Kıyamet Suresi Tefsiri

Kıyamet Suresi Tefsiri

KURAN’I KERİM TEFSİRİ

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Kıyamet Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması


Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, “El-Kâria” sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Kendisine “La Uksimü” sûresi de denir. Kıyametin hâllerinden yeminle bahsettiği için kendisine bu isimler verilmiştir. Kırk âyet-i Kerîmeyi içermektedir.
Bundan evvelki sûrede de kâfirlerin âhireti inkâr edip ondan korkmadıkları bildirilmiş idi. Bu sûrede ise kıyamet hakkında mükemmel deliller zikredilmiş ve kıyametin müthiş durumu bildirilmiş olduğu cihetle aralarında güzel bir irtibat bulunmaktadır. Bu mübârek sûrenin başlıca içeriği şunlardır:

1. Ölmüş, vücutları darmadağın olmuş kimseleri Yüce Yaratıcı’nın tekrar hayata kavuşturacağını kat’î bir sûrette beyan etmek.

2. Kıyamet kopacağı vakit kâinatta ne gibi değişmelerin meydana geleceğini ihtar etmek.

3. Resûl-i Ekrem’in vakit vakit vahy olunan Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini ne kadar bir itina ile anlayıp alacağını tâyin etmek.

4. Âhiret gününde insanların nasıl muhtelif vaziyetlerde bulunacaklarını tasvîr etmek.

5. Kıyameti inkâr eden bir şahsın durumunun kötülüğünü teşhîr etmek ve insanları birer damla sudan yaratmış olan Hikmet Sâhibi Yaratıcı’nın ölüleri tekrar hayata kavuşturmaya kaadir olduğunu bildirmek.

1. Yok: Kıyamet gününe yemin ederim.

1. Bu mübârek âyetler, kıyametin büyüklüğüne, kusurlarından dolayı kendini kınayan nefsin ehemmiyetine işaret için Cenab-ı Hak’kın yemîn ettiğini gösteriyor. O Hikmet Sâhibi Yaratıcı’nın en harikulâde şeyleri vücuda getirmeğe kaadir olduğunu bildiriyor. Kıyametin kopma vaktini bir alay maksadîle soran şahsa da kıyametin üç nevî alâmetini haber veriyor. Şöyle ki: (Yok) Ey inkârcılar!. Sizin kıyameti inkâr hususundaki iddianız doğru değildir, (kıyamet gününe yemîn ederim.) Haşr ve neşir, haktır ve kıyametin vuku bulacağı muhakkaktır.

2. Yok: Kendini kınayan nefise de yemin ederim.

2. (Yok) Ey kıyameti inkâr edenler!. Sizin iddianız bâtıldır… (kendini kınayan nefise de yemîn ederim.) Kıyamet, şüphe yok ki, meydana gelecektir.
“Lâ” kelimesi malûm olduğu üzere bir olumsuzluk edatıdır, bu âyetlerdeki lâ, geçmiş bir sözü, bir iddiayı olumsuz kılmak içindir ki: Ona göre izahat verilmiştir. Fakat bir görüşe göre de bu Lâ edatı, yemini olumsuz kılmak içindir. O hâlde buyrulmuş oluyor ki: Kıyamet gününe ve kendini kınayan nefise yemîn etmem, böyle yemîne hâcet yok, kıyametin vuku bulacağı, Allah’ın kudretine göre imkânsız görülemez. Onun meydana geleceğini bütün Peygamberler, bütün semâvi kitaplar haber vermiştir. Artık nasıl olur da öyle bir hakikat inkâr edilebilir.

Yemîn olumsuz kılınmadığı takdirde ise, Hikmet Sâhibi Yaratıcı, kıyamet gününün büyüklük ve ehemmiyetine işaret içindir ki: Onu tasdik etmek itikadî esaslardan bulunmaktadır. Kendini kınayan nefise yemîn buyurulması da onun yüksek mertebesine işaret içindir. Çünkü kendisini kınayan nefis, bir seçkin nefistir ki: Yaptığı bir şerden dolayı pişmanlık duyar, noksan yaptığı bir hayırdan dolayı üzülür, onu fazlaca yapmak ister, dâima neticeye yönelik bulunur. Böyle bir nefis ise övgüye lâyıktır, İşte onun bu mertebesine işaret içindir ki: Kendisine yemîn edilmiştir.

Nefisler: Mertebeleri itibarîle nefis-i Emmare, Levvame, Mutmeinne, Mülheme, Zekiyye, Raziyye, Merziyye namîle diye yedi kısma ayrılmıştır. Bunların kötü olan kısmı, nefis-i Emmaredir. Bu nefis, kötüdür, dâima dînen câiz olmayan şeyleri emreder. İşte kıyameti inkâr edenler de birer nefis-i emmare sâhipleridir.

3. İnsan, sanır mı ki: Onun kemiklerini her hâlde bir araya toplamayacağız?

3. (İnsan) Âdem oğulları, yâni onların aralarındaki herhangi bir câhil (sanır mı ki, onun) öldükten sonra (kemiklerini her hâlde bir araya toplamayacağız?.) O insan, kendisinin ölüp bütün vücudu darmadağın oldukları sonra artık yeniden toplanarak hayata kavuşturulmasını imkânsız mı görüyor?. Böyle bir insan, Allah’ın kudretini bilip düşünemiyor demektir. Bu ne kadar cehâlet!.

4. Evet.. Parmaklarının uçlarını da düzeltmeğe kadiriz.

4. Yüce Yaratıcı buyuruyor ki: (Evet..) Kıyamet vuku bulacak, bütün insanlar yeniden hayata kavuşturulacaklardır. Şüphe yok ki, o insanın (parmaklarının uçlarını da düzeltmeğe kaadirleriz.) Evet.. Hikmet Sâhibi Yaratıcı, kudret ve azametîle bütün insanlığı yeniden asıl görünümüyle iâde ederek hayata kavuşturmaya fazlasıyla kaadirdir. Şüphesiz inanıyoruz. Bu nasıl imkânsız görülebilir?

“Bir rivâyete göre bu âyet-i kerîme Ebû Cehil veya Adiyibni Ebi Rebîa hakkında nâzil olmuştur. Adiy Resûllâh’a demiş ki: Kıyamete dair bana bilgi ver, ne vakit vuku bulacaktır. Hakikati nasıldır?. Peygamber Efendimiz de bilgi vermiş, o inkârcı Adiy de demiş ki: Ben o günü görecek olsam bile yine seni tasdîk etmem.

Allah, hiç bu kadar kemikleri dağıtıldıktan, toz toprak oldukları sonra bir araya toplar mı?. İşte bu âyet-i celîle, o gibi inkârcıları red için nâzil olmuştur ve pek mühim fennen hayret verici bir yaratılış eseri dikkatleri çekmektedir. Bilmektedir ki, parmak uçları birer hârikadır, milyonlarca insanın parmak uçlarındaki pek lâtif çizgiler, işaretler başka başka bulunmaktadır. Nitekim hırsızlık gibi bâzı hâdiselerin kimler tarafından yapılmış olduğunu anlayabilmek için parmak izlerine müracaat ediliyor. Artık böyle her türlü düşüncelerin üstünde milyonlarca eserleri, hârikaları yaratmış olan bir Yüce Yaratıcı, o parmak sâhiplerini ve nice emsâlini öldürdükten, darmadağın bir hâle getirdikten sonra tekrar yüce kudretiyle eski hâline getiremez mi?. İnanıyoruz getirebilir. Kudret eserlerini seyr eden herhangi bir akl sâhibi, bunu inkâr edemez.

5. Fakat insan diler ki: İlerisinde de isyana devam etsin.

5. (Fakat insan) Umumiyeti itibarîle insan nev’i garîb bir ruh hâline sâhiptir. (diler ki: İlerisinde de) İstikbâlde de, gelecek vakitler de (isyâna devam etsin.) günah ve isyân ile vakit geçirsin. Bu hâlinden dolayı bir üzüntü duymaz. Hainliği ıslâha çalışmaz. Tevbekâr olmak istemez. Diğer bir görüşe göre de insan, günahlarını öne alır, tevbesini ise geri bırakır, ileride tevbe edeceğim, ibâdetlerde bulunacağım der, öylece günahlara devam ederken kendisine ölüm gelmiş bulunur.

6. Sorar ki: Kıyamet günü ne zamandır?

6. Öyle günah ve isyâna devam eden bir şahıs, imkânsız görme ve alay etme maksadîle (sorar ki: Kıyamet günü, ne zamandır?.) o nasıl vücuda gelecektir. Yüce Yaratıcı da o günün ortaya çıkmasının gereği olan üç alâmeti haber veriyor.

7. Artık o zaman ki: Göz kamaşmış bir halde bulunur.

7. Birinci alâmet: (Artık o zaman ki: Göz kamaşmış bir hâlde bulunur.) Gözler, o günde görecekleri şiddetli şeylerden dolayı şimşeğe tutulmuş gibi bir hâle gelir.

8. Ve ay tutulmuş olur.

8. (Ve) İkinci alâmette (ay tutulmuş olur) ışığını kaybetmiş bulunur, parlaklık ve güzelliğinden eser kalmamış bir hâle gelir.

9. Ve güneş ile ay toplatılmış bulunur.

9. (Ve) Üçüncü alâmette (güneş ile ay toplatılmış bulunur.) birbirine kavuşmuş ikisi de ışıktan mahrûm kalıp simsiyah kesilmiş bir hâlde batı tarafından doğarlar.

10. O gün insan der ki: Kaçacak yer nerede?

10. (O gün) O enteresan, garîb hâdiseler meydana geldiği vakit, kıyameti inkâr etmiş olan (insan) hayret ve dehşet içinde kalarak (der ki:) Cehennemden (kaçacak yer nerede?.) nereye kaçıp da kurtulabilirim?. Heyhât.. Ne boş temennî, kaçıp kurtulmak ne mümkün.

Kâfirler, cehenneme sevk edileceklerini anlamış olacakları için böyle bir imkânsız temennîde bulunacaklardır. Mü’mînler de kıyamet günün pek dehşetli hâdiseleri görecekleri için böyle bir söz söyleyecek olabilirler. Fakat mü’mînler, Cenab-ı Hak’kın müjdelerine nâil olacakları için böyle bir heyecanda bulunacak olsalar da bu muvakkattir, onların hepsi de nihâyet cennetlere kavuşacaklardır.

11. Hâyır.. Hiç bir sığınacak yer yoktur.

11. Bu mübârek âyetler, kıyamette kaçıp kurtulacak yer arayacaklara cevap veriyor. İnsanların kıyamet günündeki heyecan dolu vaziyetlerini ihtar ediyor. Kur’an-ı Kerim’in vahy edilmesi esnâsında onu güzelce ezberlemek ve düşünmek için Resûl-i Ekrem’in nasıl bir durumda bulunmasını ve o ilâhî kitabın beyanlarına tâbi olacağını ve yüce kitabın mânâsını, Cenab’ı Hak’kın ilham ve izah buyuracağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır) Kaçacak yer arama (hiç bir sığınacak yer yoktur.) Allah’ın emrinden kaçıp da kendisine sığınılacak bir yer bulamazsın, kendini koruyabilecek bir vasıta yoktur.
“Vezer” kelimesi; Hisar, Kal’a, Sağlam Dağ, sığınacak mahal mânâsınadır. Çoğulu “Evzâr”dır.

12. O günde durulacak makam, Rabbinin tarafından tâyin edilecektir.

12. (O günde durulacak makam) Varılacak yer (Rab’binin tarafından tâyin edilecektir.) yâni: Kıyamette gidilecek yer, Allah’ın dilediğine bırakılmıştır. Dilediği kulları Cennetlere ve dilediği kulları Cehennemlere sevk edilirler, lâyık oldukları yerlerde bulunurlar.

13. O gün insana ileri götürmüş olduğu şeyler ile geriye bırakmış olduğu şeyler haber verilecektir.

13. (O gün) O kıyamet koptuğu zaman, amellerin teraziye vurulup tâyin edildiği hesab ve ceza vakti (insana) hayır ve şer adına (ileri götürmüş olduğu şeyler ile geri bırakmış olduğu şeyler haber verilecektir.) Artık insan, hayırlı amellerine göre mükâfata erer. Şerli amellerinden dolayı da cezaya uğrar, yâhut öldüğü zaman, ikâmetgâhının Cennet mi yoksa cehennem mi olacağı kendisine bildirilir.

14. Doğrusu insan kendi şahsı aleyhine bir delildir.

14. (Doğrusu insan) hakkında başkalarının şâhitliklerine ihtiyaç yoktur. İnsan (kendi şahsı aleyhine bir delildir.) dünyadaki yaptıkları şeylere yarın âhirette bütün beden organları şâhitlik edecektir.

15. İsterse, mazeretlerini ortaya atmış bulunsun.

15. (İsterse) O insan, kendisini kurtarmak için (mâzeretlerini ortaya atmış bulunsun.) bununla kendisini sorumluluktan kurtaramaz, o boş mâzeretleri kabul edilmez. Diğer bir görüşe göre de: İsterse, bütün elbiselerinden soyulmuş, yâni: Bağırıp çağırmaya başlamış; zelilce bir vaz’iyet almış olsun, artık pişmanlık zamanı geçmiş bulunur.
“Meâzir” mâzeret lâfzının çoğul ismidir. Bir de örtü, perde mânâsındaki “mizarın” çoğuludur.

16. Onu Kur’an’ı acele alasın diye onunla dilini kımıldatma.

16. Sen de ey Yüce Peygamber!. (Onu) O sana vahy olunan Kur’an-ı (acele alasın diye) acele etme, (onunla) o henüz vahy edilmekte olan Kur’an âyetlerîle (dilini kımıldatma) daha vahy
olunması, tamam olmadan onları hemen okumaya başlama, Cibrîl-i Emîn, onları okuyunca tam bir huzur ile dinle, o vahy olunacak âyetler, senin kalbinde yerleşecek, hafızası nûrlandıracaktır, bu hususta acele etmeğe gerek yok.
Rivâyet olunuyor ki: Cibrîl-i Emîn, ilâhî vahyi teblîğ edince Resûl-i Ekrem Hazretleri, hemen okumak için mübârek lisânını harekete getirirdi, bu sûretle de, Kur’an-ı Kerimin derhal ezberlenmesine itinada bulunurdu, Cenab-ı Hak ise, o Kur’an-ı Kerimin korunacağını müjdelemek için Resûl-i Ekrem’ine böyle emr buyurmuştur.

17. Şüphe yok ki: Onu toplamak da, onu okutmak da bize aittir.

17. İşte Hak Teâlâ Hazretleri bu hususa işaret için şöyle de buyuruyor: (Şüphe yok ki: Onu) O Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini (toplamak ta) Peygamberin hafızasında toplamak ve tesbit etmek de (onu okutmak ta) senin lisânını onu okumaya uygun hâle getirmek de (bize aittir.) Yüce zatını, seni öyle bir muvaffakiyete nâil kılacaktır. Nitekim O Yüce Peygamberin ümmetinden nice bir nice zâtı da, Kur’an-ı ezberlemeye, güzelce okumaya muvaffak buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’deki bu ilâhî beyanda, bir Kur’an-ı mûcize demektir ki: Bin üçyüz seksen dört seneden beri dâima gerçekleşip durmaktadır.

18. İmdi onu biz okuyunca artık sen onun okumasına tâbi ol.

18. (İmdi onu biz okuyunca) Yâni: Kur’an-ı Kerîm’in âyetlerini Cibrîl-i Emîn vasıtasîle inzâl ederek sana teblîğ eyleyince, okumasını o vasıta ile tamamlamış olunca (artık sen onun okumasına tâbi ol.) sen de Cibrîl-i Emîn’in okuduğu şekilde oku, o ilâhî kitabın hükümleri ile amel eyle gereğine göre hareketini tanzîm buyur.

19. Sonra şüphe yok ki: Onun açıklanması da bize aittir.

19. (Sonra şüphe yok ki: Onun) O Kur’an-ı Kerim’in (açıklanması da) onun ezberlenmesinden yüksek mânâlarının, işâretlerinin, hükümlerinin izah edilmesi de, peygamberin kalbine ilham buyurulması da (bize aittir.) o kudsî kitabı, inzâl eden Yüce Mâbuda mahsustur. Artık akla gelen her şeyi, muvaffakiyeti Hak Teâlâ Hazretlerinden beklemelidir, niyâz etmelidir.

20. Yok, yok.. Siz acele olanı seversiniz.

20. Bu mübârek âyetler de bâzı kimselerin dünyaya düşkün olup kıymeti inkâr, âhireti terketmelerinin sebebini bildiriyor. O kıyamet gününde mü’mînlerin saadete erişeceklerini müjdeliyor, inkârcıların da felâketlere uğrayacaklarını ihtar ediyor. Dünyanın geçici olduğunu, nihâyet Cenab-ı Hak’kın tâyin buyuracağı yerlere insanların sevk edileceklerini ve vefat hâlinde ruhların cesetlerden nasıl ayrılacaklarını tasvîr ve beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Yok yok) Ey Âdem Oğulları… Ey kıyameti inkâr eden tâifeler!, iş sizin zannettiğiniz gibi değildir. Bu ihtirasla istediğiniz dünya, geçicidir. Âhiret hayatı ise muhakkaktır, (siz) ise (acele olanı seversiniz) bugün mevcut olan dünyaya pek düşkünsünüz, istikbâle ait olan âhireti, onun ebedî nîmetlerini düşünmez, itiraf etmezsiniz.

21. Ve âhireti bırakıverirsiniz.

21. (Ve âhireti bırakıverirsiniz) O ebedî âlemde için hiç çalışmazsınız, bilakis o âlemi inkâra bile cür’et ediyorsunuz, o âlemdeki mükâfatı ve cezayı hiç nazar-ı dikkate almıyorsunuz, bu ne gaflet ve cehâlet!.

22. O gün de bir takım yüzler parıldayacaktır.

22. (O günde) O kıyamet meydana geldiği zaman (bir takım yüzler parıldayacaktır) parlak, ışık dolu bir hâlde bulunacaktır. Bunlar samimi mü’mînlerden ibarettir. Kavuştukları nîmetlerden, tecellîlerden dolayı büyük bir güzelliğe, bir parlaklığa erişmiştirler.

23. Rab’lerine bakacaklardır.

23. O mes’ut kullar (Rab’lerine bakıcıdır) lar. O Kerem Sâhibi Mabutlarını mahiyeti ve yönü belli olmaksızın görmek şerefine nâil olacaklardır. Böyle bir tecelliye kavuşmak ise bütün mânevî zevklerin üstünde bulunacaktır.

24. Bir kısım yüzler de o gün pek ekşi bir haldedir.

24. Bilakis (Bir kısım yüzlerde o gün) o kıyamet zamanında (pek ekşi) dökük, katı, kararmış (bir hâldedir) ki: Bu da kâfirlerin pek çirkin bir tarzda bulunacak olan yüzleridir.
Bütün İslâm büyüklerini, müslümanların çoğunluğunun ittifâkları vardır ki: Mü’minler âhirette Rabbül-âlemin Hazretlerine nazar edeceklerdir. Güneşe ve ayın on dördüncü gecesinde aya baktıktan gibi, bu hususta birçok sahih hadisler vardır.

25. Sanır ki: Ona bel kemiklerini kıracak bir muamele yapılacaktır.

25. Öyle fenâ bir yüz sâhibi (sanır ki, ona) o yüz sâhibine (bel kemiklerini kıracak bir muamele yapılacaktır. Pek büyük bir musîbete, bir belâya uğratılacaktır. “Fakire” zahmet, meşakkat, bel kemiğini kıracak şey demektir. “Basire” ekşi yüzlü. Katı yürekli demektir. “Teraki”de Terkuve’nin çoğuludur ki:
Boyun halkasının kemiği mânâsınadır.

26. Hayır hayır.. Vaktâ ki, can köprücük kemiğine dayanır.

26. (Hayır, hayır) Öyle değil, dünyayı âhirete tercih edip acele etmeniz uygun olamaz. (Vakta ki,) Can (boyun halkasının kemiklerine kavuşur.) yâhut: Ruh göksün en yukarılarına ulaşır, insan nefisi ölüme yüz tutar.

27. Ve denilmiş olur ki: Tedavi edebilecek kim var!

27. (Ve) Etrafında bulunan ilgili kimseler tarafından (denilmiş olur ki: Tedavi edebilecek kim var?.) onu da ölümden kurtarabilecek mütehassıs bir doktor mevcut mudur?. Yâhut: Ölüm meleği, der ki: Bunun ruhunu rahmet melekleri mi, yoksa azap melekleri mi alıp kaldıracaktır?.
“Rak” kelimesi, Rukyede yâni: Dua ve efsunda bulunan, sözle veya fiille şifâya vesîle olan doktor demektir. Yukarıya çıkan, yükselen kimse mânâsını da ifade eder.

28. Ve onun şüphesiz bir ayrılış olduğunu sanmış bulunacaktır.

28. (Ve) O bekleme hâlinde bulunan şahıs (onun) o kendisine yönelen hâlin dünyadan (şüphesiz bir ayrılış olduğunu sanmış bulunacaktır.) artık mallarından, çoluk çocuğundan ayrılacağı hakkında kendisine bir kanaat gelmiş olacaktır.
Bu ilâhî beyan gösteriyor ki: Bir kimse ruhu bedeninde bulundukça öleceğine kat’î sûrette hükmedemez, daha bir müddet yaşayabileceğini ümit eder, ölümü hakkındaki fikri, bir zan mesabesinde bulunur. Gerçekten de nice hastalar vardır ki: Yaşamalarından ümit kesilmiş bir tarzda oldukları hâlde daha sonra yine şifâ bulmuşlardır. Nitekim mânevî hayattan mahrûm kalacakları kuvvetle zannedilen bâzı kimseler de daha sonra durumlarını düzelterek mânevî hayata nâil olmuşlardır, işte asıl en felâketli bir ölüme mahkûm olanlar da mânevî hayattan mahrûm kalanlardır.

29. Ve bacak da bacağa dolaşmış olacaktır.

29. (Ve) Ecel gelip çattığı bir vakitte ise (bacak da bacağa dolaşmış olacaktır.) bunların sâhibi, âciz ve miskinlik içinde kalacağı cihetle bunları hareket ettirmeğe güç yetiremeyecektir.
“İltifât” fazla sıkılığından dolayı birbirine dolaşmak ve çok olmak mânâsınadır.

30. O günde sevk olunmak, yalnız Rabbinedir.

30. (Artık o günde) ölüm vaktinde (sevkolunmak, yalnız Rab’binedir.) ölmüş kimsenin dünyadan alâkası kesilmiş, kendisi âhiret âlemine yönelmiştir. Onun hakkında hükm verecek olan, ancak Rabbül’âlemîn’idir. Eğer o, bir mü’mîn ise gideceği yer nihâyet Cennettir. Bilakis kâfir bir kimse ise ebedî sûrette sevk edileceği yer Cehennemden başka birşey değildir.

31. Fakat ne tasdîk etti ve ne de namaz kıldı.

31. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin dünyadaki isyânkârca ve kibirlice hâllerini tasvîr ediyor. Onların helâke lâyık olduklarını gösteriyor. İnsanların başıboş bırakılmayacaklarını ve onların öldükten sonra Allah’ın Kudretiyle yeniden hayata kavuşacaklarını açık bir delil ile isbat etmektedir.
Şöyle ki, inkârcı insan, dünyada iken pek aşırı bir hâlde yaşadı, Cenab-ı Hak’kın bir nice nîmetlerine nâil oldu. (Fakat ne tasdik etti) Kendisini yaratmış, rızkılandırmış olan Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın birliğini tasdikte bulunmadı. Ona ortak koşmaktan sıkılmadı (ve ne de namaz kıldı) üzerine düşen öyle büyük bir kulluk vazîfesini de yerine getirmiş olmadı.

32. Velâkin yalanladı ve yüz çevirdi.

32. (Velâkin yalanladı) Resûl-i Ekrem’in beyanlarını, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini inkâr eyledi (ve yüz çevirdi.) İbâdet ve itaatten kaçındı, kulluk vazifelerini yerine getirmedi.

33. Sonra da âilesinin yanına böbürlene böbürlene gitti.

33. (Sonra da) Bu kadar isyânca hareketile beraber (ailesinin yanına böbürlene böbürlene gitti.) Yaptığı kâfirce hareketlerini bir hüner imiş gibi sanarak onlar ile iftiharda bulundu. Nitekim bir nice inkârcı, kulluk vazîfelerinden nefret eden kimseler vardır ki: Kendilerinin bir nice câhilce asice hâllerini birer marifet, birer medeniyet eseri gibi görür, o hâllerîle gururlanırlar. Başkalarına karşı çalım satarak kendilerini aydın ve yüksek kesimden sanırlar, bu biçareler ne kadar karanlıklar içinde kalmış olduklarının farkına varamazlar.
“Tematti” iftihar ederek sallanmak, sallana sallana yürümek demektir.

34. Vay sana! Vay sana!

34. Artık ey gâfil insan! (Vay sana, vay sana) Yazıklar olsun sana… Allah seni helâk etsin, senin için lâyık olan Cehennem ötesidir.

35. Sonra yine vay sana! Vay sana.

35. Evet.. (Sonra yine vay sana!. Vay sana.) Sen ancak helâke lâyıksın Allâh-ü Teâlâ seni yakın bir helâke uğratsın, diğer bir görüşe göre de: Senin hakkında ateş daha yakın, daha uygundur.
“Evlâ” daha münâsip, daha yakın demektir.

36. İnsan sanır mı ki: Başı boş bırakılacaktır.?

36. Nedir bu cehâlet!. Öyle inkârcı bir (insan
sanır mı ki:) dünyada (başıboş bırakılacaktır.) hiç bir şey ile mükellef bulunmayacaktır. Yâhut kabrinde terk edilecek, bir daha hayata kavuşturulmayacaktır. O gâfil insan, hiç yaratılışın başlangıcını, hayatın gâyesini düşünmez mi?. Allah’ın kudreti ile öldükten sonra sonra tekrar hayata kavuşacağını hiç aklına getirmez mi?.

37. O dökülen meniden bir damla su değil mi idi?

37. (O) insan, vaktîle babasının sulbünden ana rahmine (dökülen meniden bir damla su değil mi idi?.) Öyle pek cüz’î, pek ehemmiyetsiz görülen asli bir maddeden ibaret bulunmuyor mu idi?. Elbette ki o, vaktîle öyle bir damla su durumunda idi.

38. Sonra bir kan pıhtısı oldu, artık Allah onu yarattı, sonra da azasını düzeltti.

38. (Sonra) da o bir damla hâlinde bulunan şahıs, Allah’ın kudreti ile (bir kan pıhtısı oldu) başka bir mahiyet aldı. (Artık) Allâh-ü Teâlâ, onu (yarattı) bir insan olmak üzere dünyaya gelmesini takdîr buyurdu, etten ve kemikten oluşmuş bir hâle getirdi. (Sonra da) Bütün azasını (düzeltti.) onu mükemmel bir sûrete soktu. Onu işitir, görür, konuşur bir kabiliyete muvaffak buyurdu.

39. Sonra ondan erkek ve dişi iki sınıfı var kıldı.

39. (Sonra ondan) O esasen bir damla sudan ibaret olan insan nev’inden (erkek ve dişi iki sınıfı) var (kıldı.) varlık alanına getirdi, bütün insan silsilesi, Allah’ın kudreti ile birer erkek ve dişi çocuk ve torundan ibaret olmak üzere yayılmaya başlamış bulundu. Bunlar, ne kadar büyük birer ilâhî kudret eseri!.

40. Artık o Yüce Yaratıcı ölüleri diriltmeye kadir değil midir? elbette kadirdi, İnandık..

40. (Artık O) Yüce Yaratıcı (ölüleri diriltmeye kaadir değil midir?) Bir damla sudan bu kadar yaratılış eserlerini var etmiş bir Yüce Yaratıcı, artık insanları öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya kaadir olmaz mı?. Elbette ki, fazlasıyla bir kaadirdir. Yeniden yaratma ise ilk yaratmadan daha kolaydır. Elbette ki: İnsanlığı ilk olarak yaratan, yoktan var eden bir Hikmetli Yaratıcı, onları iadeye de, tekrar hayata
kavuşturmaya da her şekilde kaadirdir, Buna imânımız tamdır. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi güzel itikattan ayırmasın Âmin.. Hamd âlemlerin Rabbinedir…
Daha yeni Daha eski