Nebe Suresi Tefsiri

Nebe Suresi Tefsiri

KURAN’I KERİM TEFSİRİ

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Nebe Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması


Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre “El-Meâric” sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Kırk âyet-i kerîme’yi içermektedir. “Nebe-i Azîm” denilen büyük, mühim bir haberi, kıyamet gününe ait suali ve cevabı içermiş olduğu için kendisine “En-Nebe” ve “Amme” sûreleri adı verilmiştir.
Bu sûre de Mürselat sûresinde olduğu gibi haşr neşre Cenab-ı Hak’kın kaadir olduğunu bildiriyor. Kıyamet gününü yalanlayanları kınıyor, Cennet ve Cehennemin vasıflarını fazlasıyla beyan buyuruyor. Binaenaleyh aralarında büyük bir irtibat vardır.

Bu sûre-i celîlenin başlıca konuları şunlardır:

1. Müşriklerin kendi aralarında kıyamete ve Yüce Peygamber’e dair soruşturmalarını beyan etmek.

2. Kıyametin vukuunun mümkün olduğuna dair deliller getirme ve inkârcıları tehdîd etmek.

3. Kıyamette takva sâhiplerinin cennetlere nâil olacaklarını müjdelemek, inkârcıların da cehenneme sevk edileceklerini ihtar etmek.

4. Meydana geleceği muhakkak olan kıyamet gününde azap görecek kâfirlerin nasıl mahv ve yok olmalarını temennîde bulunacaklarını gözler önüne sermek.
1. Ne şeyden soruşturuyorlar?

1. Bu mübârek âyetler, kıyamet hakkında ve Resûl-i Ekrem ile Kur’an-ı Kerim hakkında dedikodularda bulunan bir takım kimseleri reddediyor. İlâhî kudretin görünen eserlerinden dokuz çeşit yaratılış eserini dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: Bir takım kimseler (Ne şeyden soruşturuyorlar?.) Hangi şanı büyük bir şey hakkında birbirlerinden soruşturup duruyorlar?.
2. O pek büyük haberden.

2. Evet.. Onlar (O pek büyük haberden..) haşr ve neşre ait hâdiseden soruşturuyorlar. O gelecekteki pek mühim bir değişimi inkârcı ve alaycı bir tarzda birbirinden sual ediyorlar.
3. O haber ki: Onlar onda ihtilâfa düşmüşlerdir.

3. (O haber ki:) Onların söz konusu ettikleri o hâdisedir ki: (onlar,) o bir takım kimseler (onda) o haber hakkında (ihtilâfa düşmüşlerdir.) her biri başka türlü düşünüyor, başka türlü söz söylüyor.

“Rivâyet olunuyor ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz, insanları İslâm dinine dâvet edip öldükten sonra haşr ve neşr olunacaklarını ihtar edince, Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler, bir toplantı yerinde toplanmışlar, Peygamber Efendimizin şanı hakkında ve kıyamet hususunda konuşmaya başlamışlar, alaycı bir tarzda birbirilerinden sormuşlar, O, -Hz. Muhammed Aleyhisselâm- sihirbaz mıdır, şair midir? Yoksa kendisinin kehaneti mi vardır?. Yoksa bizim tanrılarımız ona bir kötülük mü isâbet ettirdiler?. Kuran da bir sihir midir, bir şiir midir, yoksa bir kehanet midir?. Diye söylenmişler. İşte o müşriklerin bu câhilce ve inkârcı hâllerini beyan ve kendilerini reddetmek ve kınamak için bu mübârek âyetler nâzil olmuştur. Maamafih kıyamete dair soruşturmada bulunanların bir kısmı mü’minlerden de olabilir, fakat onların o konudaki konuşmaları; bir inkâr, bir alay maksadına yönelik olamaz, belki: O günün ortaya çıkmasını bir korku ve dehşet ile düşünmek, o güne hazırlanmak, o günün dehşetinden emîn olabilmek kabiliyetini elde edebilmek içindir.
4. Hayır.. Yakında bileceklerdir.

4. Cenab-ı Hak’ta, kıyamet hâdisesini bir inkâr ve alay maksadile soruşturmakta bulunanları red ve men için buyuruyor ki: (Hayır!.) Onların ihtilâfları ve kuruntuları gibi değil, onlar (yakında bileceklerdir.) kıyametin ne olduğunu görüp anlayacaklardır, inkârları yüzünden ne kadar şiddetli azaplara kavuşacaklardır.
5. Sonra hayır.. Yakında bileceklerdir.

5. Evet, Hak Teâlâ Hazretleri, o günün pek şiddetli olduğunu ihtar için tekrar buyuruyor ki: (Sonra hayır.. yakında bileceklerdir.) Hâşâ, kıyamet hakkındaki lâkırdıları doğru değildir. Yakında ölecekler, sonra da yeniden hayata erdirilerek kıyamet sahasına sevk edileceklerdir. Artık kıyametin nasıl bir hakikat olduğunu ve kendilerinin nasıl müthiş bir azaba uğradıklarını görüp bileceklerdir.
Bu ilâhî beyandaki tekrar, büyük bir tehdîdi ve söz konusu olan mes’elenin ehemmiyetine işâreti de içermektedir.
6. Yeri bir döşek yapmadık mı?

6. Evet.. Yüce Yaratıcı’nın kudretîle neler neler vücuda gelebilir. Onun muazzam kudreti, kıyamet gününü meydana getirmeğe de fazlasıyla kâfidir. Bir kere dış âleme bakıp da o Ezeli Yaratıcı’nın eşsiz eserlerini ibret gözüyle seyretmek icâbetmez mi?. İşte insanlığı uyanmaya dâvet için O Hikmet Sâhibi buyuruyor ki: Ey insanlar!. Bir kere düşünün (yeri bir döşek yapmadık mı?.) yer yüzünü insanların içinde barınabilmeleri için düzgün bir ikâmet yeri olmak üzere meydana getirmiş değil miyiz?. Siz bu mühim eseri görüyorsunuz, işte bu, ilâhî kudretin azametine şâhitlik eden birinci nevi bir yaratılış eseridir. “Mihâd” döşek, yatak, düzeltilmiş ve ıslâh edilmiş yer demektir.
7. Dağları da birer kazık yapmadık mı?

7. Yer yüzündeki (Dağları da birer kazık!.) yapmadık mı? O dağlar, yerlerin sükûnet üzere bulunmasını temin için birer kazık durumunda bulunmaktadır. Yer yüzünde yaşayanların ıztıraplara, heyecanlara düşmemelerine birer sebeptir. Ve ne kadar kaynakları, madenleri içermektedir. Binaenaleyh bu dağlar da ikinci nevi bir yaratılış eseridir. “Evtâd” Vetid kelimesinin çoğuludur, ki: Mıhlar, kazıklar ve kendilerine çadırların vesâirenin ipleri bağlanmak için yere çakılan demir demektir.
8. Ve sizleri çiftler olarak yarattık.

8. (Ve) Ey insanlar!. Şunu da düşününüz ki: (Sizleri çiftler olarak yarattık.) Sizleri erkek ve dişi zümrelerine ayırdık, bu sâyede dostlukta, birbirine yardımda bulunursunuz, nesilleriniz devam eder, aranızda sosyal bir bağ yüz göstermiş bulunur. Bu da üçüncü nevi, bir yaratılış eseridir.
“Ezvâç” kelimesi, çift, arkadaş, sığıf ve kadının kocası mânâsına olan Zevç kelimesinin çoğuludur ki: Erkeğe de dişiye de denir.
9. Uykunuzu da bir dinlenme kıldık.

9. Ey insan nev’i!. Sizin için (Uykunuzu da bir dinlenme kıldık.) geceleri rahata dalar, yorgunluklarınızı gidermeğe muvaffak olursunuz. Bu da dördüncü nevi bir yaratılış eseridir.
“Şubat” uzunca uyku, rahat ve istirahatı temin etmek için harekete nihâyet vermek mânâsınadır.
10. Geceyi de bir örtü kılmış olduk.

10. (Ve geceyi de bir örtü kılmış olduk.) Gecelerin karanlığı, bir elbise gibi vücutları örter, kapatır, gündüzlerin ışığıyla herkese karşı açıkça bulunan bir takım şeyler, geceler sâyesinde örtülmüş bulunurlar, Başkalarının öğrenmeleri arzu edilmeyen bir nice manzaralar geceler vastasîle nazarlardan korunulmuş olurlar. Maamafih elbiselerle insanların güzellikleri artar, kuvvetleri gelişir, sıcaklardan ve soğuklardan kurtulmuş bulunurlar, işte gecelerde de insanlar, uykuya dalıverirler, âzâları da istirahata dalıyor, yorucu düşüncelerden kurtuluyorlar, kendilerinde bir hafiflik yüz gösteriyor. Bu da beşinci nevi bir
yaratılış eseridir.

11. Gündüzü de bir geçim vakti yaptık.

11. Evet.. insanlara (Gündüzü de bir geçim vakti yaptık.) İnsanlar, gündüzleri de uykularından uyanırlar, yeniden hayata kavuşmuş gibi olurlar, çalışma alanına atılırlar, geçimlerini temine çalışırlar, bu da altıncı nevi bir yaratılış eseridir.
12. Ve üzerinize sağlam sağlam yedi gök binâ ettik.

12. (Ve) Ey insanlar!. Şuna da bir ibret gözüyle bakınız ki: Sizin (üzerinize sağlam sağlam yedi) kat gök (binâ ettik.) bir nice asırlardan beri aslâ bozulmamış bir kuvvet ve kudrete sâhip yedi gök tabakasını meydana getirdik, hepsi de pek sağlam, hepsi de âfetten, çözülüp ayrılmaktan korunmuş bulunuyor. Bu da yedinci nevî yaratılış eseridir.
13. Ve çok parıldayan bir kandil kıldık.

13. (Ve) Güneşi de gökte (çok parıldayan bir kandil kıldık.) o, pek büyük bir ışığı, fâideli bir sıcaklığı ihtiva etmektedir. Vakit vakit doğuyu ve batıyı aydınlanıp durmaktadır. Bu da sekizinci nevî bir yaratılış eseridir.
“Vehhâc” parlayıp duran, fazla ışık saçan şey demektir.
14. Ve o bulutlardan şarıl şarıl bir su indirdik.

14. (O) Yer yüzüne (o sıkıştıranlardan) yâni: Bulutları sıkıştırıp duran rüzgârlardan, onların vasıtalarıyla yâhut rüzgârlariyle sıkıştırılmaya mâruz kalan bulutlardan (şarıl şarıl bir su indirdik) çokça yağmur sularını meydana getirdik.
“Şeccâc” çokça akan, demektir.
15. Onunla daneler ve otlar çıkaralım diye,

15. Evet.. O yağmur sularını öyle bolca yer yüzüne indirdik (Onunla dâneler) buğday, arpa gibi gıda maddeleri (ve) çimenler, ağaçlar gibi (otlar) bitirerek istifâde alanına (çıkaralım diye).
16. Ve sarmaşık bahçeler yetiştirelim diye.

16. (Ve) Yer yüzünde insanların istifâdeleri için (sarmaşık bahçeler yetiştirelim) diye o yağmurları öyle bolca yağdırdık, işte bu yağmurlar da onların vasıtasîle meydana çıkarılan türlü türlü ürünlerde ilâhî kudretin büyüklüğüne, her şeye fazlasıyla kâfi bulunduğuna işaret ve şâhitlik eden dokuzuncu nevi, bir yaratılış eseridir. Artık dış âlemi kaplayan, dâima yaratıkların gözlerine çarpıp duran bu kadar eserleri, bu derece muazzam, fâideli eserler vücuda getirmiş ve getirmekte bulunan bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar, hayata nâil edip dilediği sahaya sevk etmeğe kaadir değil midir?. İnanıyoruz: Fazlasıyla kaadirdir.

Sana Yârabbi hamd-ü şüküredüp durmaktadır ekvan,
Seni isbat için her zerre bir bürhan-ı bahirdir.
Bütün elvah-ı hilkatten, bütün asar-ı fitretten,
Senin Ulviyyet-ü kutsiyyyeti bî şüphe zâhirdir.

“Elfâf” fazla sıklığından dolayı birbirlerine karışmış olan şeyler demektir.
17. Şüphe yok ki: O ayırt etme günü, tayin edilmiş bir vakittir.

17. Bu mübârek âyetler de inkârcıların yalan sandıkları kıyamet gününün, bir va’ad edilmiş zaman olduğunu beyan ile o inkârcıları kınıyor ve tehdîd ediyor, o günü inkâr edenlerin o günde ne müthiş azaplara uğrayacaklarını bildiriyor. İlâhî âyetler yalanlayan dinsizlerin bütün fenâlıkları Allah katında bilinip ve bir kitapta yazılı olup kendilerini ebedî bir azaptan kurtulamayacaklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Şüphe yok ki: O ayırt etme günü) O inkârcıların alay yoluyla soruşturdukları kıyamet zamanı ki: O, yaratıklar arasındaki muhtelif inançların, düşmanlıkların hâlledileceği bir gündür. İşte o gün; Cenab-ı Hak’kın takdirîle, ezeli ilmi ile (tâyin edilmiş bir vakittir.) o herhâlde meydana gelecektir. Onu inkâra mahal yoktur.
18. O gün ki: sûre üfürülür, artık bölük bölük geliverirsiniz.

18. (O gün ki) O haşr ve neşr günü ki, İsrâfil Aleyhisselâm tarafından (sûra üfürülür) ikinci üfürülme vuku bulur, (artık) Ey insanlar!. Hepiniz (bölük, bölük) takım takım cemaatler hâlinde durmaktasınız durağa, hesap mahalline (geliverirsiniz.) orada muhtelif cemaatler toplanmış olurlar. Dünyadaki amellerine göre çeşitli vaziyetlerde bulunurlar, samimi mü’minler, güzel birer sîma ile haşrolunurlar, isyân ve kötülük edenler kâfirlerden çirkin bir şekilde mahşere sevk edilmiş olacaklardır.
19. Gök de açılmış, artık kapı kapı oluvermiştir.

19. O kıyamet gününde meleklerin inmeleri için vesâir faydalardan dolayı (Gökte açılmış) kendisinde o kadar fazlaca açıklık meydana gelmiş olur ki: Sanki göğün genel görünümü (artık kapı kapı oluvermiştir.) o gök öyle bir değişime saha olmuştur.
20. Dağlar da yürütülmüşte, su gibi görülen bir hayâl olmuştur.

20. O kıyamet gününde (Dağlar da yürütülmüş) o kadar sağlamlıklarına rağmen yerlerinde sâbit bir hâlde bulunamamış (su gibi görülen bir hayâl olmuştur.) Öyle ki: Karşıdan bakılacak olsa bir su gibi görünür, yanına yaklaşılacak olsa bir şey bulunmuş olmaz, o darmadağın olarak uçmuş, bir hayâl mesabesinde kalmış gibi olur.
“Serab” çölde uzaktan su gibi görünen bir hayâldir ki: Işığın kırılmasından ileri gelir.
21. Muhakkak ki: Cehennem, bir gözetilen yerdir.

21. (Muhakkak ki:) O kıyamet gününden (Cehennem, bir gözetilen yerdir.) orada bulunan cehennem bekçileri, cehenneme sevk edilecek kimselerin gelmelerini beklemekte bulunurlar, tâ ki: Onların haklarında ilâhî azabı tatbik vazîfelerini yerine getirsinler.
“Mirsâd” gözetilen yer, gözetim mahalli, geniş yol mânâsınadır.
22. Azgınlar için bir dolaşılıp gidilecek yerdir.

22. O cehennem (azgınlar için) Cenab-ı Hak’kın hükümlerine, âyetlerine karşı inkârcı, kibirli vaziyet alıp, muhalefette, karşı olmada bulunan inkârcılar için (bir dolaşılıp gidilecek yerdir.) onların dönüp gidecekleri yer nihâyet o cehennemden başka değildir.
“Tagî” dik başlı, âsi, azgın kimse demektir.
23. Onun içinde asırlarca kalıcılardır.

23. Öyle azgın kimseler (Onun içinde) o cehennem ateşinde (devîrlerce) sonsuz asırlarca (kalıcılardır.) onların azap müddeti son bulmayacaktır. Böyle bir azap, kâfirlere mahsus bulunmaktadır.
“Ahkâb” uzun, bilinmeyen zaman müddetleri demektir, dehr, sonsuz müddet mânâsında kullanılmaktadır. Tekili “Hukbe” dir “Meâb” dönüp gidilecek yer mânâsınadır.
24. Orada bir serinlik içilecek bir su tadamazlar.

24. O cehenneme atılacak olan azgınlar (Orada) o cehennemde (bir serinlik) o ateşîn tesirini azaltacak bir şey (ve içilecek bir su) bulup (tadamazlar.) hararetlerini, yanıp yakılmalarını azaltacak bir şeye nâil olamazlar.
25. Ancak bir kaynar su ve bir irin tadarlar.

25. Onlar cehennemde (Ancak bir kaynar su ve bir irin) tadarlar, onlar, bundan başka bir su bularak onunla hararetlerini gideremezler.
“Hamîm” kaynar su, sıcak yağmur demektir. “Gassâk” da Sedîd, yâni: İrin, kan ile karışmış ince sudur ki, asıl cehennemin gövdesinden çıkar.
26. Uygun bir cezâ olarak.

26. O cehenneme atılacaklar, kendi kötü amellerine (Uygun) o günahlarına göre (bir ceza olarak..) öyle cehennem ateşine atılmış bulunacaklardır. Âhirette herkesin cezası, dünyadaki hâlleriyle uygun bir şekilde olacaktır. Küfür ise en büyük bir isyân olduğundan onun cezası da en büyük azap olan ebedî cehennem ateşidir.
“Vifâk” iki şey arasındaki uygunluk ve ceza ve rast gelmek mânâsınadır.
27. Şüphe yok ki, onlar, bir hesabı ummaz olmuşlardı.

27. Evet.. Onlar, böyle bir cezaya lâyık olmuşlardır. Zira, (Şüphe yok ki, onlar) o inkârcı kimseler (bir hesabı ummaz olmuşlardı.) dünyadaki amellerinden dolayı âhirette bir muhasebeye tâbi olacaklarına ihtimâl vermez bulunmuşlardır. Âhiret hayatını yalanlıyorlardı.
28. Ve âyetlerimizi yalan saymakla yalan sayar olmuşlardı.

28. Evet.. Onlar pek kötü kanaatlerde bulunmuşlardı. (Ve) Özellikle (âyetlerimizi) Allah’ın birliğine ve âhiret hayatına işaret ve şâhitlik eden delilleri, kanıtları (yalan saymakla yalan sayar olmuşlardı.) Kur’an-ı Kerim’in beyanlarına inanmıyorlardı. bir nice isyânları işliyor, onlardan dolayı mesul olacaklarını hiç düşünmüyorlardı.
29. Ve her ne şey var ise biz onu bir kitapta saydık kaydettik.

29. Halbuki: O inkârcıların bütün harekât ve sükûnları Allah katın bilinmektedir. (Ve her şey var ise) Bütün kevni olayları ve o meydanda o inkârcıların da bütün arzu ve düşüncelerini (bir kitapta saydık.) muhafaza ettik, levhi mahfuzda veya hafaza meleklerinin sahifelerinde kaydettik.
30. Artık tadınız, imdi size azaptan başkasını artırmayacağızdır.

30. Hak Teâlâ Hazretleri, o inkârcıların pek çirkin hâllerini beyandan sonra haklarındaki tehdidi arttırmak için de buyuruyor ki, (artık) ey kâfirler!. Dünyada iken bu hesap ve ceza gününü inkâr ve ilâhî âyetleri yalanlar olduğunuzdan dolayı şimdi bu âhiret âleminde ebedî azabı (tadınız) siz ancak o kötü inançlarınızdan, amellerinizden dolayı böyle cehennemin eksilmeyip dâima artan azapları içinde kalmış bulunacaksınızdır. İşte küfrün ebedî ve pek şiddetli neticesi, bundan ibarettir. Bu âyeti kerîme, dinsizler hakkında pek şiddetli bir tehdidi içermektedir.
31. Muhakkak ki, takva sahipleri için kurtuluşa erecek bir yer vardır.

31. Bu mübârek âyetler de takva sâhibi zâtların kavuşacakları uhrevî mükâfatları bildiriyor. O meydana gelmesi muhakkak olan âhiret âleminde bir takım yüce, ruhanî mahlûkların nasıl saf tutmuş olacaklarını haber veriyor. O gün için
tedarikli bulunmanın lüzumuna işaret ediyor. İnkârcıları tekrar tehdîd ederek onların âhirette nasıl pişmanlıklar içinde kalacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Takva sâhibi zâtların âkıbetleri pek güzeldir. Evet.. (Muhakkak ki, takva sâhipleri için) küfürden sakınan, haram şeyleri işlemeyen, Allah’ın azabından korkan zâtlara mahsus (kurtuluşa erecek bir yer vardır.) onlar, âhirette kurtuluş ve selâmete vesîle olacak bir mâkama nâil olacaklardır.
“Mefaz” zafer ve kurtuluşa erecek yer ve ova, sahra mânâsınadır.
32. Bahçeler ve üzümler vardır.

32. Evet.. O takva sâhibi zâtlar için (Bahçeler ve üzümler) vardır. Onlar, öyle kurtuluş ve safâ sahâlarına kavuşacaklardır.
“Hadâik” çeşitli ağaçları, meyveleri bulunan bostanlar demektir.
“Anab” de yaş üzüm demek olan “İnebin” çoğuludur. Üzüm bağları yerinde de kullanılmaktadır.
33. Ve nâr memeli, hep bir yaşta cariyeler vardır.

33. (Ve) O takva sâhibi kullar için cennetlerde (nâr memeli) memeleri büyüyüp gelişmiş, kabarmaya başlamış, turunç bir hâle gelmiş (hep bir yaşta) on altı yaşlarında pek genç cariyeler de vardır.
“Kevâib” memeleri kabarmaya başlamış kızlar demektir. “Etrâb” da aynı yaşta bulunan kimselerdir.
34. Ve dop dolu kâseler vardır.

34. Ve o takva sâhipleri için cennetlere (Dopdolu kâseler) de vardır ki, billûrdan yapılmış şeffaf kadehlerdir. Onlar ile teiniz, lezzetli suları içer, zevk alırlar.
“Dihâk” ağzına kadar su ile dolmuş demektir.
35. Orada bir boş lâkırdı ve bir yalanlama işitmezler.

35. O cennete giren zâtlar (Orada) o cennette (bir boş lâkırdı) söylemezler, ve dinlemezler (ve bir yalanlama işitmezler.) birbirlerini yalanlamazlar, dâima uyanık, pek güzel bir akıl ve şuura sâhip bulunurlar. İçecekleri temiz, lezzetli sular, şerbetler, dünya şarabı gibi zararlı, akılları sarsacak bir mahiyette değildir.
36. Bunlar Rabbinden bir mükâfat ve bir yeterli ihsandır.

36. Evet.. Takva sâhipleri böyle nîmetlere nâil olurlar, bütün bunlar (Rab’binden bir mükâfat ve bir yeterli ihsândır.) Allah tarafından o takva sâhibi zâtlara ihsân olarak verilen birer yeterli hediyeden ibarettir, mahiyeti her türlü düşüncenin üstündedir.
37.Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakinin Rabbi Rahman ki: İnsanlar O’na karşı konuşmaya yetkili değillerdir.

37. Evet. O âlemlerin Rabbi (Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakilerin Rabbi) dir ki: O (rahmân) ve rahîm olan bir Kerem Sâhibi Yaratıcıdır (ki: Ondan bir hitaba mâlik olamazlar.) semâlardaki ve yerlerdeki malûkattan hiç biri, O Yüce Yaratıcının müsaadesi olmadıkça o ezeli Mâbud ile konuşma ve hitab etmeye, ondan bir şey istemeye, şefaatte bulunmaya selâhiyetli bulunamazlar, Onun azamet ve yüceliğine, umumi hâkimiyetine karşı bütün mahlûkatın tam bir hürmetle teslimiyette bulunmaları icabeder.
38.O gün ki: Ruh ve melekler saf saf ayakta duracaklardır. Kendisine Rahmanın izin verdiğinden başkaları konuşamayacaklardır ve o da doğruyu söylemiş olur.

38. Evet.. (O gün ki:) O kıyamet zamanı ki: (Ruh ve melekler saf saf ayakta duracaklardır) Pek saygılı bir vaziyet alacaklardır. (Kendisine Rahmân’ın) Cenab-ı Hak’kın (izin verdiğinden başkaları konuşamayacaklardır.) Bir şey talebine, bir kimse hakkında şefaatte bulunmaya cür’et edemeyeceklerdir. (ve) Kendisine Allah tarafından izin verilen herhangi bir zât da (doğru söylemiş olur.) O doğru sözlü bir zât olduğundan dolayıdır ki: Öyle bir ilâhî izne nâil olmuştur. Cenab-ı Allah’tan bâzı mü’minler hakkında şefaatte bulunmaya izin verilmiştir. Diğer bir görüşe göre de ruh ile melekler, ancak dünyada iken doğru söylemiş olan kimse hakkında söz söyleyerek şefaatte bulunabilirler.

Bu âyet-i kerîme’deki ruhtan maksat, ya Cebrâil Aleyhisselâm’dır, veya hafaza melekleridir. Veya meleklerin en şerefli bir zümresidir. Veya melâike kabilinden olmayan başka Allah’ın askerleridir veya mü’mîn olan Âdem Oğlunun ruhlarıdır. İşte bunlar, bu kadar yüksek bir mertebeye nâil bulunmuş oldukları hâlde yine o kıyamet günü ilâhî müsaade olmadıkça hitab etmeye selâhiyetli bulunmayacaklardır.
39. İşte bu, hak olan gündür, artık kim dilerse Rabbine sığınacak bir yer edinsin.

39. (İşte bu) kıyamet zamanı (o hak olan gündür.) o sâbit, meydana geleceği muhakkak, olan ve kararlaştırılan bir muhakeme ve muhasebe gününden ibarettir. (Artık kim dilerse Rab’bine sığınacak bir yer edinsin.) Yâni: Sâlih amellerde bulunarak o sâyede Cenab-ı Hak’ka mânen yakınlaşmaya, onun sevabına, lütuf ve ihsânına erişmeye lâyık bulunsun.
40. Şüphe yok ki: Biz, sizi yakın bir azab ile korkutmuş olduk. O gün ki: Herkes iki elinin ne yapmış olduğuna bakacaktır. Kâfir de: Ah ben keşke, bir toprak olaydım, diyecektir.

40. Hak Teâlâ Hazretleri, kullarını uyanmaya dâvet için lütfen şöyle de, buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz) Kudret ve azamet sâhibi olan yüce zatını (sizi) Ey insanlar!. (yakın bir azap ile korkutmuş olduk.) Kâinatın yaradılışına göre vuku bulacağı yakın olan kıyamet azabı ile tehdîd etmiş bulunduk. Zâten her gelecek şey, yakın mesabesinde bulunmaktadır. Artık o gün için hazırlanmalıdır. (O gün ki: Herkes iki elinin) Daha dünyada iken (ne takdim etmiş olduğuna) nasıl işler ile meşgul bulunmuş olduğuna (bakacaktır.) dünyada iken hayır mı yapmış, yoksa şer mi işlemiş olduğunu dikkate alacaktır, o yaptığı şeylere göre, mükâfat veya ceza görecektir. (Kâfir de) Herhangi bir dinsiz de uğradığı şiddetli azaplardan dolayı heyecanlarını, üzüntülerini göstererek (ah ben keşke) âhirette veya daha dünyada iken (bir toprak olaydım) mükellef olmayan bir taş, bir toprak mahiyetinde bulunsa idim de şimdi bu azaplara mâruz kalmasa idim.

(diyecektir.) Böyle boş yere pişmanlık gösterecektir, Heyhât ki: Artık pişmanlığı kendisine bir fâide veremeyecektir. Binaenaleyh her akıl sâhibi insan için lâzımdır ki: Daha dünyada iken, daha fırsat elde iken hayatını tanzim etsin üzerine düşen kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışsın, yapmış olduğu kusurlardan dolayı pişmanlık duyarak tevbe ve istiğfarda bulunsun, takva, ibâdet ve itaat yolunu çalışarak muttakî kullar hakkındaki ilâhî müjdelere kendisi de aday olsun, kerîm, rahîm olan yaratıcımızdan böyle bir müjdeye kavuşma niyâzında bulunuruz, Başarı Allah’tandır.

Daha yeni Daha eski