yapınız da bunu bir âteş içinde bırakınız.

97. İbrabim Aleyhisselâm’ın böyle kuvvetli beyanına karşı nefsi müdafaya güç yetiremeyen müşrik kavmi (dediler ki: Bunun) Hz. İbrahim (için bir binâ yapınız da bunu bir âteş içinde bırakınız) putlarımıza yaptığıhakaretin cezasına kavuşmuş olsun.

98. Onun için böyle bir tuzak kurmayı istediler. Artık biz de onları pek sefil kimseler kıldık.

98. O müşrikler, (O’nun için) Hz. İbrahim hakkında (böyle bir hile) bir fenâlık, bir tuzak kurma (istediler) o mübârek zâtı öyle bir âteş içine atıp yakmak kararında bulundular. (artık biz de) Hz. İbrahim’i o âteşten kurtararak, o ateşi bir soğuk ve selâm haline getirdik, (onlar,) O’nun o müşrik kavmini ise (pek sefil kimseler kıldık.) onların hilelerini bertaraf ettik, kendilerini zelil bir vaziyette bıraktık. Bu hâdisede, İbrahim Aleyhisselâm’ın şanının yüceliğine bir delil teşkil etmiş olduk.

99. Ve dedi ki: Şüphe yok ben Rabbime gidiciyim, elbette beni doğru yola iletir.

99. (Ve) İbrahim Aleyhisselâm (dedi ki: Şüphe yok ben) bu diyardan ayrılacağım, ibadet ve itaatıma devam edebileceğim bir diyara gideceğim. Evet.. Ben (Rab’bime gidiciyim) bu küfür diyarından ayrılıp O’nun emredeceği bir yere gidici bulunmaktayım. (elbette beni doğru bir yola iletir.) Orada dinî vazifelerimi engelsiz yerine getirmeye kâdir olurum. Bu gideceği yer ise Şam-ı şeriften, Arz-ı Mukaddese’den ibaret bulunmuştu. Tefsiri merağı’de deniliyor ki, bu ayette şu gibi bir işaret vardır ki: Bir insan bir yerde dinini Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşamaya güç yetiremediği takdirde diğer bir yere hicret etmesi icap eder.

100. Yarabbi! Bana sâlihlerden bir çocuk ihsan buyur.

100. İbrahim Aleyhisselâm, temennilerine ilâveten şöyle de bir niyâzda bulundu. (Ey Rabbim!. Bana sâlihlerden) bir çocuk (ihsan buyur.) Bana gurbette arkadaş olsun, bana peygamberlik vazifemi yapma hususunda yardımcı bulunsun.

101. Biz de onu pek yumuşak tabiatlı bir oğulile müjdeledik.

101. Cenab-ı Hak da onun bu duasını kabul buyurmuş olduğunu şöylece beyan buyurular. (Biz de O’nu) İbrahim Aleybisselâm’ı (pek) yumuşak huylu ve uslu (halim tabiatlı bir oğul ile müjdeledik) ki o da İsmail Aleyhisselâm adındaki pek itaatkar ilk oğlundan ibaret bulunmuştur.

102. Vakta ki onunla beraber yürümek çağına yetişti, dedi ki: Oğulcağımız! Ben, şüphe yok rüyada görüyorum ki, muhakkak seni boğazlıyorum. Artık bak, sen ne görürsün, dedi ki: Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.

102. Bu mübârek âyetler de Hz. İbrahim’e ihsan buyurulan oğlu Hz. İsmail’in Allah’ın emrine ne kadar razı ve muhterem pederine ne derece itaatkâr olduğunu bildiriyor. Allah Teâlâ’nın da o muhterem oğula bedel bir kurban kesilmesi lütfunda bulunup İbrahim Aleyhisselâm’ı selâma, mükâfata kavuşturduğunu haber veriyor ve Hz. İbrahim’in İshak adında diğer bir Peygamber oğul ile müjdelenmiş olduğunu ve onların zürriyyetlerinden iyi kimseler bulunacağı gibi kendi nefislerine zulmedenlerin de bulunacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ’nın ihsanı olan Hz. İsmail (Vaktaki) büyüyüp (onunla) muhterem pederi Hz. İbrahim ile (beraber yürümek çağına yetişti) muhterem babasına hizmette, arkadaşlıkta bulunur bir yaşa kavuştu. Yani: Onüç veya yedi yaşına girmiş oldu. İbrahim Aleyhisselâm ona şefkatli bir şekilde hitab ederek (Dedi ki: Yavrucuğum!. Ben şüphe yok rüyada görüyorum ki, muhakkak ben seni boğazlıyorum) Allah yolunda kurban ediyorum. (artık bak sen ne görürsün?) Bu hususa dair senin reyin, kanaatin neden ibarettir? Hz. İbrahim’in o muhterem oğlu da (Dedi ki: Ey Babacığım!. Emr olunduğun şeyi yap.) Beni hak yolunda boğazla, kurban et (inşallah beni sabredenlerden bulacaksın.) ben itaattan ayrılmam, mukadderata razı olurum. Bu söz, o muhterem çocuğun ne yüce bir yaratılışta bulunduğunu göstermektedir. “Rivayet olunuyor ki: İbrahim Aleyhisselâm’a bir gece rüyâsında bir zat demiş ki: Allah Teâlâ emrediyor ki, oğlunu boğazlayasın. Hz. İbrahim uyanmış, bu rüyânın rahmani bir rüya olup olmamasında tereddüt etmiş, o güne bundan dolayı “terviye” günü denilmiş. İkinci gece yine böylece bir rüyâ görüyor, bunun rahmani olduğunu anladığı için bu ikinci güne de “arefe” günü denilmiş. Üçüncü gece de böyle bir rüyâ gördüğü için artık oğlunu boğazlamaya karar vermiştir, bunun için de bu üçüncü güne “Yevmün’nahr” denilmiştir. Boğazlanması emr olunan zât, doğru olan görüşe göre, İsmail Aleyhisselâm’dır. İshak Aleyhisselâm olduğu da rivâyet olunmuştur.

103. Vakta ki, ikisi de boyun eğdiler ve onu alnının bir yanı üzerine yatırdı.

103. (Vaktaki, ikisi de) Hz. İbrahim’de oğlu da (boyun eğdiler) Allah Teâlâ’nın emrine itaat edip teslimiyet gösterdiler (ve) İbrahim Aleyhisselâm (onu) oğlunu (alnının bir yanı üzerine yatırdı) onu boğazlamak için öyle bir vaziyette bulundurdu. Bu hâdise Mekke-i Mükerreme’deki “Mina” mevkiindeki “Sahre” denilen mahâl yanında veya Mina mescidi yakınında veya orada bugün kurbanlar kesilen bir yerde vuk’u bulmuştu.

104. Ve O’na: Ya İbrahim! Diye nidâ ettik ki:

104. Kısacası: Allah’ın emrine tam bir itaatı gösteren bu mühim olay böylece vuk’u buldu. (Ve) Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: O zaman (O’na) Hz. İbrahim’e (Ya İbrahim!. Diye nidâ ettik ki,) O’nun Allah’ın rızasına kavuşmasını müjdeleyerek buyurduk ki:

105. Sen muhakkak rüyâyı tasdik ettin. Biziyileri böylece mükafatlandırırız.

105. (Sen muhakkak rüyâyı tasdik ettin) O’nun rahmanî bir rüyâ olduğunu anlayarak emr olunduğun vazifeyi yapmaya karar verdin, sabrın, Allah’ın emrine itaatin ortaya çıkmış oldu. Artık Hak Teâlâ lûtfetmiş, o oğlun yerine bir kurban hayvanının kesilmesini emr eylemiş, Hz. İbrahim’i, öyle bir fedakârlıktan kurtarmıştır. İşte bunu beyan için Allah Teâlâ buyuruyor ki

106. Şüphe yok ki, bu, elbette apaçık bir imtihandır.

106. Evet.. (Şüphe yok ki, bu) Öyle bir oğulun kurban kesilmesi, bu husustaki ilâhî emir (elbette apaçık bir imtihandır.) böyle ağırca bir teklif vukuu, bir denemedir. Buna riayet edip etmeyen kullar belirlenmiş bulunurlar. Böyle bir emre itaatkâr olanlar, mükâfatlara nâil olacaklardır.

107. Ve O’na bir büyük kurbanlık bedel verdik.

107. (Ve O’na) O boğazlanması emr edilmiş olan oğul için (bir büyük) temiz, kadri yüce (kurbanlık bedel verdik) o oğulun boğazlanması kaldırıldı, O’nun yerine öyle bir hayvanın kurban olarak kesilmesi emr edilmiş oldu. Deniliyor ki: Bu kurban kesilecek hayvan, vaktiyle Habil’in kesmiş olduğu kurban idi ki, cennette otlatılmakta bulunmuş idi. Doğrusunu Allah bilir.

108. Ve sonrakilerin arasında O’na karşı iyi bir nam” bıraktık.

108. Allah Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuruyor ki: (Ve sonrakilerin arasında) Dünyaya bilahare gelecek insanlar ve muhtelif milletler arasında ( O’na karşı) Hz. İbrahim hakkında bir güzel övgü (bıraktık) her millet, onu sever, onun güzel vasıflarını hürmetle anar. Bu da onun hak yolundaki fedakarlığını bir nevi mükafatıdır.

109. İbrahim üzerine selâm olsun.

109. (Ve) Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuruyor: (İbrahim üzerine) Tarafımızdan (selâm olsun.) O Yüce Peygamber daima Allah’ın korumasına mazhar bulunsun. Meleklerin, insanların, cinlerin arasında selâm ile, hürmet ile zikredilsin.

110. İşte iyileri böylece mükâfatlandırırız.

110. Evet.. Kerem sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (İşte iyileri) İbrahim Aleyhisselâm gibi ilâhî emre her şekilde riayetkâr bulunanları (böylece mükâfatlandırırız.) onun güzel adını milletler arasında kalıcı kılarız. O’nu insanlığın sevgisine mazhar kılarız.

111. Şüphe yok ki, o mümin olan kullarımızdandır.

111. (Şüphe yok ki O) İbrahim Aleyhisselâm (müminler olan kullarımızdandır.) tam bir imâna sahip bütün ilâhî hükmlere açık ve gizli olarak riayetkâr bir halde bulunmuş idi.

112. Ve onu sâlihlerden bir Peygamber olmak üzere İshak ile de müjdeledik.

112. (Ve O’nu) Hz. İbrahim’i (sâlihlerden bir Peygamber olmak üzere) peygamberlik şerefini alacak olan (İshâk) adındaki bir oğlu (ile de müjdeledik.) birinci oğlunu hak yolunda feda etmek istemesinin bir mükâfatı olmak üzere O’nu böyle ikinci bir oğula da nâil kıldık ki, O da peygamberlik mertebesine sahip bulunmuştur.

113. Ve onun üzerine ve İshak üzerine bereketler verdik ve ikisinin zürriyyetinden iyi kimseler de vardır ve nefisine apaçık zulmeden de.

113. (Ve O’nun) İbrahim Aleyhisselâm’ın (üzerine ve İshâk) Aleyhisselâm’ın (üzerine bereketler verdik) onları dünyevî ve uhrevî bereketlere, nimetlere kavuşturduk. Zürriyetlerini çoğalttık, onlardan bazılarını da risalet ve peygamberlik şerefine ulaştrdık,onları müslümanlar daima selâtu selâm ile hatırlamaktadır. (ve ikisinin) Hz. İbrahim’in de, Hz. İshâk’ın da (zürriyetinden) onların neslinden dünyaya gelenler arasında (iyi olan) mümin, itaatkâr bulunanlar (da vardır ve) bilâkis (nefsine apaçık zulm eden) kâfir ve fâsık olan da vardır. Bu beyan-ı ilâhide şuna da işaret vardır ki: Hidayet ve sapıklık hususunda, neseb, tesirli değildir. Bazan bir sâlih kimsenin neslinden bir sapkın meydana gelir, bazan da bir sapkın şahsın zürriyyetinden bir sâlih zât dünyaya gelmiş bulunur. Herkes kendi amelinden, kendi ihtiyarından mes’uldür. Sapkın kimsenin mes’uliyeti kendisine âittir, babası buna sebebiyet vermemiş, razı olmamış olunca bundan mes’ul olmaz. Ancak salih evlâda kavuşma temennisinde bulunmalı ve elden geldiği kadar bunu temine çalışmalı, muvaffakiyyeti Cenab-ı Hak’tan niyâz eylemelidir.

114. And olsun ki, Musa ve Harun üzerine de ihsanda bulunduk.

114. Bu mübârek âyetler de Hz. Musa ile Hz. Harun’un kıssalarına işaret buyuruyor. Onların ve kavimlerinin kurtuluşa erişip, Allah’ın yardımına ve hidayet yoluna ulaşmış olduklarını bildiriyor. O iki inanan ve iyilik yapan zatın, bir mükâfat olmak üzere bu âlemde güzel bir nama, bir selâma mazhar bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (And olsun ki,) Muhakkak Allah’ın bir lütfudur ki, (Musa ve Harun üzerine de ihsanda bulunduk.) onlara da peygamberlik verdik, dinî ve dünyevî nimetlere kavşuturduk, onları düşmanları olan Mısır’daki kıptilerin sataşmalarından kurtardık.

115. Ve ikisini de ve kavimlerini de pek büyük bir sıkıntıdan kurtardık.

115. (Ve ikisini de ve kavimlerini de) Hem Hz. Musa ve Hz. Harun’u ve hem de onlarınkavimleri olan İsrailoğullarını (pek büyük bir sıkıntıdan kurtardık.) onlar, Firavnun ve kavminin kötü muamelelerine hedef olmakta idiler, İsrail oğulları onların esareti altında hakir bir halde yaşıyorlar idi. Sonra Cenab-ı Hak onları, o esaretten, o üzüntüden kurtarmıştır.

116. Ve onlara yardım ettik. Artık galip olanlar, onlar oldular.

116. (Ve onlara yardım ettik) Musa ve Harun Aleyhimesselâm, Allah’ın yardımına kavuştular, kavimlerini Mısır’dan alıp çıkardılar. onları esaretten kurtardılar. (artık galip olanlar, onlar oldular) Firavn ile askerleri ise Allah’ın kahrına uğradılar, onların yerlerine, mallarına İsrailoğulları sahip oldular, bir devlete, saltanata kavuştular.

117. Ve ikisine de o açıkça bildiren kitabı verdik.

117. (Ve ikisine de) Musa ve Harun Aleyhimesselâma (o açıkca bildiren) dinî ve dünyevî menfaatlara ait hükmleri, mes’eleleri açıkca tebliğ eden Tevrat adındaki (kitabı verdik) onları öyle semavi bir kitaba da kavuşturduk.

118. Ve ikisini de dosdoğru yola sevkettik.

118. (Ve ikisini de) O iki muhterem Peygamberi de (dosdoğru yola sevkettik.) Aklen ve naklen hak ve sevap olan dosdoğru bir yola takibe muvaffak kıldık. Kendilerini günahsızlığa, ilâhi korumaya eriştirdik.

119. Ve sonrakiler arasında da onlar için güzel bir nam bıraktık.

119. (ve sonrakiler arasında da) Bilâhara dünyaya gelen kavimler arasında da (onlar için) Hz. Musa ile Hz. Harun hakkında (güzel bir nam bıraktık.) Nice kavimler, onları takdir eder ve yüceltirler.

120. Musa ve Harun üzerine bizden selâm olsun.

120. (Musa ve Harun üzerine) Bizden (selâm olsun) o muhterem zatlar, böyle bir selâma lâyık bulunmuşlardır. Melekler, insanlar ve cinler, onların haklarında selâmet ve saadet temennisine devam ederler. O mübârek Peygamberler, böyle güzel bir anılmaya, umumi bir sevgiye ve insanların saygısına nâil bulunmuşlardır. Ne büyük bir mazhariyet!.

121. Şüphe yok ki, biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız.

121. İşte Allah Teâlâ şöyle de buyuruyor: (şüphe yok ki, biz iyileri böylece mükâfatlandırız.) O iki muhterem kardeş de hakikaten iyi ve üzerlerine düşen vazifeleri hakkıyla yapmaya çalışmış oldukları için öyle bir mükâfata, güzel bir meth ve övgüye sevgi ve saygıya kavuşmuşlardır.

122. Muhakkak ki, ikisi de bizim mümin kullarımızdandır.

122. (Muhakkak ki, ikisi de) Hem Musa hem de Harun Aleyhisselâm (bizim mümin kullarımızdandır.) binaenaleyh öyle mükâfatlara erişmişlerdir, Allah’ın lütfuna kavuşmuşlardır. Bu âyeti kerime ile işaret buyurulmuş oluyor ki: Güzel bir îman, en gerekli ve mukaddes bir vazifedir. O imân sebebiyle tecelli eden fazilet, nimet ve selâmet her türlü faziletlerin, nimetlerin, selâmetlerin üstündedir. Cenab-ı Hak, cümlemizi öyle bir îmandan mahrum bırakmasın. Amin.

123. Ve şüphe yok ki, İlyâs da gönderilmiş Peygamberlerdendir.

123. Bu mübârek âyetler de İlyas Aleyhisselâm’ın kıssasını bildiriyor. O muhterem Peygamberin kavmini Allah’ın birliği inancına dâvet ettiğini, O’nu yalanlayanların da azaba uğradıklarını beyan buyuruyor. Hz. İlyas’ın seçkin bir mümin olup selâma, güzelce anılmaya mazhar olduğunu ve mükâfata kavuştuğunu şöylece bildirmektedir. (Ve şüpheyok ki, İlyas da) Beni İsrail’i tevhid dinine davet için (gönderilmiş) Peygamber (lerdendir.)

124. O vakit, kavmine demişti ki: siz korkmaz mısınız?

124. (O vakit) O muhterem Peygamberin kavmine gönderildiği zaman, (kavmine) İsrailoğullarına (demişti ki: Siz korkmaz mısınız?.) Yüce Yaratıcının azabından endişe etmez misiniz ki, O’nun emirlerine uymuyorsunuz, yasakladığı şeyleri terk eylemiyorsunuz.

125. Ba’l e mi tapınırsınız? Ve yaratıcıların en güzeline ibadeti terk mi edersiniz?

125. Ey Kavmim!. siz (Ba’le mi tapınırsınız?.) öyle elinizle yapmış olduğunuz “Ba’l” adındaki puta mı ibadette bulunursunuz (ve yaratıcıların en güzeline) ibadeti (terk mi eylersiniz?.) Bu ne kadar cehalet!. Ne büyük sapıklık! “Haalık lafzı, icat eden, ortaya çıkaran, birşeyi yoktan var eden, yaratan manasına olduğu gibi takdir eden, tasvir eden ve terbiye eden mânâsında da kullanılmaktadır. Allah Teâlâ’dan başka yoktan yaratıcı manasına bir Yaratıcı mevcut olmadığı aklen ve naklen sabittir. Bütün insanların vesairenin varlıkları ve onların meydana getirdikleri şeyler, bütün Cenab-ı Hak’kın yaratmasıyle meydana gelmektedir. Yaratıklar, bir zerreyi bile yoktan var edemezler. Binaenaleyh bu âyeti kerimedeki “haalik” tâbirinden maksat en iyisini Allah bilir, takdir ve tasvir eden, demektir. Buyurulmuş oluyor ki: Siz bazı şeyleri takdir eden, tasvireden kimselere mi tapıyorsunuz?. Herhangi birşeyi en güzel takdir eden, tasvir buyuran bir Yüce Mabûd’a ibadeti terk ederek. Bu ne kadar cahilce bir hareket!. Diğer bir yoruma göre de buyurulmuş oluyorki: Ey müşrikler!. Siz bazı şeylere Yaratıcılık isnat ediyorsunuz. O şeyler sizin -iddianızcahâşâ bir Yaratıcısı bulunuyor. Fakat bir kere düşünunüz, o şeyleri de bütün kâinatı da en güzel surette yaratan Allah Teâlâ var iken O’na ibadeti bırakıp da idianızca Yaratıcı sandığınız âciz, mahlûkata ibadet etmeniz, onlardan bir faide beklemeniz nasıl uygun olabilir?. Siz bu cehaletinizin hiç farkında değil misiniz?.

126. Sizin de Rabbiniz ve evvelki atalarınızın da Rabbi olan Allah’a ibadeti mi terk eylersiniz?

126. Evet. Hz. İdris, kavmine şöyle de ihtarda bulundu. (Sizin de Rab’biniz ve evvelki atalarınızın da Rabbi) Yaratıcısı, terbiyecisi, nimet vereni (olan Allah’a) ibadeti mi terkeylersiniz. Halbuki, O âlemlerin Rabbinden başka ibadete lâyık başka bir zat yoktur. İbadete lâyık olan ancak Allah Teâlâ Hazretleridir.

127. O vakit onu yalanladılar. Artık onlar da elbette ki, azaba götürülmüş kimselerdir.

127. İlyas Aleyhisselâm, onları böyle uyanmaya dâvet edip haklarında hayrı tavsiye ederken o müşrik kavmi (O vakit O’nu) Hz. İlyas’ı (yalanladılar) o mübârek zatın Allah’ın birliğinin lüzumuna, şirkin azabı gerektirici olduğuna dair olan beyanatını kabul etmediler (artık onlar da) o müşrik kavim de, bu yalanlamalarından dolayı (elbette ki,) azaba (götürülmüş kimselerdir) onlar nihayet cehenneme sevkedileceklerdir… O kötü sözlerin, işlerinin cezasına kavuşmuş olacaklardır.

128. Allah’ın ihlaslı kulları müstesnâ.

128. Fakat o mübârek Peygamberi tasdik eden (Allah’ın ihlaslı) tevhid dinî ile vasıflanmış olan (kulları müstesnâ) onlar elbette azaba değil, mükâfatlara kavuşacaklardır. Bu yüce beyan işaret ediyor ki, bu kavmin arasında imânaerişenler de bulunuyormuş.

129. Ve ona karşı sonrakiler arasında güzel bir nam bıraktık.

129. Allah Teâlâ da Hz. İlyas’ın bu hak yolundaki çalışmasının bir başka mükâfatını beyan için buyuruyor ki: (Ve O’na karşı) O yüce peygamberin o yüce mesaisine bir mükâfat olmak üzere (sonrakiler arasında) kendisine güzel bir nam, güzel bir övgu (bıraktık.) kıyamete kadar dünyaya gelen müminler o mübârek zatı yücelterek, hakkında övgü dolu sözler söyleyeceklerdir.

130. İlyâsın üzerine selâm olsun.

130. Cenab-ı Hak lütfen şöyle de buyuruyor: (İlyâs’ın üzerine) bizden (selâm olsun.) İlyas Aleyhisselâm’ın bir adı da “İlyasîn”dir. Yahut bundan maksat, Hz. İlyas ile O’na imân eden zatlardır, onunla beraber bir ilişkiden dolayı bir arada zikredilmişlerdir.

131. Muhakkak ki, biz iyileri işte böyle mükâfata kavuştururuz.

131. Hak Teâlâ Hazretleri, o ilâhî lütuflarının sebebine işaret için de buyuruyor ki: (Muhakkak ki, biz iyileri) îman ile vasıflanmış ilâhi hükümlere hakkıyla riayet eden kulları (mükâfata ulaştırırız) İlyâs Aleyhisselâm ile O’na tâbi olanlar da öyle iyi kimseler oldukları için ilâhi mükâfatlara aday bulunmuşlardı.

132. Şüphe yok ki, O, bizim mümin kullarımızdandır.

132. (Şüphe yok ki, O) İlyas Aleyhisselâm (bizim mümin kullarımızdandır) öyle bir kulluk şerefine sahip olan bir Peygamber, elbette ki, ihlaslılardan olup öyle yüce mükâfatlara lâyık bulunmuştur. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

§ İlyâs Aleyhisselâm; Harun Aleyhisselâm’ın torunlarındandır. Kendisine “İlyasin” de denilmektedir. “Cebelisinâ”, “cebeli’sinin” tâbirleri gibi. Maamafih İlyasin tabiri; Aliyâsîn diye de kıraat olunmaktadır. Bazı zâtlara vebu cümleden olarak İmam-ı Ahmet Bin Hanbel’e göre, Hz. İlyas ile Hz. İdris bir zattan ibarettir. İlyas Aleyhisselâm, Şam havalisinde bulunan bir belde ahalisine Peygamber gönderilmişti. O ahali “Ba’l” adındaki putundan yapılmış bir büyük puta tapıyorlardı. O putun bulunduğu beldeye “Ba’lebek” adı verilmiştir. O ahali, Hz. İlyas’ın tebliğlerini kabul etmemişler, bilâkis onu beldelerinden çıkarmışlar. Bunu müteakip beldeleri feyz ve bereketten mahrum kalmış, yağmurlar yağmaz olmuş, açlıktan pek fena bir hale gelmişler. Nihayet arayıp İlyas Aleyhisselâm’ı bulmuşlar, O’nun nasihatını kabul ederek sıkıntısından kurtulmuşlar. Fakat bilahara o kavim, yine küfre, günaha, isyana müptela olmuş, Hz. İlyas da Allah’ın izni ile onların aralarından ayrılmış, başka bir tarafa çıkıp gitmiştir. O mübârek Peygamberin yerine “Hz. İlyesa” geçti ve peygamberliğe erişerek o kavmi ıslaha çalıştı. Fakat o kavim bilahara yine doğru yoldan çıkmış, Allah’ın kitabını terketmiş, birbirleriyle mülk ve memleket çekişmelerinde bulunup durmuşlardı. Nihayet üzerlerine Asuriyye devleti musallat olmuştur. İşte o asırda Yûnus Aleyhisselâm da Asuriye devletinin başkenti olan Ninova şehri ahalisine Peygamber gönderilmişti.

133. Ve muhakkak ki, Lût da elbette gönderilmiş Peygamberlerdendir.

133. Bu mübârek âyetler de Lût Aleyhisselâm’ın kıssasına işâret ediyor. O’nun ve kendisine muhalefet eden bir eşinden başka aile fertlerinin kurtuluşa erdirilmiş olduklarını, O’na muhalefet edenlerin ise helâke uğramış bulunduklarını bildiriyor. Öyle helâke uğramış kavimlerin daima görülmekte olan tarihi yurtlarından ibret alınması lüzumunu şöylece ihtar buyurmaktadır. (ve mubakkak ki, Lut) Aleyhisselâm (da) Şam tarafında “Sedum” adındaki belde ahalisine (elbette gönderilmiş) Babil tarafından, Şamyakasına geçmiş Peygamber (lerdendir) o belde ahalisi ise birnice çirkin, başka milletlerin yapmadıkları çirkin şeyleri işleyip duruyorlardı.

134. O vakit O’nu ve ailesini kurtardık.

134. Cenab-ı Hak, Resûl-i Ekrem’ine emrediyor ki: Habibim!. Hatırlat o vakti ki, (O vakit O’nu) Lût Aleyhisselâm’ı (ve ailesini) bütün aile fertlerini (kurtuluşa erdirdik) onları o kavmin üzerine yönelmiş olan felâketlerden kurtardık.

135. Azap içinde kalanlar arasındaki bir kocakarı müstesnâ..

135. Ancak (Azap içinde kalanlar arasındaki bir kocakarı) O Yüce Peygamberin emirlerine muhalefet eden yaşlı başlı eşi (müstesnâ) O da kavim ile beraber helâke uğramış idi.

136. Sonra diğerlerini de helâk ediverdik.

136. Evet.. (Sonra diğerlerini) Hz. Lût ile O’na itaat eden aile fertlerinden başkalarını, kendi isyânları, çirkin hareketleri sebebiyle (helâk ediverdik) başlarına taşlar yağdırıldı, zelzeleler ile yurtlarının altı üstüne getirilmiş oldu, hepsi de lâyık oldukları cezaya kavuşmuş oldular. Onların harap yurtları birer ibret manzarası teşkil etmekte bulunuyor.

137. Ve şüphe yok ki, siz elbette onların üzerlerine sabahleyin uğrarsınız.

137. (Ve şüphe yok ki, siz) Ey Mekke-i Mükerremede bulunan Son Peygamber’e karşı muhalefete cür’et eden kimseler!. (elbette) Şam tarafına vakit vakit seyahat ettikçe (onların üzerlerine sabahleyin uğrarsınız) onların nasıl helâk olup gitmiş olduklarını anlarsınız.

138. Ve geceleyin de. Siz akıllıca düşünmeyecek misiniz?

138. (Ve geceleyin de) O taraflara uğrarsınız, onların o harap yurtlarını görürsünüz. Artık (siz akıllıca düşünmeyecek misiniz?.) okavimlerin dinsizlikleri, ahlâksız şeyleri işlemiş olmaları yüzünden nasıl felâketlere uğramış olduklarını dikkate alıp uyanmayacak mısınız?. Sizin başınıza da öyle felâketlerin gelmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz?. İnsan biraz da tarihten ibret almalı değil midir?. Bu kıssa için Enbiya Sûresine de bakınız.

139. Ve şüphe yok ki, Yûnus de elbette gönderilmiş Peygamberlerdendir.

139. Bu mübârek âyetler de Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasını bildiriyor. O’nun fazlasıyla olan zikr ve tesbihi bereketiyle nasıl harikulâde bir felâketten kurtulmuş ve nasıl büyük bir cemaate Peygamber gönderilmiş ve onların imân ile vasıflanmalarını temine muvaffak olmuş olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (ve şüphe yok ki, Yûnus) Bini Mettâ (da) elbette (gönderilmiş) Peygamber (lerdendir.) Ninova ahalisini Allah’ın dinine dâvet etmekle emrolunmuştu. Onlar putlara tapıyorlardı. O mübârek Peygamberlerinin sözlerini dinlemediler, onların başlarına bir azap geleceğini ihtar etti, onların muhalefetlerinden dolayı pek üzüldü. Daha ilâhi bir müsaade almadan bulunduğu beldeyi terk ederek, bir deniz sahiline vardı.

140. Vakta ki, O, dolu bir gemiye kaçmıştı.

140. Evet.. (Vakta ki, O) Yüce Peygamber öyle bir deniz kenarına varmış, yolcular ile (dolu bir gemiye kaçmıştı.) kendi yurdundan uzaklaşmak istiyordu. Fakat gemi, hareket etmez olmuştu. Gemide efendisinden firar etmiş bir kul var denilmiş, gemi ahalisi, aralarında bir kur’a çekmek istemişlerdi.

141. Derken kur’a çekmişte, mağlûp olanlardan olmuştu.

141. (Derken) O ahali (kur’a çekmişde) kur’a, Hz. Yûnus adına isâbet edince: “firar eden kul benim” diyerek (mağlup olanlardan olmuştu.)§ İbak; Kölenin efendisinden kaçması demektir.

§ Mudhazîn; de kur’a ile mağlûp olanlar manâsınadır.

§ Meşhûn; de memlu, dolu demektir.

§ Müsâheme” kur’a çekivermektir.

142. Artık o melâmet eder nefisini kınar bir hâlde iken O’nu balık yutuverdi.

142. (Artık O) Hz. Yûnus (kendini kınar) henüz ilâhi bir emir almadan kavmini bırakıp kaçtığından dolayı nefsini kınar. (bir hâlde) Kendisini denize attı, hemen O’nu bir (balık yuttu.) fakat Cenab-ı Hak’kın bir koruması olmak üzere o balığın karnında canlı olarak bir müddet kaldı.

143. Eğer o çokca tesbih edenlerden olmasa idi.

143. (Eğer O) Hz. Yûnus (vaktiyle çokça tesbih edenlerden) Allah Teâlâ’yı fazla zikredenlerden, namaz kılıp tesbih çekenlerden öyle ibadet eden takva sahibi kullardan (olmasa idi.) bu müthiş faciadan kurtulamazdı, canlı kalarak bir daha kurtuluş sahasına varamazdı.

144. Elbette ki, O’nun karnında tekrar dirilecekleri güne kadar kalırdı.

144. (Elbette ki, O’nun karnında) O balığın içinde (tekrar dirilecekleri güne kadar kalırdı.) kıyametten evvel canlı olarak bir daha dünya yüzüne gelemezdi. İşte O’nun zühd ve takvası, fazlaca zikr ile, tesbih ile meşguliyeti kendisi için bir kurtuluş vesilesi olmuştur. Bundan, başkaları da bir ibret dersi almalıdırlar.

145. Artık O’nu kendisi hasta olduğu hâlde bir açık yere atıverdik.

145. Allah Teâlâ buyuruyor ki: (Artık O’nu) Yûnus Aleyhisselâm’ı (kendisi hasta olduğu hâlde) mübârek vücudu süzülmüş gibi bir halegelmiş kavminin halinden ve henüz bir izin almaksızın beldesini terk ettiğinden dolayı üzüntülü, ruhen ızdırablı bulunmuş olduğu halde (bir açık yere atıverdik.) O’nu balığın karnından alarak bir kurtuluş sahasına kavuşturduk. Balığın karnında ne kadar kaldığına dâir kat’i bir bilgi yoktur. Pek az kaldığı veya üç gün veya yirmi veyahut bir ay veya kırk gün kaldığını söyleyenler vardır. § Ara; Hâli, boş mekân demektir.

146. Ve O’nun üzerine kabak nev’inden bir ağaç bitirdik.

146. (Ve O’nun üzerine) Yani: Hz. Yûnus’un etrafında (kabak nevinden) veya “mevz” denilen şam üzümünden (bir ağaç bitirdik.) onun gölgesinde oturuyor, meyvesinden yiyor, başka bir gıdaya muhtaç bulunmuyordu.

147. Ve O’nu yüzbin ve daha çok kişiye öyle bir kavme Peygamber gönderdik.

147. (Ve O’nu) O mübârek Peygamberi öyle kurtuluş alanına çıkıp tam sıhhat bulduktan sonra (yüzbin veya daha çok kişiye) O kendisinin Ninova’daki büyük kavmine tekrar Peygamber olarak (gönderdik.) onları tekrar gidip irşâda çalıştı, onlar da hâllerini ıslah ederek O mübârek zât’a tâbi oldular.

148. Nihayet imân ettiler, artık onları bir müddete kadar geçindirdik fâidelendirdik.

148. Evet. O kavim (Nihayet) gafletten uyandılar, putlarını terk ettiler, Cenab-ı Hak’ka (imân ettiler) o Peygamberlerinin tebliğ ettiği Allah’ın dinini kabul eylediler. (artık onları bir müddete kadar geçindirdik.) Onları ömürlerinin nihayetine kadar fâidelendirdik, kendilerini selâmet ve refah içinde yaşattık. İmânlarının dünyevî mükâfatlarına ermiş oldular, elbette ki, onların uhrevî mükâfatları daha pek büyüktür. İşte ilâhi dine sarılmanın pek muazzam fâidesi!.

149. Şimdi onlara sor, Rabbin için kızlar veonlar için ise oğullar mı var?

149. Bu mübârek âyetler de kendilerine, küfrleri yüzünden helake uğramış olan eski kavimlerin müthiş tarihi halleri bir uyanma vesilesi olmak üzere bildirilen asr-ı saadetteki müşrikleri kınamak için bir cevap vermeğe davet ediyor. Yüce Yaratıcı ile melekler ve cinler arasında bir soy birliği münasebeti bulunduğunu hiçbir delile dayanmayarak iddia eden o müşriklerin cehâletlerini gözlen önüne seriyor. O müşriklerin iddialarından Cenab-ı Hak’kın uzak olduğunu ve o müşriklerin cehenneme sevkedileceklerini, müminlerin ise cehennemden emin bulunacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, Yüce Peygamberine emr ediyor ki: Resûlüm!. (Şimdi) Sen (onlara) o müşrik kabilelere (sor) onların cehâletlerini göstermek, kendilerini kınamak ve utandırmak için onlardan bir cevap iste (Rabbin için kızlar ve onlar,) o müşrikler (için ise oğullar mı var?.) buna cevap verebilirler mi?. Elbette ki, veremezler, hangi bir delile dayanarak cevaba cür’et edebileceklerdir. Bu gibi Allah tarafından yapılan sorulara “istifham-ı inkâri” denilirki, sorguya çekilenleri susturmak, onların cehâletlerini teşhir etmek gibi bir hikmete dayanmaktadır. “Arap kabilelerinden Cüheyne, Huzaa, Beni Melih ve Beni Selm müşrikleri “Melekler Allah’ın kızlarıdır”, derler imiş. Halbuki, onlardan birinin bir kızı dünyaya gelince utanç duyar, kavminden kaçıp gizlenirmiş. Kendilerince kız evlâdı o kadar çirkin, utanç verici görüldüğü halde Yüce Yaratıcı’ya öyle kız evladı isnâdından geri durmazlar

150. Yoksa melekleri dişiler olarak mı yarattık? Onlar da şahitler mi idiler?

150. Hak Teâlâ Hazretleri onların o cehaletlerini teşhir etmek ve kendilerini de kınamak için şöyle de buyuruyor: (Yoksa melekleri dişiler olarak mı yarattık?.)Meleklerin dişi olduklarını ve Allah’ın kızları bulunduklarını neye dayanarak iddia ediyorlar?. Yoksa o meleklerin yaradılışına (onlar da) o müşrikler de (şahitler mi idiler?.) o yaradılışı, bakıp ta müşahede mi etmişlerdi?. Neye dayanarak öyle boş bir iddiaya cür’et ediyorlar?.

151. Dikkat edin, şüphe yok ki, onlar iftiralarından dolayı elbette derler ki:

151. (Dikkat et) Haberdar bulun, o müşriklerin o kadar cahilce iddialarına dikkat et. (şüphe yok ki, onlar iftiralarından dolayı elbette derler ki:) kendi bâtıl iddialarında ısrar ederek söylenirler ki:

152. Allah doğurdu! Ve şüphe yok ki, onlar elbette yalancı kimselerdir.

152. O melekleri, (Allah doğurdu) işte onlar, böyle bir cehâlette, ahmaklıkta bulunmuş olurlar. Hiçbir delile dayanmaksızın böyle bir iddiaya cür’et gösterirler. (ve şüphe yok ki, onlar) O müşrikler (elbette yalancı kimselerdir.) bu iddiaları hiç şüphe yok ki, apaçık bir yalandan ibarettir.

153. Kızları oğullar üzerine tercih mi etmiş?

153. Ne bâtıl bir iddia!. Allah Teâlâ (Kızları oğullar üzerine tercih mi etmiş!.) ne için kızları seçmiş, tercih etmiş de, oğulları terk eylemiş?. Bütün örf ve âdet, ruhi eğilimler sağlam akıl, bunun hilafına değil midir?.

154. Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?

154. Ey müşrikler!. Ey böyle boş bir iddiaya cür’et edenler!. (Size ne oluyor?.) Neden böyle cahilce bir isnatta bulunuyorsunuz? Siz (nasıl hükmediyorsunuz?.) böyle bozuk bir hükme neden lüzum görüyorsunuz?. Her sağlam akıl, bu iddianın bâtıl olduğunu göstermeğe kâfidir.

155. Hiç düşünüvermez misiniz?

155. Artık ey müşrikler!. Siz (Hiçdüşünüvermez misiniz?.) sizin aklınız yok mu? Bu bâtıl inancınızın ne kadar akla, nakle muhalif olduğunu takdir edemiyor musunuz?.

156. Yoksa sizin için apaçık bir delil mi var?

156. (Yoksa) Ey cahiller!. (sizin için) Bu iddianızı isbat edecek (apaçık bir delil mi var?.) Allah Teâlâ’nın evlat sahibi olduğuna dair ilâhi bir vahiy, nakli bir delil mi mevcuttur. Öyle birşey var ise gösteriniz görelim.

157. Haydi, eğer siz sadıklar iseniz kitabınızı getiriveriniz.

157. (Haydi) Ey müşrikler!. (eğer siz) Bu iddianizda (doğru sözlülerden iseniz) bunu isbat edecek olan (kitabınızı getiriveriniz!.) Heyhât!. Ne mümkün!. Siz bu iddianızı isbat edecek bir belgeye asla sahip değilsinizdir.

158. Ve bir de Allah ile cinler arasında bir neseb iddiasında bulundular. And olsun ki, cinler bilmişlerdir ki, elbette onlar cehenneme götürülmüş kimselerdir.

158. Yüce Yaratıcı, o müşriklerin hitab imkânına ve cevaba kâdir olmadıklarına işaret için onların diğer bir bâtıl iddialarını da şöyle gaip sigasiyle gözler önüne seriyor: (Ve bir de O’nunla) O ezeli Yaratıcı ile (cinler arasında bir neseb) iddiasında (bulundular) ne kadar bâtıl bir iddia!. Halbuki, cinler dahi onların bu iddiasını reddederler. Cinler dahi bilirler ki: (elbette onlar) Böyle müşrikce bir iddiada bulunanlar cehenneme götürülmüş kimselerdir.) onlar ergeç cehenneme atılacaklardır. Bu cinlerden maksat, bazı zatlara göre, meleklerden ibarettir. Fakat melekler ile Cenab-ı Allah arasında böyle bir neseb iddiasında bulunmuş oldukları beyan buyurulduğu için artık tekrar bu neseb iddiasını beyan fazla olmuş olur. Fahri Râzi’nin de tercih ettiğine göre bu cinlerden maksat, melekler değildir. Belki bunlardan maksat, cintâifesinden olan şeytanlar vesâiredir. Bir kısım zındıklara göre hâşâ Allah Teâlâ ile şeytan iki kardeştir. Allah, hayırlı, kerim kardeştir, şeytan ise şerli, kovulmuş bir kardeştir. Nitekim Mecusîler de Cenab-ı Hak’ka “yezdan”, şeytana da “ehremen” diyerek aralarında bir neseb münasebeti olduğunu söylemişlerdir.

159. Allah Teâlâ, onların vasıflandırdıklarından uzaktır.

159. Allah’ın şânı ise, o gibi iddialardan uzaktır, mukaddestir. Evet. (Allah Teâlâ, onların) O müşriklerin, o cahillerin (vasıflandırdıklarından) Allah’ın kızları vardır, Allah ile cinler arasında bir soy münasebeti vardır demelerinden, o Yüce Yaratıcı’yı böyle gerçek dışı Allah’ın şânına lâyık olmayan şeyler ile vasıflandırmakta olduklarından (münezzehtir.) İnandık.

160. Allah’ın ihlâsa erdirilmiş olduğu kulları müstesnâ. Onlar böyle bir vasıflandırmada bulunmazlar

160. (Allah’ın ihlâsa nâil buyurmuş olduğu) Mümin (kulları müstesnâ) onlar, Cenab-ı Hak’kı o gibi lâyık olmayan vasıflardan tenzih ederler, o Yüce Yaratıcının ortak ve benzerden, çoluk ve çocuktan uzak olduğunu bilirler, tam bir samimiyetle Allah’ın birliğini tasdik eder ve kutsarlar.

161. Artık şüphe yok ki, siz ve ibadet ettiğiniz şeyler…

161. Bu mübârek âyetler de o müşriklerin dinsizliğe kabiliyetli ve cehennem ehlinden olmaları, Allah tarafından takdir edilmiş olanlardan başkasını sapıklığa düşüremiyeceklerini bildiriyor. Meleklerin de kulluklarını itiraf ettiklerini beyan ile o müşriklerin iddialarındaki bozukluğu teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, o müşriklerin bâtıl itikatlarını red ve onların samimi kullara bir zarar veremiyeceklerini kuvvetlendirmek için şöyle buyuruyor. (Artıkşüphe yok ki, siz) Ey müşrikler!. Ey ilâhi dine karşı cephe almış olan inkârcılar!. (siz ve) Kendilerine (ibadet ettiğiniz şeyler) kendilerinden bir fâide beklediğiniz, şeytanlar, bâtıl mâbutlar, öyle âciz mahlûklar.

162. O’na karşı kimseyi fitneye düşürücüler değilsinizdir.

162. (O’na karşı) Allah Teâlâ’nın kuvvet ve azametine aykırı olarak bir kimseyi, O’nun kullarından herhangi bir şahsi (fitneye düşürücüler değilsinizdir.) siz kendi kuvvetlerinizle insanları saptırarak onları Allah’ın birliği inancından mahrum bırakamazsınız.

163. Ancak cehenneme girecek olan müstesnâ.

163. (Ancak) Kendisi (cehenneme saldıran) kendi iradesini kötüye kullanan temiz yaratılışını zayi eyleyen, o cihetle hakkında Allah’ın azabı takdir edilmiş bulunan (kimse müstesna) öyle bir kimseyi ey dinsizler, siz sapıttırabilirsiniz, yoksa aklını güzelce kullanan hâlis kulları Allah’ın dininden mahrum bırakamazsınız, o kullar, Allah’ın korumasına erişmişlerdir.

164. Ve bizden ise bir kimse yoktur ki, illâ O’nun için bir bilinen makam vardır…

164. (ve) İşte öyle muhterem kullardan olan melekler de Cenab-ı Hak’ka kullukla iftihar etmektedirler. Ve onlar derler ki: (bizden ise bir kimse yoktur ki, illa onun için bir bilinen makam vardır.) O kendisine mahsus bir semâ’da, bir makamda bulunur, kendisine mahsus bir mertebe vardır. Onu aşamaz. Kulluk vazifemiz belirlenmiştir, ona muhalefette bulunamayız.

165. Ve şüphe yok ki, bizleriz, elbette bizleriz, o sıra sıra duranlar…

165. (Ve şüphe yok ki bizleriz, evet elbette bizleriz) Biz melekler zümresiyiz (o sıra sıra duranlar) namaz için, niyâz için saf saf olarakkullukta devam edenler.

166. Ve muhakkak ki, bizleriz, elbette bizleriz, o tesbîh ediciler..

166. (Ve muhakkak ki, bizleriz, elbette bizleriz, o tesbih ediciler) Cenab-ı Hak’kın yüce zatını lâyık olmayan şeylerden tenzih eyleyenler. Evet.. Hepimiz de O Yüce Yaratıcının kullarıyız, hepimiz de O’nun lütfuna muhtacız, O’nun ortak ve benzerden, çoluk ve çocuğa ihtiyaçtan uzak olduğunu bilip itiraf etmekteyiz. Bizler, haşâ O Yüce Yaratıcının evlâdı olmak iddiasında bulunamayız, böyle bir iddia, en büyük bir cehâlet, bir sapıklık eseridir.

167. Ve elbette ki, kâfirler, evvelce diyorlardı ki:

167. İşte melekler de böyle Allah’ın birliğini tasdik eden, kendi kulluklarını ve Cenab-ı Hak’kın korumasına muhtaç olduklarını itiraf ettikleri halde birtakım müşrikler, bunun hilâfını iddia etmekte bulunmuşlardır. (Ve elbette ki,) öyle kâfirler, Mekke’deki müşrikler, evvelce, Hz. Muhammed’in peygamberliğinden önce (diyorlardı ki:) biz bir Peygambere, bir kitaba kavuşmuş değiliz.

168. Eğer bizim yanımızda evvelkilerden bir kitap bulunmuş olsa idi.

168. (Eğer bizim yanımızda evvelkilerden) Geçmiş milletlere âit, Tevrat ve İncil gibi kitaplardan (bir kitap bulunmuş olsa idi..) bize ilâhi emirleri, nehyleri bildirecek bulunsa idi..

169. Elbette ki, biz Allah’ın ihlâsa kavuşmuş kullarından olur idik. 169. (Elbette ki, biz Allah’ın ihlâsa kavuşmuş kullarından olmuş olur idik.) Allah Tealâ’ya samimi olarak ibadet ve itaata bulunurduk, başka milletlerden daha ziyâde doğru yolu takibe muvaffak olurduk. Öyle bir kitaba kavuşmaktan mahrum oluşumuz, bizi cehâlet içinde bırakmış oldu.

170. Fakat şimdi O’nu inkâr ettiler. Artık ileride bileceklerdir.

170. Halbuki, onlara bilâhara Son Peygamber Hz. Muhammed geldi, kendilerine semavi kitapların sonuncusu ve en faziletlesi olan Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini tebliğ etti, onları irşada ve aydınlatmaya çalıştı. (Fakat şimdi) O kâfirler, sözlerinde durmadılar (O’nu) onlara tebliğ buyurulan o ilâhi kitabı o mukaddes öğütleri (inkâr ettiler) sözlerinde durmadılar, şirk ve isyan içinde yaşamaktan ayrılmadılar. (artık) Onlar (ileride bileceklerdir.) O küfrlerinin ne müthiş bir cezasına kavuşacaklardır, nankörlüklerinin, Allah’ın dinine karşı cephe almalarının kat kat cezasını göreceklerdir. Ne büyük bir ilâhi tehdit!. Artık o gibi sapık insanlar, böyle pek müthiş bir âkibeti, bir ebedî azabı düşünerek o pek zararlı, kötü kanaatlerini, hareketlerini terk etmeli

171. Andolsun ki, Peygamber gönderilmiş kullarım için bizim bir sözümüz geçmiştir.

171. Bu mübârek âyetler de, müşrikleri tehdit eden âyetleri müteakip Resûl-i Ekrem Hazretlerine tesellide bulunuyor, müslümanların Allah’ın yardımına kavuşacaklarını müjdeliyor. O Yüce Peygamberin yakında cezalandırılacak olan müşriklere bakıp da üzülmemesini emrediyor. Ve Yüce Allah’ın lâyık olmayan vasıflardan uzak bulunduğunu ve Yüce Peygamberlerin Allah’ın selâmına mazhar bulunduklarını, asıl hamd övgünün de âlemlerin Rabbine mahsus bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, Yüce Peygamberin kalbini takviye ve ilâhi va’dinin ehemmiyetine işaret için buyuruyor ki: (Andolsun ki) Muhakkaktır ki, insanlığı Allah’ın dinine davetle emrolunmuş olarak (Peygamber gönderilmiş kullarım için) onların yardıma, zafere, fetihlere kavuşacaklarına dâir (bizim bir sözümüz geçmiştir.) bir ilâhi va’dimiz vuk’u bulmuştur, oherhalde gerçekleşecektir.

172. Şüphe yok ki, onlar elbette zafere ulaşacaklar, onlardır.

172. Evet.. (Şüphe yok ki, onlar) O Peygamberler, evet.. (zafere kavuşmuş olanlar) dünyada düşmanlarına galip gelerek Allah’ın dinini yaymaya muvaffak bulunanlar (onlardır) o mübârek Peygamberlerden ibârettir.

173. Ve muhakkak ki, bizim ordumuz, elbette üstün gelecektir.

173. (Ve muhakkak ki, bizim ordumuz) müminler zümresi, İslâm mücahitleri (elbette galip olanlar) düşmanları üzerine dünyada ve ahirette üstün gelmiş bulunanlar (onlardır.) o İslâm erleridir, o müminler zümresidir. Çünki işin neticesi, zafer ve ilâhi lütuflara erişmek, onlara mahsustur. Evet.. Şüphe yok ki, Allah’ın dinî, aklen ve nâklen bütün bâtıl dinlerin, mesleklerin üstündedir, hepsine galiptir. Bâhusus Hz. Peygamber, büyük bir muvaffakiyete ulaşmış, milyonlarca insan, İslâm dinini kabul ederek İslâmiyet’i doğu ve batıda yaymaya muvaffak bulunmuşlardır. Aslında bazı mağlubiyetler yüz göstermiş ise de bu geçicidir, bir hikmete dayanmaktadır, bazı kusurların dünyevî bir cezasıdır, bir uyanmaya vesiledir. Fakat şu da muhakkaktır ki, Allah’ın dinî, ebediyyen ilâhi koruma altındadır. Ve asıl ebedî hayat sahası olan ahirette de zafere erişecek ve ilâhi lütfa kavuşacak zümre, ancak müminlerdir. İşte asıl temenni etmeye lâyık olan zafer, de böyle ebedî ve mutlu şekilde bir âkibete kavuşmaktır.

174. Artık sen, onlardan o muhaliflerden bir zamana kadar yüz çevir.

174. (Artık) Ey Son Peygamber!. (sen onlardan) O Mekke-i Mükerreme’deki muhaliflerden, İslâmiyet’e karşı düşmanlık gösterenlerden (bir zamana kadar yüz çevir.)onları hâllerine bakıp üzülme. O zamandan maksat, Allah Resûlünün cihat ile emrolunacağı zamandır veya Bedr gazvesi veya Mekke-i Mükerreme’nin fethi günüdür.

175. Ve onlara bak! Elbette ki, yakında göreceklerdir.

175. (ve onlara bak) Onların başlarına gelecek azaba nazaret, onların âkibetlerini gözet. (elbette ki, yakında göreceklerdir.) Kendileri nasıl Allah’ın kahrına ve yenilgiye uğrayacaklar, İslâmiyet ise nasıl muzaffer olup her tarafa yayılacaktır, bütün bunları birgün görmüş bulunacaklardır. Nitekim de biraz sonra görmuşlerdir, kendi yurtları müslümanların ellerine geçmiş, kendileri İslâm hâkimiyeti altında kalmaya mecbur olmuşlardır.

176. Ya bizim azabımızı mı aceleyle istiyorlar?

176. (Ve) O düşmanlar, o inkârcıları (bizim azabımızı mı aceleyle istiyorlar?.) kendilerine ihtar edilen kötü âkibetlerine imkân düşünmeyerek alaycı bir edâ ile: O “azap bize ne zaman gelecektir” diye söylenmekte bulunmuşlardı.

177. Fakat azap onların sahasına indiği vakit artık korkutulmuş olanların sabahı ne kadar fenâdır.

177. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Fakat) O azap onların (sahasına indiği) onların yurtlarını kapladığı (vakit) onlar öyle bir azaba tutuldukları zaman (artık korkutulmuş olanların) böyle bir azaba uğrayacakları vaktiyle kendilerine bildirilmiş bulunan o inkârcıların (sabahı ne kadar fenadır.) onlar, nasıl müthiş bir değişikliğe uğramış olacaklardır, nasıl felâket getiren bir güne kavuşmuş bulunacaklardır, bunu hiç düşünmüyorlar mı?. Nitekim asr-ı saadetteki bir takım müşrikler azsonra birnice felâketlere uğramışlardır. Bu cümleden olarak Bedr gazvesindeki ve Mekke-i Mükerreme’nin fethi gününde büyük maşlubiyetlere maruzkalmışlardır.

178. Ve onlardan bir zamana kadar yüz çevir.

178. (Ve) Ey Peygamberlerin efendisi! Sen teselli bul, sen (onlardan bir zamana kadar yüz çevir) onların sözlerinden, inkârlarından dolayı üzülüp durma.

179. Ve gör, onlar da yakında göreceklerdir.

179. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Sen sabr et, (ve gör) bak, (onlar da) o inkârcı düşmanlar da (yakında göreceklerdir.) başlarına gelecek olan felâketleri görüp anlayacaklardır. Onlar, dünyada mağlûbiyetlere uğrayacakları gibi asil ahirette de nasıl bir azap içinde kalacaklarını görüp bilmiş olacaklardır.

180. Rabbin, o izzet sahibi, onların isnad ettikleri vasıflardan münezzehtir.

180. Evet.. O dinsizler, Allah Teâlâ’ya o ortak koşanlar, öyle pek fena bir âkibete lâyık olmuşlardır. Zira onları, Allah’ın şânına aykırı şeyleri Cenab-ı Hak’ka isnât etmişlerdir. (Rab’bin) Seni yaratan, besleyen, olgunluğa eriştiren kerim mâbudun (o izzet sahibi) olan ve kudreti, azameti herşeyin üstünde bulunan ezeli yaratıcının (onların) o müşriklerin (vasıflandırdıklarından münezzehtir.) onlar, yüce zata evlât isnat ediyorlar, Cenab-ı Hak ile bazı mahlûkatı arasında bir nesep münasebeti bulunduğunu iddiaya cür’et gösteriyorlar. Ve daha nice yanlış inançlarda bulunuyorlar. Halbuki, o Yüce Yaratıcı, o gibi şeylerden tamamen münezzehtir, uzaktır. İnandık.

181. Ve selâm Peygamberlerin üzerinedir.

181. (Ve selâm) Dünyevi ve uhrevî selâmet ve saadet (Peygamberlerin üzerinedir.) onları, Allah’ın dinini insanlığa tebliğe çalışmış, ilâhi rahmete ulaşmış ve ilâhi korumaya mazhar bulunmuşlardır.

182. Ve hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.

182. (Ve hamd) Medh, övgü ve şükür (âlemlerin Rab’bi olan) bütün melekleri, insanları vesâir mahlûkatı yoktan var eden, besleyen olgunluğa eriştiren ve açık, gizli nimetleri âlemi kapsayan (Allah) yüce ve mukaddes olan varlık (içindir.) O’nun yüce zatına mahsustur. İşte müminler için en kutsî bir vazifedir ki, Allah Teâlâ Hazretlerini daima böyle tesbih ve hamd ile zikr ederek kalplerini imân nuru ile aydınlatmaya devam etsinler. Bu âyeti kerime’nin fâzileti pek çoktur. Okunan Kur’an’ların, ibâdetlerin, duâların sonunda çoğu defa bu âyeti celîle okunur. İmam Ali Radiallâhü Anh’dan rivâyet olunuyor ki: Her kim büyük bir ölçü ile mükâfata ermek ister ise, meclisinden ayrılırken son sözü bu âyeti kerime’yi okumaktan ibâret olsun. Allah Teâlâ, cümlemizi tesbihe tevhide, hamd-ü senâ’ya ve selâtü selâma devam eden kullarından eylesin. Amin… Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir.
Daha yeni Daha eski