Hud Suresi Tefsiri

Hud Suresi Tefsiri

KURAN’I KERİM TEFSİRİ

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Hud Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması


Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu sûre’i celile, yüz yirmi üç âyetten meydana gelmektedir. Gerçek görüşe göre, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Yalnız (11), (16), (114), üncü âyetlerinin Medine’i Münevvere’de nâzil olduğu rivayet olunmaktadır. Bu mübârek Hûd Sûresi, Yunus Sûresini müteakip nâzil olmuştur. Her ikisi de inanca ait esasları, Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir mucize olduğunu, âhiret hayatına, sevap ve azâba dâir beyanları ve bir kısım Peygamberlerin kıssalarını içermektedir. Evet.. Hz. Hûd’dan başka Nûh, Sâlih, İbrahim, Lût, Şuayb, Musa Aleyhisselâm’a dair de en mühim bilgileri kapsamaktadır. Bunlara ait olan Kur’ânî açıklamaları, Rasûlü Ekrem Efendimizi teselliyi ve müslümanlar içinde en tesirli öğütleri ve uyanma vesilelerini içermektedir. Bu sûre’i celile, Yunus Sûresindeki bazı mücmel açıklamaları ayrıntılı olarak beyan buyurmaktadır ve Hz. Hûd’un mübârek hayatına dâir âyetleri içermiş olduğu için “HÛD SÛRESİ” adını almıştır. Hûd Aleyhisselâm için “A’RAF SÛRESINDEKI” (65) inci âyeti kerimenin tefsirine bakınız!.

1. Elif, Lâm, Ra, bir kitabdır ki, âyetleri hikmet sâhibi ve herşeyden haberdar olan Cenab’ı Hak tarafından sağlamlaştırılmış ve sonra açıklanmıştır.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an’ı Kerim’in nasıl muazzam bir ilâhî kitap olduğunu bildirmektedir. Bütün insanlığın yalnız Allah Teâlâya ibâdet etmelerini ve Hak rızâsı için tövbe ederek ondan mağfiret dilemelerini ve osayede güzel bir hayâta kavuşmalarını emir etmektedir. Yükümlü oldukları vazîfelerden yüz çevirenlerin de korkunç akıbetlerini hatırlatmaktadır. Ve nihâyet bütün insanların, herşeye kaadir olan Cenâb-ı Hak’kın mânevî huzuruna sevk ile muhakemeye tâbi olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, lâm, ra) bu mübârek tabir ya bu sûrenin bir ismi demektir. Yahud müteşabihattan bir tabir ve Allah’ın sırlarından bir sırdır. Mânâsını Allah’ın ilmine havâle ederiz. Bakare ve Yunus Sürelerinin birinci âyetlerine de bakınız!. (Bir kitapdır ki) yani: Bu gibi harflerden meydana gelen Kur’an-ı Kerim: Bir mucize ve ilâhî bir kitapdır ki, (âyetleri hâkim ve habir tarafından) yani: Bütün emirleri, yasakları, fiilleri hikmete dayalı olan ve bütün mahlûklarının hallerini bilen Allah Teâlâ katından (sağlamlaştırılmış ve sonra açıklanmıştır.) yani: Bütün âyetleri sağlamdır, noksandan, bozukluktan uzak bir şekilde tanzim edilmiştir. Sonra bununla beraber bütün âyetleri dinî hükümlere, öğütlere, peygamberlerin hayatlarına ve diğer fâideli hususlara dâir ayrıntılı bir halde bulunmaktadır.

2. Şunun için ki, Allah Teâlâ’dan başkasına kullukta bulunmayın. Şüphe yok ki, ben sizin için onun tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.

2. Kur’an-ı Kerim’in âyetleri (Şunun için) öyle sağlam ve ayrıntılı olarak bulunmuştur (ki) Ey insanlar!. Siz o âyetleri güzelce dikkate alasınız (Allah Teâlâ’dan başkasına kullukta bulunmayasınız) yalnız o Kerem Sahibi Yaratıcınıza kullukta, bulunup başkalarına tapınmayasınız. Yahut bu âyeti kerime, bir ilâhî mahiyettedir, Peygamberimizin lisanı vâsıtasiyle bizlere şöyle tebliğ edilmektedir: Ey insanlar!. Cenâb-ı Hak’tan başkasına ibâdette bulunmayınız, (şüphe yok ki, ben sizin için) Ey insanlık topluluğu!, (onun) OKâinatın Yaratıcısı (tarafından bir uyarıcıyım) Allah Teâlâ’dan başkalarına tapanları ebedî bir azap ile korkutucuyum (ve müjdeleyicîyim) Hak Teâlâ’nın birliğini bilip birlikte, yalnız ona ibâdetde bulunanları da sevap ile, ebedî mutluluğa kavuşmakla müjdeleyiciyim.

3. Ve hem Rabbinizden mağfiret dileyiniz. Sonra ona tövbe ediniz ki, sizi belirlenmiş olan acele kadar güzel bir nimet ile yararlandırsın ve her fazîlet sâhibine lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz şüphe yok ki, sizin üzerinize büyük bir günün azâbından korkarım.

3. (Ve hem) Ey insanlar!. Siz günahlarınızdan dolayı (Rabbinizden mağfiret dileyiniz) ona sığınınız, ondan bağışlanmanızı niyazda bulunun (sonra ona tövbe ediniz) kusurlarınızdan dolayı pişmanlıkta bulunarak onları terke karar verin, ibâdet ve itaate devâma başlayınız, (ki sizi belirlenmiş olan ecele) Yani: Tâyin ve takdir edilen ömrünüzün nihayetine (kadar güzel bir nimet ile yararlandırsın) sizi güzel bir yaşayış, geniş bir rızk ile yaşatsın, sizi meşru servetlere, çoluk çocuğa kavuştursun (ve) Cenâb-ı Hak (her fazîlet sahibine) güzel amellerde bulunan kuluna dünyada veya âhirette (fazlını) mükâfâtını (versin) Evet.. Her kul, dünyadaki güzel amellerine göre âhiretde çeşitli saadet mertebelerine ulaşır ve böyle iyi ve fazilet sahibi zatlar, dünyada da çoğunlukla o güzel hareketlerinin mükâfâtını görürler. (Ve eğer) Ey insanlar!. Siz (yüz çevirirseniz) yani: Ey kendilerine Allah tarafından bir Peygamber olmak üzere gönderilmiş olduğum kimseler, siz benim tebliğ ettiğim dinî hükmlere, Kur’an’ı Kerim’in beyanlarına uymaz da bundan kaçınır iseniz (şüphe yok ki) ben (sizin üzerinize büyük bir günün) kıyâmet gününün (azâbından korkarım) yahut daha dünyada iken kıtlık ve pahalılık gibi ve diğer müthiş bir belâ gibi helâk edici bir kötülüğün üzerinize yöneleceğinden endişede bulunurum. Nitekimbir nice âsi milletler vaktiyle böyle birer müthiş akıbete yakalanmışlardır. İşte bütün insanlığa bir şefkat ve acıma eseri olmak üzere Kur’an lisânı ile öyle bir felâkete uğramamaları için nasihat verilmiş oluyor. Ne büyük bir ilâhî lûtuf!. Artık insanlar, bu öğütlerden istifadeye koşmalı değil midirler?.

4. Bütün dönüşünüz Allah Teâlâ’yadır. O ise her bir şey üzerine kadirdir.

4. Ey insanlar!. Âkıbet (bütün dönüşünüz Allah Teâlâ’yadır) hepiniz de öleceksinizdir, hepiniz de âhiretde Cenâb-ı Hak’kın yüce mahkemesine sevkedileceksinizdir. Mü’minler, iyi kullar mükâfatlara, kâfirler, asiler de lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır. (O) Yüce Yaratıcı (ise herbir şey üzerine kaadirdir) binaenaleyh sizi öldürmeğe, tekrar diriltmeğe, hepinizi de lâyık olduğunuz akıbetlere kavuşturmaya her şekilde ilâhî kudret fazlasiyle kâfidir. Artık bunu düşünmeli değil midir?. Evet.. İnsan, Allah’ın azâbını düşünerek titremelidir, kendisini o azabın pençesinden kim kurtarabilir?. Ve Ceyıâb-ı Hak’kın nîmetlerini, kulları hakkındaki teşvik ve lûtuflandırmasını da düşünerek şükür secdesine kapanmalıdır, bu nîmetlere lâyık olmaya gece ve gündüz çalışmalıdır, insanlığın mutluluğu ancak bu sâyede tecelli eder. Yazıklar olsun buna muhalif hareket ederek hayatlarını boş yere zâyi edenlere, kendilerini ebedî felâketlere uğratanlara!.

5. Haberdar olunuz ki, onlar şüphesiz ondan gizlenmek için göğüslerini bükerler, iyi bilin ki, onlar örtülerine bürünürlerken de o, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Şüphe yok ki, o bütün kalplerin özünü hakkıyla bilicidir.

5. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin hakkı dinleyip kabul etmekten ne kadar kaçındıklarını, saklandıklarını bildiriyor. Ve bütün hayat sahiplerinin rızkını vermekte olan ve bütün sırları bilen Cenab’ı Hak’kın ilm ve kudretindenise hiçbir şeyin gizli kalmıyacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey hakikî mü’minler!. (Haberdar olunuz ki onlar) O kâfirler, veya o münafıklar (şüphesiz ondan) Cenab’ı Hak’tan (gizlenmek için) kendi kâfirce hallerini Peygamberine ve onun vasıtasiyle mü’minlere ilân etmemesi için (göğüslerini bükerler) haktan ayrılırlar, dinsizliklerinde devam etmek isterler. Ey mü’minler siz (iyi bilin ki) güzelce biliniz ki, (onlar) o küfrlerini, munafıklıklarını saklamak cehâletinde bulunan kimseler (örtülerine bürünürlerken de) yataklarına sokularak kendilerini saklamağa çalıştıkları zamanda ve herhalde (o) O Kudret Sahibi Yaratıcı (onların) öyle (gizlediklerini) de (ve açığa vurduklarını) da tamamen (bilir) ondan hiçbir hareketlerini gizlemeğe güç yetiremezler. (Şüphe yok ki o) Kâinatın Yaratıcısı (bütün sinelerin) kalplerin (özünü hakkıyle bilicidir) açıkça yapılan şeyleri de, gizlice işlenilen şeyleri de tamamen bilir. Şüphesiz inanıyoruz. Artık o cahiller ne kadar yanlış bir düşünce ile hareket ettiklerinin farkında olmalı değil midirler?. Bir rivâyete göre bu âyeti kerime, “Ahnes İbni Şureyk” gibi münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Bu münâfık, tatlı sözlü bir şahısmış, Rasûlü Ekremle buluşunca sevgi ve dindarlık gösterir, halbuki, kalben inkârcı idi, kendi halini gizlemek isterdi. Bu âyeti celile ise bunların bu cahilce hallerini kınamaktadır.

6. Ve yeryüzünde hiçbir yürüyen hayat sahibi yoktur ki, illâ onun rızkı Allah Teâlâ’ya aittir. Ve onun duracağı yeri de, emânet bırakılacak yeri de bilir. Hepsi de apaçık bir kitaptadır.

6. Evet.. Cenab’ı Hak, bütün yaratıklarının hallerini bilicidir. (Ve yeryüzünde hiçbir yürüyen hayat sâhibi yoktur ki, illâ onun rızkı Allah Teâlâ’ya aitdir.) Eğer Hak Teâlâ Hazretleri bütün yaratıklarının hallerini hakkıyla bilmeseydi böyle bütün yerlerde, denizlerde, dağlarda yaşayan çeşitlicinslerdeki canlıları rızıklandırması, onların idarelerini temin buyurması nasıl mümkün olabilirdi?. Allah Teâlâ böyle her şeyi bildiği gibi (Onun) herhangi bir hayat sahibinin (duracağı yeri de) onun anasının rahmini de, gece ve gündüz ikâmet edeceği mekânı da ve (emânet bırakılacak yeri de) nerede öleceğini de ve nereye defnedileceğini de (bilir) ilâhî ilminden hiçbir şey dışarda bulunamaz. (Hepsi de) bütün hayat sahipleri de, onların rızkları, ikametgâhları ve emânet bırakılacakları yerleri de (apaçık bir kitaptadır) lâvh-ı mahfuzda tamamen tesbit edilmiş bulunmaktadır. Artık öyle bir takım inkarcılar, münâfıklar kendi fikirlerini, bâtıl düşüncelerini Cenâb-ı Hak’tan nasıl saklayabilirler? Nedir onlardaki o kadar cahilce hareket, bir kere Kâinatı Yaratanın kudret eserlerini dikkate almaları icabetmez mi?.

7. Ve o, o’dur ki o Yüce Yaratıcıdır ki gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır ve onun arşı su üzerinde idi. Hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihanı için yaratmıştır ve eğer sen desen ki: Siz öldükten sonra şüphe yok ki, yine diriltileceksinizdir. Elbette ki, kâfir olanlar diyeceklerdir ki: Bu bir apaçık büyüden başka birşey değildir.

7. Bu mübârek âyetler de Cenâb-ı Hak’kın bu âlemi ne şekilde ve ne gibi hikmetlerden dolayı yaratmış olduğunu bildiriyor ve ilâhî dinin bir takım haberlerini güzel bir terbiyeden mahrum olanların ne gibi yanlış alaycı bir kanaatle karşılayacak olduklarını haber veriyor ve böyle kimselere yönelecek ilâhî azabın kendilerinden asla bertaraf edilemiyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve o, o’dur ki) O bütün âlemlerin durumunu hakkıyla bilen O Yüce Yaratıcıdır ki (gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır) yani: Üstümüzdeki gök tabakalarını ve ikametgâhımız olan yer küresini bildiğimiz dünyevî günlerin altısına eşit bir vakti içinde meydana getirmiştir. Şöyleki: Gökler iki günde, yeryüzünü de iki günde, ve yeryüzündeki canlılar, bitkiler vesaireyi de iki günde yaratmıştır ki, tamamı altı günden ibârettir. Yani: Onları o kadar bir müddet içinde varlık sahasına getirmiştir. Gerçekte Cenâb-ı Hak, bütün kâinatı bir anda da yaratmaya inanıyoruz ki kaadirdir. Fakat birçok hikmetlerden dolayı böyle bir müddet içinde yaratmıştır. Gökler, çeşitli tabakalara ayrıldığı ve daha yüce bir mahiyette bulunduğu için çoğul sigasiyle öncelikli olarak zikredilmiştir. Yer ise çeşitli tabakaları, kıtaları içine alsa da mahiyetleri aynı gibi olup gökler kadar bir yüksekliye sahip bulunmadığından tekil sigasiyle göklerden sonra zikredilmiştir. Arş ve gökler hakkında A’raf ve Yunus Sûrelerine de bakınız!. (Ve onun) o Ezelî Yaratıcının (arşı su üzerinde idi) yani: Göklerden ve yerden evvel Hak Teâlâ suları yaratmış, suların üstünde de arş adındaki pek yüce bir makâmı meydana getirmiştir. Arşın su üzerinde olması, ona bitişik olmasını icabetmez. Nitekim “yerin üzerinde gök vardır” denilir ki, bununla göğün yere bitişik olduğu kasdedilmez, belki yerin üstünde bulunduğu söylenilmiş olur. Maamafih tefsirlerde deniliyor ki: Bundan maksat, arşın altında sudan başka bir şey olmadığını beyandır. Gerek aralarında bir açıklık bulunmuş olsun ve gerek arş tamamen suyun kütlesi üzerine bitişik bulunsun aralarında fark yoktur. Allah’ın kudretine göre her ikisi görünüşte mümkündür. Şu da bilinmektedir ki: Cenâb-ı Hak’kın yaratmış olduğu su, her hayat sâhibi şeyin aslıdır. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de: ó £§6 y õ§ ó ¤ 3 £ × ¢ õ¡ b¬àÛ ¤ a åß ¡ bäܤ Èuë = Biz her canlı şeyi sudan yarattık… (Enbiya, 21/30) buyurulmuştur.Bu yedinci âyeti kerime de şöyle bir işaret de vardır ki: Allah’ın arşı, bütün göklerden vesaireden daha büyük olduğu halde ilâhî kudret ile su üzerinde durabiliyordu. Artık bunu böyle harikulâde bir şekilde yaratmış olan Kâinatın Yaratıcısı herşeye kâdir olmaz mı? Bu dünyaları mahvedip başka âlemler meydana getirmeğe yüce kudreti fazlasiyle yetmez mi? İnanıyoruz eder. O hikmet sahibi mabudun her yarattığı eseri bir nice hikmetleri ve faydaları içermektedir. Kısacası bu gökleri ve yeri ve üzerindeki mahlûkatı yaratması da, Ey insanlar!. (Hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihan içindir) Gerçekte Cenâb-ı Hak, kullarının bütün kanaatlarını, amellerini daha meydana gelmeden evvel de bilicidir, ancak ilâhî adaletinin ortaya çıkması için ve hiç bir kimsenin bir mazeret ileri sürmesine meydan kalmaması için onları bir imtihana tâbi tutmuştur, bu suretle hangi kulun kulluk vazifelerini yerine getirip getirmediği meydana çıkacak, bu suretle hakkında ilâhî delil tamam bulunmuş olacak, vazifelerini yapanlar sevaplara ulaşacaklar, yapmayanlar da cezalara uğrayacaklardır. (Ve) Ey Rasûlü Ekrem (eğer sen) insanlara hitâben (desen ki: Siz öldükten sonra şüphe yok ki, yine diriltileceksinizdir) bütün bu kâinatı böyle yoktan var etmiş olan Yüce Yaratıcı, sizlere ölümünüzden sonra yine hayat verecektir, sizleri başka bir âleme sevkeyleyecektir, diye kendilerini haberdar eylesen (elbetteki) onların içlerinden (kâfîr olanlar) bu ilâhî kudreti takdir edemeyip (diyeceklerdir ki, bu) senin bu söylediğin söz veya bunu haber veren Kur’an (apaçık bir büyüden başka birşey değildir) bu asılsız bir haberdir, bizleri büyülemek için bir sihir muamelesi demektir. İşte kâfir, ve ilâhî kudreti düşünmeden gâfil olanlar, böyle hakikatları inkâr ederek bâtıl isnatlarda bulunurlar. O kâfirler, Yüce Peygamberin hakikatin ta kendisi olan haberlerini yalanlar dururlar. İşte bir misâldaha!.

8. Ve and olsun ki, eğer onlardan azâbı sayılı bir müddete kadar geri bırakacak olsak elbette diyeceklerdir ki: Onu men eden nedir? Haberiniz olsun ki, onlara geleceği gün kendilerinden bertaraf edilecek değildir ve kendisiyle alay ettikleri şey, onları kuşatacaktır.

8. (Ve) Resûlüm!, (and olsun ki) kutsal varlığına yemin ederim (eğer onlardan) o kâfirlerden haklarında ortaya çıkacağı haber verilen (azâbı sayılı bir müddete kadar) az bir zaman için (geri bırakacak olsak) azap, kendilerini derhal yakalamıyacak olsa (elbette) o kâfirler bir alay yoluyla (diyeceklerdir ki, onu) o azâbı bizden (men eden) geri bırakan (nedir?.) eğer öyle bir azap olsa idi elbette derhal meydana çıkardı. Ey insanlar!. (Haberiniz olsun ki) Şunu iyice biliniz ki, (onlara) o kâfirlere azap (geleceği gün) o elem verici azap (kendilerinden bertaraf edilecek değildir) onu kendilerinden hiç bir şey, hiç bir kuvvet artık kaldıramıyacaktır. Bu azap, gerek dünyevî ve gerek uhrevî olsun herhalde onların haklarında gerçekleşecektir. Nitekim bir takımı Bedir gazvesinde vesâirede helâke, felâkete uğramışlardır. Yarın cehennemde ise büsbütün ebedî bir azâba uğrayacaklardır., (Ve kendisiyle alay) acele (ettikleri şey) haklarında takdir edilen azap (onları kuşatacaktır) onlar o alaylarının ne kadar mânâsız, ne kadar edepsizce olduğunu anlayacaklardı, ebediyyen azap görüp duracaklardır.

9. Ve eğer insana tarafımızdan bir rahmet tatdırır, sonra da onu ondan çekip alırsak şüphe yok ki o elbette çok ümitsizdir, nânkördür.

9. Bu mübârek âyetler, bir kısım insanların nâil olup daha sonra mahrum kaldıkları ve ihtiyaçlarından sonra kavuştukları nimetlere karşı lâyık olmayan ruh hallerini bildirmektedir.Ancak sabr eden, salih amellerde bulunan seçkin kullarında mağfirete, büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Bir takım insanlar, Allah’ın takdirine karşı inkârcı bir vaziyet aldıkları için azâbı hak etmişlerdir. Evet.. (Ve eğer insana) öyle güzel bir dinî terbiyeden mahrum bulunan herhangi bir şahsa (tarafımızdan bir rahmet tatdırır) yani: Sıhhat gibi, servet gibi bir nîmet ihsan eder (sonra da onu) o rahmeti, nîmeti (ondan çekip alırsak şüphe yok ki o) şahıs (elbette çok ümitsizdir) sabırsızlığından dolayı Allah’ın rahmetinden ümidini kesmiştir. Ve (nânkördür) evvelce kavuştuğu nîmetleri de unutur, nîmete karşı nankörlükte bulunur. Cenâb-ı Hak’kın kendisine nîmet vermesindeki ve sonra o nîmeti ondan alıvermesindeki hikmeti düşünemez, nefsine hâkim olamaz, cahilce bir vaziyet alır durur.

10. Ve eğer ona isabet eden bir zarardan sonra bir nimet tatdırırsak elbette der ki: Benden bütün kötülükler gidiverdi. Şüphe yok ki, o bu halde pek sevinen, çok öğünendir.

10. (Ve eğer ona) O insana (isâbet eden bir zarardan) bir musibetten, bir sıkıntıdan, meselâ: Bir hastalıktan, yoksulluktan (sonra bir nîmet tatdırırsak) meselâ: Yeniden sıhhate, servete kavuşturursak (elbette der ki: Benden bütün kötülükler gidiverdi) bana isâbet eden musibetler yok oldu (şüphe yok ki o) bu halde, böyle bir nîmet ve kurtuluşa erişmesi anında (pek sevinen) insanlara karşı (çok öğünendir) böyle güzel, geniş bir vaziyete kavuşmaktan dolayı Cenab’ı Hak’ka şükr edeceği yerde gâfilce bir zevkin eseri olarak lüzumundan fazla neş’eler içinde kalır, insanlara karşı iftihar edici bir durumda bulunur, halbuki bu ulaştığı nimetlerin de elden gidebileceğini hiç düşünmez. Uyanık, düşünen bir insana yakışan hal ise bu mudur?

11. Sabr edenler ve salih amellerde bulunanlar ise müstesna. İşte onlar var ya,onlar için mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vardır.

11. Fakat (Sabr edenler) insanlık hali uğradıkları musibetlerden dolayı feryat etmeyip, inlemeyip onların birer hikmet gereği olduğuna kanaat getirerek ve Allah’ın kaderine râzı olarak teselli bulanlar (ve salih amellerde bulunanlar) kavuştukları nîmetlerin değerini bilip bunları kendilerine ihsan buyurmuş olan Hak Teâlâ’ya şükr edenler, güzel güzel ibâdetleri yerine getirmeye çalışanlar (ise müstesnâ) bunlar öyle cahilce ümitsizliğe ve gurura kapılmazlar. Bunlar uğradıkları bazı sıkıntıların birer ilâhî imtihan olduğunu takdir ederler, onları sabr ile karşılarlar. Nimetlerde karşı da teşekkür vazifesini yerine getirmeye çalışırlar. (İşte onlar var ya, onlar için) öyle akıllıca, dindarca hareket eden seçkin insanlara mahsus (mağfiret) vardır. Kendilerinden insanlık hali ortaya çıkan günahlar için büyük bir bağışlanma takdir edilmiştir (ve) onlar için (büyük bir mükâfat) da (vardır) onlar o güzel amellerinden dolayı sevaplara, uhrevî mutluluğa nâil olacaklardır. Ne büyük bir muvaffakiyet!.

12. İmdi sen ihtimâl ki, “onun üzerine bir hazine indirilmeli veya onunla beraber bir melek gelmeli değil mi İdî?” demelerinden dolayı sana vahy olunanların bazısını terk edeceksin ve onunla göğsün daralacaktır. Sen ancak bir uyarıcısın, Allah Teâlâ ise her şey üzerine vekildir.

12. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’e karşı kâfirlerin uygun olmayan şeyler istemelerini, bundan dolayı Hz. Peygamber’in üzülüp o kâfirlere bazı vahiyleri tebliğ etmek istemeyeceğim, ancak Yüce Peygamberin ise hakka tevekkül ederek peygamberlik görevini yerine getirmekle yükümlü bulunulduğunu bildirmektedir. Ve Kur’an-ı Kerim’in peygamber tarafından uydurma olduğunu iddiaya cür’etedenlere o ilâhî kitabın on sûresini olsun isterse uydurma kabilinden olmak üzere bir nazire meydana getirmelerini ve bu hususta kendilerine yardım için diledikleri kimseleri de davet etmelerini de teklif etmektedir. Onların böyle bir nazireden âciz kalıp cevap verememeleri ise Kur’an’ı Kerim’in Allah katından indirilmiş kutsal bir kitab olduğunu meydana koymuş olacağından artık Allah’ın birliğini tasdik eden herhangi bir müslüman için bunun tersini iddiaya mahal bulunmadığını işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (İmdi sen ihtimâl ki) tebliğatını güzelce karşılamayan, onlar ile alay eden bir takım inkârcıların öyle kötü hareketlerini görür, onların sözlerinden dolayı üzülürsün, (onun) o Peygamberin (üzerine bir hazine indirilmeli) değil mi idi?. Ondan hükümdarlar gibi bol bol kullanmalı değil mi idi?. (Veya onunla beraber bir melek gelmeli) onun Peygamberliğini tasdik etmeli (değil mi idi?. Demelerinden dolayı, sana vahy olunanların bazısını terkedici) yani: Bazı âyetleri onlara hemen tebliğ etmeyip geri bırakıcı olacaksın (ve onunla) o vahy olunanın bazısını onlara okuma ve tebliğden dolayı (göğsün daralır bulunacaksın) sana öyle bir düşünce ve üzüntünün gelmesi umulabilir. Fakat sen onların öyle sözlerine bakma, öyle bir üzüntüye düşme, (sen ancak bir uyancısın) senin vazîfen, onları kendilerine tebliğ ettiğin dinî hükmleri kabul etmedikleri takdirde Allah’ın azâbı ile korkutmaktır, Allah’ın kahrına uğrayacaklarını onlara hatırlatmaktan ibârettir. (Allah Teâlâ ise her şey üzerine vekildir) her şeyi yapmaya gücü yeter. Senin de onların da hallerinizi kaydetmektedir. Artık O Yüce Yaratıcıya tevekkül et, vazîfeni yerine getirme hususunda şüphede bulunma, onlara tebliğ edilecek şeyleri sonraya bırakma. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre Mekke’deki müşriklerin reislerinden bir kısmı, Rasûlü Ekreme müracaat ederek “YaMuhammed -Aleyhisselâm!.-eğer sen Peygamber isen Mekke’nin dağlarını Altun kıl” demişler. Bir kısmı da “bize melekleri getir de senin peygamberliğine şahitlikte bulunsunlar” diye söylenmişler. Rasûlü Ekrem de “Ben buna kaadir değilim” demiş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Diğer bir rivâyete göre de müşrikler demişler ki: Sana imân etmemiz için bize başka bir Kur’an getir ki, onda bizim ilâhlarımızın aleyhinde kötü bir söz bulunmasın. Rasûlü Ekrem de onların imâna gelmeleri için o bâtıl putlar aleyhindeki âyetleri onlara karşı geçici olarak okumamak düşüncesinde bulunur gibi olmuş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak Hz. Peygamber’in tebliğata devam etmesi emir olunmuştur. Şöyle de deniliyor ki: Vahy edilenlerden tebliği geçici olarak terkedilmesi düşünülen âyetlerden maksat, müşriklerin putları hakkındaki sövüp saymalarını içeren veya müşriklerin cahilliklerini, bâtıl üzere ısrarlarını beyan eden âyetlerdir.

§ Bu âyeti kerime de ve benzerlerindeki “leale ve benzeri kelimeler” belki, ihtimal ki, umulur ki mânâlarını ifâde eder, şüpheyi gerektirir. Halbuki, Allah Teâlâ Hazretleri her şeyi hakkıyla bilir, O’na göre hiç bir şey ihtimâl dairesinde bulunamaz. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’deki böyle ihtimal ve soru şekilde yapılan hitaplar, karşılıklı konuşma, belâgat ve fesahatın gereğidir veya bir talep, bir tenbih, bir yasaklama ve mazereti kaldırma vesîlesidir. Yani: Faraza böyle bir ihtimâl olsa da ona kıymet verilmemesini ifâde etmektedir.

§ Bir de bu âyeti kerime, müslümanları irşad etmektedir, bir takım cahillerin dinsizlerin alaylarına, kötü lâkırdılarına bakarak hak olan şeyleri söylemekten geri durmamalarını mü’minlere, selâhiyet sahibi zatlara tenbih buyurmaktadır.

13. Yoksa diyorlar mı ki: Onu kendisi uydurdu.De ki: Onun gibi on sûre uydurulmuş olarak getiriniz. Allah Teâlâ’dan başka gücünüz yettiği kimseleri de davet ediniz, eğer doğru kimseler oldunuz ise.

13. (Yoksa) O kâfirler (diyorlar mı ki, onu) o Kur’an-ı Hz. Muhammed (kendisi uydurdu) o, Allah tarafından değildir. Evet.. Onlar öyle diyorlar. Resûlüm!. Onlara (de ki, onun) o Kur’an’ın (benzerinden) edebî beyanı, güzellikler saçan nazmı itibâriyle (on sûre uydurma olarak) meydana (getiriniz) yani: Sizler de arap dilini biliyorsunuz, sizlerin arasında belâgat ve fesahat dairesinde söz söyleyenler vardır. Artık Kur’an’ı Kerim’in on sûresine sırf belâgati ve fesahati itibariyle bir nazire meydana getiriniz, isterse gerçek şeylere, bir takım hakikatlara, marifetlere ait değil, bir takım hayallerden; uydurma şeylerden ibâret bulunsun. Bununla beraber bu hususta size yardım etmeleri için (Allah Teâlâ’dan başka gücünüz yettiği kimseleri de) tanıyıp bildiğiniz bilginleriniz! de veya kendilerine tanrılık isnat ettiğiniz putlarınızı da, falcılarınızı da, edebiyatçılarınızı da (dâvet ediniz) gelip size yardım etsinler. (Eğer) Ey inkarcılar, siz iddianızda, Kur’an hakkında iftira etmenizde (doğru kimseler oldunuz ise) öyle bir nazire meydana getirmek için hareket ediniz bakalım. Ne mümkün!.

14. Eğer size cevap vermezlerse artık biliniz ki: O, şüphesiz Allah Teâlâ’nın ilmiyle indirilmiş ve ondan başka bir tanrı yoktur. Binaenaleyh siz Müslümanlar mısınız?

14. (İmdi) Resûlüm!. O inkarcılar (size cevap vermezlerse) kendilerine teklif ettiğiniz nazireyi getirmeğe güç yetiremezlerse (artık biliniz ki) ey müslüman topluluğu! O mucize Kur’an-ı Kerim (şüphesiz Allah Teâlâ’nın ilmiyle indirilmiştir) o apaçık kitap, başkalarının bilgisi ve kudretinin üstünde olup ancak Allah’ın ilmi ve vahyi ile sizlere indirilmiştir, (ve ondan) O Ezelî Yaratıcıdan (başka bir mâbud) da(yoktur) bütün mahlûkatın yaratıcısı, mabudu ancak o’dur. Onun âyetlerine nazire getirecek kimse bulunamıyacağı gibi, onun ilahlık ve yaratıcılığına ortak olabilecek bir kimse de asla yoktur. (Binaenaleyh) hakikat ortaya çıkmıştır, artık (siz müslümanlar mısınız?.) yani: Kur’an’ın bir ilâhî kitap olduğu tahakkuk etmiş olduğundan ey bunu idrâk edenler!. Siz samimi bir şekilde İslâmiyet’i kabul etmiş, bu hususta sâbit bulunmuş kimseler misiniz?. Böyle olmak herhalde gerekli değil midir?. Veyahut bu hitap, müşriklere yöneliktir. Yani: Ey inkarcılar!. Kur’an-ı Kerim’in binlerce hakikatleri, hikmetleri kapsadığı açıktır. Sizler ise onun yalnız lâfızları itibariyle olan belâgat ve fesahatine denk on sûresine uydurmaca bir nazire getirmekten bile âciz bulunuyorsunuz. Artık hiç bir şüpheye mahal kalmamıştır. O halde sizin de müslüman olmanız icabetmez mi?. Hatta daha sonra Kur’an-ı Kerim’in yalnız bir sûresine nazire meydana getirmeleri kendilerine teklif edilmiş, ondan da âciz kalmışlardır. Bakare sûresindeki (23) üncü ve Yunus sûresindeki (38)’inci âyeti celile bunu ifâde etmektedir.

15. Her kim dünya hayatını ve onun ziynetini dilerse onlara da dünya işlerinin karşılığını tamamen öderiz ve onlar orada bir eksikliğe uğratılmazlar.

15. Bu mübârek âyetler, bütün arzuları dünya varlığından ibaret olanların öyle fani bir varlığa kavuşturulacaklarını, âhiretde ise ateşten başka birşeye nâil olamayacaklarını bildirmektedir. Fakat Allah’ın dinini açık bir delil ile, mükemmel bir şahid ile, mukaddes bir kitab ile bilip tasdik eden herhangi bir zatın ise öyle hayatını dünyaya adayanlar gibi olmayıp müstesna bir mevkide bulunacağına işaret etmektedir. Böyle bir imândan mahrum kalanların ise yerleri şüphesiz ki cehennem olacağından bunda şüpheye mahal bulunmadığını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Herkim dünya hayatım ve onun ziynetini dilerse) yani: Herhangi bir insan ki; bütün arzusu, çalışması dünyada zevk ile, sıhhat ile, geniş bir yaşam ile, fazla çoluk ve çocuğa kavuşmakta yaşamaktan ibaret olup başka dinî, uhrevî bir gaye takib etmezse (onlara) o gibi kimselere (dünyada amellerini tamamen öderiz) meselâ: Fakirlere yardım etmiş, yollar, köprüler, çeşmeler yaptırmış olsalar bunların kendilerine uhrevî bir faidesi olamaz. Cenâb-ı Hak onlara bu amellerinin karşılığını dünyada verir. (Ve onlar orada) dünyada (bir eksikliğe uğratılmazlar) amellerinin karşılığını dünyada tamamen görürler. Onlar dünyada sıhhate, başkanlığa, geçim bolluğu vesaireye kavuşurlar. Fakat bunlar güzel bir itikada sahip olmadıkları için dünyadaki amellerinden dolayı uhrevî bir mükâfata ulaşamazlar.

16. Onlar o kimselerdir ki, onlar için âhirette ateşten başka hiçbir şey yoktur. Ve işlemiş oldukları şeyler orada boşa gitmiştir ve bütün işledikleri bâtıl olmuştur.

16. Fakat (Onlar) öyle âhirete inanmayıp yanlızca gösteriş için, dünyevî bir maksat için amellerde bulunanlar (o kimselerdir ki, onlar için âhiretde ateşten başka birşey yoktur.) Çünkü onların bütün koşup durmaları dünyaya yöneliktir, bütün amelleri, dünyayı kazanma doğrultusundadır, amelleri Allah rızasını kazanmak için değildir. Artık onlar âhiretde ebedî bir azaptan başkasını hak etmiş değillerdir. (Ve) Onların dünyada iken (işlemiş oldukları şeyler) ameller (orada) âhiretde (boşa çıkmıştır) tamamen kaybolup gitmiştir. (Ve bütün işledikleri) haddızatında (bâtıl olmuştur) zira güzel bir itikada, Allah’ın rızasına kavuşma maksadına dayalı olmayan herhangi bir amelin uhrevî bir kıymeti bir faidesi olamaz.

17. İmdi Rabbinden bir açık delil üzere olan ve onu Allah tarafından bir şahid takib eden ve kendisinden önce de Musa’nın kitabı bir rehberve rahmet olarak bulunan zât dünya hayatını ve ziynetini dileyip duran kimse gibi olur mu? O zatlar ona imân ederler. Ve çeşitli gruplardan her kini onu inkâr ederse o kimsenin de varacağı yeri cehennemdir. Artık ondan bir şüphede bulunma. Şüphe yok ki o, Rabbinden bir haktır, velâkin insanların çoğu imân etmezler.

17. (İmdi Rab’binden bir açık delîl üzere olan) İslâm dininin hak olduğuna ait açık bir delile sahip bulunan, Yüce Peygamber Efendimiz gibi bir Kur’an-ı Kerim’e nâil olan (ve onu) o delili, o kanıtı (O’nun tarafından) Allah veya Kur’an’ı Kerim tarafından (bir şahid takib eden) yani: O delilin hak olduğuna şahitlik eden o Kur’an’ın nazmındaki icaz gibi veya geleceğe ait haber verdiği bir takım şeylerin bilahara gerçekleşmesi gibi veya Cibrili Emin’in inmesi gibi bir şahit bulunan (ve onun evvelinden de) yani: Kur’an’ın inmesinden önce de (Musa’nın kitabı) olan Tevrat (bir rehber ve rahmet olarak bulunan) yani: Allah’ın dinine dair evvelce indirilmiş ve kendisine uyulmuş, inananları için kurtuluş ve saadete vesile olmuş olan öyle semavî bir kitaba inanan (zât) ne kadar müstesna bir mevkidedir. Böyle bir zat, öyle yalnız dünya hayatını ve ziynetini dileyip duran kimseler gibi olur mu?. Elbette olmaz. Böyle bir mânâ burada gizlidir. (O zatlar) öyle delile, şahide, kitaba kavuşan müslümanlar (ona imân ederler) Kur’an’ı, onu kendilerine tebliğ eden son peygamberi tasdikte bulunurlar, istikballerini temin etmiş olurlar. (Ve çeşitli gruplardan) küfr ve nifak sahiplerinden (her kim onu) o Kur’an’ı veya o Yüce Peygamberi (inkâr ederse o kimsenin de varacağı yeri) âhiretde (cehennemdir.) Evet. Hz. Muhammed’in peygamberliğini veya Kur’an’ın ilâhî bir kitab olduğunu inkâr edenler, kâfir olacaklarından dolayı âhiretde ebedî azâba uğrayacaklardır. (Artık ondan) O Kur’ân’dan veya o inkârcıların cehenneme gönderileceklerinden (şüphede bulunma) ondaşek ve şüpheye mahal yoktur. Ey imân sahipleri (şüphe yok ki o) Kur’an’ı Kerim veya cehennemin öyle onlara vadedilmiş olması (rabbinden bir haktır) o bir hakikattır, ona inkâr asla câiz değildir. (Velâkin insanların çoğu imân etmezler) Onlar akıllarını güzel kullanmadıkları, inada ve kibre kapılarak güzelce düşünmeden mahrum kaldıkları için küfre düşmüşlerdir. Onlar İslâm dinini kabulden kaçınırlar, Kur’an-ı Kerim’i tasdik etmezler, nihayet cehenneme atılacaklarına da inanmazlar. Öyle bir cehalet ve sapıklığın kurbanı olup giderler. Ne müthiş bir âkıbet!. Kısacası: Bir zat ki: Kur’an’ı Kerim gibi pek parlak bir delile sahiptir, bu delili kuvvetlendiren bir yüce şahide, bir mucizeye ulaşmıştır, inancının doğruluğunu gösteren semavî kitaplardan birinin bu husustaki açıklamalarını da bilmektedir. Artık böyle aydın bir zat ile o gibi açık delilleri, esasları inkâr eden, dünya hayatından başka birşeyi istemeyen inkârcı, kâfir bir şahıs aynı olabilir mi?. Elbette olamaz. O mü’min ve mütefekkir olan zâtın istikbali güvence altındadır, o ebedî bir saadete adaydır. Diğerinin istikbali ise pek müthiştir, daimi bir azaptan başka değildir. Artık aradaki farkı düşünmeli!.

18. Daha zalim kimdir, o kimseden ki: Bir yalanı Allah Teâlâ’ya iftira etmiş olur? Onlar Rab’lerine arzedileceklerdir ve şahidler de diyeceklerdir ki: İşte Rab’lerine karşı yalanlarda bulunanlar onlardır. Haberiniz olsun ki. Allah Teâlâ’nın lâneti zâlimler üzerinedir.

18. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’ka karşı iftirada, muhalif iddialarda bulunanların ve insanları hak yolundan men etmeye çalışanların en zalim ve yalancı olduklarının şahadetle sabit olduğunu ve lânete uğramış kimseler bulunduklarını gözler önüne senyör. Bu gibi şahısların âciz, yardımlaşmadan, görüp işitmek kuvvetinden mahrum kalacaklarını vekat kat azâba uğrayacaklarını, nefislerini zararlara sokmuş, âhirette de en büyük felâketlere uğramış olacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Daha zalim kimdir?.) Yani: Daha zalim yoktur (o kimseden ki) öyle kâfir bir şahıstan ki (bir yalanı Allah Teâlâ’ya iftira etmiş olur) yani: Allah’ın şanına lâyık olmayan bir şeyi Cenâb-ı Hak’ka isnat eder. Meselâ: Hak Teâlâ’ya ortak koşar, bir insanı Allah Teâlâ’nın oğlu veya melekleri onun kızları sanır, taptığı putların kendisine Allah yanında şefaat edecekelrini iddia eder. Veyahut Cenâb-ı Hak’kın indirmiş olduğu bir kitabı inkâr, başkalarına ait bir kitabı da Allah’ın kitabı olarak kabul eder. (Onlar) Böyle çok zulm ile, iftira ile vasıflanan şahıslar (Rab’lerine) kendilerini yaratmış, beslemiş olan Yüce Yaratıcının büyük mahkemesine (arzedileceklerdir) kıyâmet günü o çirkin hallerinin meydana çıkması için muhakemeye tâbi olacaklardır (ve şahitler de) yani: O muhakeme zamanında onların o kâfirce, iftiracı hallerine şahadet edecek olan hafaza melekleri veya Peygamberler veyahut diğer insanlar veya kendilerinin organları (diyeceklerdir ki: İşte Rablerine karşı) iftira yoluyla (yalanlarda bulunanlar onlardır) onların yaptıkları alçaklıklar böyle herkese gösterilecektir. Cenâb-ı Hak ise buyuruyor ki: (Haberiniz olsun ki. Allah Teâlâ’nın lâneti) gazabı, rahmetinden uzaklaştırması (zâlimler üzerinedir) o inkârcı, iftiracı kimseler ise insanların en zâlimleri olduklarından hemen Allah tarafından lânete uğramış bulunmaktadırlar.

19. Onlar ki. Allah Teâlâ’nın yolundan insanları alıkoymaya çalışırlar. Ve onun o yol için eğrilik isterler ve onlar evet onlar âhireti inkâr edenlerdir.

19. (Onlar ki) O lânete uğramış şahıslar ki (Allah Teâlâ’nın yolundan) onun apaçık dininden insanları (men’e çalışırlar) menetmeye güç yetirdikleri kimseleri bâtıl bir yola göndermek isterler. (Ve onun) O hak yolu (için iğrilik isterler) yani: Öyle bir selâmet ve saadet yolunu eğrilik ile vasıflandırır veya o yola gidenleri ondan geri döndürmeğe çalışırlar. Meselâ: Bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı inkâra cür’et gösterirler (ve) halbuki, (onlar -evet- onlar âhireti inkâr etmektedirler) ona inanmazlar, onun için bir hidâyet yolunun bulunduğuna inanmazlar.

20. Onlar yerde (Allah’ı) âciz bırakacak kimseler değillerdir. Ve onlar için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılar da yoktur. Onlar için azap, kat kat olacaktır. Onlar işitmeğe tahammül eder olmamışlardı ve görür kimseler de olmamışlardı.

20. (Onlar) O kâfirce durumları bildirilen inkarcılar (yerde) Cenâb-ı Hak’ki hâşâ (âciz bırakacak kimseler olmamışlardır) yani: Onlar kendilerini yeryüzünün genişliğine rağmen Cenâb-ı Hak’kın azap pençesinden kaçıp kurtarabilecek bir durumda asla bulunamazlar (ve onlar için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılardan da) bir fert (yoktur) ki, onlara yardım ediversin, onları Allah’ın azâbından kurtarsın. Onların yaptıkları putları kendilerine böyle bir yardımda bulunmaya asla kaadir değildirler. (Onlar için azap kat kat olacaktır) O inkarcılar çeşit çeşit cezalara uğrayacaklardır. (Onlar) Haktan fazla kaçındıkları, hakka fazlasiyle düşman kesildikleri için hakkı (işitmeğc tahammül eder olmamışlardı) onlar âyetleri, nasihatları dinleyerek istifâde eder bir kabiliyette değildirler (ve) onlar (görür kimseler de olmamışlardı) onlar kendi içlerindeki ve dışardaki kudret eserlerini görüp uyanacak şahıslar da değildir. Onlar kendi yaratılışlarını zâyi etmiş kimselerdir.

21. İşte onlar o kimselerdir ki, kendi nefislerine yazık etmişlerdir. Ve onlardan iftira ettikleri şeyler de kaybolup gitmiştir.

21. (İşte onlar) O hakkı görüp işitmek kabiliyetini zâyi eden inkarcılar (o kimselerdir ki, nefislerine yazık etmişlerdir) Kâinatın Yaratıcısına ibâdeti bırakıp putlara tapınmakta bulunmuşlar, bu yüzden kendilerini ebedî cezalara uğratmışlardır (ve iftira ettikleri şeyler de) öyle Allah Teâlâya ortak koştukları bâtıl tanrıları da, onlardan umdukları faideler, yardımlar da (onlardan kaybolup gitmiştir) hiç birinden bir fâide görememişlerdir, kendileri için bir üzüntüden, bir pişmanlıktan başka bir şey kalmamıştır.

22. Şüphe yok ki, âhiretde en çok ziyana uğrayanlar onlardır.

22. (Şüphe yok ki,) Başka çare yok, herhalde yarın (âhirette en fazla hüsrana) zarar ve ziyâna, mahrumiyete, felâkete (uğrayanlar onlardır) öyle Yüce Yaratıcıya karşı iftiraya cür’et edenlerdir. Ona ortak koşanlardır, onun mukaddes dinini kabul etmeyip dinsizlik, ahlâksızlık yoluna gidenlerdir. Artık onlardan daha fazla hayatını zâyi etmiş azâba uğrayacak bulunmuş kim olabilir?

§ Bu mübârek âyetler gösteriyor ki: Birlik dinini terkeden, ilâhî beyanların tersini Cenâb-ı Hak’ka isnat eyleyen, insanları hak dinden mahrum bırakmaya çalışan inkârcı, kâfir kimseler, şu gibi ondört kınanmış, helâk edici sıfat ile vasıflanmışlardır.

1 – Onlar Cenâb-ı Hak’ka karşı iftirada bulunan kimselerdir.

2 – Onlar âhiretde zelil etmek için Cenâb-ı Hak’kın yüce mahkemesine gönderileceklerdir.

3 – Onların Cenâb-ı Hak’ka karşı yalanlarda bulunduklarına şahitler şahitlik edecektir.

4 – Onlar küfrlerinden dolayı ebediyen Allah’ın lânetine uğramışlardır.

5 – Onlar Allah’ın kullarını Allah yolundan İslâm dininden men’etmeye çalışırlar.

6 – Onlar insanları küfre düşürmek için hakyolu için eğrilik, aksaklık isterler.

7 – Onlar kâf idirler, âhiret âlemini inkâr ederler.

8 – Onlar Allah’ın azâbından kaçıp kendilerini kurtarmaktan acizdirler.

9 – Onlar kendilerinden azâbı bertaraf edecek bir yardımcıya sahip değildirler.

10 – Onların azapları kat kat olacaktır.

11 – Onlar hakkı işitmeğe, hayırlı şeyleri görmeğe ait kâbiliyetten mahrumdurlar.

12 – Onlar kendi nefislerini hüsrana = zarar ve ziyana düşürmüşlerdir.

13 – Onlardan iftira ettikleri, yani hakka ortak koştukları şeyler kaybolmuş, kendilerine bir fâideleri dokunmamıştır.

14 – Onlar âhirette en fazla hüsrana = azâba uğrayacak kimselerdir. (Tefsîr-i kebir ve siracülmünir bakınız) İmân şerefine erişen muhterem kullar ise bu gibi çirkin vasıflardan uzak ve ilâhî lütuflara kavuşmuşlardır. İşte Kur’an-ı Kerim, bunu da şöylece beyan buyuruyor:

23. İmân edenler ve salih salih amellerde bulunanlar ve Rablerine tam bir itaat ve tevâzu ile boyun eğenler yok mu işte şüphesiz ki onlar cennet ehlidirler, onlar orada ebediyen kalıcıdırlar.

23. Bu mübârek âyetler, mü’minlerin ulaşacakları mükafatlarını müjdeliyor, böyle mü’min zatlar ile inkârcı kimselerin eşit olamayacaklarını pek açık bir temsil ile açıklıyor. Şöyle ki: (Imân edenler) Cenâb-ı Hak’kın birliğine inanan, Peygamberleri, melekleri semavî kitapları ve âhiret gününü tasdik eden ve namaz gibi, oruç gibi zekât gibi (salih salih amellerde bulunanlar ve) kendilerini yaratıp beslemekte olan (Rab’lerine tam bir itaat ve tevazu ile) kalben (boyun egenler) yani: Öyle güzel kanaatlarda,amellerde bulunup üzerlerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışanlar yok mu, (İşte şüphesiz ki onlar) o güzîde vasıflara sahip olanlar (cennet ehlidirler) cennetler onlara mahsustur, (onlar orada) o cennetlerde (ebediyen kalıcıdırlar) onların o pek muazzam nimetleri asla yok olmayacaktır.

§ İhbat: Lûgatte huşû, tevazu mânâsınadır. Kalbin birşey hakkında kanaat getirip, mutmain olup başkalarına iltifattan vazgeçmiş bulunması yerinde kullanılır. Cenab’ı Hak’kın sevap ve azap hususundaki beyanına kanaat getirmek de bir ihbattır. Böyle bir kanaat ve sükûnet sahibine de “muhbit” denir.

24. Bu iki taifenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar hiç durum bakımından eşit olurlar mı? Artık güzelce düşünmez misiniz?

24. (Bu iki gurubun) yani: Kâfirler ile mü’minlerin (durumu) sıfatları, acaip halleri (kör ve sağır) kimseler (ile gören ve işiten) kimseler (gibidir) artık (bunlar) bu iki taife, iki gurup (meselce) birbirine benzeyiş itibariyle (eşit olurlar nil?.) elbette eşit olmazlar. (Artık güzel düşünmez misiniz?.) Bunların arasındaki fark açıktır, bu hususta şek ve şüpheye mahal yoktur. Evet.. Kâfirlerin çirkin sıfatları yukarıda bildirilmiştir. Onlar hakiki bir dinden, irfan nurundan mahrumdurlar. Onlar, hak sözü işitip kabul etmekten, doğru yolu görüp takip eylemekten uzaktırlar. En açık hakikatları inkâr eder dururlar. Muminler ise başlıca şu vasıfları taşırlar. Onlar hakikî bir imâna sahiptirler. Onlar üzerlerine düşen vazifeleri, salih amelleri yerine getirmeye çalışırlar ve onlar sağlam bir kalbe, temiz bir kanaate sahip olup Cenab’ı Hak’ka itaatkâr ve mütevazi bir vaziyette bulunurlar. Artık böyle yüce vasıflara sahip olan zatlar, elbette ki ilâhî bir lûtuf olarak cennetlere, büyük mükâfatlara lâyık bulunmuşlardır. Dünyatarihi; böyle muhterem, salih kullar ile inkârcı, imân nurundan yoksun şahısların hal ve tavırlarını, başlarına gelen olayları kaydetmiştir. Özellikle bir kısım mübârek Peygamberlerin hayat tarihlerini, üstün davranışlarını, ümmetlerinin ne yolda hareket etmiş olduklarını Kur’an-ı Kerim, Peygamberimize teselli vermek, ümmetlerini de uyanmaya dâvet etmek için açıklamaktadır.

25. Ve and olsun ki. Nuh’u kavmine gönderdik, şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım diye.

25. Bu mübârek âyetler, Nuh Aleyhisselâm’ın kavmini dine davet ettiğini ve kendilerini Allah’ın azâbı ile korkutmuş olduğunu bildiriyor. Kavminden kâfir bulunanların da o hayrı tavsiye edici irşat ve ihtara rağmen o Yüce Peygamberi takdir edemeyip onu inkâra ve ona tâbi olan mü’minleri değersiz olarak göstermeye cür’et etmiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Kutsal varlığına (and olsun ki) Hz. İdris’in torunu olan ve ondan sonra ilk Peygamber seçilen (Nuh’u kavmine) bir Peygamber olarak (gönderdik) onlara Allah’ın dinini tebliğ etmekle görevlendirdik. O muhterem zat da kavmine hitaben (şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım) dedi. Yani: Size, Allah’ın azâbına sebep olacak şeyleri bildirerek sizin ondan korkmanıza çalışan, o azaptan kurtuluşa vesile olan güzel amelleri size bilinen bir Peygamberim, diyerek onları dine davet buyurdu.

26. Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyin, muhakkak ki, ben sizin üzerinize elem verici bir günün azâbından korkuyorum.

26. Şöyle ki: Ey kavmim!. (Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyin) ona hiç bir şeyi ortak koşmayın, ondan başkasına kullukta bulunmayın, bundan başka kurtuluş çaresi yoktur. (Ben sizin üzerinize elem verici bir günün) bir korkunç kıyâmet günün veya tufan gününün (azâbından korkuyorum) sakınAllah’ın birliğini tasdik etmeyin de başkalarına tapınıp durmayın, aksi takdirde öyle dehşetli bir azaptan, bir felâketten kurtulamazsın. Ne hayrı tavsiye edici bir öğüt, bir irşat!.

27. Onun kavminden ileri gelen kâfirlerden bir topluluk ise dedi ki: Biz seni bizim gibi bir insandan başka bir şey görmüyoruz ve sana tâbi olanları da biz ilk bakışta bizim en aşağılarımızdan başka görmüyoruz ve sizin için bizim üzerimize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Belki sizi yalancılar zannediyoruz.

27. (Onun kavminden) Hz. Nuh’un kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğu insanlardan onu tasdik etmeyip de (ileri gelen kâfirlerden bir topluluk ise) kendilerinin dünyevî fanî mevkilerine, şereflerine, servetlerine güvenerek (dedi ki) Ey Nuh!. -Aleyhisselâm- (Biz seni bizim gibi bir insandan başka birşey görmüyoruz) yani: Biz seni kendimizden daha yüksek görmüyoruz ki, Peygamber seçildiğine inanalım ve emrine itaati vâcip görelim. Bu, onların bir cahilce şüpheleridir. Ve ikinci bir şüpheleri olarak da dediler ki (ve sana tâbi olanları da) senin Peygamberliğini tasdik ve kabul edenleri de (biz ilk bakışta bizim en aşağılarımızdan başka görmüyoruz) onların bu vaziyetleri her gören tarafından anlaşılmaktadır. Diğer bir yoruma göre de “ve sana ilk bakışta düşünmeden tâbi olanları da biz kendimizden aşağı görüyoruz. Ve üçüncü bir şüpheleri de olarak dediler ki: (Ve sizin için üzerimize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz) siz mal, şeref, makam itibariyle bizden yüksek kimseler değilsinizdir ki, peygamberlik ve risalet hususundaki iddianızın doğru olduğuna inanalım. (Belki) Biz (sizi yalancılardan zannediyoruz) artık sizi nasıl tasdik edebiliriz?. İşte en yanlış bir görüş, en bâtıl bir iddia. Onlar kendilerinin dünyadaki fani, değişikliğe uğramış mevkilerine, servetlerine güvenerek yüceliği, doğruluğu her şekilde açık, vehaklarında pek hayrı tavsiye edici olan bir büyük Peygamberin ve ona tâbi olanların fazilet ve olgunluğuna mânevî üstünlüğünü takdir edemiyorlardı. Zaten dünya varlığına tapınan birçok kimselerin ruh halleri bundan ibarettir. Onlar kendi fani ve ehemmiyetsiz varlıklarına büyük bir kıymet vererek nice fazilet ve olgunluk sahiplerine bir hakaret nazarıyla bakmaktan kendilerini alamazlar. İşte en fena görüş, bundan ibarettir.

§ Mele; lûgatte doldurmak demektir. Bundan maksat varlıklariyle, mevkileriyle kalplere heybet dolduran, kendileriyle aynı mecliste olanlara büyüklük hissi veren ileri gelenler takımıdır.

§ Erâzil; lûgatte erzalin çoğuludur. Erzâl ise pek rezil, alçak sefil, cimri, bayağı, utanılacak şahıs veya iş demektir.

§ Badiyerrey, ilk görüş, müşahede sebat ve tefekkür bulunmaksızın vuku bulan ilk rey ve kanaat demektir.

28. Dedi ki: Ey kavmim! Bana haber veriniz, eğer ben Rabbimden açık bir delil üzere oldum ise ve kendi katından bana bir rahmet vermiş ise, sizin üzerinize ise gizli kalmış ise artık siz onu istemediğiniz halde sizi ona zorlayacak mıyız?

28. Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh’un tebliğatını kabul etmeyen kavmine karşı ileri sürmüş olduğu yüce mütalaaları, onların şüphelerini giderecek cevapları tasvir buyurmaktadır. Hz. Nuh Peygamberliğinin parlak deliller ile belli olduğunu, artık onu kabul için zorlamada bulunmayacağını ve yaptığı tebliğlerden, öğütlerden dolayı Cenâb-ı Hak’tan mükafat bekleyip kavminden bir mükafat beklemediğini bildiriyor ve samimi olarak imân eden zatları öyle dinsizlerin arzularından dolayı huzurundan kovmayacağını aksi takdirde kendisini mesuliyetten hiçbir kimsenin kurtaramıyacağını açıklayarak kavminidüşünmeğe davet ettiğini gösteriyor. Ve Hz. Nuh’un Allah’ın hazinelerine sahip, gayıpları bilici ve kendisinin bir melek olmadığını itiraf ettiğini ve hakir görülen bir takım zatların Allah katında hayırdan mahrum olduklarını söylemeyeceğim ifade ediyor ve o zatların kalplerinin durumu ancak Allah tarafından bilindiğinden onları huzurdan kovduğu takdirde zalimlerden sayılacağını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Nuh kendisini tasdik etmeyen kâfirlere hitaben (dedi ki. Ey kavmim!.) Benim tebliğlerimi kabul etmiyorsunuz, bir takım mânâsız fikirlerde bulunuyorsunuz (bana haber veriniz) kanaatiniz nedir, söleyiniz bakalım (eğer ben Rabbimden bir açık delil üzere oldum ise) yani: Peygamberlik ve risalet vazifesine sahip olduğumu gösterir bir açık delile bir kuvvetli şahide sahip bulundum ise ve Rab’bim (kendi katından bana bir rahmet vermiş ise) bir ilâhî lûtuf olarak Peygamberliğe veya öyle apaçık bir delile kavuşmuş isem, benim bu durumum (sizin üzerinize gizli kalmış ise) bunu görüp anlamak kabiliyetinden yoksun kalmış iseniz (artık siz onu) o benim peygamberliğimi veya size teklif ettiğim imân vazifesini (istemediğiniz halde) onu düşünüp seçmediğiniz takdirde haber veriniz bakalım (onu size ilzam mı edeceğiz) onu kabul etmeniz için, onunla hidayete ermeniz için size cebir ve zorlamada mı bulunacağız. Hayır hayır, cebir ve zorlamaya dayalı olup, kalbin iradesine dayanmayan bir din, sahibi için fâide vermez. Allah’ın dini, tam bir vicdan özgürlüğü çerçevesinde memnuniyetle kabul edilmelidir ki, Allah katında muteber olsun.

29. Ve ey kavmim! Sizden onun üzerine bir mal istemiyorum. Benim mükâfatını ancak Allah Teâlâ’ya aittir ve ben imân edenleri kovucu değilim. Şüphe yok ki, onlar Rablerine kavuşanlardır velâkin ben sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.

29. (Ve ey kavmim!.) Ben peygamberlik vazifemi Allah rızası için yerine getirmeye çalışıyor, size tebliğ ediyorum, sizi dine davet eyliyorum. Yoksa (sizden onun üzerine) o peygamberliğimi tebliğ karşılığında bir ücret, bir mükâfat olmak üzere (bir mal istemiyorum) böyle bir isteyiş, peygamberlik şanına aykırıdır. (Benîm mükâfatım) size dinî hükümleri, vazifeleri tebliğ ettiğimin sevabını vermek (Ancak Allah Teâlâ’ya aittir) yani: Sizden dini kabul edip hidayete kavuştuğunuz takdirde karşılığında bana bir mal bir hediye vermenizi asla isteyecek değilim, beni mükâfata kavuşturacak ancak Allah Teâlâdır. (Ve ben imân edenleri) Öyle sizin iddia ettiğiniz gibi alt tabakadan olup, huzûrumdan kovulmalarını istediğiniz mü’min zatları huzûrumdan (kovucu değilim) bu benim için lâyık ve câiz değildir. (Şüphe yok ki onlar) O hakir gördüğünüz mü’minler (Rab’lerine kavuşanlardır) onlar yarın âhiret hayatında kurtuluş ve selamete ereceklerdir, kendilerini kovacak olanlara karşı mücadelede bulunacaklardır, kendilerine zulm edenler de cezalarını göreceklerdir. (Velâkin) Ey inkarcılar!. Ey tebliğ edilen hakikatları kabulden kaçınanlar!. (Ben sizi cahillik eden bir taife görüyorum) siz hiç hakikî bir istikbali düşünmüyorsunuz, o hakir gördüğünüz mü’minlerin sizden hayırlı olduklarını anlayamıyorsunuz, kendi korkunç âkıbetinizi takdir edemiyorsunuz, öyle mü’min, salih kulları hakir görüyorsunuz.

30. Ve ey kavmim! Eğer ben onları kovar isem beni Allah Teâlâ’dan korur? Artık hiç düşünmez misiniz?

30. (Ve ey kavmim!.) Biraz düşünmeli değil misiniz?. (Eğer ben onları) o imân eden ve sizce kıymetsiz görülen o mü’minleri huzûrumdan (kovar isem bana Allah Teâlâ’dan) onun azâbından kurtarabilmek için (kim yardım eder) elbette bir yardımcıbulunamaz. (Artık hiç düşünmez misiniz?.) Öyle samimi mü’minler nasıl kovulabilir?. Siz hiç bunu. düşünmez misiniz?.

31. Ve ben size demem ki: Benim yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır. Ve ben gaybı da bilmem ve ben demem ki: Ben muhakkak bir meleğim ve demem ki: Sizin sözlerinizin hor gördüğü kimselere Allah Teâlâ elbette hayr vermeyecektir. Allah Teâlâ onların nefislerinde olanı da hakkıyla bilendir. Şüphe yok ki, ben o vakit zalimlerden olmuş olurum.

31. (Ve ey kavmim!. Ben size demem ki: Benîm yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır) yani: Bir Peygamberin yanında öyle dünya servetinin bulunması icabetmez. Ve ben öyle bir servete sahip olduğumu iddia etmiyorum ki, onun yokluğuyle benim hakikate aykırı iddiada bulunduğuma hükmedebilesiniz.. Maamafih peygamberlik nimeti, herşeyin üstündedir. Onun yanında dünya servetinin ne kıymeti olabilir?. (Ve ben gaybı bilmem) yani: Ben ancak Cenab’ı Hak’kın bana bildirdiklerini bilirim, inkârcıların, kâfirlerin âhiretde azâba uğrayacakları ise Hak Teâlâ’nın bildirdiği bir hakikattır. Bunu size bildirdiğimden dolayı beni inkâra, bu hakikatı uzak görmeye selâhiyetiniz yoktur.. Gayba ait nice şeyler de vardır ki, onları Cenâb-ı Hak bildirmedikçe kimse bilemez. (Ve ben demem ki: Ben muhakkak bir meleğim) tâki: “Sen insansın, nasıl olur da melek olma iddiasında bulunuyorsunuz” diye beni yalanlayabilirsiniz. Ben bir insan olduğumu itiraf ediyorum. Maamafih peygamber olma şerefine eren muhterem insanlar, Allah katında meleklerden üstündür. (Ve demem ki:) Öyle bir iddiada bulunamam ki, Ey dinsizler!. (Sizin gözlerinizin hor gördüğü) fakir hallerine bakıpta kendilerini alt tabakadan sandığınız (kimselere Allah Teâlâ elbette hayır vermeyecektir) ben böyle bir iddiada nasıl bulunabilirim?. Öyle ihlaslı mü’minler herhalde hayra kavuşacaklardır.Onlar herhalde âhiretde büyük hayırlara, mükâfatlara ulaşacaklardır. Onların daha dünyada iken de nice nimetlere kavuşmaları mümkündür. Bunun aksini kim iddia edebilir?. (Allah Teâlâ onların) O mü’min kullarının (nefislerinde olanı da hakkıyla bilendir) onların nekadar samimi mü’min olduklarını tamamen bilir, ona göre kendilerine mükâfatını verir. Onların o samimi imanları hakkında teredüt’edip onların münâfık olduğunu söyleyen ve onları alt tabakadan sayan kâfirler için bu da bir reddiye mesabesindedir. (Şüphe yok, ben o vakit) O samimi mü’minler hakkında zelillik gibi, münâfıklık gibi birşey isnadında bulunduğum, onların dünyada ve âhirette bir hayr ve saadete ulaşmayacaklarını söylediğim takdirde (zalimlerden olmuş olurum) yani hem nefsime zulmetmiş, hem de onların haklarında suizan ederek onlara zulm eylemiş bulunurum. Böyle bir zulm ise asla câiz bir Peygamber hakkında asla düşünülmüş değildir. Binaenaleyh ben öyle birşey söyleyemem.

§ Izdira; lûgatte, küçük görmek, hor ve hakir tutmak, hafife almak demektir.

32. Dediler ki: Ey Nuh! Bizim ile muhakkak ki, mücadelede bulundun, artık mücadelemizi arttıralım. Eğer sen doğrulardan ise imdi kendisiyle bizi tehdit ettiğin şeyi getiriver.

32. Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh’un şüpheleri gidermek için vermiş olduğu pek haklı cevapları, öğütleri çok gören kâfirlerin o Yüce Peygamber’e karşı fazla mücadelede bulunduğunu söyleyerek tehdit ettiği azapların meydana getirilmesini istediklerini bildiriyor. Hz. Nuh’un da onlara yaptığı nasihatların fâide vermediğini, uhrevî mes’uliyete mâruz kalacaklarını ve onların kendisine isnat ettikleri iftiralardan uzak bulunduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Nuh’un Allah’ın birliğini isbat, âhiret hayatını beyan, peygamberlik vazifesini yerinegetirmeye devam etmesini çok gören kavmi (Dediler ki: Ey Nuh!.) Sen (bizim ile muhakkak ki mücadelede) tartışmada, münakaşada (bulundun, artık mücadelemizi arttırdın) çok uzattın, veya maksadını çeşitli şekilde ifade edip durdun (eğer sen) iddiânda, bizi korkuttuğun azap hususunda (doğrulardan isen İmdi kendisiyle bizi tehdit ettiğin şeyin) o korkuttuğun elem verici azâbı (getiriver) öyle fazla açıklamaya lüzum yok, senin tartışmaların bize tesir edemez. Kâfirler, öyle bir azabın meydana gelmesine inanmadıkları için bunu bir alay yoluyla söylemişlerdir..

33. Dedi ki: Onu size ancak Allah Teâlâ dilerse getirir ve siz (Allah’ı) âciz bırakıcılar değilsinizdir.

33. Onların bu lâkırdılarına karşı Hz. Nuh da (dedi ki: Onu) o istediğiniz azâbı (size ancak Allah Teâlâ dilerse getirir) sizi o azâba alelâcele veya bir müddet sonra uğratır. Ona ancak Hak Teâlâ kaadirdir, o azâbı getirmek benim kudret ve selahiyetini dışındadır, (ve siz) Ey inkarcılar!. O Yüce Yaratıcı’ya hâşâ (âciz bırakıcılar değilsinizdir) siz kaçmak suretiyle veya müdafaada bulunmak yoluyla Cenâb-ı Hak’ki âciz bırakarak onun azâbından kendinizi kurtaramazsınız, o azâbı hikmeti gereği dilediği zaman üzerinize yöneltir bunu bilmeli değil misiniz?.

34. Ve benim nasihatim size fâide verecek değildir, size nasihatta bulunmak istesem de, eğer Allah Teâlâ sizi azdırmak istiyorsa, Rabbiniz o’dur ve ona döndürüleceksinizdir.

34. Hz. Nuh, o cahil kavmine karşı sözlerinin sonunda buyurdu ki: (Ve benim nasihatim) Sizin hakkınızdaki hayra yönlendirici öğütlerim (size fâide verecek değildir) her ne kadar bir peygamberlik vazifesi olmak üzer eben (size nasihatte bulunmak istesem de) o faideyi bizzat benim temin etmeğe selâhiyetin”! yoktur. (Eğer Allah Teâlâ sizi azdırmak isterse) yani: Siz aslî yaratılışınızı değiştirip iradenizi,ihtiyarınızı kötüye kullandığınızdan dolayı Allah tarafından sapıklığa, küfre mahkûm bir halde bulunmuş olursanız, artık benim nasihatlarım tesir edemez. Ilâhî iradeye kimse engel olmaz. Ey kavmim! Biliniz ki, (Rabbiniz o’dur) sizi yaratan, yaşatan besleyen, idarenize sahip olan ancak Allah Teâlâ’dır. (Ve) Siz nihayet (ona) O Yüce Yaratıcı’ya (döndürüleceksinizdîr) âhirete sevkedileceksinizdir, dünyadaki amellerinize göre orada o Yüce Yaratıcı’nın vereceği karşılığı bulacaksınızdır.

35. Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer onu ben uydurdum ise günahı benim üzerimedir. Halbuki, ben sizin yaptığınız günahtan uzağım.

35. O cahil kavim (Yoksa onu) Nuh Aleyhisselâm’ın din adına kendilerine tebliğ ettiği şeyi kendisi Allah adına (uydurdu mu diyorlar?.) Evet.. Onlar öyle diyorlardı o mübârek Peygamberi tasdik etmiyorlardı. Cenâb-ı Hak da o Resulüne vahy etmiş idi ki, Ey Nuh!. O cahillere (de ki: Eğer ben uydurdum ise) hakikate aykırı olarak Allah adına öyle bir iddiada bulundum ise (günahı benim üzerimedir) o kazandığım iftiranın günahı vebali bana aittir. (Halbuki ben sizin yaptığınız günahtan uzağım) yani: Bana iftira isnat etmenizden dolayı karşı karşıya kaldığınız günahtan, onun cezasından ben uzak bulunmaktayım. Ben iftira etmiş değilim ki, günahkâr olmuş olayım. Bilâkis siz bana iftira isnat etmekle büyük bir azâbı hak etmiş bulunmuşsunuzdur. Artık buna hazır olunur!. Bazı müfsirlere göre bu (SSî’inci âyeti kerime, bizim Peygamberimize yöneliktir ki: Onun Peygamberlere ve diğerlerine dair açıklamaları uydurma sayanları red için nâzil olmuştur. İcrâm; Lûgatte günahı, sakıncalı olan birşeyi kazanmak, kesbetmek, ve işlemek demektir.

36. Ve Nuh’a vahy olundu ki, muhakkak kavminden imân etmeyecektir, ancak cidden imân etmiş olanlar müstesnâ. Artık yaptıklarışeyden dolayı üzülme.

36. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın Hz. Nuh’a kavminden birçoklarının imân etmeyeceklerini açıklayarak kendisine teselli ettiğini ve bir gemi yapıp zalim kavmi hakkında bir yakarışta bulunmamasını emretmiş olduğunu bildirmektedir. Hz. Nuh’un da gemiyi yaptığını, bu sırada kendisiyle alay eden kavmine karşı ne şekilde karşılıkta bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve Nuh’a) Allah tarafından (vahy olundu ki, muhakkak kavminden) küfr üzere israr edip duranlar (imân etmeyecektir) onlar Cenâb-ı Hak’ki birlemeyecekler, senin peygamberliğini tasdik eylemeyeceklerdir (ancak cidden imân etmiş) hakikati bilerek tam bir gönül rızasıyla imân şerefine kavuşmuş (olanlar müstesnâ) onlar temiz yaratılışlarını korumuş, imân nimetine ulaşmış mutlu bir topluluktan ibarettir, (artık) Ey Nuh!. O imân etmeyenlerin (yaptıkları şeyden dolayı üzülme) onların seni yalanlamaları, seninle alay etmeleri sebebiyle ümitsizlik ve üzüntüye düşme. Onlara, lâyık oldukları azâba, intikama uğrayacakları zaman yaklaşmıştır.

37. Gemiyi bizim nezaretimiz ve vahyimiz ile yap ve zulüm etmiş olanlar hakkında bana müracaatta bulunma. Şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.

37. Ey Nuh!. (Gemiyi bizim nezaretimiz) Bizim koruma ve kollamamız ile (ve vahyimiz ile) bizim emrimizle, nasıl yapılacağına dair verdiğimiz bilgi ve ilhamımızla (yap) o vesile ile mü’minler kurtulacak kâfirlerde sular içinde boğulup gideceklerdir. (Ve zulm etmiş olanlar hakkında) Öyle seni yalanlayarak küfür ve şirk içinde yaşamayı tercih edenler hakkında (bana müracaatta bulunma) onlardan azabın kaldırılmasını benden isteme (Şüphe yok ki, onlar) kendi kâfirce hareketlerinin bir dünyevî cezası olmak üzere (boğulmuşlardır) yani: Onların boğulmaları hakkında Allah’ın hükmüçıkmıştır. Hz. Nuh hakkında kavminin yapmadıkları eza ve cefa kalmıyordu. Böyle olduğu halde o muhterem Peygamber, kavmini senelerce imâna davet etmiş, onların haklarında şefkat ve merhamet göstermiş idi. “Ey Rabbim!. Kavmimi bağışla, çünki onlar bilmiyorlar” diye duada bulunuyordu. Vaktaki, bu âyetler nâzil oldu, onların kurtulmaya lâyık kimseler olmadığı anlaşıldı. Artık “Ey Rabbim!. Yeryüzünde kâfirlerden bir fert bırakma” diye duaya başladı.

38. Ve gemiyi yapıyordu ve kavminden herhangi bir topluluk yanından her geçip gidince de onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: Eğer bizim ile alay ederseniz artık şüphe yok ki, biz de sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay ederiz.

38. (Ve) Hz. Nuh, aldığı ilâhî emirden dolayı (gemiyi yapıyordu) onu yapmaya başlamıştı (ve kavminden herhangi bir topluluk) herhangi bir cemaat o mübârek Peygamberin (yanından her geçip gidince de onunla alay ediyorlardı) onunla istihzada bulunuyorlardı, Ya Nuh!. Sen Peygamber olduktan sonra marangöz olmuşsun, o zamana kadar gemi görmemişlerdi, bunun ne için ne yapıldığını anlayamıyorlardı. O muhterem Peygamber de onlara (dedi ki:) Ey cahiller!. (Eğer bizim ile alay ederseniz) bizim lüzumsuz birşey ile uğraştığımızı sanarda bize cahillik nisbet etmek isterseniz (artık şüphe yok ki, biz de sizin alay ettiğiniz gibi) bizi cahil gösterdiğiniz bizim boş şeyle uğraştığımızı sanarak alay ettiğiniz gibi (sizinle alay ederiz) biz kurtulup siz de boğulup gidince sizin cahilliğinizi düşünerek öyle bir felâkete lâyık olduğunuzu söyleriz. Bilinmektedir ki, Yüce bir Peygamber alay etmez. Bu tabir, karşılık verme, ve müşekele (aynı kelimenin farklı anlamda kullanılması) yoluyla söylenmiş oluyor. Bunlardan asıl maksat; “Ey cahiller!. Siz bu yaptığınız alayın pek korkunç sonucunuyakında görürsünüz” demekten ibarettir.

39. Artık ileride bileceksinizdir ki: Kendisini rezil edecek azap kime gelecektir ve sürekli bir azap kimin üzerine inecektir.

39. Hz. Nuh, o kâfir gürûhâ dedi ki: Ey benimle alay eden cahiller!. (Artık ileride bileceksinizdir ki, kendisini) dünyada boğmak (rezil edecek azap kime gelecektir) kimler boğulup gideceklerdir. (Ve daimî bir azap) uhrevî bir ceza, kesilmeyen bir ateş, ardı arkası gelmeyen bir cehennem azâbı (kimin üzerine inecektir) ne büyük, ne edebî bir tehdit!. İşte o inkârcı kavim, böyle bir felâkete uğramak üzere bulunuyordu.

40. Nihayet emriniz geldiği ve tandır kaynadığı vakit dedi ki: Onun için herbirinden ikişer çift ve aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve imân etmiş olanları yükle ve maamafih pek azından başkası onunla beraber imân etmemiştir.

40. Bu mübârek âyetler, Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi için vadedilen azap zamanının geldiğini, tufanının geldiğini, tûf anın zuhura gelip müthiş bir vaziyet aldığını bildiriyor, İmân edenlerin gemiye binerek ve Allah’ın ismini zikrederek selâmet içinde kaldıklarını, Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Kenan’ın da o muhterem pederinin emrine itaat etmeyip dalgalar arasında helâk olup gittiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Nuh, gemiyi yapıp bitirince (nihayet emrimiz geldiği) kavminin helâkine ilâhî irademiz tecelli eylediği (ve tandır kaynadığı) tandırdan sular fışkırmaya başladığı (vakit) Hz. Nuh’a vahy ederek (dedi ki: Onun içine) o yaptığın geminin içerisine (herbirinden) yeryüzünde bulunması takdir edilen her çeşit hayvandan (ikişer çift) birer erkek ve birer dişi yükle (ve aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni) de yükle ki, bunlar Hz. Nuh’un müslüman olan eşiyle müslim olan Sam, Ham ve Yasef adındaki üç oğludur. Hakkında Allah’ın hükmü geçmişolandan maksat ise Hz. Nuh’un kendisine imân etmemiş olan diğer bir eşiyle Kenan veya Yâm adındaki oğludur. Bunlar kâfir bulunuyorlardı. (Ve imân etmiş olanları) Gemiye (yükle) yani: Ya Nuh! Kavminden sana imân edenleri de yanına al (ve maamafih pek azından başkası onunla beraber imân etmemişti.) Hz. Nuh’un dine davetine rağmen kavminin büyük bir kısmı küfr içinde yaşıyorlardı. Bir rivayete göre imân edenlerin sayısı (78) erkek ile kadından ibaretti. Bunların sekizi Hz. Nuh’un ailesi bulunuyordu ki: Onlar da Hz. Nuh’un bir eşiyle üç oğlu ve bunların üç hanımı idi. Velhâsıl, İmân edenler az bir cemaat idi. Sayılarını Cenâb-ı Hak bilir.

§ Rivayete göre Hz. Nuh, gemiyi abanoz ağaçlarından yapmış iki veya dört senede bitirmiştir. Bu geminin üç tabakası vardı. Alt tabakasında vahşi, haşerât denilen hayvanlar, orta tabakasında diğer evcil hayvanlar, üst tabakasında da Hz. Nuh ile kendisine imân etmiş olanlar bulunuyordu. Bu gemi, ilk yapılan bir gemidir. Bir rivayete göre bunun uzunluğu üçyüz arşın imiş. Hz. Adem’in mübârek cesedinin bu gemiye alınmış olduğu rivayet olunmaktadır. Kendisine ihtiyaç görülen yiyilecek şeylerde gemiye alınmıştı.

§ Tennurdan ve onun feveranından maksat nedir?. Bilindiği üzere Tennûr lûgatte tandır dediğimiz ve içinde ekmek pişirilen bir ocaktır, bir nevi fırmdır. Feveran da kaynamak, fışkırmak demektir. Bu âyeti kerimedeki tennurun feveranı ise çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısacası deniliyor ki:

(1) Bu tennûr bir ocaktan ibaret idi, Bu Hz. Adem’e ait olup taştan yapılmıştı. Hz. Nuh’a intikâl etmiş idi, eşi bunda ekmek pişirirdi. Bu tennurdan suların fışkırmaya başlaması, tufan için bir alâmet bulunmuştu. Müfessirlerin birçoğu bu görüştedirler. Bu tennûr Kûfe’de veya Şam’da veyahut Hint’te bulunuyordu.

(2) Bundan maksat, suların yüksek birmevkiden itibaren fşıkırmış olmasıdır. Bu bir kinâye yoludur. Tennurdan suların fışkırması gibi tasvir edilmiştir. Suların öyle galeyana başlaması, ateşin, sıcaklığın, parlamaya, yayılmaya başlaması gibi sayılmıştır.

(3) Tennurdan maksat, yeryüzüdür. Yeryüzüne de tennûr denilmiştir. Suların yerden fışkırması da onun galeyanından, her tarafa yayılmaya başlamasından ibarettir.

(4) Bundan maksat, Fecrin doğusu ile sabah nurlarının, şafak ışıklarının etrafa saçılmasıdır. Böyle bir andan itibaren gemiye binilmesi emr olunmuş oluyor. Bu, İmamı Ali Hazretlerinden mervidir.

(5) Bundan maksat, Ebu Hayyan ın tefsirinde beyan olunduğuna göre gemide suyun toplantığı mevkiidir. Bu yorum, geminin âdeta kazanlı olup içindeki kaynama suyun buhariyle hareket eder bir halde buunduğunu gösteriyor. Gerçekte Hz. Nuh’un aldığı ilâhî bir vahiyden dolayı bugünkü buhar ile hareket eden gemiler gibi bir gemi meydana getirmiş olduğu gözden uzak tutulamaz. Tufandan sonra toplum hayatı uzun bir müddet felce uğramış, birçok şeyler unutulmuş, bu mükemmel gemi de devam etmeyip unutulmuş olabilir. Bilâhere fennin ilerlemesiyle şimdiki buharlı gemiler de meydana getirilmiştir. Maamafih bu hususta kesin bir hükm verilemez. Gerçek bilgi Allah katındadır.

41. Ve dedi ki: Onun içine yüzüp gitmesi ve durması anında da Allah Teâlâ’nın ismini anarak binin. Şüphe yok ki, Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir…

41. (Ve) Nuh Aleyhisselâm, kendisine imân eden zatlara (dedi ki: Onun içine) geminin içerisine (onun gitmesi ve durması anında da) her iki vaziyetinde de (Allah Teâlâ’nın ismini zikrederek binin) yani: Cenâb-ı Hak’kın ismini anarak veya Bismillâh diyerek gemiye binen, veyahut o geminin yürümesi de, durması daCenab’ı Hak’kın mukaddesi ismine bağlı bulunduğu için artık korkmayın, o tufandan size bir zarar gelmez. (Şüphe yok ki, Rab’bim gafurdur) günahları, hataları bağışlar, (râhimdir) kullarına merhameti çoktur. Onun bu af ve merhameti sayesindedir ki, Ey mü’minler!. Sizi bu felâketten, bu müthiş tufandan kurtararak selâmete kavuşturacaktır.

42. Ve gemi onları dağlar gibi dalgalar içinde götürüyordu. Ve Nuh, oğluna seslendi, o ayrı bir yere çekilmişti. Ey oğlum! Bizimle beraber bin ve kâfirler ile beraber olma dedi.

42. O mü’minler de Allah’ın ismini zikrederek gemiye biniverdiler (ve gemi onları dağlar gibi) büyük, su üzerine yükselmiş olan (dalgalar içinde götürüyordu.) Sular en yüksek dağların üzerine yükselmişti. (Ve Nuh) Aleyhisselâm (oğluna) Kenan’a, diğer bir görüşe göre Yama (seslendi) onu tufandan kurtarmak istedi (o) ise muhterem pederinden (ayrı bir yere çekilmişti) pederinin dinine tâbi olmamış, onunla beraber gemiye binmemişti. (Ey oğlum!. Bizimle beraber) gemiye gel (bin ve kâfirler ile) din ve mekân itibariyle (beraber olma) eğer imân etmez, bizimle gemiye binmez isen helâk olur gidersin dedi.

43. Dedi ki: Ben bir dağa sığınacağım, beni sudan korur. Nuh da dedi ki: Bugün Allah’ın emrinden koruyacak yoktur, onun merhamet ettiği müstesnâ. Ve ikisinin arasına dalga giriverdi de o boğulanlardan oldu.

43. Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu ise (Dedi ki: Ben bir dağa iltica edeceğim) yüksek bir yere sığınacağım, o dağ (beni sudan korur) ben helâk olmam. Nuh Aleyhisselâm da ona (dedi ki: Bugün Allah’ın emrinden) azâbından (koruyacak yoktur) o azâba birşey mâni olamaz, öyle dağa sığınmak seni o azaptan kurtaramaz. (Onun rahmet ettiği müstesnâ) Ancak Cenab’ı Hak’kın merhametine kavuşanlar bu tufan felâketinden korunurlar,bundan kurtuluş için başka çare yoktur. (Ve ikisinin arasına) yani: Nuh Aleyhisselâm ile onun emir ve tavsiyesini dinlemeyen oğlu arasına (dalga girîverdi de o) Hz. Nuh’un oğlu (boğulanlardan oldu) diğer kâfirler gibi tufan dalgaları arasında helâk olup gitti. Velhâsıl: Kenan, böyle cahilce bir iddiada bulundu, Cenab’ı Hak’kın kudretini, azabım düşünmedi, muhterem pederinin nasihatini, ihtarını dinlemedi, kendisini ebedî bir felâkete uğratmış oldu. İşte hakkı kabul etmeyenlerin, faideli öğütleri dinlemeyenlerin âkibetleri isterse, kendileri soy bakımından en yüksek zatlara, ailelere mensup olsunlar. Yazıklar olsun bu gibi kıssalardan hisse almayanlara.

44. Ve denildi ki: Ey Yer! Suyunu yut ve ey gök açıl. Ve su kesildi ve iş bitirilmiş oldu. Gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti. Ve zâlimler olan kavim için uzaklık olsun denildi.

44. Bu mübârek âyetler, tûfanın sona erip kâfirlerin helâk olduklarını, Hz. Nuh’un oğlu hakkındaki yalvarışını ve verilen ilâhî cevabı, Hz. Nuh’un da Allah’ın affına sığındığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) tutanın meydana gelmesini ve kâfirlerin helâkını müteakip Allah tarafından (denildi ki:) Yani: İlâhî irâde tecelli etti ki: (Ey yer!. Suyunu yut) İçerine çek (ve ey gök) sen de açı! (açı!) suyunu tutuver, yağmurların sona ersin (ve su kesildi) noksanlanarak kaybolup gitti (ve iş bitirilmiş oldu) yani: Kâfirlerin, helâkı, mü’minlerin de kurtuluşu hakkındaki Allah’ın va’di yerine getirilmiş bulundu. Veya Allah’ın emri ve takdiri tamamiyle ortaya çıktı (gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti) orada durup kaldı. Cudi dağı ise Musul civarında veya Şam’da veya Âmil’deki bir dağdan ibârettir. (Ve) Allah tarafından veya Hakkın emriyle melekler veya Hz. Nuh tarafından (zâlimler olan kavim için uzaklık) helâk, rahmetden mahrumiyet (olsun denildi) çünki ilâhî dini tanımayan, kendi haklarında pek hayrı tavsiye edici olan birPeygamberin öğütlerini red eden bir kavim, pek zâlim kimseler bulunduklarından dolayı böyle bir akıbete lâyık olmuştu. Öyle ıslah edilmeleri mümkün olmayan zâlimler aleyhine olan bir dua ise hikmet gereği ve faydalı olduğundan câiz bulunmuştur. “Rivâyete göre, Nuh Aleyhisselâm, Recep ayının onuncu günü gemiye binmiş, Muharremin onuncu günü gemiden inmiş ve Cenâb-ı Hak’ka şükr için o gün oruç tutmuştur. Binaenaleyh Muharrem’in onuncu günü oruç tutmak bir sünnet bulunmuştur. “Bel” lâfzı, belirsiz etmek, yiyecek ve içeceği sür’atle yutmak demektir. Kâli, lâfzı da koparmak demektir, iklâ’da bir şeyden men’etmek mânâsınadır.. “Gayz” da suyun azalması, çekilip eksilmesi, gitmesi demektir.

45. Ve Nuh Rabbine seslendi de dedi ki: Ey Rabbim! Şüphe yok, oğlum benim ailemdendir ve muhakkak ki, senin vâdin haktır ve hakimlerin hâkimi sensin.

45. (Ve Nuh Rab’bine seslendi) Dua ve sualde bulundu (dedi ki: Ey Rabbim!. Şüphe yok ki, oğlum) Kenan da (benim ailemdendir) o da benim bakmakla yükümlü olduğum kimseler cümlesindendir. (Ve muhakkak ki, senin vâdin haktır) Beni ve ailemi kurtaracağını da va’d buyurmuş idin, artık hikmet nedir ki, oğlum kurtuluşa eremedi: Senin vâdin ise kesin doğrudur, ondan dönmek olamaz. (Ve) Ey Rabbim!. (Hâkimler’in en hâkîm’i sensin) çünki sen bütün hakîmlerin en âdili, en âlimisin.. Veya sen hikmet sahiplerinin en ziyâde hikmet ile vasıflananısın. Artık şüphe yok ki, bu kurtuluşa ulaşamamak da bir hikmete dayanmaktadır.

46. Buyurdu ki: Ey Nuh! O muhakkak senin ailenden değildir. Şüphesiz ki o salih olmayan bir iştir. Artık hakkında bilgi olmayan bir şeyi benden sorma. Muhakkak ki, ben sana câhillerden olmayasın diye öğüt veririm.

46. (Buyurdu ki,) Yani: Allah’ın vahyi geldi ki: (Ey Nuh!. O) O kurtuluşa ermemiş oğlun (muhakkak senin ehlinden değildir) o senin ailenden sayılamaz. Yahut o, gemiye kendilerini bindirmek için sana emr ettiğim ailenden değildir. Çünki o, kâfir olduğu için senin ailenden istisnâ edilmiştir. (Şüphesiz ki, o sahih olmayan bir iştir.) Yani: Onun hareketi doğru ve takdire lâyık bulunmamıştır. Yahut o salih bir amel sahibi değildi. Bu cihetle o senin ailenden olma şerefini kaybetmiştir. Çünki insanlar arasındaki akrabalık ve yakınlığın asıl sebebi, din birliğidir. Bu bir mânevî yakınlaşmadır. Allah’ın dinine bağlanma ve ona uyma hususunda birlik olanlar, biribirinin yakınıdır, dostudur. Aralarında mânevî bir yakınlık, bir din kardeşliği vardır. Mü’minler ile kâfirler arasında ise hakikî bir alâka mevcut değildir. Binaenaleyh bir ailenin fertleri aynı dine mensup, aynı terbiye ile vasıflanmış olmadıkça aralarında hakiki, Allah katında makbul bir yakınlık mevcut olmuş olamaz. İşte Hz. Nuh ile soyca oğlu arasındaki vaziyet, bunu göstermektedir. (Artık) Ey Nuh -Aleyhisselâm-(hakkında bilgin olmayan) meydana gelmesi sevap, hikmete uygun olup olmadığı sence meçhul bulunan, kesin olarak bilinmeyen herhangi (bir şeyi benden sorma) benden isteme, kısacası Kenan da küfr içinde bulunduğu için onun kurtuluşa ermesi hikmete aykırı olacağından artık bir baba şefkatinin eseri olarak onun neden kurtulmadığını sormaya mahal yoktur, (muhakkak ki, ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veririm) tâki: Cahiller gibi uygun olmayan suallerde bulunmayasın. Allah’ın bu emri Hz. Nuh hakkında ilâhî bir lutfun tecellisi demektir. Çünki Peygamberler haddızatında ma’sûmdurlar. Onlar günah işlemezler. Binaenaleyh Hz. Nuh’un sorduğu bu sual, bir günah değildir. Belki daha üstünve daha mükemmel olanı terketmek kabilindendir. Veya ictihadındaki bir hatadan ibârettir. Oğlunun mü’min olduğunu zannetmesinden doğmuştur. İşte bu âyeti kerime de Hz. Nuh’un böyle daha fazîletli ve mükemmel olanı, yani soru sormamayı terketmiş olduğuna veya ictihad ve kanaatinde isâbet edememiş bulunduğuna bir tenbihten ibâret bulunmuştur, bu büyük bir öğütten bir hayrı tavsiye etmekten başka değildir.

47. Dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan bir şeyi sormaktan şüphe yok ki, ben sana sığınırım ve eğer benim için mağfiret etmez ve beni esirgemezsen ben ziyana uğrayanlardan olurum.

47. Bu ilâhî vahiy üzerine Hz. Nuh (Dedi ki: Ey Rab’bim!. Ben senden hakkında bilgini olmayan) yani: Meydana gelmesinin bir hikmet gereği olduğunu bilmediğim veya doğru olduğuna bilgim bulunmayan veyahut doğru olup olmadığına muttali bulunmadığım (bir şeyi senden sormaktan) böyle bir sualde bulunmaktan (şüphe yok ki, ben sana sığınırım) beni öyle bir suâlden koru. (Ve eğer benim için mağfiret etmez) benden sâdır olan yersiz bir suâlden dolayı beni bağışlamaz (ve beni esirgemez isen) yani: Tövbemi ve özriimü kabul etmek sûretiyle bana merhametde bulurumaz isen (ben ziyâna düşenlerden) zarar ve ziyana, mânevî mes’uliyete uğrayanlardan (olurum) bu âyeti kerime, bütün insanlık için bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: Mâsum, her yönüyle Allah’ın lûtfuna kavuşmuş olan yüce bir peygamber, zelle kabilinden olan yersiz bir sualinde n dolayı böyle Cenâb-ı Hak’ka sığınarak ondan bağış ve rahmet niyazında bulunursa artık günahkâr olan biz insanlar, birçok kusurlarımızdan dolayı ne kadar pişmanlıkta bulunmalıyız, ne kadar tevbe edip af dileyerek Allah Teâlâ’nın af ve bağışınasığınmalıyız. Artık bunu düşünmeli, buna göre hareketimizi, ıslaha ve tanzime çalışmalıyız. Ve Başarı Allahtandır.

48. Denildi ki: Ey Nuh! Bizden bir selâm ile ve senin üzerine ve seninle beraber olanlardan doğacak ümmetler üzerine birçok bereketler ile gemiden in. Ve bir takım milletleri de ileride fâidelendireceğiz, sonra onlara bizden acıklı bir azap dokunacaktır.

48. Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh ile kendisine tabi olan mü’minlerin gemiden tam bir selâmet ve bereketle yeryüzüne indiklerini ve bir nice kavimlerin Allah’ın azâbına uğradıklarını bildirmektedir. Hz. Nuh ile kavmine ait olan bu tarihî hâdiselerin, kıssaların ise Rasûlü Ekrem ile kavmi tarafından bilinmez iken bunlara dâir olan Kur’ânî açıklamaların gayba ait haberler cümlesinden olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah tarafından (Denildi ki: Ey Nuh!. Bizden bir selâm ile) bir emniyet ve selâmet ile (ve senin üzerine ve seninle beraber olanlardan doğacak ümmetler üzerine .birçok bereketler ile) gemiden veya dağdan düz yeryüzüne (in) yani: Ey Nuh!. Yeryüzünün bütün sular içinde bulunmasından ve orada yaşamanın, bitkiler ve hayvanlar adına bir şey kalmadığından dolayı müşkül olduğunu düşünerek endişede bulunma. Sana ve sana tâbi olanlara ve kıyâmete kadar imân edenlere emniyet, selâmet ve sürekli olarak çeşitli rızıklar verilecektir. Bu, Hz. Nuh’un tövbesinin kabulüne ve kendisinin ziyandan kurtularak çeşitli ilâhî lutuflara kavuşması için bir müjde mahiyetinde bulunmuştur. (Ve bir takım ümmetleri de ileride fâidelendireceğiz) Onlardan ve senin zürriyetinden dünyaya gelecekler, yeryüzünde yaşayacaklar, faidelere, servetlere kavuşacaklardır. Fakat onlar mü’min olmayacaklarından dolayı (sonra onlara bizden acıklı bir azap dokunacaktır.) Onlar âhiretde şiddetli cehennem azâbına uğrayacaklardır, dünyadaki varlıklarıkendilerine fâide vermeyecektir. Gerçekten de Hz. Nuh’tan sonra yeryüzünde yine insanlık kitlesi gelişip çoğalarak yayılmaya başlamış, kendilerine birçok Peygaberler gönderilmiş, buna rağmen büyük bir kısmı Allah’ın dininden ayrılarak küfr içinde yaşamış ve yaşamakta bulunmuştur. İşte bütün bunların hepsi de âhiretde pek acıklı bir azâba uğrayacaklardır. Hatta bir kısmı dünyada da çeşit çeşit azaplara, felâketlere uğramışlardır, İnsanlık tarihi, buna şahitdir.

49. İşte bu, gayıp haberlerindendir. Bunu sana vahy ediyoruz. Bunu ne sen ve ne de kavmin bundan evvel biliyordunuz. Artık sabr et. Şüphe yok ki âkıbet sakınanlar içindir.

49. (İşte bu) Nuh Aleyhisselâm’ın kıssası, onun ve kavminin hakkındaki haber (gayıp haberlerindendir.) Diğer haberler gibi gelişigüzel, herkesçe bilinen haberlerden değildir. (Bunu) Bu Nuh Aleyhisselâm ile kavmi hakkındaki haberi (sana vahy ediyoruz) Kur’an’ı Kerim vasıtasiyle bildiriyoruz, (bunları ne sen ve ne de senin kavmin bundan evvel) Kur’an’ın inmesinden önce (bilir değildiniz) Gerçekten tûfân hadisesi, insanlar arasında meşhur ise de onun ayrıntılarına, meydana gelmesinin sebeplerine ve diğer ayrıntılarına vâkıf değildiler. Bunlar gayıp kabilinden bulunuyordu. Özellikle Rasûlü Ekrem hikmet gereği ümmi idi, kavmi de dünya tarihini bilmekten mahrum kimseler bulunuyordu. Bu sebeple de böyle bir kıssadan haberleri yok idi. Sonra Cenab’ı Hak, Kur’an’ı Kerim vasıtasiyle Peygamber Efendimizi ve onun ümmetini bunlardan ayrıntılı olarak haberdar buyurmuştur. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sabret sana imân edenler de sabretsinler. Bir takım kâfirlerin ezâ ve cef âşina karşı tahammül gösteriniz. Risaletini tebliğden geri durma, geçici bir ezâ ve cef âyâ katlan. Nitekim Nuh Aleyhisselâm da böyle eziyetlere, üzüntülere karşı sabr etmiş idi. (Şüphe yok ki,âkıbet sakınanlar içindir) Dünyada zafere ulaşmak, âhirette de kurtuluş ve selâmete kavşumak, küfrden ve günahlardan sakınan kullar için va’d olunmuştur. Bu Kur’ânî açıklamalar, Rasûlü Ekrem için bir teselli ve müjdeyi içermektedir. Gerçekte Rasûlü Ekrem bu nîmetlere kavuşmuştur. Yaydığı İslâm dini de kıyâmete kadar devam edip insanlık âlemine nurlar saçacaktır. Kur’an-ı Kerim’de bu gibi Peygamberlere ait kıssaların bir kısım sürelerde tekrar tekrar beyan buyumlması çeşitli hikmetlere; faydalara dayanmaktadır. Bununla beraber bu kıssaların çoğusu çeşitli usul ile, başka başka ilâveler, mevzular ile bildirilmiş, Kur’an’ı Kerim’in bir söz mucizesi olduğu bu şekilde de tecelli etmiştir. Sonra Rasûlü Ekrem, vakit vakit birçok cemaatlar ile temasta bulunuyor, onlara icabına göre Peygamberlerin hayat tarihlerinden bahse lüzum görülüyordu. Bu sebeple de bu kıssalar tekrar ederek beyan buyurulmuştur. Bir de Peygamber devrindeki kâfirler, kâh ilâhî azabın kâfirlerin başına geleceğini inkâr ediyorlardı, kâh da dindar olanlara karşı pek vahşîce hareketlere cür’et gösteriyorlardı. Artık evvelki Peygamberlerin de onlara inananların da böyle inkârlar, eziyetler karşısında kalmış oldukları beyan buyurularak Rasûlü Ekrem’e ve onun dinine girmiş olan müslümanlara tarihî örnekler gösterilmiş, teselli vermek hususu temin buyurulmuştur. Eğer bu kıssalara, bu ibret alınacak olaylara, bir kere yer verilmiş olsa idi, bu kadar nazarı dikkati cebedemiyeceği cihetle Kur’an-ı Kerim’in inişindeki hikmete; faydaya da uygun olamazdı. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’deki bazı âyetlerin, kıssaların böyle tekrar etmesi daha birçok hikmetleri, fâideleri içermektedir. Hz. Nuh için A’raf sûresindeki (62)’inci âyeti celilenin tefsirine de bakınız!.

50. Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u Peygamber gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim!Allah’a ibâdet ediniz, sizin için ondan başka hiçbir mâbud yoktur. Sizler ise iftira edenlerden başka değilsiniz.

50. Bu mübârek âyetler de Hûd Aleyhisselâm’ın kıssasını içermektedir. O Yüce Peygamberin kavmini Allah’ın birliğine ve af dileyerek tövbeye dâvet buyurmuş olduğunu bildirmektedir. Ve onlardan bir mükâfat beklemediğini ve kendisinin de bu emirlere uyduğu takdirde büyük nîmetlere, kuvvetlere kavuşacaklarını onlara bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ad) kavmine (de) soy bakımından (kardeşleri Hûd’u) Peygamber (gönderdik) onları Allah’ın dinine dâvet etmekle görevlendirdik. Hz. Hûd, onlara (dedi ki: Ey kavmim!. Allah’a ibâdet ediniz) yalnız ona mâbud biliniz, ondan başkasını ona ibâdetde ortak edinmeyin (sizin için ondan başka hiçbir mâbud yoktur) ilahınız ancak o’dur. Bu taptığınız putlar, taşlardan ibârettir, size ne zarar ve ne de fâide veremez. Bütün kâinat Yüce bir Yaratıcı’nın, Yüce bir Mâbud’un varlığını gösterip dururken artık öyle âdi, yaratılmış şeyleri nasıl mâbud tanıyabilirsiniz?. (Sizler ise) Bu hareketinizle, böyle yaratıklara ibâdet etmenizle veya bu putlara ibâdet etmenizi Cenabı Allah emir etmiştir demenizle o Yüce Yaratıcıya (iftira edenlerden başka bir şey değilsiniz) siz yalancı, iftiraya düşkün kimselerden bulunmaktasınız.

§ Hûd Aleyhisselâm, Âd kabilesinden ve Nuh Aleyhisselâm’ın zürriyetinden bir zat idi. Âd kabilesi ise araplardan olup Yemen nahiyesinde otururlardı. Bu sebeple Hz. Hûd, soyca Âd kabilesinin kardeşi bulunmuştur. Böyle bazı Peygamberlerle kavimleri arasında bir kardeşlik bulunmuş olduğunun Kur’an’ı Hakîm’de beyan buyurulması bir fayda ve hikmeti içermektedir. Şöyle ki: Peygamber olan bir kardeşin hâli, tavırlar! kardeşleri arasında bilinmektedir. Artık fazilet ve olgunluğun bir örneği olduğu görülüp duran bir kardeşinnasihatları nasıl olur da kabul edilmez, nasıl olur da sözleri inkâr edilerek kendisine karşı düşmanlık gösterilebilir ve gücenilir?. Böyle bir hareketin doğru olmayacağına bu tabir ile işaret edilmiş oluyor. Bir de bu tabir, Rasûlü Ekrem’in kavmi için bir işaret ve irşadı taşımaktadır. Şöyle ki: Kureyş topluluğu kendi kabilelerinden bir mübârek fert olan Hz. Muhammed’in -Aleyhisselâm- kendilerini dine dâvet etmekle emrolunmuş bir Peygamber olduğunu uzak görmüşlerdi. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’de buyurulmuş oluyor ki: Hûd, Salih gibi bir kısım Peygamberler de kendi kavimlerinden birer fert iken, aralarında soyca kardeşlik var iken o kavimlere Peygamber gönderilmişlerdi. Artık Hz. Muhammed’in kavmine ve diğer kavimlere Peygamber gönderilmesi neden uzak görülsün? İşte böyle bir yanlış düşünce, bu kardeşlik tâbiriyle giderilmek istenilmiştir.

51. Ey kavmim! Onun üzerine sizden bir mükâfat istemiyorum. Benim mükâfatını ancak beni yaratmış olana aittir. Siz hâlâ akıllıca düşünmeyecek misiniz?

51. (Ey kavmim!.) Ben (onun üzerine) o sizi Allah’ın dinine dâvet vazifesini yerine getirmemden dolayı (sizden bir mükâfat istemiyorum) sizden şahsî bir fâide beklemiyorum ben sırf Allah rızası için hak dine dâvete çalışıyorum (benim mükâfatını) beni lâyık olduğum sevaplara, nîmetlere kavuşturan (ancak beni yaratmış olana aittir) yoksa sizlere ait değildir. Ey kavmim!. (Siz hâlâ akıllıca düşünmeyecek misiniz?) siz bu hakikatı hiç tefekkür etmez misiniz?. Siz hakkı batıldan, sevâbı hatadan ayırmaya çalışmaz mısınız?. Nedir bu sizdeki bu kadar gaflet ve cehâlet?. Evet.. Mübârek Peygamberler, ümmetlerine bu yolda hitab etmişler, kendilerinden şahsî bir menfaat beklemeleri düşüncesini gidererek sırf kutsî vazifelerini Allah rızası için yerine getirmeye çalıştıklarını bildirmişlerdir.

52. Ve ey kavmim! Rabbinizden af dileyin. Sonra ona tövbe edin ki, üzerinize semanın feyzini yağmurunu bol bol göndersin ve sizin kuvvetinizi kuvvet ilâvesiyle arttırsın ve günahkârlar olarak yüz çevirmeyiniz.

52. (Ve ey kavmim!.) Artık uyanınız, kusurlarınızı anlayınız (Rabbinizden af dileyiniz) ona imân ederek ondan af ve bağış dileyiniz (sonra ona tövbe edin) başkalarına ibâdette bulunmuş olduğunuzdan dolayı pişmanlık göstererek tövbekâr olunuz (ki) O Kerem Sâhibi Yaratıcı, sizlerin üzerinize (semanın feyzini bol bol göndersin) gökten fâideli yağmurlar yağdırarak arazinizi büyütüp geliştirsin, (ve sizin kuvvetinizi kuvvet ilâvesiyle arttırsın) sizi kat kat kuvvetlere, yiğitliğe, ululuğa erdirsin veya çokca mal ve servete kavuştursun. (Ve) siz (günahkârlar) müşrikler (olarak) benim verdiğim nasihatlardan (yüz çevirmeyiniz) onları kabul ediniz, o cahilce hareketlerde israr edip durmayınız.

§ Rivâyete göre Hûd Aleyhisselâm’ın kavmi pek geniş araziye sahip idiler, başka kavimlere karşı da fazâ bir kuvvete, üstünlüğe sahip bulunuyorlardı. Küfürleri yüzünden üç sene kadar yurtlarına yağmurlar yağmamış, kıtlık ve pahalılık yüz göstermişti. Kadınları çocuk doğuramaz olarak nesilleri kesilmeğe yüz tutmuştu, İşte bu sırada Hz. Hûd, onlara böyle bir nasihatda bulunmuş, Cenâb-ı Hak’ka samimi olarak ibâdet ve itaat sâyesinde yeniden nîmetlere, kat kat kuvvetlere kavuşacaklarını kendilerine bildirmişti. Binaenaleyh bu mübârek âyetler gösteriyor ki: Cenab’ı Hak’kın dinine riâyet edilmesi, günahlardan dolayı tövbekâr olup bağışlanma isteğinde bulunulması, kurtuluş ve selâmete kuvvet ve yükselmeye vesîledir. Artık maddî ve mânevî kurtuluşunu, yükselmesini isteyen bir kavim için bundan başka çare yoktur.

53. Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir delilile gelmedin ve biz de senin sözünden dolayı kendi tanrılarımızı terkedici değiliz ve sana inanan kimseler de değiliz.

53. Bu mübârek âyetler de Âd kavminin Hz. Hud’a karşı olan inkârcı, cahilce lâkırdılarını bildirmektedir. O Yüce Peygamberin de onlara verdiği cevabını ve Cenâb-ı Hak’kın o kavmi mahvederek yerlerine başka kavimleri getireceğini ihtar etmiş olduğunu ve Hak Teâlâ’nın yüce vasıflarını zikrettiğini hikâye buyurmaktadır. Şöyle ki: Âd kavmi Hz. Hûd’un nasihatlarını dinlemediler, bilâkis onun peygamberliğini ve gösterdiği mucizeleri inkâr ederek, (dediler ki: Ey Hûd!. Sen bize bir delil ile gelmedin) sen Peygamber olduğuna dâir olan iddianı isbat edecek bir delile sahip değilsin (ve biz de senin sözünden dolayı tanrılarımızı) kendilerine tapındığımız putları (terkedici değiliz) yolumuzda sabit kalacağız. (Ve) Dediler ki: Ey Hûd!. Biz (sana inanan kimseler de değiliz) biz senin Peygamber olduğunu asla tasdik etmeyiz. Bu kavim, böyle küfrlerinden ayrılmadılar, Hz. Hûd’un gösterdiği mucizeleri inkâr eylediler, onların öyle tapındıkları şeyin kimseye bir fâide veya zarar verebilmek kabiliyetinde olmadığına her sağduyu sahibi hükmederken o kavim onlara tapınmaktan kendilerini alamadılar.

54. Biz demeyiz, ancak deriz ki seni tanrılarımızdan bazısı fena bir şekilde çarpmıştır. Dedi ki: Ben şüphesiz Allah Teâlâ’yı şahid tutuyorum ve siz de şahid olunuz ki, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden muhakkak uzağım.

54. Ve o cahil kavim, Hz. Hud’a karşı dediler ki: Ey Hûd!. (Biz demeyiz.) senin hakkında bir şey söylemeyiz (ancak deriz ki: Seni tanrılanmızdan bâzısı fenâ bir şekilde çarpmıştır) yani: Sen onlara tapmaktan bizi men ettiğin, için, onların aleyhinde söz söylediğin için onlardan bazıları sana fenâ birşekilde çarparak senin aklını bozmuş, seni deli etmiştir. Bu kavmin böyle ahmakça iddialarına karşı, Hz. Hûd’da (dedi ki: Ben şüphesiz) kendi hakkımda (Allah Teâlâ’yı şâhid tutuyorum) benim bir Peygamber olduğuma o şahiddir, (ve siz de) benim hakkımda (şahid olunuz ki, ben sizin) Cenâb-ı Hak’ka (ortak koştuğunuz şeylerden beriyim) ben onların mâbutluk vasfına sahip olmadıklarını bilir, onlardan uzak bulunurum.

55. Ondan başka, artık hepiniz bana karşı istediğiniz tuzağı kurunuz, sonra bana asla mühlet vermeyiniz.

55. Yine Hz. Hûd, demiş oluyor ki: Ey kavmim!. Ben o putlarınızdan uzak bulunmaktayım ki, onlar (ondan başka) dırlar. Yani: Siz o putları Cenâb-ı Hak’ka ortak koşuyorsunuz, ben isem onlardan uzağım. Onlar hâşâ Allah’a ortak olamazlar, onlara. ibâdet asla câiz değildirelr. (artık hepiniz bana karşı) benim helâkim için (istediğiniz tuzağı kurunuz) siz ve putlarınız toptan (yapınız) ellerinizden geleni yapmaya çalışınız. (Sonra bana asla bakmayınız) yani: Bana bir mühlet vermeyiniz, yapmak istediğiniz düşmanlığı hemen yapmağa çalışınız. Hz. Hûd’un kavmine böyle korkusuzca hitab etmesi, kendisinin Allah’ın korumasına mazhar olduğunu beyandan ibârettir ki, bu onun için büyük bir mucize demektir. Çünki kavmi arasında yalnız başına olduğu halde onlardan asla korkmamış Hak Teâlâ’ya itimat ile onlara böyle bir teklifte bulunmuş, onların da taptıkları şeylerin âciz, kendisine cinnet gibi, vesâire gibi bir zarar vermeğe kaadir olmadıklarını göstermiştir.

56. Şüphe yok ki, ben, benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah Teâlâ’ya tevekül ettim. Hiçbir hareket sahibi hayvan yoktur ki, illâ onun perçeminden tutan o’dur. Muhakkak ki, benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir.

56. Hz. Hûd, kavmine karşı şöyle de hitap etmiştir. (Şüphe yok ki: Ben, benim Rab’bim vesizin Rab’biniz olan Allah Teâlâ’ya tevekkül ettim) işlerimi O Yüce Yaratıcıya ısmarlayarak ona itimadda bulundum. (Hiçbir hareket sahibi hayvan) yeryüzünde gezip dolaşan bir hayat sahibi mahlûk (yoktur ki, illâ onun perçeminden tutan) onun sâhibi ve yöneticisi ancak (o’dur) O Yüce Yaratıcıdır. Onun izni, takdiri olmadıkça hiçbir mahlûk başkasına bir zarar, bir fâide veremez. Bütün yaratıklar, Cenâb-ı Hak’kın kudret eli altındadırlar. (Muhakkak ki, benim Rab’bim) O bütün Kâinatın Yaratıcısı olan Allah Teâlâ (dosdoğru bir yol üzerinedir) yani: O hak ve adâlet yoluna sahiptir. O hiçbir kimseye zulm etmez, inanan ve iyilik edenleri o güzel hallerinden dolayı mükâfatlara kavuşturur. Kâfir, isyankâr olanları da kendi kötü hallerinden dolayı cezâya uğratır. Yoksa hiçbir kulu hakkında hâşâ zulm etmez. Binaenaleyh Ey inkârcı kavmim!. Siz de Allah’ın kahrına uğrarsanız o sizin bu fenâ amellerinizin, kanaatlerinizin bir cezasınan başka bir şey değildir.

§ “Nasıye”; lûgatte cebhe, alın, alın üzerindeki saç demektir. Bu kelime zat, şahıs mânâsında da kullanılmaktadır. “Nasıye-i hâl” tabiri de çehre gösterişi, tavır, vaziyet demektir. Nâsıyeden tutmak tabiri ise: Onun sahibine mâlik, onun hakkında istenildiği şekilde tasarruf etmeye kaadir olmak yerinde kullanılmaktadır. Ve; Filân mübârek nâsiyelidir, denilir ki, mübârek bir zatdır demektir.

57. Artık siz yüz çevirir iseniz, ben size kendisiyle gönderilmiş olduğum şeyi muhakkak ki, tebliğ ettim. Ve Rabbim sizden başka bir kavmi sizin yerinize getirir ve siz ona hiç bir şey ile zarar veremezsiniz. Şüphe yok ki, Rabbim herbir şey üzerine gözeticidir.

57. Hz. Hûd, kavmine şöylece de ihtarda bulundu: (Artık) Ey Kavmim!, (siz yüz çevirir iseniz) Benim nasihatlarımızı dinlemez de kaçınırsanız (ben size kendisiyle) Allah tarafından (gönderilmiş) tebliğ etmekleemrolunmuş (olduğum şeyi muhakkak ki, teblîğ ettim) ben peygamberlik vazîfemi yerine getirdim. Artık bütün mes’uliyet size aittir. Çünki siz beni yalanlamakta, hakkı kabulden kaçınmakta israr edip duruyorsunuz. (Ve Rab’bim sizden başka bir kavmi sizin yerinize getirir) yani: Siz böyle küfrünüzde israr edip durunca hakkınızda Allah’ın kahrı tecelli eder. Cenâb-ı Hak sizi helâk ederek sizin yurdunuzu, servet ve zenginliğinizi başka bir kavme nasib eder ki, o kavim, Allah’a inanan ve O’nu birleyendir (Ve siz ona) O Yüce Yaratıcıya (hiçbir şey ile) ona ortak koşmakla ve diğer hareketlerinizle asla (zarar veremezsiniz) siz ancak kendi nefsinizi zarara uğratmış olursunuz. (Şüphe yok ki Rab’bim) büyük, küçük (her bir şey üzerine koruyucudur) her şeyi korumaya, görüp sözetmeye kaadirdir. Binaenaleyh bütün kullarının amellerini bilir. Hiçbir şey onun İlim dairesinden ve himâyesinden hâriç olamaz, dilediği şeyleri helâkten korur, ve dilediği şeyleri de helâk edebilir. Buna inancımız tamdır. İşte Yüce Peygamberlerin ve onların mirasçıları olan imân ve irfan sahiplerinin vazîfeleri, böyle insanları irşada, İkâza çalışmaktır, hak yolunda fedakârlık gösterip halkı uyandırmaya, aydınlatmaya gayret göstermekten geri durmamaktadır. Bu hususta başkalarından korkmayıp Cenâb-ı Hak’ka sığınarak hikmet sahibine yakışır tarzda ve hayrı tavsiye edici şekilde hareket etmektir, Allah’ın dininin her tarafa yayılmasına hizmette bulunmaktır, İşte Hz. Hûd’un kavmine karşı olan bu hitabeleri de bizler için uyulması gereken bir örnek mahiyetinde bulunmaktadır. Hakkı kabulden kaçınanların korkunç âkibetleri de şöylece beyan buyurulmaktadır.

58. Ne zaman ki emrimiz geldi, Hûd’u ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet ile kurtardık ve onları ağır bir azaptanda kurtardık.

58. Bu mübârek âyetlerde Cenab’ı Hak’kın Hûd kavmini helâk ettiğini Hûd Aleyhisselâm ile ona imân edenleri de dünyevî ve uhrevî kurtuluşa erdirdiğini bildirmektedir. O helâk olan kavmin ise ne kadar inkârcı, âsi, zorbacılara tâbi kimseler bulunduğunu ve o kavmin bu dünyada lânete hedef olup Allah’ın rahmetinden uzak bulunmuş olduğunu gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Ne zaman ki) Âd kavmi Hz. Hûd’un tebliğatını kabul etmeyip, küfrlerinden dönmediler. Üzerlerine (emrimiz geldi) azâbımız onları kuşattı, onları helâk edip gitti (Hûd’u) O Yüce Peygamberi (ve onunla beraber imân etmiş olanları) ise (bizden bir rahmet ile) haklarında tecelli eden ilâhî bir lûtuf ile (kurtardık) onları o kavme gelen azaptan koruduk. Bu onların haklarında büyük bir ilâhî koruma idi. Çünki bir mubite bir azap, bir musîbet gelince çok kere bundan mü’minler de, kâfirler de zarar görürler. Âd kavmine gelen azaptan ise Allah’ın bir lûtfu olarak mü’minler asla zarar görmemişlerdir. (Ve onları) O mü’minleri (kaba) çirkin, şiddetli (bir azaptan da kurtardık) ki, o da âhiret azâbıdır. Diğer bir yoruma göre de buyurulmuş oluyor ki: Cenab’ı Hak, mü’minleri hem kâfir olan Âd kavminin tecavüzlerinden, kötü muamelelerinden kurtardı, hem de o kavmin helâkine sebep olan şiddetli bir rüzgârın tesirinden korunmuş oldu. Tefsirlerde yazılı olduğu üzere bu Âd kavmini mahveden rüzgâr, pek şiddetli ve pek sıcak imiş, yedi gün devam etmiş, sekizinci gün onları helâk eylemişdi. Bu rüzgâr çarptığı her kuvvetli, iri kâfiri adeta çam ağacı gibi yerlere deviriyordu veya bu rüzgâr onların ağızlarından, burunlarından giriyor, aşağılarından çıkıyor, kendilerini feci bir şekilde helâk etmiş oluyordu. Bu rüzgârın tesirinden Allah’ın bir rahmet eseri olarak hiçbir zarar görmemiş olan mü’minlerin sayısıise dört bin kadar imiş.

59. Ve işte o da Âd’dır ki. Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler ve onun Peygamberlerine âsi oldular ve her bir inatçı zorbanın emrine uydular.

59. (Ve işte o da) yani: Şu kabirleri, eserleri görülen mütefekkir insanlar için bir ibret ve uyanma manzarası oluşturan helâke uğramış kavim ise (Ad’dir ki) onlar (Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler) Hûd Aleyhisselâm’ın gösterdiği mucizeleri tasdikten kaçındılar bu inkâr onların helâkine sebep olan birinci vasıflarıdır (Ve) onların ikinci kınanmış vasıfları olmak üzere de onlar (onun) Cenâb-ı Hak’kın (Peygamberlerine âsi oldular) Gerçekte onlara yalnız Hûd Aleyhisselâm gönderilmişti. Fakat ona karşı isyan bütün Peygamberlere karşı isyân demektir. Çünki hepsi de Allah’ın birliği inancını tebliğ etmekte bulunmuştur, o mübârek Peygamberlerin aralarını ayırmak câiz değildir. Binaenaleyh birini inkâr, hepsini inkâr demektir. Yahut peygamber yerinde peygamberler denilmesi, Hz. Hûd hakkında hürmet ifade etmesi içindir. (Ve) Âd kavmi (herbîr inatçı) Hak’ka karşı gelen ve muhalefette bulunan (zorbacı) kendisini yüksek gören dikkafalı bir şahsın (emrine uydular) bu da onların helâkına sebebiyet veren üçüncü bir çirkin vasıfları idi. Evet.. Onlar bir takım dinsiz reislerini taklit ediyorlar, onların bâtıl sözlerine bakarak kendilerine de Hz. Hûd’u inkâr eyliyorlardı, bu bir insandır, nasıl Peygamber olabilir, diyorlardı. İşte bu cahilce hareketlerinin müthiş cezasına hepsi birden kavuşmuş oldular. Cahilce bir taklidin neticesi bundan başka birşey değildir.

60. Ve bu dünyada bir lânete tâbi tutuldular, kıyâmet gününde de. Haberiniz olsun, şüphe yok ki Âd Rablerini inkâr ettiler. Biliniz ki, Hûd kavmi olan Ad Allah’ın rahmetinden uzak olsun.

60. O Âd kavmi, öyle çirkin hareketlerinin birneticesi olarak (dünyada bir lânete tâbi tutuldular) yani: Allah Teâlâ’nın rahmetinden ve her bir hayırdan uzak düşürüldüler veya dünyada insanların lânetine hedef oldular, tarihte kötü bir ad bırakmış bulundular. (Ve) Onlar (kıyâmet gününde de) bütün hallerine şahitlik edecek zatların huzurlarında lânete uğrayacaklardır. Onlar ne için bu kadar dünyevî ve uhrevî lânete hedef oldular?. (Haberiniz olsun, şüphe yok ki. Âd) kavmi (Rab’lerini inkâr ettiler) O’na küfrettiler, onun birliğini tasdik etmediler. (Biliniz ki. Hûd kavmi olan Âd için bir uzaklık olsun) onlar Allah’ın rahmetinden ebediyen mahrum bulunsunlar. Onlar öyle büyük bir helâke uğrayıp dursunlar. Çünki onlar öyle bir azâbı hak etmişlerdi. Bu, onların aleyhinde bir duadır. Gerçekte o kavim zaten öyle bir helâke uğramışlardı. Fakat böyle bir dua, onların zaten helâkı hak etmiş olduklarını ifade eder. Bir de öyle kâfirler aleyhindeki böyle bir dua, o kâfirlerin çirkin hareketlerini gözlerönüne serme ve din adına bir bağlılık alâmetidir. Ve o gibi ıslahı mümkün olmayan dinsizler aleyhine bed’duada bulunmanın câiz olduğunu göstermektedir.

§ Burada Âd’ın, Hûd kavmi olduğu beyan olunuyor. Çünki iki Âd kavmi vardır. Biri Hûd Aleyhisselâm’ın kavmi olan Âd kavmidir ki, bunlara “Âd-i ûlâ” (İlk Ad) da denir. Diğeri de “Âd-i irem’dir ki, bunlara da “Zat-ül-imâd” da denilir, bunlar zaman itibariyle sonradır. İşte bunlardan ayırmak için Hûd’un kavmine Âd denilmiştir.

§ Elâ; kelimesi bir uyarı ve başlangıç edatıdır ki, mühim bir söz başında söylenerek nazarı dikkati celbeder, biliniz ki mânâsınadır. Hz. Hûd’un kıssası için A’raf sûresindeki (65)inci âyetin tefsirine bakınız!..

61. Semud’a da kardeşleri olan Salih Peygamber gönderilmiştir. Dedi ki: Ey Kavmim! Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz. Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Sizi yerden o yarattı vesizi orada o yaşattı. Artık ondan mağfiret dileyiniz, sonra ona tövbe ediniz. Şüphe yok ki, benim Rabbim yakındır, duaları kabul edendir.

61. Bu mübârek âyetler de, Salih Aleyhisselâm’ın kıssasına, onun kavmini tevhid dinine davetine ve onlar hakkındaki Allah’ın nimetlerini beyan buyurmuş olduğuna dâirdir. O kavmin de babalarından kendilerine intikâl etmiş olan bâtıl bir yolda kararlılık gösterip o Yüce Peygamberin tebliğatını bir şek ve şüphe ile karşılamış olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Hicaz ile Şam arasında bulunan Hicr adındaki bir ülkede oturan (Semud) kavmine (de) soy bakımından (kardeşleri olan Salih) Aleyhisselâm Peygamber gönderilmiştir. Hz. Salih o kavme hitaben (dedi ki: Ey kavmim!.) yani: Ey kendilerine bir fenalığın gelmesinden dolayı üzüntü duyacağım kabilemin fertleri (Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz) Ondan başkasına ibâdetde bulunmayın çünki (sizin için ondan başka ilâh yoktur) ibâdetinize lâyık olan, yalnız o’dur. Bu taptığınız putlar değildir. Bir kere düşününüz ki: (sizi yerden o) eşsiz yaratıcı (icad etti) yani: Sizin ilk pederiniz olan Hz. Adem’i O Kerem Sahibi Yaratıcı, topraktan yarattı, sizi de onun sülâlesi olarak meydana getirdi. Yahut sizi birer nütfeden, o nutfeleri de sonuçta topraktan meydana gelen hayvansal ve bitkisel gıdalardan yaratmış oldu. Artık böylebir yaratma, o Kerem Sahibi Yaratıcının birliğine muazzam bir delil değil midir?, (ve) Ey kavmim!. (Sizi orada) O yeryüzünde (o) Yüce Yaratıcı (yaşattı) yani: Ey kavmim!. Cenâb-ı Hak, sizi yeryüzünde ikâmet ediciler kıldı siz ömür sürdükçe burada oturursunuz, sonra da bunu arkadan gelenlere terkedersiniz. Veyahut sizin ömürlerinizi o yeryüzünde uzattı. Hatta bunlardan her birinin üçyüz seneden bin sene kadar yaşar bulunduğu rivayet edilmektedir. Diğer bir yoruma göre de Ey Kavmim!. Allah Teâlâ sizi, yeryüzünü imar ediciler kıldı, böyleimâna muvaffak oldunuz, artık o Kerem Sahibi Mâbuda ibâdet etmeli değil misiniz?. Bu âyeti kerime, gösteriyor ki: Yeryüzünü imâra muvaffak olmak da ilâhî bir lutuftur, büyük bir nimettir. Bunu başarmayı Cenab’ı Hak’tan bilmeli, ona kullukta ve teşekkürde bulunmalıdır. Aksi takdirde nankörlük edilmiş olacağından, o nimetin yok olmaya mahkum olacağından korkulur. (Artık ondan) O Kerem Sahibi Yaratıcı’dan (mağfiret dileyiniz) ona imân ediniz, şimdiye kadar olan küfr ve isyanınızın bağışlanmasını ondan niyâz eyleyiniz (sonra ona tövbe ediniz) öyle bâtıl putlara tapmış olduğunuzdan dolayı pişmanlık göstererek tövbekâr olunuz, İmân olmadıkça tövbe sahih alamıyacağından evvelâ İman edilmesi sonra da tövbede bulunulması emir olunmuştur, (şüphe yok ki, benim rab’bim) bütün mahlûklarına İlim ve tasarruf bakımından (yakındır) tevbe eden ve af dileyen herhangi bir kulu nerede bulunmuş olursa olsun Cenâb-ı Hak onun bu hareketini tamamiyle bilerek onu kabul eder. Ve O Yüce Mâbud (icabet edicidir) o, kendisine seslenen, yakarış ve niyazda bulunan herbir kulunun bu duasını, temennisini kabul buyurur. Artık bütün insanların en birinci vazifesi o ortak ve benzerden uzak olan Yüce Yaratıcıya imân etmek ve sığınmaktan başka birşey değildir.

62. Dediler ki: Ey Salih! Sen bundan evvel bizim içimizde ümit beslenilen bir zat idin. Sen babalarımızın ibâdet ettikleri şeylere ibâdet etmekten bizi engelliyor musun? Ve şüphe yok ki, biz kendisine bizi davet ettiğin şeyden bir şek içindeyiz: Şüphedeyiz.

62. Hz.Salih’in bu gibi hayrı tavsiye edici emir ve tavsiyesine rağmen o kavmi (Dediler ki: Ey Salih!. Sen bundan evvel) böyle bizi putlarımızı terk ile yalnız bir mâbuda ibâdet için davet etmeden önce (bizim içimizde ümit beslenilen bir zat idin) biz senden çok istifade edeceğimizi umar beklerdik. SalihAleyhisselâm, herkesle güzelce görüşür, fakirlere, zayıflara yardım eder, hastalan ziyaretde bulunurdu. Onun o cahil kavmi, bu mübârek zâtın bu şerefli haline bakarak kendilerinin dinine itiraz etmiyeceğini, onların dinlerine düşmanlık değil yardım eyleyeceğini ümit etmekte bulmuşlardı. Halbuki, o mübârek Peygamber, onları tevhid dinine davet etmek suretiyle haklarında en büyük bir iyilikte bulunuyordu, onlar ise bunu takdir edemiyorlardı. Bilâkis diyorlardı ki: (Sen babalarımızın ibâdet ettikleri şeylere ibâdet etmekten) onlar gibi putlara tapınmaktan (bizi engelliyor musun?.) Biz bunu senden beklmemezdik. O cahil kavim böyle diyorlardı. Onlar Öyle bâtıl hareketler hususunda babalarını, geçmişlerini taklit etmeyi bir lüzumlu vazife sanıyorlardı. Halbuki, meşrû ve makul olan hususlarda taklit câiz olur. Aksi takdirdeki taklit bir cehalet eseridir, sahibini felâketlere sevkeder, durur. (Ve) Onlar, o kavim, bunu takdir edemiyorlardı, bilâkis Hz. Salih’e hitaben diyorlardı ki: (Şüphe yok ki, biz kendisine bizim davet ettiğin şeyden) Öyle yalnız bir mâbuda ibâdet edip putlara ibâdeti terk etmemiz hususundaki teklifinden (bir şek içindeyiz) biz de kalben sağlam bir bilgi bir kanaat hâsıl olmamaktadır. Ve biz (şüphedeyiz) teredütler, ızdıraplar içinde bulunmaktayız. Artık baba ve dedelerimizden bize intikâl etmiş olan dinimizi, öyle putlara tapınmayı nasıl terkederek senin davetine uyabiliriz?.. Ne kadar cahilce bir israr.

63. Dedi ki: Ey kavmim! Bana haber veriniz, eğer ben Rabbimden açık bir delil üzere isem ve o kendisinden bana bir rahmet ihsan etmiş ise o halde ona isyan eder isem artık Allah’ıma karşı bana kim yardım edebilir? Demek ki, siz bana ziyandan başka bir şey arttırmış olmayacaksınız.

63. Bu mübârek âyetler, Hz. Salih’in kavmine ne suretle cevap vermiş olduğunu bildiriyor vebir mucize olmak üzere taşdan çıkarılmış olan bir deveye tecavüzden kavmini men eylediğini aksi takdirde azâba uğrayacaklarını onlara ihtar eylemiş bulunduğunu gösteriyor. Bu tenbihe rağmen o deveyi boğazlayan kavminin artık üç gün kadar yaşayacaklarını kendilerine bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Salih Aleyhisselâm, şek ve şüphe içinde olduklarını söyleyen kavmine cevaben (dedi ki: Ey kavmim!. Bana haber veriniz) düşünceni? nedir?. (Eğer ben Rab’bimden açık bir delil üzere isem) iddiamda doğru olduğumu gösterir açık bir delile, bir basirete sahip bulunuyor isem (ve o) Rab’bim (kendisinden bana bir rahmet) bir peygamberlik ve risalet (ihsan etmiş ise) ki ettiği muhakkaktır (o halde ona) O Kerem Sahibi Mâbuduma (isyan eder isem) faraza onun emrine muhalefet ederek size peygamberliğimi tebliğ etmez sizi küfr ve şirkten men’etmeye çalışmaz isem (artık Allah’ıma karşı) onun azâbından kurtarmak için (bana kim yardım edebilir?.) Elbette kimse yardım edemez, (demek ki,) ben sizin arzunuza eğilim gösterirsem (siz bana ziyandan başka) beni saptırmaya çalışmadan başka (birşey arttırmış olmayacaksınız) yani: Siz o halde benim güzel amellerimi ibtâl ederek beni ziyana, felâkete düşürmüş olacaksınız. Halbuki, Peygamberler masumdurlar. Hiçbir Peygamber, kavminin öyle cahilce sözlerine kıymet vererek vazifesini terketmez ki, mânevî zarar ve ziyana düşmüş olsun. Binaenaleyh ey kâfirler!. Siz beni boş yere şaşırtmaya çalışıyorsunuz. Siz bu hareketlerinizle kendi ziyanınızı, zararlarınızı arttırmış oluyorsunuz da haberiniz yok!.

64. Ve ey kavmim! İşte şu sizin için bir mucize olmak üzere Allah’ın bir dişi devesidir. Artık onu bırakınız. Allah’ın arzında otlasın ve ona bir kötülükle dokunmayınız, sonra sizi pek yakın bir azap yakalar.

64. (Ve ey kavmim!. İşte şu) Allah’ın kudretiile taşdan çıkarılan harikulâde hayvan (sizin için bir mucize olmak üzere Allah’ın) yaratmış olduğu muazzam (bir dişi devesidir) benim peygamberlik iddiasında doğru olduğuma bir delildir. (Artık onu bırakınız) Ona tecâvüz etmeyiniz, onu kendi bulunduğu hal üzere terk ediniz (Allah’ın arzında) yeryüzünde dilediği gibi yiyip içip (otlasın) gezip dursun. O sizin için bir delildir, o size fâide verir, zarar vermez. (Ve ona bir kötülükle dokunmayınız) sakın onu boğazlamaya ve ona başka türlü fenalık yapmaya cür’et göstermeyiniz. (Sonra sizi pek yakın bir azap yakalar) kendinizi o azaptan kurtaramazsınız. O tecâvüzünüzü müteakip hemen dünyevî bir azâba tutulursunuz. İşte Salih Aleyhisselâm, kavmine böyle uyarıda bulundu. Ne yazık ki: Onlar bu uyarıya riâyet etmediler.

65. Sonra onu boğazladılar. Bunun üzerine dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayınız. İşte bu, yalanlanmamış olan bir vaaddir.

65. (Sonra) O kavim (onu) o harikulâde olan deveyi (boğazladılar) onu kesip parçaladılar (bunun üzerine) Salih Aleyhisselâm onlara (dedi ki:) Ey söz dinlemeyen cahil kavim!. (Yurdunuzda üç gün daha yaşayınız) bu müddetin ardından üzerinize Allah’ın azâbı gelecektir. (İşte bu) Böyle üç gün yaşayıp da onu müteakip azâba tutulmanız (yalanlanmamış olan bir vâ’ddir) bunda bir yalan mevcut değildir. Bu husustaki ihtar, sırf hakikattir, öyle açıklandığı şekilde meydana gelecektir.

§ Rivayete göre Salih Aleyhisselâm’ın kavmi, onun risalet iddiasında doğru olduğuna bir şahit olmak üzere bir kayadan bir deve çıkarmasını istemişler. Hz. Salih de onlardan imân edeceklerine dair söz aldıktan sonra namaz kılmış, duada bulunmuş, büyük bir kayadan bir mucize olmak üzere yaşlı bir deve çıkıvermiştir, sonra kendisi gibi büyükçe bir deve de doğurmuştur. O kavimden birazı imânetmiş, diğerleri yine küfrlerinde devam eylemişlerdi. Bu deve bir müddet kaldı, yavrusu ile beraber gezer, otlar dururdu. Bu deve birkaç yönüyle bir mucize idi: Şöyle ki: Bu bir taş içinden yaratılıp çıkarılmıştı ve erkeksiz olarak yüklü bulunmuştu. Doğurduğu yavrusu kendisine benzemekde idi bu deve bir anda böyle mükemmel bir suretde olarak vücude gelmişti. Kendisinden pek fazla süt çıkararak bir topluluğa yetiyordu. Ve bu deve bulunduğu yerdeki bir kuyunun bütün suyunu bir günde tamamen içiyordu, ertesi günde o kuyudan ahali sularını alıyorlardı. İşte bu ayrıntılar, Kur’an-ı Kerim’de değil, rivayet yoluyla tefsirlerde zikredilmiştir. Kısacası: Bu deve bir mucize idi, bir kudret delili idi. Buna asla dokunmamaları Hz. Salih tarafından o kavime tenbih olunmuştu. Ne yazık ki, bu tenbihe riâyet etmediler.

66. Ne zaman ki, emrimiz geldi. Salih’i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet sebebiyle kurtuluşa erdirdik, hem de o günün zilletinden kurtardık Şüphe yok ki, çok kuvvetli, çok izzet sahibi olan, ancak senin o Rabbindir.

66. Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm ile ona imân edenlerin kurtuluş ve selâmete erdiklerini bildiriyor, İmân etmeyen Semud kavminin ise büyük bir ses azâbı ile lâyık oldukları cezalarına kavuşmuş olduklarını ve onların dünyada hiç yaşamamış gibi bir felâkete uğradıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Semud kavmi, inkârlarında israr edip durdular (Ne zaman ki) onların hakkında (emrimiz geldi) yani: Üç gün tamam olup azâbımız yüz gösterdi veya azabın inmesi için ilâhî emrimiz ortaya çıktı. (Salih’i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet sebebiyle kurtuluşa erdirdik) onları o inkârcı kavme gelen felâketden koruduk (Hem de) Salih Peygamber ile ona tâbi olanları (o günün) o Semud kavminin mahvolmasıylasonuçlanan musibet gününün (zilletinden) yani: O kavmin korkunç ses ile olan helâkından veyahut o kavme kıyâmet gününde yüz gösterecek olan zilletden, rezillikten (kurtardık) onları müstesnâ bir vaziyetde bulundurduk, (şüphe yok ki) Ey Rasûlü Ekrem!. (Çok kuvvetli) Herşeye galip ve (çok izzet sahibi olan) her dilediğini yapmaya kaadir, ve dilemediğini def ve men’etmeye kudretli (olan ancak senin o Rab’bindir) bütün kâinat, onun kudreti, galibiyeti, hakimiyeti altında bulunmaktadır. Şüphesiz buna inanıyoruz.

67. O zulüm etmiş olanları da bir korkunç ses yakaladı. Artık yurtlarında dîz üstü çöküp bitmiş bir halde sabahladılar.

67. (O zulmetmiş olanları da) Hz. Sahh’in tebliğatını, öğütlerini kabul etmeyip küfrlerinden ayrılmamak suretiyle kendi nefislerine zulm etmiş bulunan Semud kavmini de (bir korkunç ses yakaladı) şöyle ki: Ya Cibril Aleyhisselâm’ın yaptığı bir ses ile o inkârcı kavim hep birden helâk oldular veya onlara semâ tarafından müthiş bir ses gelmekle kalbleri parçalanarak hepsi de birden ölüp gittiler. (Artık yurtlarında dizleri üstüne çöküp bitmiş kimseler oldukları halde sabahladılar) hareketden, hayatdan mahrum kaldılar, bu suretle dünyevî cezalarına kavuştular.

§ Cüsûm” lûgatde sükûn et, hareketsizlik uyurken göğsü yere koymak mânâsınadır. Câsimin de: Yüzleri üzerine düşmüş kimseler demektir. Sonra bu kelime ölürken hiçbir hareketde bulunmamak yerinde kullanılır olmuştur. O halde “Câsimin” demek sanki hiç hayat sahibi değillermiş gibi ölürken bir hareketde bulunamaz olan ve yüzleri, dizleri üzerine düşüp yıkılan kimseler demektir.

68. Sanki orada hiç ikâmet etmemişlerdi. Biliniz ki, şüphesiz Semud, Rab’lerini inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun ki. Semud için Allah’ın rahmetinden bir uzaklık vardır.

68. O helâk olan kavim (Sanki orada) o kendi yurtalrında, ülkelerinde, (hiç ikâmet etmemişlerdi.) Oralarda sanki nice seneler yaşamamışlardı, onlar işte öyle müthiş bir suretde mahv ve yok oldular. (Biliniz ki, şüphesiz Semud, Rablerine kâfir olmuşlardı) kendilerini yaratan, besleyen, yurtlara sahip kılan Yüce Yaratıcı’yı inkâr etmiş, kendilerine vermiş olduğu nimetlerin değerini bilmez, şükrünü yerine getirmez bulunmuşlardı (haberiniz olsun ki. Semud için bir uzaklık vardır) yani onlar Allah’ın rahmetinden ebediyen uzak olsunlar, zaten uzak olacaklardır. Bu onların haklarında bir beddua demektir. Onların böyle bir mahrumiyete uğramaya lâyık olduklarını göstemektedir. Kısacası: O kavim, küfr ve isyanda israr edip durmalarının cezasına uğradılar. Allah’ın himayesinde olan Hz. Salih de bir rivayete göre Mekke’i Mükerreme’ye, diğer bir rivâyete göre de Kudüs’e giderek orada vefat etmiştir. Arap Peygamberlerdendi. Kıssası için A’raf sûresindeki (PSî’inci âyeti celilenin izahına da bakınız.

69. Ve muhakkak ki, bizim elçilerimiz İbrahim’e müjde ile gelmişti. Selâm dediler. O da selâmdır dedi. Sonra gecikmeden bir kızartılmış buzağı getirdi.

69. Bu mübârek âyetler, Hz. İbrahim’e, meleklerin müjde ile gelmiş, birbirlerine selâm vermiş olduklarını ve Hz. İbrahim’in onları misafir insanlar sanarak kendilerine yemek hâzırladığını ve onların bu yemeğe el uzatmadıkları için Hz. İbrahim’in onlardan endişeye düştüklerini bildiriyor. Bunun üzerine meleklerin Lût kavmini helâk etmekle emrolunmuş olduklarını bildirerek Hz. İbrahim’in zevcesine anne olacağını müjdelediklerini o muhterem hanımın da kendisinin ve kocasının ihtiyarhğından dolayı anne olmasını acâip gördüğünü, meleklerin de Allah’ın kudreti karşısında buna şaşırmayagerek olmadığını söylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Şu da (muhakkak ki, bizim elçilerimiz) yani: Meleklerimiz, bunlar bir rivâyete göre Hz. Cibril ile Mikâil ve israfil Aleyhimüsselâm idi. Diğer bir rivâyete göre de Cibril Aleyhisselâm ile diğer yedi’veya onbir melek idi. Bunlar genç, güzel insanlar suretinde görünüvermişlerdi. (İbrahim’e müjde ile gelmişti) yani: Kendisinin ishak adındaki oğlu ile ondan sonra da tomnu Yakup Aleyhimesselâm’ın dünyaya geleceklerini veya Lût kavminin helâk olacağını müjdelemişlerdi. Bu melekler Hz. İbrahim’e karşı (selâm dediler) yani: Selâm verdiler. (O da) İbrahim Aleyhisselâm de (selâmdır dedi) yani: Sizin işiniz selâmettir veya benim size cevabım da selâmdır veyahut sizin üzerinize selâm olsun diye karşılıkta bulundu. Böyle mü’minlerin biribirleriyle karşılaşınca selâm vermeleri, dinî hususlardandır, bir sevgi ve dostluk, iyilikseverlik alâmetidir. Bunun yerini başka tabirler tutamaz. (Sonra) Bu selâmlaşmayı müteakip İbrahim Aleyhisselâm bu misafirlerine ikram için (bir kızartılmış buzağı getirdi) bu, yerden kazınmış bir çukur içindeki kızgın bir taş üzerinde kızartılmış, tavlı bir buzağı idi. Hz. İbrahim, çok misafirperver idi. Rivâyete göre on beş geceden beri kendisine bir misafir gelmemişti. Bu melekleri insan şeklinde görünce bunları misâfir sanarak sevinmiş, hemen kendilerine yemek hazırlamıştı. Aslında misafirlere hürmet etmek, icabına göre onlar için sofra hazırlamak yüce bir sünnettir, bir cömertlik gereğidir.

70. Onların ellerinin ona uzanmadığını görünce. Onları hoşlanmadı ve onlardan gizlice korkar oldu. Dediler ki: Korkma, biz muhakkak Lût kavmine gönderildik.

70. (Ne zaman ki) Hz. İbrahim, böyle sofra hazırladığı halde (onların) o misafirlerin (ellerinin ona) o sofraya, getirilen buzağıetine (uzanmadığını gördü) onların bu doygunca hareketlerini müşahede etti (onları hoşlanmadı) onların bu yemekten kaçınmalarını çirkin ve uygunsuz gördü (ve onlardan gizlice) kalben (korkar oldu) çünki bir misafirin böyle hazırlanan bir yemekten yemeyip kaçınması, bir hayr alâmeti say ılmıy ordu, onun o yemek sahibine karşı bir düşmanlığının bulunduğunu ve gücenmiş olduğu sanılıyordu. Gerçektende makul bir sebep olmadıkça böyle ikram edilen bir şeyden kaçınmak nezâkete, sosyal adaba aykırı ve kalp kırılmasına yol açan bir hareket gibi görülmektedir. Melekler, Hz. İbrahim’in bu vaziyetini görünce (dediler ki: Korkma) Ya İbrahim!. (Biz muhakkak) Allah Teâlâ’nın melekleriyiz, (Lût kavmine) azap ile (gönderildik) binaenaleyh biz melekler olduğumuz için insanlar gibi yiyip içmeyiz, bunun içindir ki, senin yiyeceğine el uzatmamış bulunuyoruz.

71. Ve onun eşi ayakta bulunuyordu, gülüverdi. Artık onu İshak ile ve İshak’ın ardından da Yâkub ile müjdeledik.

71. (Ve onun) Hz. İbrahim’in (eşi) Sare’ki, Hz. İbrahim’in amcasının kızı idi (ayakta bulunuyordu) ya bir perde arkasında durup bunların bu konuşmalarını işitiyordu veyahut o zamanki bir cevazdan dolayı yanlarında bulunarak hizmet etmek istiyordu. Kendilerine meleklerin öyle teminat vermelerinden veya kâfir olan Lût kavminin helâk edileceğinden dolayı kalben sevinerek (gülüverdi) Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (Artık) Biz (onu) o muhterem kadını (Ishak ile) doğuracağı o mübârek oğlu ile (ve ishak’ın ardından da Yakup ile) yani sonra da, Ishak’ın oğlu Yakub’un dünyaya geleceği ile (müjdeledik) yani: O muhterem annenin şerefini yükseltmek, şanını yüceltmek için kendisini melekler lisanıyla öylece müjdeledik. Elbette öyle iki mübârek Peygamberin annesi, ninesi olmak ve meleklervâsıtasiyle müjdelenmek ne büyük bir şeref ve şandır.

72. Dedi ki: Vay halime! Ben çocuk doğurabilir miyim? Ben bir koca kadınım, kocam da bir ihtiyardır. Şüphe yok ki, bu acâip bir şeydir.

72. O muhterem anne (Dedi ki: Vay halime!.) ne büyük bir iş!. (Ben çocuk doğurabilir miyim) bu, tabii kanuna göre uzak görülecek bir durum. Çünki (ben bir koca kadınım) rivâyete göre doksan veya doksan dokuz yaşında bulunuyordu. (Kocam da) Hz. İbrahim de (bir ihtiyardır) bu yüce zat da o zaman yüz veya yüz yirmi yaşında idi. Bu müjde ile Hz. İshak’ın doğumu arası bir seneden ibâret bulunmuştu. (Şüphe yok ki bu) yani: Böyle iki ihtiyardan bir çocuğun dünyaya gelmesi, Allah’ın kudretine göre değil, tabii kanun bakımından (acâip bir şeydir) Sübhanellâh demek ki, biz bu halde evlât sâhibi olacağız.

73. Dediler ki: Sen Allah’ın emrinden teaccüp eder misin? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketler! sizin üzerinizdedir. Şüphe yok ki, o övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur.

73. Melekler de o mübârek kadına = Hz. Sare’ye (dediler ki: Sen Allah’ın emrinden) onun kudret ve irâdesinden (tcaccüp eder misin?.) Elbette etmemelisin. Çünki Cenâb-ı Hak her şeye kaadirdir, dilediğini hemen meydana getirebilir. (Ey ehli beyt!.) yani: Ey Hz. İbrahim’in ailesi!. (Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizedir!.) siz dâima Cenab’ı Hak’kın rahmetine, bereketlerine kavuşursunuz, siz ki bir Yüce Peygamberin ev halkından bulunuyorsunuz, öyle bir Peygamber ki: Nice mûcizelere ulaşıp, nice ilâhî lütuflara kavuşup durmaktadır. Artık bu hârikaları bildiğiniz halde öyle ihtiyarlığınız zamanında evlâd sahibi olmanızı nasıl uzak görebilirsiniz?. (Şüphe yok ki, o) hârikaları yaratan Yüce Yaratıcı (hamîtdir) yani: Şükr ve hamd’ı celbeden şeyleri işleyicidir ve (mecîddir) kullarına hayr ve ihsanı pek çoktur,şeref ve kerem sahibidir. Sizi de öyle nice nîmetlere, muvaffakiyetlere nâil buyurmaya kaadirdir. Buna inancımız tamdır!.

74. Ne zaman ki, İbrahim’den korku gidiverdi ve kendisine müjde geldi. Lût kavmi hakkında bizimle mücadelede bulunur oldu.

74. Bu mübârek âyetler de meleklerin müjdesi üzerine Hz. İbrahim’in korkudan kurtulduğunu ve Lût kavmi hakkında Meleklerle mücâdele ettiğini ve o Peygamberin yüksek vasıflarını bildiriyor. Ve Lût kavminin mutlaka azap göreceğinden dolayı bu hususdaki tartışmadan vazgeçmesini Hz. İbrahim’den Meleklerin istemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Meleklerin verdikleri teminat ve ne için geldiklerini bildirmeler! üzerine (Ne zaman ki İbrahim’den korku gidiverdi) kalben mutmain oldu (ve) kendisine korku yerine (müjde geldi) yani: Kendisine “korkma” denildi veya kendisinin bir oğlu, sonra da bir torunu dünyaya geleceği müjdesini aldı (Lût kavmi hakkında bizimle) yani: Benim gönderdiğim melekler ile (mücadelede bulunur oldu) yani: Melekler ile tartışmaya başladı, Lût kavminin hemen birden helâki uygun mudur, onların arasında Lût Aleyhisselâm da bulunuyor dedi veyahut o kavmin helâkı tehir edilse küfr ve isyandan dönerek mü’min olmaları düşünülemez mi?. Diye temennide bulundu. Melekler de orada mü’min olup olmayanları bildiklerini, Hz. Lût ile mü’min olan çoluk çocuğunun helâkten korunacaklarını söylediler. Kısacası: Bu mücadele, bir hakikatın tamamen ortaya çıkıp güzelce anlaşılması için yapılan bir tartışma mahiyetinde bulunmuş olduğu için övülmüştür, kınanmış bir mücâdele mahiyetinde bulunmamıştır, eğer öyle kınanmış olsa idi Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’i şöylece medh buyurmazdı.

75. Şüphe yok ki. İbrâhim elbetde pek yumuşak huylu, çok bağrı yanık ve kendisiniAllah’a vermiş biri idi.

75. (Şüphe yok ki, İbrahim elbette pek yumuşak huyludur.) Kötülük yapanlardan hemen intikam almak hususunda acele etmez, yavaşda davranır, veya af eder (ve) Hz. İbrahim (çok bağrı yanıktır) günahlardan dolayı, insanların kötü hallerine üzülmekten dolayı çok ah eder, üzüntüler içinde kalır. (Ve) o Yüce Peygamber, Hak’ka (kendisini Allah’a vermiş biri idi) dâima hakkı kabul eder, hak ve hakikata yönelmekten geri durmaz. Ondaki bu seçkin vasıflardan dolayıdır ki, Lût kavmi hakkında bir iyilikseverlik eseri olmak üzere bir mücâdeleye lüzum görmüştür.

76. Ey İbrahim! Bu mücadeleden vazgeç. Şüphe yok ki, artık Rabbin emri gelmiştir. Ve muhakkak ki, onlara geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir.

76. Hz. İbrahim’in bu tartışması biraz uzayınca Melekler de dediler ki: (Ey İbrahim!.) Aleyhisselâm (bu mücadeleden vazgeç) o kavimden dolayı böyle tartışmada bulunma, gerçekte sen bir merhamet ve acıma eseri olarak böyle bir müdafaada bulunmak istiyorsun, fakat bunda onlar için bir fâide yoktur. (Şüphe yok ki, Rab’bin emri gelmiştir) onların azapları hususunda Allah’ın takdiri tahakkuk etmiştir. Allah Teâlâ onların hallerini bilicidir. (Ve muhakkak ki, onlara geri çevrilmez olan) yani: Defedilmesine ve kaldırılmasına bir yol bulunmayan (bir azap gelivermektedir) artık o takdir edilen azap, öyle tartışma ile dua vesâire ile bertaraf edilecek değildir, haklarında ezelî irâde mutlaka meydana gelecektir. Hz. İbrahim’in kıssası için bakara sûresindeki (l 24) üncü âyetin izahına bakınız!.

77. Ne zaman ki, elçilerimiz Lût’a geldi, onların yüzünden endişeye düştü ve onlardan dolayı kalbi daraldı ve bu bir şiddetli gündür dedi.

77. Bu mübârek âyetler, bir kısım melekleringenç insan suretinde olarak Hz. Lût’un yanına varmış olduklarını, Hz. Lût’un da onları öyle insan sanarak yanına koşup gelen kavminin onlara yapacakları kötü saldırıyı düşünerek, üzüntü ve keder içinde kalmış olduğunu bildirmektedir. Ve o muhterem Peygamber ile o kavmi arasındaki konuşmayı ve o Yüce Peygamberin temennilerini şöylece tasvir buyurmaktadır. (Ne zaman ki elçilerimiz) yani: İnsan suretinde görünmüş olan Melekler, İbrahim Aleyhisselâmdan ayrılıp dört fersah kadar uzak bir köyde bulunan (Lût’a geldi) bunlar genç, gayet güzel insanlar sûretinde görünmeye başladı, Lût Aleyhisselâm, onların Melekler olduğunu bilmeyerek, (onların yüzünden endişeye düştü) kalben üzüntü duydu (ve onlardan dolayı kalbi daraldı) içerisi heyecana geldi. Yani: O gelen gençlere terbiyesiz kavminin musallat olacağından korktu veyahut Melekler olup kavmini helâk etmek için geldiklerini anladı, bir merhamet eseri olarak kavminin uğrayacağı felâketden dolayı üzüldü. (Ve bu bir şiddetli gündür dedi) Böyle bir belâyı müdafaadan âciz bulunacağını düşünerek kalben bir sıkıntıya tutulup kaldı.

§ Zar; lûgatde ölçmek mânâsınadır. Zîra da ölçü, arşın mânâsında kullanılmaktadır. Bu kelimeler, tâkat, güç yerinde kullanılır. Meselâ: Bir işi yapmaya kudreti olmayan kimse: “Benim buna zar’im yoktur” der ki, tâkatim, gücüm yoktur demektir. Binaenaleyh “Dâka zar’an” denilmesi güçsüzlükten dolayı kalbin daralmasından kinayedir. “Asîb” kelimesi de katı şey demektir. Bağlamak ve sağlam dürmek mânâsına olan “Asb” kelimesinden türemiştir. Şiddetli mânâsında kullanılır. Çünki insanı şer ile bağladığı için şiddeti olan şeye “Âsib” denilmiştir. “Âseb” de sinir demektir ki cem’i “Âsap’tır.”

78. Ve ona kavmi koşarak geldî ve evvelceden kötü kötü fiilleri yapmaktaydılar. Dedi ki: Ey kavmim! İşte onlar benim kızlarımdır, onlarsizin için daha temizdirler. Artık Allah’tan korkunuz ve beni misafirlerimin önünde rezil etmeyiniz, sizden akıllı bir erkek yok mudur?

78. (Ve ona) Lût Aleyhisselâm’a (kavmi koşarak geldi) bu kavim, o insan şeklindeki melekleri görünce onlara tecâvüz maksadiyle Hz. Lût’un yanına sür’atle gelip toplandılar. (Ve) O kavim (evvelceden) beri, öyle Hz. Lût’un yanına gelmezden veya melekleri görmezden evvel de (kötü fiilleri yapar olmuşlardı) pek çirkin, insaniyete aykırı sosyal bir rezâletten ibâret olan livâta (homoseksüellik) cinâyetini, erkeklere arkalarından dokunmak rezâletini işlemişlerdi. Hz. Lût, o rezil gürûh’un o erkek sûretinde görülen meleklere karşı kötü niyette bulunmak için öyle koşup geldiğini görünce onlara (dedi ki: Ey kavmim! İşte onlar) o sizin eşleriniz (benim kızlarımdır) yani: Madem ki, ben sizin hakkınızda iyiliksever bir Peygamberim, bir Peygamber ise ümmetinin babası mâkamındadır. Binaenaleyh o milletin kadınları da o Peygamberin mânen kızları durumundadır. Artık o eşlerinizden meşrû sûretde istifâde edebilirsiniz. (Onlar sizin için daha temizdirler) yani: Haddizatında temiz; meşrû, istifadesi câiz olan onlardır, başkalarına tecâvüz ise haramdır, dînen, ahlâkan yasaktır. Artık eşlerinizi bırakıp da başkalarına nasıl saldırabilirsiniz. Diğer zayıf bir yoruma göre de Hz. Lût, kendi sulben kızlariyle onların evlenmelerini teklif etmiş, yani demek istemişti ki: İşte kızların”” ile evlenebilirsiniz. Erkekler ile evlenmek câiz ve mümkün olmadığından artık erkeklere nasıl musallat olmak isteyebilirsiniz?. Hz. Lût’un zamanında bir müslüman kadınla bir gayrı müslimin evlenmesi câiz bulunmuştu. Nitekim İslâm’ın başlangıcında da böyle iken bilahara

İmân etmedikçe müşrik erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyiniz… (Bakara, 2/221)

âyeti kerimesi ile buhusus neshedilmiştir. Hz. Lût, kavmine nasihat vererek (artık Allah’tan korkunuz) içinde bulunduğunuz küfr ve isyanı, fuhşiyyâtı terk ediniz (ve beni müsâfirlerim önünde rezil etmeyiniz) beni mahçup ve kederli bir durumda bırakmayınız (sizden akıllı bir erkek yok mudur?.) ki, hakkı kabul etsin, öğütlerimden yararlansın, öyle rezil bir hareketde bulunmaktan sıkılsın, kaçınsın.

§ Yühreun; kelimesi, acele ve sür’at mânâsına olan, “herî” lâfzından türemiş bir müzarî fiildir, birbirini sıkarak, kakarak, teşvikte bulunarak sür’atle koşar oldular mânâsını ifâde etmektedir.

79. Dediler ki: Muhakkak sen biliyorsun ki, bizim için senin kızların da bir hak yoktur. Ve şüphe yok ki, sen bizim ne istediğimizi elbetde bilirsin.

79. Hz. Lût’un böyle güzel, iyiliksever ihtarına rağmen o alçak kavim (dediler ki:) Ey Lût!. (Muhakkak sen biliyorsun ki) Takdir edersin ki, (bizim için kızların da bir hak yoktur) bizim onlara ihtiyacımız mevcut değildir. Biz onlara karşı bir şehvet, bir eğilim hissetmiyoruz ki, bu bakımdan bizim için bir hak sâbit olsun. Diğer bir yoruma göre de: Senin kızlarınla evlenebilmek için imân etmemizi şart koşuyor, teklif ediyorsun. Biz ise böyle bir teklifi kabul etmiyeceğimiz için artık kızlarının üzerinde bir hakkımız olamaz. (Ve şüphe yok ki, sen bizim ne kasdetdiğimizi elbetde bilirsin) bu rezil topluluk, kendilerinin erkeklere yaklaşmak arzusunda bulunduklarını ve şehvetlerinin hangi tarafa yönelik olduğunu bu sözleriyle anlatmak istemişlerdi.

80. Dedi ki: Keşke benim için size karşı birkuvvet olsa idi veya şiddetli bir kaleye sığınacak olsa idim.

80. Hz. Lût da kavminin o edepsizce ifadelerine karşı (dedi ki: Eğer benim için size karşı bir kuvvet olsa idi) bir güce, bir iktidara sahip bulunsa idim (veya bir şiddetli kaleye) bir nahiyeye, bir tarafa (sığınacak olsa idim.) size karşı, icâbeden şeyi yapardım. Sizi bizzat veya kendisine dayandığım kuvvetli bir yardımcı ile beraber defeder ve yola getirirdim. Böyle zor, üzüntü veren bir durumda kalmazdım.

81. Dediler ki: Ey Lût! Şüphe yok ki biz senin Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana elbette kavuşamayacaklardır. Artık sen âilen ile gecenin bir kısmında yürü ve sizden hiç bir kimse geri kalmasın, eşin ise müstesnâ. Şüphesiz ki, onlara isâbet edecek şey, ona da isâbet edicidir. Muhakkak ki, onlara va’dedilen zaman, sabah vaktidir, sabah vakti ise yakın değil midir?

81. Bu mübârek âyetler, Meleklerin kendilerini Hz. Lût’a bildirerek onun endişesini gidermek ve kendisini selâmetle müjdelemiş olduklarını anlatıyor. Lût kavmine gelen azapdan Hz. Lût’un mü’min olmayan eşinin de kurtulamadığını ve bu azabın sabah vaktinde meydana gelmiş olduğunu bildirmektedir. O azabın ortaya çıkmasıyla Lût kavminin bütün yurtlarının yıkılıp, alt üst olduğunu ve onların üzerlerine ateşli taşların yağmış bulunduğunu haber vermekte ve bu gibi azapların zalimlerden uzak bulunmadığını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Melekler; Hz. Lût’un öyle endişeye düşmüş, kavmine karşı onları müdafaadan âciz kalmış olduğunu görünce (dediler ki: Ey Lût) Aleyhisselâm, korkma, düşünme (şüphe yok ki, biz senin Rab’bînin elçileriyiz) kavmine, lâyık oldukları cezâ gelecektir. (Onlar sana) Ey Lût Aleyhisselâm (elbetde kavuşamıyacaklardır) yani: Onlar sana bir fenâlık yapamıyacaklardır. Bırak onlarıgeliversinler. Bunun üzerine Hz. Lût, kapısını açmış, kavmi içeriye girmiş, bunun üzerine Cebrâil, onların yüzlerine kanatlarını çarpmış, hemen gözleri kör olmuş, dönüp gidecekleri yolu göremez bir hâle gelmişler, feryat edip bağırarak Lût’un yanında sihirbazlar var derneğe başlamışlar. Melekler de Hz. Lût’a hitâben (artık sen âilen ile) aile fertlerinle berâber (gecenin bir kısmında yürü) bulunduğunuz yerden çıkıveriniz (ve sizden hiç bir kimse geri kalmasın) senden ayrılmasın veya arka tarafına bakmasın. O kavme alelâcele gelecek olan azapdan kurtulabilmek için bir an evvel onların bulundukları yerden ayrılmak lâzımdır. Veyahut geri kalıp da o kavmin uğrayacağı azâbı görerek acıma hissine kapılmamaları ve mahzun olmamaları için kendilerine böyle bir tenbih yapılmıştı. Ey Lût Aleyhisselâm (eşin ise müstesnâ) çünki o, imândan mahrum bulunmakla Hz. Lût’un ev halkından olmak şerefini kaybetmişti. Rivâyete göre bu kadın, Hz. Lût ile berâber bulundukları yerden çıkıp gitmemişti. Yahut o da çıkmış ise de geriye bakarak kavmin azâba uğradığını görmüş, “vah kavmim!” diye üzüntü içine girmiş, derken bir taş kendisine gelip dokunmuş, o da helâk olup gitmiştir. İşte küfrün cezası!. Melekler, Hz. Lût’a şöyle de dediler: (Muhakkak ki, onlara va’dedilen zaman) onların azâbına, helâkine tâyin edilen vakit (sabah vaktidir) öyle sabah olunca hepsi helâk olup gitmiş olacaklardır, (sabah vakti ise yakın değil midir?.) elbetde pek yakın bulunmaktadır. Artık Ey Hz. Lût, sen ve sana imân edenler, durmayınız, bir an evvel buradan uzaklaşınız. Yahut Hz. Lût onların daha sabah olmadan helâk olmalarını arzu ettiği için melekler, ona hitâben: Sabah vakti yakın değil midir, daha yakın bir zamanda helâk olmalarını istemeye hâcet yoktur. Maamafih herkesin rahat edeceği bir sabah vaktinde o kavme bir azabın gelmesi, daha büyük bir felâkettir ve buna bakanlar için biribret manzarası teşkil edecektir.

82. Ne zaman ki, emrimiz geldi, onun o yurdun üstünü altına çevirdik ve onun üzerine ateşte pişirilmiş, birbirine bitiştirilmiş balçıktan taşlar yağdırdık.

82. (Ne zaman ki emrimiz geldi) O kavmin helâkı için belirlenen azap vakti gelip çattı (onun: O yurdun) o kavmin oturduğu beldelerin (üstünü altına çevirdik) böyle büyük bir değişiklikle karşı karşıya bıraktık, (ve onun) O yurdun, o şehirlerin (üzerine ateşde pişirilmiş, birbirine bitiştirilmiş) birbirine tâbi bir halde (balçıktan) çamurdan yapılmış (taşlar yağdırdık) hepsini de bu taşlar ile helâk ediverdik. “Lût” kavminin ikâmet ettiği şehirlere “mü’tefikât” denilirdi. Bunlar beş şehirden ibâret imiş, bunlar da bir görüşe göre dörtyüz bin kimse bulunuyormuş. Bütün bunlar, küfrlerinin cezâsına kavuşmuş oldular.

83. O taşlar Rabbin katında işâretlenmiş idi ve o zalimlerden uzak değildir.

83. O taşlar, o Lût kavminin üzerine yağdınlan kızgın taş parçaları (Rab’bin katında işaretlenmiş idi) hepsinin üzerine kime isâbet edip helâk edecek ise onun adı yazılmış bulunuyordu veyahut yerdeki taşlardan ayırt edilmeleri için o yağan taşlar, beyaz ve kırmızı işaretler taşıyordu. (Ve o) Taşlar, o azâba, helâke vâsıta olan kızgın taş parçaları (zalimlerden uzak değildir.) herhangi bir Peygamberin emirlerine karşı isyan eden kâfirlerden veya Son Peygamber’i tasdik etmeyen müşriklerden (uzak değildir) Cenâb-ı Hak diledi mi böyle taşlar zâlimlerin başlarına hemen yağıverir. İsterse, o taşlar göklerde bulunsun. Allah’ın irâdesi tecelli etti mi, hemen bir sâniyede yeryüzüne iner, hak edenlerin beyinlerini patlatır. Bu âyeti celile büyük bir tehdidi içermektedir. Bütün inkârcıları, zâlimleri Allah’ın azâbı ile korkutmaktadır. Böyle bir felâket, Allah’ın kudretine göre onu hak edenlerin başlarına inmekten uzakgörülemez. Nitekim bir nice dinsiz, ahlâksız kavimler, böyle çeşit çeşit azaplara uğramışlardır. Binaenaleyh o gibi fâcialardan bir ibret dersi almalıdır. “Lût” Aleyhisselâm’ın kıssası için A’raf sûresindeki (SOî’inci âyeti kerimenin”izahına da bakınız!.

84. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kullukta bulunun, sizin için ondan başka bir mâbud yoktur. Ve ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın” şüphe yok, ben sizi bir hayır içinde görüyorum. Ve ben muhakkak ki, sizin üzerinize kuşatıcı bir günün azâbından korkarım.

84. Bu mübârek âyetler de Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmini tevhid dinine dâvet ettiğini, onlara alış verişlerinde doğruluktan ayrılmayıp ıslah edici bir halde, yaşamalarını tavsiye buyurmuş olduğunu bildiriyor ve meşrû olan ticaretle yetinip kimsenin hakkına tecâvüz etmemelerim, aksi takdirde kendilerini koruyamayacağını ve himaye edemiyeceğini hatırlatmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Medyen’e kardeşleri Şuayb’i -gönderdik-) Medyen bir kabilenin adıdır ki, bunların babaları İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu Medyen imiş veyahut Medyen bir beldenin ismidir ki onu zikredilen Medyen bina etmiş idi. İşte bu belde ahalisine soyca kardeşleri olan Şuayb Aleyhisselâm Peygamber gönderilmişti. Bu muhterem zat (dedi ki: Ey kavmim!.) Ey Medyen ahalisi (Allah’a kullukta bulunun) ona başkalarını ortak koşmayın (sizin için ondan) O Yüce Yaratıcı’dan (başka bir mâbud yoktur) yaratıcılık ve mâbutluk yalnız ona mahsustur, bütün kâinat, onun varlığına, birliğine, mabut olduğuna şâhitdir. (Ve) Ey kavmim!, (ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın) Alışveriş yaparken kilelerinizi, terâzilerinizi, onlar ile ölçüp, tartıp tâyin ettiğiniz şeyleri hiçbir şekilde noksan yapmayın, başkalarının zararına hareket etmeyin (şüphe yok, ben sizi bir hayr içinde görüyorum.) Yani: Siz bir servet ve bollukiçinde yaşıyorsunuz, böyle bir hâl ise sizi başkalarının hukukuna tecavüzden her şekilde beri kılmaktadır. (Ve ben muhakkak ki,) imân ve adâleti gözetmediğiniz takdirde (sizin üzerinize) yönelecek olan (kuşatıcı bir günün azâbından korkardım.) Yani: Hepinizi dünyada da, âhirette de sarıp kuşatacak bir azabın gelmesinden korkarım.

§ Bu âyeti kerimedeki “muhit” kelimesi, görünürde yevmûn sıfatıdır. Mânen ise azabın vasfıdır. Bu bir meşhur mecazdır. “Yevmûn âsib” tabiri de böyledir.

85. Ve ey kavmim! Ölçüyü de, tartıyı da adâlet ile yapın ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.

85. (Ve) Hz. Şuayb, yine buyurdu ki: (Ey kavmim!.) Ey Medyen ahalisi!. (ölçüyü de tartıyı da adâlet ile yapın) yani: Ölçmeyi de, tartmayı da, onların âletlerini de güzelce tamamlayınız, onlara hakkıyla riâyet ediniz (ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin) yani: Hiçbir kimsenin malının değerini düşürmeye, bu yüzden kıymetini indirmeye çalışmayın, iktisadî muamelelerde doğruluktan, samimiyetden ayrılmayınız veyahut bir satılık malın müşterilerini oyalıyarak o malın satılmasını geciktirmeye ve onun kıymetini düşürmeye meydan vermeyin. (Ve yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın) yani: Herhangi bir şekilde insanların hukukunu bozmaya veşâir gayrimeşru muamelelere sebebiyet verecek kötü hareketlerde bulunmayın, hırsızlık, yol kesicilik, yağmacılık gibi şeylerden sakının veyahut dünyevî ve uhrevî menfaatlarınızı bozmaya çalışıp durmayın.

§ Bahs; kelimesi, noksan ve bir şeyi eksiltmek mânâsınadır. “Usuv, usey” kelimeleri de bozulma, bozgunculuk yapmak yeryüzünde kötülük meydana getirmek mânâsında kullanılmaktadır.

86. Eğer siz imân etmiş kimseler iseniz Allah’ın geri bıraktığı sizin için hayırlıdır ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim.

86. Hz. Şuayb şöyle de buyurdu ki: Ey kavmim!. (Eğer siz imân etmiş) size söylemiş, emir etmiş olduğum şeyleri tasdik etmiş (kimseler iseniz Allah’ın geri bıraktığı) yani: Ölçülere, tartılara riâyet ettikten sonra size Cenâb-ı Hak’kın helâl kıldığı miktar (sizin için hayırlıdır.) sizin hakiki menfaatiniz bundadır. Helâl olmayan bir maldan bir hayr beklenilemez. (Ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim) yani: Sizi çirkin, gayrimeşru şeylerden fiilen koruyacak bir güçte değilim. Ben sizin bütün işlediklerinizi bilemem ve bozulmayı gerektiren şeylerden sizi alıkoymaya kaadir olamam. Benim vazifem, selâhiyetim, size hak ve hakikatı tebliğ ve tavsiye etmektir, sizlere nasihat vermektir. Artık siz bunun aksine hareketlerde bulunur iseniz ben mâzurum, artık siz kendi amellerinizin neticesini düşününüz. Ne kadar güzel, ahlâkî, iktisadî, ictimâî bir nasihat, bir tavsiye, bir irşâd. Ne yazık ki, o gâfil topluluk bundan istifadeye koşmadılar..

87. Dediler ki: Ey Şuayb! Atalarımızın ibâdet ettikleri şeyleri veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emr ediyor? Şüphe yok elbetde sen, çok yumuşak huylu ve akıl sâhibisin.

87. Bu mübârek âyetler de Hz. Şuayb’in kavmine teklif ettiği Allah’ın birliği inancını ve insanların haklarını gözetme durumunu kavminin kabul etmiyerek o muhterem Peygambere karşı inkârcı ve alaycı bir karşılıkta bulunmuş olduklarını bildiriyor. O Yüce Peygamber’in de nübüvvete, ilm ve hidâyete mazhar olduğuna işâret ile nasıl iyiliksever bir şekilde hareket ettiğini ve kavmini ıslaha çalıştığını ve yalnız Cenâb-ı Hak’ka dayanıp ve yöneldiğin! bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz.Şuayb’in o pek iyiliksever tekliflerine, tavsiyelerine rağmen kavmi, o Yüce Peygambere karşı hürmete aykırı, sosyal edebe muhâlif olmak üzere yanlızca ismiyle hitab ederek (dediler ki: Ey Şuayb!. Atalarımızın) sürekli (ibâdet ettikleri şeyleri) putları, onlara tapınmayı bırakmamızı (veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı) onlar ile bizim alışverişimizi, mallarımızı fazla ve noksan göstermemizi, onları dilediğimiz yerlere sarfetmeyi (terketmemizi sana namazın mı emr ediyor) ki, sen öyle tekliflerde bulunuyorsun?. Hiç böyle bir teklif e senin selâhiyetin var mıdır?. Böyle bir teklif makul mudur?. Diye söylendiler. Hz. Şuayb, fazla namaz kılarmış, o mübârek zâtın namazıyla alay etmek için ona karşı kavmi böyle edepsizce, cahilce bir müdafaada bulunmak istemişlerdi. Diğer bir yoruma göre de namazdan maksat, din ve imandır. Çünki namaz, din ve imânın en açık alâmetlerinden, işaretlerinden olduğu için din ve imânın en açık alâmetlerinden, işaretlerinden olduğu için din ve imân yerinde namaz lâfzı kullanmışlardır. Yani: Demek istemişlerdi ki: Ya Şuayb!. Senin dinin mi bizi yaptığımız şeylerden men etmek istiyor?. Bu kavim, kendilerinin yaptıkları şeylerin ne kadar akıl ve fikre aykırı, menfaat ve hikmete zıt, sosyal hayatın yok olmasına sebep olduğunu takdir edemiyorlardı, soyut şahsî, geçici, başkalarının zararına âit bir menfaatin düşkünü oldukları için kendilerine en güzel nasihatlar veren bir kadri yüce zata karşı öyle ahlâkî rezaletlerini gösteren bir hitâbede bulunmuşlardı. Ve o büyük Peygambere bir alay maksadiyla şöyle de demişlerdi: (Şüphe yok ki, elbette sen) Ey Şuayb!, (çok yumuşak huylu ve akıl sahibisin) yani: Sen yumuşakça, akıllıca tebliğata sahip değilsin ki, bize böyle emr ve tavsiyede bulunuyorsun. Maamafih bununla, şöyle demiş olmaları da düşünülebilir: Ey Şuayb!. Sen bizim aramızda yumuşak huylu, akıllı, güzel ahlâka sâhip birzat olarak tanınıyorsun, artık nasıl oluyor da bize öyle babalarımızdan, geçmişlerimizden intikâl etmiş olan bir putperestçe dinden bizi men ediyor ve yasaklıyorsun. Bu akla, yumuşaklıkla yapılan muameleye aykırı değil midir?.

88. Dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından açık bir delil üzere isem ve beni kendi tarafından güzel bir rızk ile rızıklandırmış ise buna ne dersiniz? Ben size yasak ettiğini şey hususunda size muhâlefet etmek istemem, ben ancak gücüm yettiği kadar ıslâh isterim ve benim muvaffakiyetini ancak Allah Teâlâ iledir. Yalnız ona dayandım ve ancak ona döneceğim.

88. Şuayb Aleyhisselâm da kavminin öyle cahilce ve inatçı sözlerine karşı onlara pek yumuşakça, hikmetli bir tarzda hitab ederek (dedi ki: Ey kavmim!.) bana (haber veriniz) bir kere güzelce düşününüz (eğer ben Rab’bim tarafından bir açık delil üzere isen) ben açık bir kanıta, parlak bir delile kavuşmuş isem (ve beni) o Kerem Sahibi Rab’bim (kendi tarafından güzel bir rızk ile rızıklandırmış ise) yani: Bana helâl nîmetler vermiş, beni peygamberliğe, hikmete, mânevî ve maddî bereketlere kavuşturmuş ise artık benim hakkımda öyle yanlış iddialarda bulunur musunuz?. Benim size olan teblîgatımı akıl ve hikmete aykırı görür musunuz?. Benim bu tavsiyelerimi bir vesvese eseri telâkki eder misiniz?. Veyahut ben o kadar ilâhî lütfa kavuştuğum halde ben o Kerem Sâhibi Yaratıcının vahyine aykırı hareketde bulunabilir miyim?. Onun emr ve yasağını telkinden geri durabilir miyim?. Ne için siz benim bu vaziyetini! takdir edemiyorsunuz?. (Ve) Ey kavmim!, (size yasak ettiğim şey hususunda size muhâlefet etmek istemem) Sizin yerine getirmekle mükellef olduğunuz şeyleri ben de gözetirim, size yasak ettiğim şeyleri ben de işlemem. Meselâ: Siz insanlarınhukukuna tecavüzden men olunduğunuz gibi ben de size muhâlif olarak öyle bir tecavüzde bulunmaya selâhiyet sâhibi değilim. Hepimizin de dinî hükümleri, kamu haklarını gözetmemiz lâzımdır. (Ben isem başka değil, gücüm yettiği kadar ıslâh isterim) sizlere emrettiğim ve yasakladığım şeyler ile sizin iyi hâl sâhibi olmanızı temenni eder, bu husûsda gücüm nisbetinde çalışırım, başka bir şey istemem. Benim öğütlerim, tavsiyelerini, iyiliği emretmem ve kötülüğü yasaklamam sırf sizin fâideleriniz içindir. Benim bu hususta sizi zorlamaya gücüm ve kudretim yoktur. (Ve benim muvaffakıyyetim) Hak’ka, sevâba kavuşmam (ancak Allah Teâlâ iledir.) O Yüce Yaratıcının yardımı, ve lûtfu iledir. Ben (yalnız ona) o kerem sahibi mâbuda (tevekkül ettim) bütün işlerimde ona dayandım ve sığındım, başkasına değil. Çünkü her şeye gücü yeten o’dur, başkası değildir, (ve) ben (ancak o’na) o ezelî yaratanıma (dönerim) o’na yönelirim, onun lûtf ve yardımına, ilâhî gözetimine girerim. Ondan başka sığınak ve barınak yoktur. Şüphesiz buna inanıyoruz…

§ Hz. Şuayb bu pek yüce hitâbeleriyle evvelâ: insanları Allah’ın birliğine dâvet ederek onlara ilâhî hakları gözetme yolunu göstermiştir. İkincisi: Herkese nefisleri hakkında yapacakları muameleyi, yani: ibâdet ve itaatte bulunarak kendilerini ilâhî azaptan kurtarmak yolunu bildirmiştir. Üçüncüsü de: insanların hukukuna, islahına riâyet ve hizmet edilmesi lüzumunu bildirerek bir cemiyetin dayanışma içinde olmasını, hukuka riayetkâr karşılıklı şefkat ve merhametle vasıflanmış bulunmasını emr ve tavsiye etmiştir. Evet.. O Yüce Peygamber, öyle pek yüce hitâbede bulunmuştur. Onun bütün bu açıklamaları, hikmet sâhibi ve yumuşak huylu bir insana yakışır tarzda tatlı ve yumuşaktır. Kendisi… ikiyüzlü sofluk şüphesinden tamamen uzak, mütevâzi bulunuyordu. Hiç bir hususta kendi şahsına ve fâni varlıklara itimat değil, ezelî vekerîm olan Allah Teâlâya tevekkül edilmesinin ve iltica sığınılmasının lüzumunu beyan buyurmuştu. Kısacası O mübârek Peygamberin bütün hitabeleri, insanlığı İkâz ve irşâd için en güzel, en hikmetli bir mâhiyetde bulunmuştu.

89. Ve ey kavmim! Bana olan düşmanlığınız, Nuh kavmine veya Hûd kavmine veya Salih kavmine isâbet etmiş olanın benzeri gibi size de bir musîbet getirmesin. Ve Lût kavmi de sizden uzak değildir.

89. Bu mübârek âyetlerde Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmine nasihat verip onların uyanmaları için geçmiş kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlere dikkatlerini çekip onları af dilemeye, tövbeye dâvet etmiş olduğunu bildiriyor. Kavminınde o pek açık nasihatları anlamamazlıktan gelerek Hz. Şuayb’e karşı tehdit vâri bir vaziyet almış olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: (ve) Hz. Şuayb kavmine tekrar hitab ederek buyurdu ki: (Ey kavmim!.) Sizin (bana olan düşmanlığınız) ve muhâlefetmiz (Nuh kavmine) isâbet eden boğulma gibi (veyahud Hûd kavmine) isâbet eden şiddetli rüzgâr gibi (veya Salih kavmine isâbet etmiş) olan korkunç bir ses bir zelzele gibi helâk edici bir belâ (olanın benzeri gibi size de bir musîbet getirmesin) böyle bir felâkete düşmeyi kendi kötü hareketlerinizle kazanmış olmayınız. (Ve) Ey kavmim!. (Lût kavmi de sizden uzak değildir) Onlar zaman ve mekân itibariyle size yakın bulunuyorlardı. Onlar sizin komşularınız demekti, onların dinsizlikleri sebebiyle başlarına gelmiş olan felâketi elbetde bilirsiniz. Artık onların hâllerini, tarihî fâcialarını nazar-ı dikkate almanız lâzım gelmez mi?. Nedir şu sizdeki küfr ve isyân!.

90. Ve Rabbinizden bağışlanma dileyiniz. Sonra o’na tövbe ediniz. Şüphe yok ki, benim Rabbim pek merhametlidir çok sever.

90. (Ve) Ey kavmim! Artık uyanınız, (Rabbinizden mağfiret dileyiniz) ona imânederek günahlarınızın af ve bağışlanmasını o’ndan niyâz eyleyiniz. (Sonra o’na tövbe ediniz) başkalarına yapmakta olduğunuz ibâdetleri bırakarak yalnız Cenâb-ı Hak’ka ibâdete başlayınız, vaktiyle yapmış olduğunuz günahlardan pişmanlık duyarak tövbekâr olunuz. (Şüphe yok ki, benim rab’bim pek merhametlidir) Tövbe edenlerin hakkında merhamet ve yardımı pek büyüktür ve (çok sever.) ibâdet eden, tevbe eden kullarını çok sevmektedir. Artık öyle kerem ve merhamet sâhibi bir Yüce Yaratıcı’nın af ve keremine kavuşmak için af dileyip tevbe etmeniz icabetmez mi?. Hiç bunu düşünmez misiniz?.

91. Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinden birçoğunu iyice anlayamıyoruz. Şüphe yok ki, biz seni aramızda cidden zayıf görüyoruz ve eğer senin kabilen olmasa idi elbet de seni taslayarak öldürürdük ve sen bizden üstün değilsin.

91. Hz. Şuayb’in bu gayet yumuşak ve mükemmel olan hitabına karşı onun o takdir etmekten mahrum olan kavmi (dediler ki: Ey Şuayb!. Söylediklerinden bir çoğunu iyice anlayamıyoruz) halbuki, Hz. Şuayb, kavmine kendi lisânlariyle hitab ediyor, açık bir şekilde öğüt veriyordu. Buna rağmen onların böyle bir iddiada bulunmaları, o muhterem Peygambere karşı bir ihânetden, bir hürmetsizlikden başka bir şey değildi. Onun o pek fâideli sözlerine karşı nefretde bulundukları için onu anlamak istemiyorlardı. Yâhud demek istiyorlardı ki: Ya Şuayb! Senin Allah’ın birliği hakkındaki, peygamberlik ve risâlet hususundaki ve bazı muamelelerin zülûm olduğu hakkındaki açıklamalarının doğruluğuna kanaat getiremiyoruz bu iddiaların bizce bilinmemektedir. (Şüphe yok ki) Ey Şuayb!. (Biz seni aramızda cidden zayıf görüyoruz) senin bir kuvvetin yoktur ki, sana karşı yapmak isteyeceğimiz kötülükleri bertaraf edebilsin. (Ve eğer senin aşiretin olmasa idi)yani: Bizim milletimiz ve kanaatımız dairesinde yaşayan kabîlenin fertleri olmasaydı (elbetde seni taslayarak öldürürdük) o kabilenin hatırası içindir ki, senin hakkında öyle bir muâmelede bulunmak istemiyoruz. (Ve sen bizden üstün değilsin) sen bizim yanımızda saygıdeğer, muhterem bir zâd bulunmuyorsun ki, seni taslayarak öldürmekten kaçınalım, ancak senin kabîlene hürmetimizden dolayıdır ki, sana karşı öyle bir saldırıda bulunmuyoruz. Yoksa seni öldürebiliriz. İşte o câhil dikbaşlı kavim, öyle muhterem, iyiliksever bir Peygambere karşı öyle tehdit edici bir vaziyet almışlardı.

92. Dedi ki: Ey kavmim! Benim kabilem size göre Allah’tan daha üstün müdür? Hâlbuki o’nu arkanıza atıp unuttunuz. Şüphe yok ki, benim Rabbim, yapmakta olduğunuz şeyleri çepeçevre kuşatıcıdır.

92. Bu mübârek âyetler de Hz. Şuayb’in kavmini akıl ve fikre muhalif, kulluk vazifesine aykırı sözlerinden dolayı İkâza çalışarak onları bir edeb ve insaf dairesine dâvet etmiş olduğunu bildirmektedir. Ve o kavminden korkmadığını, onlara karşı dayanabileceğini ve karşılık verebileceğini ifade ederek zillete düşüren bir azabın kimlere geleceğini ve kimlerin yalancı bulunduğunu onların yakında bileceklerini ve bunun beklenilmesini kendilerine ihtar buyurmuş olduğunu göstermektidir. Nihayet ilâhî azabın o kavme yönelmiş, Hz. Şuayb ile ona imân edenlerin Allah’ın bir rahmeti ile kurtuluşa ermiş ve öyle zalim bir kavmin böyle bir felâkete lâyık bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Şuayb, o inkârcı kavmine karşı bir lûtuf eseri olarak (dedi ki: Ey kavmim!. Benim aşîretim size göre Allah’tan daha üstün müdür?.) kudretiyle, ilmiyle bütün kâinatı kuşatan kerem sahibi Yaratıcıyı ve onun Peygamberi olduğumdan dolayı ilâhî koruma altında bulunduğumu siz neden düşünmüyorda öyle birer âciz mahlûk olan kavmimin fertlerine bakıyorsunuz?. Onların hatıraları için bana saldırmıyorsunuz?. (Halbuki, onu) O kudret ve azamet sahibi olan Yüce Yaratıcıyı (arkanıza atıp unuttunuz) yani: O Yüce Yaratıcıya ortak koşmakla, onun Peygamberine ihanetde bulunmakla onu hâşâ unutulmuş, arka tarafa atılmış birşey gibi kabul etmiş oldunuz, böyle bir alçaklıkta, kâfirce bir kanaatde bulunmuş oldunuz da bundan haberiniz yok!. (Şüphe yok ki, benim Rab’bim yapmakta olduğunuz şeyleri) bilicidir. Onları (çepeçevre kuşatıcıdır) bütün bu hallerinizi bilmektedir, o’na hiçbir şey gizli kalamaz.

93. Ve ey Kavmim! Bütün kuvvetinizle dilediğinizi yapınız. Şüphe yok ki, ben de yapacağım. Yakında bilirsiniz ki, kendisini rezil edecek azap kime gelecek ve yalancı olan kim imiş. Ve bekleyiniz, muhakkak ki, ben de sizinle beraber beklemekteyim.

93. (Ve ey kavmim!.) Beni tehdit mi ediyorsunuz?. Haydi (Bütün kuvvetinizle dilediğinizi yapınız) bütün kudret ve gücünüz dairesinde olan şeyler ile bana karşı cephe alıveriniz. (Şüphe yok ki, ben de yapacağım) Ben de Cenab’ı Hak’kın bana verdiği kudret ve güç ile size karşı cephe almaya kaadirim. Siz sanıyor musunuz ki, ben sizden korkacağım?. (Yakında bilirsiniz ki, kendisini rezil edecek azap) Allah’ın kahrı (kime gelecek ve yalancı olan kim imiş) bunları yakında anlamış olacaksınızdır, (ve) kendi âkıbetinizi (gözetiniz) sözlerimin neticesini bekleyiniz. (Muhakkak ki, ben de sizinle beraber gözeticiyim) başınıza gelecek felâketi, azâbı beklemekteyim. Bu ihtar, Hz. Şuayb için bir mucize mahiyetindedir. Çünki o kavme azabın geleceğini evvelce bilmiş, onlara böylece ihtarda bulunmuş, ve o azap az sonra ortaya çıkmıştır.

94. Ne zaman ki emrimiz geldi. Şuayb’i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden birrahmet ile kurtuluşa erdirdik ve zulüm etmiş olanları ise bir korkunç gürültü yakaladı. Artık yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar.

94. (Vaktaki emrimiz geldi) O kavmin azâbına, helâkine ait ilâhî iradem tecelli etti. (Şuayb’i ve onun ile beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet ile) onları imâna kavuşturmak, ibâdetlere muvaffak kılmak suretiyle veya yüce katımdan kavuştukları bir merhamet sebebiyle (kurtuluşa erdirdik) onları o azabtan kurtardık, selâmet ve saadete kavuşturduk (ve zulm etmiş olanları ise) Allah’ın birliğini tasdik etmeyip Peygamberlerine eza ve cefada bulunmak isteyen Medyen ahalisini ise (bir korkunç gürültü yakaladı) müthiş bir zelzele zuhura geldi, bunun neticesinde o kavim mahv ve yok olup gitti. Deniliyor ki, Cibrili Emin, korkunç sesi çıkarmış, bunun tesiriyle zelzele meydana gelmiş, bu suretle o kavim helâk olup bilmiştir.

95. Sanki onlar orada yaşamamışlardı. Haberiniz olsun. Semud uzaklaştığı gibi Medyen için de bir uzaklaşma olsun.

95. (Sanki onlar) O Medyen ahalisi (orada) o Medyen diyarında (yaşamamışlardı) orada ikâmet ederek gezip dolaşmamışlardı. (Haberiniz olsun! Semud) kavmi dinsizliklerinden dolayı Allah’ın rahmetinden ve himayesinden (uzaklaştıkları gibi Medyen) ahalisi (içinde) öyle (bir uzaklaşma olsun) yani: Bu iki kavim de haklarında böyle bir bedduada bulunulmaya lâyık olmuşlardı. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre Salih Aleyhisselâm’ın kavmi, alt taraflarından çıkan korkunç bir ses ile, bu Medyen ahalisi de üst taraflarından işitilen korkunç bir ses ile helâk olup gitmişlerdi. Bu cihetle bunların azapları arasında bir benzerlik var demektir.

§ Şuayb Aleyhisselâm’ın kıssası için A’raf sûresindeki (90) ıncı âyeti celilenin izahına da bakınız!.

96. Ve and olsun ki. Musa’yı ayetlerimiz ile ve apaçık bir delille gönderdik.

96. Hak Teâlâ Hazretleri bu mübârek âyetleriyle Hz. Musa’nın Firavun’u ve onunkavmini ilâhî dine davetle emrolunmuş olduğunu, o kavmin ise Firavun’un bâtıl olan emirlerine tâbi olarak kendilerini helâke, lânete uğratmış olduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve and olsun ki) yani: Muhakkak bir gerçektir ki: (Musa’yı ayetlerimiz ile) şer’î hükmleri, dini hakikatları içeren Tevrat Kitabı ile (ve apaçık bir delille) onun peygamberlik ve risâlete sahip olduğuna şahitlik eden açık bir delil ile, âsâ, yedibeyzâ gibi bir mucize ile (gönderdik) çevresini irşâd etmek aydınlatmakla görevlendirdik.

§ Delile, kanıta “sultan” denilmiştir. Çünkü bir sultan, kendisine tâbi olanlar üzerinde hakim olduğu gibi bir delil de, bir ilm sahibi olan da ilm ve irfan sahasında hakim, mânevî bir salatanata sahip bulunmuş olur ki, bu mânevî hakimiyet, maddî bir saltanatın üstündedir, yok olmaktan korunmuştur. “Hz. Musa’nın kıssası” için Bakare sûresindeki (50) inci âyeti celilenin izahına da bakınız!.

97. Firavun’a ve onun ileri gelenlerine. Onlar ise Firavun’un emrine uydular. Hâlbuki Firavun’un emri doğru değildi.

97. O muhterem Peygamberi (Firavun’a) Kibt kavminin hükümdarı olan onları kendisine taptırmak alçaklığında bulunan kâfir şahsa (ve onun ileri gelenlerine) onun kavminin eşrâfından sayılan kimselere gönderdik, onları, onların çevresini Allah’ın dinine davetle görevlendirdik. (Onlar işe) O dinsiz topluluk ise (Firavun’un emrine uydular) Hz. Musa gibi bir hidayet rehberi olan ve Peygamberliği öyle açık mucizler ile sâbit bulunan bir zâtın sözlerine iltifat etmediler. Küfr ve azgınlık içinde kalmış olan Firavun gibi lânete uğramış birinin yolunu takip edip durdular. (Halbuki Firavun’un emri doğru değildi) yani: Akılauygun, hayra ve rahmete sevkedici, durumu düzeltmeye hizmet edici değildi. Çünki zaten Firavun, materyalist idi, Cenâb-ı Hakkı ve kıyameti inkâr ediyordu, kendisi gibi saltanat sahiplerine halkın tapınmalarını emreder dururdu. Artık böyle bir mel’una nasıl uyulabilir, onun gibi dinsizlerin sözleri nasıl kabul edilebilir?.

98. Kıyâmet gününde kavminin önüne düşer. Derken onları ateşe götürmüş olur. Ve ne fena bir sudur, o varılmış olan su.

98. Firavun öyle uğursuz, mel’ûn bir şahıs idi ki: (Kıyâmet gününde kavminin önüne düşer) Onlara rehberlik eder, cehenneme doğru giderler. (Derken onları ateşe götürmüş olur) hepsi birden cehennem ateşi içine düşer, yanar dururlar (ve ne fena bir sudur, o varılmış olan su!) yani: Firavun, dünyada kavmine rehberlik edip de onları sanki bir su kaynağına götürmek istiyordu, onları yararlandırmak iddiasında bulunuyordu. Halbuki, onun kavmini alıp götürdüğü su kaynağı, hakikaten su değil, bir ateş merkezi bulunmuş oldu. Artık bunun ne kadar fena, nekadar helâk edici olduğu açıktır.

§ “Vird”; su mahalli, sulanılacak yer demektir. “Mevrûd” da kendisine varılmış olan sudan ibarettir. “Vürûd” suya gitmektir. “İrâd” da suya götürmek mânâsınadır.

99. Burada da bir lânete tâbi tutuldular, kıyâmet gününde de. Ne kötü bir yardımdır bu yapılmış olan yardım.

99. O Firavun’a tâbi olanlar (Burada da) bu dünyada da (bir lânete tâbi tutuklular) mahvolup gittiler, kıyâmete kadar ümmetlerin lânetine hedef oldular. (Kıyâmet gününde de) Yine lânete uğrayacaklardır. Her durak ehli onlara lânet edecektir. (Ne kötü bir yardımdır, bu yapılmış olan yardım) yani: O kâfir şahısların birbirine rehberlikte yardımda bulunmaları, kendilerini helâke, ebedî lânete,sonsuz azâba sevketmiş olacağı için artık öyle bir yardımın, bir dünyevî varlığın ne kıymeti olabilir?. O haddizatında lânet üzerine lânetden ibarettir. Buna yardım denilmesi, zorla hükmetme ve bir ikaz hikmetine dayanmaktadır. O ne kadar helâk edicidir ve kaçınması gerekli olan bir muameleden başka bir şey değildir.

§ Refd; lûgatde armağan ve yardım mânâsınadır. “İrfâd” da bağışlamak yardım etmek demektir. “Mevfûd” ise yapılmış olan yardımdan, verilen armağandan ibaretdir.

§ Bu yüce âyetler, bütün insanlığa bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: İnsanlara lâzım olan, daima Hak’ka tâbi olmaktır, daima ebedî hayatı gözetmektir. Öyle dünya varlığı için dinsiz ahlâksız kimselerin aldatmalarına kapılmamalıdır. Öyle dünyevî, çabukça yok olan bir fâide hevesiyle hakikî faideleri elden çıkarmamalıdır. Bir takım aldatıcıların sözlerine bakıp da karanlığı aydınlık, alçalmayı yükselme, bahtsızlığı mutluluk sanmamalıdır. Hakikatları olduğu gibi görebilmek için Cenâb-ı Hak’kın ve onun Yüce Peygamberinin açıklamalarını anlayıp kabul etmek kabiliyetini o Kerem Sahibi Yaratıcıdan niyâz eylemelidir. Bu sayede dünyamız da şenlikli olur, âhiretimiz de. Yoksa yalnız dünyayı düşünenler, yalnız dünya menfaati için ebedî menfaatlerini elden kaçıranlar, kendi nefislerine pek çok gadr etmiş; bulundukları çevreye de pek fazla zararları dokunmuş olur. İşte eski ümmetlerin kıssaları bunu pek açık göstermektedir. “Gani değildir gide dünya kala din” “Gani odur kim kala dünya gide din”

100. İşte bu şehirlerin haberlerindendir. Onu sana hikâye ediyoruz. Onlardan kalan da vardır, biçilmiş ekin (gibi) olan da.

100. Bu mübârek âyetler de bu sûre-i celilede beyan buyumları yedi kıssanın, yedi tarihi,ibretli hadisenin bir ilâhî adâlet, bir ilâhî hikmet neticesi olduğuna işaret ediyor. Öyle bir takım felâketlere uğramış olan kavimlerin sırf kendi müşrikce hareketleri yüzünden öyle müthiş birer felâkete düşmüş olduklarını ve onların o taptıkları bâtıl putlarından hiçbir fâide görmemiş bulunduklarını bildiriyor. Artık öyle korkunç hâdiselerden ibret alınması lüzumuna da işaret buyuruyor. Şöyle ki: (İşte bu,) Beyan olunan kıssalar, tarihî hâdiseler (kariyelerin) yani: Eski şehirler ahalisinin, gelip geçmiş ümmetlerin (haberlerindendir) onların hayat tarzlarına ve son durumlarına ait açıklamalar cümlesindendir. (Onu) Resûlüm!. (Sana hikâye ediyoruz,) yani: O hususa dair sana birbirini takip eden haberler veriyoruz. Tâki, onlardan ibret alınsın (Onlardan) o şehirlerden, beldelerden bugün (kalan) devam etmekte bulunan şehirler (da vardır) onlardan, ekinler gibi (biçilmiş) büsbütün mahvolup ahalisiyle beraber helâke uğramış (olan da) vardır.

101. Ve biz onlara zulümetmedik ve lâkin onlar kendi nefislerine zulüm ettiler. Allah Teâlâ’dan başka taptıkları tanrıları, Rabbin emri geldiği vakit onları hiçbir şeyden yararlandırmış olmadı ve onlara ziyandan başka birşey arttırmış da olmadılar.

101. (Ve biz onlara zulmetmedik) O beldelerin halkını günâhları olmadığı halde haksız yere helâk eylemedik (velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler) peygamberlerinin pek faideli, hayat veren sözlerini dinlemediler, küfr ve isyandan ayrılmadılar, öyle bir azâbı hak etmiş oldular. (Allah Teâlâ’dan başka taptıkları tanrıları) haddizatında âciz, zelîl şeyler olup mâbutluk sıfatına sahip, kendilerine tapanlara fâide verecek kudreti taşımadıkları için o tapınan cahillere (Rab’bin emri geldiği vakit) onların üzerlerine Allah’ın azâbı yöneldiği zaman o putlar (onları) o cahil halkı (hiçbir şeyden yararlandırmış olmadı) onlara aslafaideleri dokunamadı, onları hiçbir felâketten kurtarmaya yardım edemedi. (Ve onlara) O kendilerine tapmmış olan şahıslara o tapınmalar! sebebiyle (ziyandan) kahr ve mahvetmekten (başka birşey arttırmış da olmadılar.) İşte Allah Teâlâ’ya ibâdet ve itaati bırakıp da, âciz, fani ve aldatıcı kimselere tapınanların, onların sözleriyle oturup kalkanların âkibetleri böyle korkunçtur.

102. Ve işte Rabbin yakalaması böyledir, şehirleri zalîm oldukları halde yakaladığı zaman, şüphe yok ki, onun yakalaması pek acıklıdır, pek şiddetlidir.

102. (Ve işte Rab’bîn yakalaması böyledir) O eski dinsiz milletleri kahretmesi ve onlara, başkalarına örnek olacak ceza vermesi gibidir. (Şehirleri zalîm oldukları halde yakaladığı zaman) herhangi bir zalim belde ahalisini kahretmek isteyince onu öyle müthiş bir yakalamaya, helâke uğratır. Bu bir ilâhî kanundur, bir hikmet gereğidir. (Şüphe yok ki, onun) O Yüce Yaratıcının öyle dinsiz cemiyetleri (yakalaması pek acıklıdır) pek fazla elem vericidir ve (pek şiddetlidir) ona hiçbir kuvvet tahammül edemez. Artık bu pek dehşetli hadiseleri düşünmelidir. Mü’minler dünyada övülmeye, güzellikle hatırlanmaya lâyık olurlar, âhiretde de ebedî saadete kavuşurlar. Dinsiz olanlar da dünyada lânete, âhirette de ebedî azaba uğrarlar.

§ Bilinmektedir ki, Rasûlü Ekrem Efendimiz hiçbir kimseden birşey okumamış ve hiçbir kitap mütalâa etmemişti. Ümmetine böyle ibretli ve hikmet dolu kıssaları Kur’an’ı Kerim ile tebliğ etmesi, kendisinin peygamberliğine açıkça şahitlik eden bir mucizedir. Bu kıssaların çeşitli şekillerde açıklanması da bu ümmet hakkında ilâhî bir rahmetin eseridir. Çünki bunlardan haberdar olmak insanları uyandırır, güzelce düşünmeye sevkeder. Kalplere Allah korkusunu düşürür, insanları cahilce, dünyaya taparcasına hareketlerdenmen ederek onların faziletli bir halde yaşamalarına vesile olur. Ve insanlar bu âyetleri güzelce düşününce Yüce Peygamberin nekadar hikmetli ve haysiyetli şekilde ümmetlerini irşada çalışmış olduklarını anlayarak o zatları yüceltir, onların izlerini takib etmek arzusu kalplerinde görünür durur. Ne mutlu bu yüce âyetleri, bu ibret verici kıssaları güzelce tefekküre dalanlara.

103. Şüphe yok ki, bunda âhiret azâbından korkan kimse için bir ibret vardır. O bir gündür ki, onun için insanlar toplanmış olacaktır ve o kendisinde şahitlik yapılacak bir gündür.

103. Bu mübârek âyetler, anlatılan kıssaların âhiret azâbından korkan zatlar için bir ibret vesilesi olduğunu gösteriyor, meydana gelmesi kesin olan âhiret gününün hikmet gereği bir müddet için tehire bırakılmış olduğunu bildiriyor. O gün de Allah’ın izni olmadıkça kimsenin söz söylemeğe kudretinin olamıyacağını ve o günde toplanacak kimselerin mutlu ve bedbaht guruplarına ayrılacaklarını haber veriyor. Bedbaht olanalrın ateşe atılacaklarını ihtar etmekte, mutlu olanların da cennetde kalacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey hayat sahasına atılmış olan mükellef insanlar!. (Şüphe yok ki, bunda) Geçmiş ümmetlerin kıssalarında, onların uğramış oldukları felâketlerde (âhiret) gününün (azâbından korkan kimse için bir ibret vardır.) Çünki böyle bir kimse,dinsiz, günahkâr kimselerin daha dünyada iken, başlarına ne şiddetli felâketlerin gelmiş olduğunu anlar düşünür. Artık o dinsizlerin ahrette daha nice azaplara uğrayacaklarını tefekküre dalar, bundan bir ibret, bir öğüt almış olur. Kalbinde Allah korkusu daha fazla parlamaya başlar. (O) âhiret günü öyle (bir gündür ki, onun için) yani o muazzam günde bütün (insanlar) hesaplaşmak için mahşer yerinde (toplanmış olacaktır ve) bununla beraber (o) âhiret günü (kendisinde şahitlikyapılacak bir gündür) herkesin dünyadaki amelleri hakkında şahitlikler yapılacak, bu şekilde de Allah’ın adâleti ortaya çıkacak, herkes lâyık olduğu akıbete erecektir. Veyahut o öyle bir gündür ki, onu göklerin de, yerin de ehli görüp müşahede edecektir.

104. Ve biz onu ancak sayılı bir müddet için geriye bırakmış oluruz.

104. (Ve) O kıyâmet günü muhakkak ki, meydana gelecektir. (Biz onu ancak sayılı) bilinen bir vakit (bir müddet için geriye bırakmış oluruz) bu bir hikmet gereğidir. Bu kıyâmet gününün ne zaman meydana geleceğini ancak Allah Teâlâ bilir. Bunun insanlarca bilinmemesi de ayrıca bir hikmet gereğidir. Tâki, o günü güzelce düşünüp düşünmeyen insanlar, ona inanıp inanmayan şahıslar belli olsun, o ebedî hayat için çalışanlar ile çalışmayanlar meydana çıkmış bulunsun.

105. O geldiği gün hiçbir şahıs konuşamaz. Ancak onun izniyle konuşmak müstesnâ artık onlardan kimi bedbahttır, kimi de mutlu.

105. (O) Müthiş kıyâmet hadisesi meydana (geldiği gün hiçbir şahıs konuşamaz) herkes hayretler içinde kalır, hiçbir kimse kendisine veya başkasına faydalı olacak bir lâkırdıya, bir duaya selâhiyetli bulunamaz. (Ancak onun) O Kerem Sahibi Yaratıcının (izniyle) müsaadesiyle (konuşmak müstesnâ) Allah’ın izni tecelli edince herkes dilediğini söylemeğe, başkalarında olan hakkını istemeğe veya başkaları hakkında yardımda, şahitlikte bulunmaya güç yetirmiş olur. (Artık onlardan) O mahşerde toplanan mükellef insanlardan (kimi bedbahtır) yani: Kâfirdir veya günahkârdır, fâsıktır, cehennem ehlidir. (Kimi de mutludur) Mü’mindir. İbadet ve itaatla vasıflanmış, sevap ehli bulunmaktadır.

106. İmdi bedbaht olmuş olanlar ateştedirler. Onlar için orada şiddetli bir soluk alıp vermekve bir hıçkırık vardır.

106. (İmdi bedbahtlığa düşmüş olanlar) Dünyada iken imâna, güzel amellere aykırı hareket etmiş bulunanlar (ateştedirler) onlar kıyâmet günü cehenneme atılacaklardır, (onlar için orada) O cehennem ateşi içinde (şiddetli bir soluyuş) şiddetli bir ses vardır. (Ve bir hıçkırık) da (vardır) zayıfca bir nefes alır dururlar. Yani: Çirkin sesler çıkarırlar, hayvanlar gibi anırır dururlar.

§ Zefîr; soluğu uzun uzadıya içeriye çekip sonra da dışarıya vermektir ki, bu bir hastalıktan doğar. “Şehik” de nefes vermek, ağlarken hıçkırmaktır ki, fazla üzüntüden ileri gelir.

107. Onlar orada gökler ve yer devam ettikçe ebedî olarak kalacaklardır. Rabbin dilediği müddet müstesnâ. Şüphe yok ki, senin Rabbin dilediğini hakkıyla yapandır.

107. O bedbaht olup cehenneme alılanlar (Orada) o cehennemde (gökler ve yer devam ettikçe ebedî olarak kalacaklardır) onlar cehennemde ebediyyen kalacaklardır. (Rab’bin dilediği -müddet- müstesnâ.) Yani Cenâb-ı Hak dilerse bu müddeti çoğaltır va azaltır. Onun kudreti herşeye kâfidir. Fakat kâfirlerin cehennemde ebedî kaldıklarını kesin olarak beyan buyurmuş olduğu için artık böyle bir dileme bulunmayacağı muhakkaktır. Yahut bu istisnâdan murat, Cenâb-ı Hak’kın cehennem ehlini daima ateş içinde tutmayıp bazen da “zemherir” denilen pek soğuk bir azap içinde bulundurmasıdır. Diğer bir yoruma göre de denilebilir ki: Bedbahtlar iki kısımdır. Bir kısmı kâfir olanlardır ki, bunların cehennemde ebediyen kalacakları birçok âyetle beyhan buyurulmuştur. Diğer bir kısmı da mü’min oldukları halde günahkâr bulunmuş olanlardır ki, bunların cehennemde azapları sonsuz değildir, Cenâb-ı Hak, dilediği zaman onları cehennemden çıkaracaktır. (Şüphe oyk ki, senin Rab’bin dilediğini hakkıyla yapandır.)Binaenaleyh bedbahtlara da cehennemde ebediyen azap etmeğe kaadirdir. Buna kimsenin itiraza selahiyeti yoktur. O Yüce Yaratıcı, bütün kâinatda hikmet ve kudretinin gereğine göre tasarrufda bulunur, lâyık olanları da çeşit çeşit azaplar ile cezalarına kavuşturabilir.

108. Ve lâkin mutlu olanlar cennettedirler. Rabbin dilediği müddetden başka gökler ve yer devam ettikçe orada ebedî kalacaklardır. Bir lûtuf ki, arkası kesilmiş değildir.

108. (Ve lâkin mutlu olanlar) İmân ile, güzel ameller ile vasıflanmış bulunan kullar (cennettedirler) onlar âhiretde cennetlere kavuşacaklardır. (Rab’bin dilediği müddetden başka) yani: Geçici olarak cennetden çıkmalarını dilemiş olursa bu müddetden başka, meselâ: İçlerinden bazılarının cennetden daha yüksek olan arşuâlâya veşâir yüce makamlara kaldırılarak bir nice tecellilere kavuştukları vakitlerin dışında (gökler ve yer devam ettikçe orada) o cennetde (ebedî kala caktırlar) orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu mutlu zatlara öyle (bir âtiye) bir ilâhî lûtuf verilmiştir (ki) o (arkası kesilmiş) nihayet bulacak (değildir.) Ahiret âleminde ebediyyen devam edecektir, buna bir son bulma yoktur. İşte bu ilâhî müjde de cennet nimetlerinin ebedî olduğunu göstermektedir. Maamafih bu âyetlerdeki, gökler ile yerden maksat, âhiretde cennetlerin cehennemlerin üstündeki gökler ile yerden ibaret olabilir. Bilinmektedir herşeyin üstüne, sema = gök, alt tarafına da arz = yer denilir. Binaenaleyh cennetlerin, cehennemlerin de elbetde ki, üst tarafları da alt tarafları da vardır. Bunların ise ebedî olduğu şüphesizdir. Bir de arapça olan konuşmalarda âdettir ki: Birşeyin ebediyen yapılması istenilmeyince: “Bu iş, semalar ve yer devam ettikçe yapılmayacaktır” denilir ki, bundan maksad, o işin asla yapılmayacağını ifade etmektir. İşte cennet ve cehennem ehlihakkındaki bu tabirden maksat da, onların ebediyen cennetde, cehennemde durmalarıdır. Yoksa bu dünyaya ait göklerin, yerlerin durması müddeti değildir. Bunların kıyâmetin kopmasıyla yok olacağı, başka âlemlerin varlık alanına çıkacağı bilinmektedir.

§ Meczûz; Kesilmiş şey, yani: Bir müddet ile sınırlanmış, sonsuz olmayan şey demektir. Böyle arkası kesilmeyip devam eden birşeye ise “gayri meczûz” denilir.

109. Artık onların taptıkları şeyden şüphen olmasın. Onlar ibâdetde bulunmazlar, ancak evvelce babalarının taptıkları gibi tapınmakda bulunurlar. Ve biz de şüphe yok ki, onlara nasiplerini eksiksiz ödeyeceğizdir.

109. Hak Teâlâ Hazretleri bu mübârek âyetleriyle de Rasûlü Ekrem’ine kendi zamanındaki inkârcıların dinsiz babalarını taklit ederek nasıl bâtılca hareketlerde bulunduklarını bildiriyor. Hz. Musa’ya karşı da kavminin nasıl ihtilâflarda, şüphelerde bulunmuş olduklarını bir misâl olarak haber veriyor, ve herşeyi hakkıyla bilen yegane zâtının nihayet herkese amellerinin karşılığını vereceğini beyan ile Yüce Peygamberine lûtfen teselli vermiş oluylor. Şöyle ki: Resûlüm, Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (Artık onların) O kavminden müşrik olanların (taptıkları şeyden) o putlardan dolayı (bir şüphede bulunma) o müşrikler er geç cezalarını bulacaklardır. Eski müşrik kavimleri azâblara uğrattığımız gibi o senin kavminden olan müşriklere de azap edeceğizdir. Bunda bir şüpheye mahal yoktur. Bu, Rasûlü Ekrem için bir tesellidir. (Onlar ibâdetde bulunmazlar) Allah Teâlâ’ya kulluklarını arzetmeye çalışmazlar, (ancak evvelce babalarının taptıkları gibî tapınmakda) güyâ ibâdetde (bulunurlar) onların o babalan, dedeleri ise lâyık oldukları azâba uğramışlardır. (Ve biz de şüphe yok ki onlara) O senin müşrik kavmine de azabtan olan (nasiplerini eksiksiz ödeyeceğizdir.) Onlarınherhalde amellerinin lâyık olan cezasına kavuşturacağızdır.

110. Ve yemin olsun ki; Musa’ya kitabı verdik. Derken onda ihtilâf edildi. Eğer Rabbin tarafından bir kelime geçmiş olmasa idi elbetde aralarında hüküm verilirdi. Ve muhakkak ki, onlar ondan kuşkuya düşüren şiddetli bir şüphe içindedirler.

110. (Ve) Resûlüm!. Teselli olmuş ol, (yemin olsun ki) senden evvel (Musa’ya kitabı verdik) sana Kur’an-ı Kerim’i verdiğim gibi Musa’ya da Tevrat’ı vemiş idim. Onun kavmi ise o mübârek kitabı hemen kabul etmediler (derken onda ihtilâf olundu) kimi o Tevrat kitabına imân etti, kimi de onu inkâr eyledi durdu. Habibim!. Senin kavmin arasında da böyle bir ihtilâf yüz göstermiş bulunuyor. (Eğer Rab’bin tarafından bir kelime geçmiş olmasa idi) Yani: insanlar hakkında kıyâmet gününe kadar cezalarının tehir edilmesine dair Allah’ın bir iradesi bulunmasa idi (elbetde> aralarında) derhal (hüküm verilirdi) Musa Aleyhisselâm’ın kitabında ihtilâfa düşenler hakkında daha dünyada iken ilâhî takdir tecelli eder, onu inkâr edenler hakkında lâyık oldukları ceza derhal verilirdi. Iptal edenle hakkı yerine getirenin arası hemen ayrılmış olurdu. Fakat bu hükm, hikmet gereği sonraya bırakılmıştır. İşte Kur’an’ı inkâr edenler hakkında da böyle bir hükm elbette de verilecektir, (ve muhakkâk ki, onlar) Musa Aleyhisselâm’ın o kavmi ve onların benzerleri veyahut Mekke müşrikleri (ondan) o Allah’ın kitabından ve ilâhî kaderden dolayı kendilerini (kuşkuya) şüpheye, ithama (düşüren şiddetli bir şüphe içindedirler) onlar o kadar hârikaları, mucizeleri gördükleri halde yine uyanmayarak kanaatlerini değiştirmeyerek kendilerini kaplayan büyük bir kuşku ve şüphe içinde yaşayıp durmuşlardır. Fakat ergeç lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.

111. Ve şüphe yok ki, Rabbin herbirineamellerinin karşılığını tamamiyle ödeyecektir. Muhakkak ki, o yapmakta olduklarından hakkıyla haberdardır.

111. (Ve şüphe yok ki) And olsun ki, (Rab’bin herbirine) imân ile mükellef mahlûklarının hepsine (amellerinin tamamiyle ödeyecektir.) Mü’minlere tasdiklerinin mükâfatı olarak cennetleri nasip buyuracaktır. İnkârcıları da kendi bâtıl inançlarının, amellerinin cezası olmak üzere cehennem ateşlerine atacaktır. (Muhakkak ki o) Yüce Yaratıcı, bütün kullarının (yapmakta olduklarından hakkıyla haberdardır.) Hepsini de tamamen bilir. Ona hiç bir şey gizli kalamaz. Binaenaleyh inanan ve iyilik yapanlar elbette mükâfatlara ereceklerdir. İnkârcı ve fâsık olanlar da muhakkak ki, cezalarını bulacaklardır. Ne mühim bir va’d ve tehdit!. Artık uyanmalı, artık doğru yolu takibe çalışmalı değil miyiz. Cenâb-ı Hak’kın rahmeti gazabının önüne geçmiştir. Hak edenlerin cezalarını hemen vermez ki, onlar için uyanmaya, pişman olmaya, hallerini düzeltmeye bir vakit bulunmuş olsun. Bütün bunlar ilâhî ra’hmetin eseridir. Buna rağmen hallerini ıslah etmeyenler, elbette bilahara cezalarına kavuşurlar.

112. Artık emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve tevbe etmiş seninle beraber bulunmuş olanlar da. Ve haddi aşmayın, şüphe yok ki, o, yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla görücüdür.

112. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in de, müslüman olma şerefine kavuşan diğer zatların da doğrulukla ve Allah’ın kanunlarına riâyet etmekle mükellef olduklarını bildiriyor, zâlimlere eğilim gösterenlerin azâba uğrayacaklarını ve Allah’ın yardımından mahrum kalacaklarını ihtar ediyor. Ve beş vakit namaza devam edilmesini ve dinî vazifeleri yerine getirme hususunda sabrın mükâfatsız kalmayacağını müjdelemektedir.Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber! Allah’ın dinine riâyet edip etmeyen milletlerin tarihi durumlarına ve va’d ile tehdide ait âyetler sana vahy edilmiş bulunmaktadır. (Artık) Allah tarafından (emrolunduğun gibî dosdoğru ol.) Yani: Sahip olduğun doğrulukta devam et, İslâm dinini yaymaya çalış, dinî hükmleri tebliğ etme ve uygulama hususunda ve bütün muâmelelerinde doğruluktan ayrılma: Meşrû ve makul bir yolu takib etmekten geri durma. (Ve tevbe etmiş) İmân ederek (seninle beraber bulunmuş olanlar da) doğruluktan ayrılmasınlar. (Ve haddi aşmayın) meşrû ve normal şeylerden ayrılarak ifrat ve tefrite düşmeyin, meselâ: Helâl olan birşeyi haram ve bilâkis haram olan birşeyi helâl görmek suretiyle ilâhî hükümlere, Kur’an’ın açıklamalarına muhalefetde bulunmayın (şüphe yok ki o) Yüce Yaratıcı (yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla görücüdür.) yani: Sizin bütün amellerinizi, hareketlerinizi bilicidir. Bunlara göre sizi mükâfata veya cezaya erdirecektir. Binaenaleyh bu gibi dinî hükmlere uymaktan asla ayrılmayınız.

§ Bu âyeti celile, İslâmiyet’de büyük bir esastır. Ferdî ve sosyal hayatı düzenlemek için bundan daha kapsamlı bir kanun maddesi olamaz. Çünkü istikâmet bütün hayatî faziletlerin, medenî esasların en birincisi bulunmaktadır. Evet. istikâmet, doğruluktur, üstlenilen vazifelerde İslâm şeriatına uygun tarzda hareket etmektir, doğruluk ve ölçülü şekilde hareketten ayrılmamaktır, kulluk yolunda, ilâhî dinin, sağ duyunun irşadiyle yürümektir. Kısacası: İstikâmet, dinî hükmlere, inançlara, âmelere, ahlâkî, insanî vazifelere riâyet edip Cenâb-ı Hak’kın ve mahlûkların haklarına tecavüzden sakınmaktır. Artık bir cemiyetin terleri, böyle bir istikâmet ile vasıflanmış olursa o cemiyet ne kadar yükselir, nekadar sosyal olgunlukların parlak bir örneği olmuş olur. İşte kudsî dinimizin bize emrettiği bu gibi vazifeler hakkıyla gözetilecek olsaİslâm muhiti, melekler kadar temiz bir sosyal topluluk halinde bulunmuş olur, bütün insanlık âlemi için uyulması gereken en parlak bir örnek bulunur. Evet.. İstikametden ayrılmayan bir zat, kendi hayatını en güzel bir şekilde tanzim etmiş olur. Mensup olduğu çevrenin hayrına çalışır, hiçbir kimsenin malına, canına, şerefine bir zararı dokunmaz. Her millet, istikâmeti yüceltir, Her insan istikâmeti sever. Ne yazık ki: Herkes istikâmette olmaz, bu husustaki geçici zorluklara tahammül gösteremez. Halbuki, istikâmet yüzünden bir sıkıntı, bir ceza görülse de bu geçicidir, bunun sonu selâmetdir, saadetdir, ebedî hayatı kazanmaya bir vesîledir.

Sait Paşa Merhumun şu kıt’ası ne kadar güzeldir.

“Halkı tahrib eyleyip de kendin âbât eyleme”

“Bu cihanda ev yapıp ukbayı berbat eyleme”

“Nefin için zâlimi bî rahme imdat eyleme”

“Âlemi tenfîr eden ahvali mutâd eyleme”

“Müstakim ol Hz. Allah utandırmaz seni”

113. zulüm etmiş olanlara meyletmeyiniz. Yoksa size ateş dokunur ve sizin için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılardan kimse yoktur. Sonra yardım göremezsiniz.

113. (Ve) Ey Ehli İmân!. (Zulmetmiş olanlara meyletmeyiniz.) Onlara en az bir eğilim bile göstermeyiniz, (yoksa size ateş dokunur) cehennem ateşi sıcaklığıyle size isabet eder. Artık nasıl olur da bir insan bir dünyevî menfaat düşüncesiyle zalim olanlara sevgi gösterir, nasıl olur da onlar ile oturur kalkar, onların hareketlerini doğru görür, onların yollarına gitmek ister. Hiç âhiret hayatını düşünmek icabetmez mi?. Orada öyle zâlimlere eğilim göstermiş olanları cehennem azâbından kim kurtarabilir?. (Ve) Ey insanlar!. (Sizin için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılardan) kimse (yoktur) sizi onun azâbından kurtaracak bir yardımcı mevcut değildir. (Sonra yardımaulaşamazsınız) öyle zâlim kimselere meylederseniz Allah’ın azâbına uğrarsınız. Artık o azabtan kurtulabilmeniz için hiçbir kimseden bir yardım göremezsiniz. İşte zalimlere eğilim gösterenlerin müthiş âkibetleri!. Ya fiilen zulmedenlerin âkibetleri âhiretde ne olacaktır?. Bunu bir düşünerek titremek lâzım gelmez mi?.

§ Zulm; Gadr, haksızlık, adalete aykırı hareket, haktan bâtıla geçmek, bir şeyi kendi yeri olmayan bir mahalle koymak, bir hakkı hak edene vermemektir. İnsanın üzerine düşen şahsî, ictimâî, ilâhî vazifelerden herhangi birini terketmek bir zulmdur. Zulm ateşi dünyada zulme uğrayan âhirette de zâlimi yakar. “Zalim dahi bir zulme giriftar olur âhır” “Elbette olur ev yıkanın hanesi virân”

114. Ve namazı gündüzün iki tarafında ve geceden ve gündüze yakın saatlerde dosdoğru kıl. Şüphe yok ki, iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, güzelce düşünenler için iyi bir öğütdür.

114. (Ve) Ey yükümlü olan mü’minler!, (namazı) Üzerinize düşen farz namazları (gündüzün iki tarafında) öğle ve ikindi vakitlerinde (ve geceden gündüze yakın saatlerde) Yani: Akşam, yatsı, ve sabah vakitlerinde (dosdoğru kıl) rükün ve şartlarına uymak suretiyle edâ et. (Şüphe yok ki, güzellikler) Beş vakit namaz gibi güzel ibâdetler (kötülükleri giderir) bir nice küçük günahların affına sebep olur. Bu, bir günahların keffareti durumunda bulunmaktadır. Fakat büyük günahlardan dolayı herhalde tevbe edip af dilemek icabeder. (Bu) yani: Böyle doğrulukta ve namazların kılınmasiyle emiredilmesi veya bu Kur’an-ı Kerim (güzelce düşünenler için bir iyi öğütdür) hakkı kabul edenler için bir iyilikseverliktir, bir uyanma bir ıslah olma vesilesidir.

§ Evet.. istikâmet, en lüzumlu bir vazifedir. Namazdan imândan sonra ibâdetlerin en büyüğüdür. Nitekim sahihî müslimde mezkûr bir hadisi şerif şu mealdedir: Beş vakit namaz ile cuma namazı, diğer cuma gününe kadar aralarındaki günahlar için keffaretdir. “Kebâir” denilen büyük günahlardan kaçınıldıkça. Diğer bir hâdisi şerifde deniliyor ki: Rasûlü Ekrem, ashab-ı kiramına hitaben: Bana haber veriniz!. Sizden birinizin kapısı önünde bir ırmak bulunsa da ondan hergün beş defa yıkanacak olsa, ne dersiniz, onun kirinden birşey kalır mı?. Diye sordu… Onlar da Ya Rasûlüllah!. Onun kirinden birşey kalmaz, dediler, Rasûlü Ekrem de buyurdu ki, işte o, beş vakit namazın örneğidir. Cenâb-ı Hak, o namazlar ile hataları affeder. Binaenaleyh böyle pek faideli bir ibâdet ile mükellef olduğumuzdan dolayı Allah Teâlâya daima hamd ve şükr etmeliyiz. Böyle büyük ve kurtuluş vesilesi olan bir ibâdeti insan nasıl terkedebilir?. Hiç kendi hakikî fâidesini düşünmez mi?.

§ “Zülef” kelimesi: “Zilfe’nin çoğuludur. Çoğulun en azı da üçtür. Binaenaleyh gurup, vakit, yakınlık mânâsına gelen bu kelimeden maksat, gecenin gündüze yakın olan üç vaktinden ibaretdir ki, bunlar da sabah, akşam, ve yatsı vakitleridir. Gündüzün iki tarafından maksat da öğle ve ikindi namazı vakitleridir. Artık bu âyeti kerime de beş vakit namazın farziyeti için açık bir delildir. Nitekim bu farziyet, diğer âyetler ile ve hâdisi şerîfe ile ve icmâ-i ümmet ile sâbitdir. Bunun hilâfını iddia etmek, İslâm inancına tamamen terstir.

115. Ve sabr et. Zira şüphe yok ki. Allah Teâlâ güzel iş yapanların mükâfatını zâyetmez.

115. (Ve) Resûlüm!. (Sabr et) yani: Kavmin eza ve cefasına tahammül ederek bu hususta sabr ve sebatdan ayrılma veya beş vakit namaza devam et, çoluk çocuğuna da namaz kılmalarını emr eyle, onları irşada çalış, bu vazifeleri yerine getirme hususunda sabr vesebat göster. (Zira şüphe yok ki. Allah Teâlâ güzel davrananların mükâfatını zâyetmez.) yani: insanları ikaz ve irşad için çalışınlar, namaz gibi dinî vazifelerini yerine getirmeye devam edenler, sabr ve sebatdan ayrılmayanlar güzel davranan zatlardır. Öyle iyilik yapan güzel amellere muvaffak olan zatların ise o amelleri ilâhî bir lûtuf olmak üzere mükâfatsız kalmayacaktır. Ne muazzam bir ilâh va’d!. Elbetteki, Kerem Sahibi Yaratıcı güzel amellerde bulunan kullarını bir nice mükâfatlara kavuşturacaktır. Şüphesiz buna inanıyoruz. Artık bu yüce mükâfatlara ulaşmak için hak yolunda fedakârca bir şekilde çalışıp durmalı değil miyiz?.

116. Sizden evvelki asırlarda yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak bir kısım fazilet sahipleri bulunmalı değil miydi? Ancak onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz bir kısmı müstesnâ ve o zulüm edenler ise kendilerinin içinde bulundukları refaha dünya varlığına uydular ve günahkâr kimseler oldular.

116. Hak Teâlâ Hazretleri bu mübârek âyetleriyle geçmiş ümmetlerin aralarında onları yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoymaya çalışan kimselerin pek az bulunmuş olduğunu, onların dünyevî lezzetlere, varlıklara düşkün olup dinî vazifelerini bırakmış olduklarını bildiriyor, ıslah edici bir hâlde yaşayan bir kavmi ise sadece bir zulm sebebiyle helâk etmediğini beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!. (Sizden evvelki asırlarda) yani: Geçmiş ümmetler arasında (yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak) millet fertlerini irşada, aydınlatmaya çalışacak (bir kısım fazilet sahipleri) güzel fikir, ilm ve irfana sahip zatlar (bulunmalı değil mi idi?.) Halbuki, bulunmamışlardır. (ancak onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz birazı -müstesnâ) yani: O geçmiş asırlardaki kimselerden ancak az bir miktarı insanları bozgunculuktan, gayrı meşrûhareketlerden men edivermişlerdi. İşte yalnız bunlar kurtuluşa ermişlerdir. Diğerleri ise emr ve yasağı terketmiş, o gibi dinî vazifeleri yerine getirmez bulunmuşlardı. İşte bu sebeble helâke uğramışlardır, (ve o zulmedenler ise) durumlarını düzeltmediler (kendilerinin içinde bulundukları refaha) dünya varlığına, nefislerinin arzularına (uydular) yalnız bu dünyevî varlıkları elde etmeğe çalıştılar, kulluk vazifelerini yerine getirmekten kaçındılar (ve günahkâr kimseler oldular) küfr ve isyân içinde kalıp lâyık oldukları felâketlere kavuştular.

117. Ve senin Rabbin ahalisi iyi kimseler oldukları halde şehirleri haksızlıkla helâk eder olmadı..

117. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (Senin Rab’bin) Kerem ve merhamet sahibi olan Yüce Yaratıcın (ahalisi İyi kimseler oldukları hâlde) yani: Birbirinin haklarına tecâvüz etmedikleri, bilâkis birbirine karşı ıslah edici hareketde bulundukları, aralarındaki muamelelerde doğruluktan, güzel davranıştan ayrılmadıkları, alış verişlerinde yaptıkları sözleşmelerde doğruluğa riâyetde bulunup durdukları takdirde onların ikâmetgâhları olan (şehirleri bir zulm ile helâk eder olmadı) yani: Cenab’ı Hak, kerem sahibi bir adildir, zulmden uzaktır, mülkünde dilediği şekilde tasarrufa sahiptir. Ahalisi ıslah edici, hukuka riayetkâr olan beldeler! felâketlere uğratmaz. Böyle zulm gibi görülecek bir fiil, o hikmet sahibi yaratıcıdan meydana gelmez. Ancak güzel davranıştan mahrum, birbirinin islahına çalışmaktan, haklarını gözetmekten nasiplerini almayan kavimler helâke uğrarlar, ülkeleri yıkılır, başkaları için bir ibret nümunesi kesilmiş olurlar. Diğer bir yoruma göre buradaki zulmdan maksat, küfr ve şirktir. Şöyle buyurulmuş oluyor ki: Herhangi bir ülke ahalisi kendi aralnnda ıslah edici, doğrulukla hareketettikçe yalnız müşrik olduklarından dolayı dünyada hemen umumî bir felâkete uğramazlar. Cenâb-ı Hak onları dünyada iken birden helâk etmez, onları bir müddet yaşatır. Bu da Allah’ın bir rahmeti ve ilâhî müsamahanın bir eseridir. Onlar dünyada küfr ve şirkten uzak kalabilecekleri bir müddet yaşarlar. Buna rağmen dinsizliklerinde devam etmiş olunca âhiretde Allah’ın azâbına uğrarlar. Fakat bir ülke ahalisi, kendi aralarında bozgunculuk yapmaya çalışırlarsa, insanların hukukuna tecâvüz ederlerse daha dünyada iken de azâb görürler, helâke uğrarlar, yurtları mahv ve harab olup feci bir tarih örneği meydana getirmiş olurlar.

Nitekim Mülk küfr ile beraber devam eder, zulm ile beraber devam etmez. Denilmiştir. İşte Nuh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb Aleyhimüsselâm gibi Peygamberlerin kavimleri de insanlara ezâ ve cefada bulunmuş, halka zulmeylemiş, iyilik dairesinden büsbütün uzak bulunmuş oldukları için köklerinden koparılmak suretiyle mahv ve yok olmuşlardır. Artık bütün o gibi helâke uğramış milletlerin tarihî durumlarından şimdiki cemiyetler ibret almalıdırlar.

118. Ve eğer Rabbin dilese idi, elbetde bütün insanları bir tek ümmet kılardı. Fakat onlar ihtilâf eden kimseler olmaktan geri durmayacaklardır.

118. Bu mübârek âyetler, bütün insanların bir ümmet halinde bulunmasına ilâhî iradenin hikmet gereği taallûk etmemiş olduğunu ve Allah’ın rahmetine erişmiş olan zatlardan başka bütün insanlık arasında ihtilâfların devam edeceğini bildirmektedir. insanlığın öyle ihtilaflar için yaratılmış bulunduğu ve cehennemin insanlar ile cinlerdendoldurulacağı hususundaki ilâhî sözün tamam bulunmuş olduğu açıklanmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ’nın bütün iradeleri, fiilleri, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. İnsanlık bu hikmetlere, menfaatlere hakkıyla göz geçirmez. Kısacası insanların, cinlerin yaratılışları, kendilerine farklı kabiliyetler verilmesi de bir hikmet gereğidir. Bununla beraber o hikmet sahibi yaratıcı, kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufa kaadirdir, mâliktir. İşte bunlara işaret için buyuruyor ki: (Ve) Ey Yüce Resûlüm (eğer Rab’bin dileseydi elbetde bütün insanları bir tek ümmet kılardı) hepsini de İslâmîyetden ibaret olan bir milletin ehli kılmış olurdu. Hepsi de hak üzere toplanmış bulunurdu, bu husûsda aralarında ihtilâf olmazdı. (Fakat) hikmet gereği öyle dilemedi, artık (onlar ihtilâf eden kimseler olmaktan geri durmayacaklardır) aralarında din ve milliyet itibariyle ihtilaflar devam edecektir. Nitekim bugün de yeryüzündeki insanlar muhtelif dinlere ayrılmışlardır. Dinler tarihi bunu göstermektedir. Hatta bir dine mensup bulunanlar da kendi dinlerinde nice ihtilâflara düşmüşlerdir, fırkalara ayrılmışlardır. İslâmiyet gibi hakikî bir din olanca yüceliğiyle parlayıp dururken, bütün Allah’ın kullarını bir din kardeşliği içerisinde yaşamaya dâvet ederken bir nice kavimler bu ilâhî dinin hidayet sebebi olan nûrlarından istifade etmeyip de pek karanlık yolları takib edip durmaktadırlar.

119. Ancak Rabbinin rahmet ettiği kimseler müstesna. Ve onun içindir ki, onları yaratmıştır. Ve Rabbinin şu sözü de tamam olmuştur ki: Elbetde cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağımdır.

119. (Ancak Rab’binin rahmet ettiği kimseler müstesnâ) yani: Allah Teâlâ’nın sırf lûtf ve keremiyle kavuştukları temiz yaratılışlarını zâyi etmeyip hidayet yolunu takip eden, hakiki bir dine ulaşan zatlar öyle ihtilhaflardan uzakbulunmuşlardır. (Ve) Kısacası (onun içindir ki) öyle ihtilâf sahiplerinin ayrılığa devam etmeleri, Allah’ın rahmetine lâyık olan zatların da o sayede ihtilâflardan uzak hakkın rahmetine nâil bulunmaları içindir ki (onları) o insanları hikmet sahibi Yaratıcı (yaratmıştır.) Varlık sahasına çıkarmıştır. Onların tmiz yaratılışlarını dünyada koruyup koruyamayacakalrını, iyi kullanıp kullanamayacaklarını Cenab’ı Hak, ilmî ezelîsiyle bildiği için onların gelecekteki hareketlerini vaktiyle levh-ı mahfuzda tesbit buyurmuştur. (Ve Rab’binin şu sözü de) yani: Hak Teâlâ’nın şu vâ’di de, veya şu şekilde meleklere haber vermiş olması da (tamam olmuştur ki: Elbette cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağımdır.) Yani: Her iki topluluktan da kâfirler, bir kısım asiler cehenneme sevkedileceklerdir. Bu, muhakkaktır. Artık kâfir olanlar cehennemde ebedîyen kalacaklardır, İmân sahibi olan bir kısım asiler de bir müddet cehennemde kalıp sonra Allah’ın affına kavuşarak cehennemden çıkarılacaklardır.

120. Peygamberlerin bütün haberlerinden kendisiyle kalbini tesbit edeceğimiz olanlarını sana anlatıyoruz. Ve bunda sana hak ve mü’minler için bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.

120. Bu mübârek âyetler de Kur’an’ı Kerim’deki peygamberlere ait kıssa’ların pek mühim faidelerini bildiriyor, İmân etmeyenleri tehdit ediyor. Cenâb-ı Hak’kın yüce vasıflarına işaret ederek onun kutsal varlığına karşı hiç bir şeyin gizli kalamıyacağını beyan ile insanları uyanmaya, güzel amellere ve Hak Teâlâ’ya dayanmaya dâvet buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. (Peygamberlerin bütün haberlerinden) hayat tarihlerine, ümmetlerini Allah’ın dinine ne şekilde dâvet etmeye, irşâd ve aydınlatmaya çalışmış olduklarına dâir olup (kendisiyle kalbini tesbit edeceğimiz olanlarını sana hikâye ediyoruz.) seninde peygamberlikvazifeni yerine getirmeye çalışman ve dinsizlerin eziyetlerine tahammül etmen için o kıssaları, o ibret verici hadiseleri Kur’an lisanı ile sana haber veriyoruz. (Ve bunda) Bu sûre-i celilede veya bildirilen bu gibi bir kıssada birçok faideler vardır. Kısacası birinci fâide (sana) bu suretle (hak) gelmiştir. Yani: Allah’ın birliğini gösteren deliller bildirilmiştir. Senin peygambe ri i kic vasıflanmış, adâletle ve doğrulukta emrolunmuş olduğuna dâir ilâhî açıklamalar ortaya çıkmıştır. (Ve) İkinci fâide olarak da (mü’minler için bir öğüt) meydana gelmiştir. Yani: Mü’minlerin isyandan kaçınmaları için, dinî vazifelerini güzelce yapmaları için kendilerine pek hayrı tavsiye edici bir nasihat verilmiştir. (Ve) Üçüncü bir fâide olmak üzere de mü’minler için (bir uyarı gelmiştir.) yani: Onlara dünya ve âhiret azâblarını, felâketlerini hatırlatan, kendilerini salih amellere teşvik eden bir ilâhî teşvik ve tehdit yüz göstermiştir.

121. Ve imân etmeyenlere de ki: Siz kendi gücünüz nisbetinde çalışınız, şüphe yok ki, biz de çalışanlarız.

121. (Ve) Yüce Resûlüm!. (İmân etmeyenlere) Bu hakikatları inkâr edenlere, bunları, düşünerek hallerini ıslaha çalışmayanlara (de ki:) artık ey inkarcılar, inatçılar!. (Siz kendi gücünüz nisbetinde çalışınız) Tercih ettiğiniz hal üzere devam ediniz (Şüphe yok ki, biz de çalışanlarız) biz de bulunduğumuz hal üzere sebât edeceğiz, İslâm dinine bağlılıkta, davette bulunup halkı irşada çalışıp duracağız.

122. Ve siz bekleyiniz, şüphesiz ki biz de beklemekteyiz.

122. (Ve) Ey Yüce Peygamberim!. O hakkı kabul etmeyen cahillere şunu da de ki: (Siz gözetiniz) Bu kötü hareketinizin âkıbetini bekleyiniz veyahut bizim âkıbetimizin nasıl olacağını siz bekleyip durunuz. (Şüphesiz ki biz de gözetenleriz.) Biz de sizin ne gibi fena bir akıbete uğrayacağınızı beklemekteyiz.Veyahut bizde Cenab’ı Hak’kın bizlere vâd buyurmuş olduğu bağışlanmayı, lûtf ve ihsanı beklemekteyiz. Artık hangimizin doğru bir şekilde hareket etmekde olduğumuz meydana çıkacaktır. Bu yüce beyan, mü’minler hakkında müjdeyi; kâfirler hakkında da tehdidi içermektedir.

123. Ve göklerin ve yerin gaybı Allah içindir ve her iş de ona döndürülecektir. Artık ona ibâdet et ve ona tevekkülde bulun ve Rabbin neler yapmakta olduğunuzdan aslâ gâfil değildir.

123. (Ve) Ey muhterem Son Peygamber!. (Göklerin ve yerin gaybı Allah içindir) şüphe yok ki, o Yüce Yaratıcı, hepinizin durumunu bilmektedir. Onun için mahlûklarının hiçbir hâli gizli kalamaz. (Ve her iş de ona döndürülecektir.) dindarların da, dinsizlerin de bütün yaptıkları o ezelî mâbud tarafından bilinmektedir, onlar bütün o hikmet sahibi Yaratıcı’nın yüce mahkemesine gönderileceklerdir. Hepsi de amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. (Artık) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm sen ancak (ona) o Yüce Yaratıcı’ya (ibâdet et) o’ndan başkasına ibâdet edilmesi asla câiz olamaz (ve) bütün işlerinde (ona tevekkülde bulun) o Kerem sahibi Mâbuduna her hususta sığın. Seni koruyan, seni muvaffakiyetlere kavuşturan ancak o kerem sahibi ve ezelî olan Allah Teâlâ’dır. (Ve Rab’bin neler yapmakta olduğunuzda”! asla gâfil değildir.) İmân ettik. O Kerem Sahibi Mâbud,-mü’min kullarını güzel amellerinden dolayı lûtf ve ihsânına kavuşturur. Dinsiz, âsi kimseleri de o kötü harketlerinin cezasına kavuşturur. Evet.. Bütün kâinatın gizli, açık hallerini hakkıyla bilen bir Yüce Yaratıcı, elbette ki, bütün kullarının işlerini ve fiillerini hakkıyla bilir, ve herkesi lâyık olduğu akıbetlere kavuşturur. Kısacası bu kutsî âyetler, bizlere vazifelerimizi bildiriyor, bizleri en faziletli şekilde yaşamayateşvik buyuruyor. Bizlere kurtuluş rehberi olacak zatların temiz hayatlarını, pek haysiyetli muamelelerini göstermiş bulunuyor, İşte bu sûre-i celîleyi takip eden Yûsuf Sûresi de bizlere pek ahlâkî, ictimâî ve ibretli bir kıssayı, bir tarihî olayı haber verecektir. Ve Hamd Allah’adır…
Daha yeni Daha eski