Ala Suresi Tefsiri

Ala Suresi Tefsiri

KURAN’I KERİM TEFSİRİ

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Ala Suresi Tefsiri, Türkçe Meali ve Açıklaması


Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, “Tehvir” sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. On dokuz âyet-i Kerîme’yi içermektedir. Medine-i Münevvere’de nâzil olduğuna kail olanlar da vardır. Birinci âyetinde Cenab-ı Hak’kın en yüce olan ismi şerifi zikredilmiş olduğu için kendisine böyle “A’lâ sûresi” adı verilmiştir. Maamafih tesbîh emriyle başladığı için kendisine, “Sebbih” sûresi ismi de verilmiştir.

Tank sûresinde Cenab-ı Hak’kın bir kısım kudret eserlerine yemîn edilerek kâfirlerin bir müddet sonra helâk’a mâruz kalacaklarına işaret olunmuş, Resûl-i Ekrem’e teselli verilmiş idi, bu Sûre-i Celîle’de de yine bir takım kudret eserlerine işaret edilerek, Resûl-i Ekrem’in kolaylıklara ve mü’minlerin kurtuluş ve selâmete erişecekleri, kâfirlerin de müthiş azaplara yakalanacakları bildirilmiş olduğundan aralarında büyük bir irtibat vardır.
1. Rabbinin pek yüce olan ismini tesbih et.

1. Bu mübârek sûre, Kâinatın Yaratıcısı’nın mukaddes isminin tenzih edilmesini ve yüceltilmesini emrediyor. Kâinatın bütün hâllerini bilen o Kerem Sâhibi Mâbud’un Yüce Peygamberine dini hakikatleri telkin edeceğini ve o yüce nebisini muvaffakiyetlere eriştireceğini müjdeliyor. O Yüce Peygamber’in vereceği öğütlerden kimlerin yararlanıp kurtuluşa ulaşacağını ve kimlerin yararlanmayıp, azap göreceklerini bildiriyor. Ve Son Peygambere vahy olunan dini esasların evvelki Peygamberlerin sahifelerinde zikrolunduğunu beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey Peygamber Rabbin imini tesbîhe devam eyle, Allah’ın isimin tesbîh, onun kudsiyetini itiraf, onu tam bir saygı ile zikretmek; Allah’ın zatını kutsamayı ve tenzih etmeyi gerektirmektedir. Allah’ın zatını tesbîh ise o Yüce Yaratıcının zâtına, sıfatlarına, mübârek isimlerine, fiillerine, hükümlerine lâyık olmayan şeylerden kutsal zatını şu şekilde tenzih etmekten ibarettir.

1. Allah’ın zatını tenzih, o muazzam Yaratıcımızın cevherlerden, arazlardan münezzeh olduğuna itikatten ibarettir.

2. Allah’ın sıfatlarını tenzih, o kutsal sıfatların yaratılmış, sonlu olmaktan ve noksan bulunmaktan münezzeh olduklarına itikattan ibarettir.

3. Allah’ın isimlerini tenzih, Hak Teâlâ Hazretlerini Yüce zâtı hakkında nakledilmiş olan mübârek isimler ile zikretmekten, ilâhlığın şanına lâyık olmayan, noksanlığı ifade eden isimler ile anmamaktan ve onun kutsal isimlerini hürmetle yadedip, hürmete aykırı vaziyetler hâlinde lisâna almamaktan ibarettir.

4. Allah’ın fiilerini tenzih: Yüce Yaratıcı’nın mutlak sâhip olup hiç bir fiiline bir kimsenin itiraza hak ve selâhiyeti olmadığına itikatten ibarettir.

5. Allah’ın hükümlerini tenzih, o hikmet sâhibi Mâbudun her hükmünü, tasvip ve tasdik edip bunun sâhip olmanın gereği olduğunu ve birer hikmetin icabı bulunduğunu tasdik ve itirafta bulunmaktan ibarettir. Kısacası Hak Teâlâ Hazretlerini dâima tesbîh etmek ve kutsamak, onun kulları için en kutsal bir vazifedir. Onun içindir ki: Müslümanlar, namaz kılarlarken Peygamberimizin yüce emirlerinden dolayı rükû hâlinde “Süphane Rabbiyel’azîm” ve secde hâlinde de “Süphane Rabbiyel’âlâ” demektedirler.
2. O Rab ki, yarattı da düzeltti.

2. (O) Rabbül’âlemiyn (ki:) Bütün mahlûkatı (yarattı da) hepsini kendilerine lâyık birer şekilde (düzeltti.) Meselâ: insanları pek güzel bir sûrette yarattı sâir hayat sâhiplerine de muhtaç oldukları uzuvları verdi, âlemin bütün tabakalarını birer mükemmel tarzda tanzim buyurdu.
3. Ve O ki: Takdir etti de doğru yolu gösterdi.

3. (Ve O ki:) O Kâinatın Rabbi ki: Bütün yarattıklarını cinslerini, nevilerini, vasıflarını, devam müddetlerini (takdir) tâyin (etti de) sonra kendilerine (doğru yolu gösterdi.) Hepsine de birer kabiliyet verdi, hepsini de geçimlerini temin için çalışmaya kabiliyetli kıldı ve özellikle mükellef olan kullarına hayır ve şer yolunu gösterdi, onları selâmet ve saadete erdirecek yolu tâyin buyurdu.
4. Ve O ki: O yeşillikleri çıkardı.

4. (Ve O ki:) O Kerîm olan âlemlerin Rabbi ki: (O yeşillikleri) varlık alanına (çıkardı) hayvanların yaşamaları için geniş çayırları, otlak mahallerini yaratmış oldu.
5. Sonra onu kapkara, kuruca bir ota çevirdi.

5. (Sonra onu) O yeşilliklerden her birini (kapkara kuruca bir ota çevirdi.) O güzel manzaralardan eser kalmadı, işte dünya varlığı başlangıçta ne kadar güzel, ne kadar dikkat çekici bulunsa da nihâyeti böyle bir değişimden ibaret bulunacaktır. Bir değişikliğe uğrayacaktır. Bu hususta ki ilâhî beyan, gaflet sâhiplerini uyandırmak için bir darb-ı mesel mesabesindedir.
“Gusa” Selin getirdiği kuru çör çöp demektir. “Evha” da kararmış, rengi siyaha dönüşmüş olan şeyden ibarettir.
6. Sana okutacağız, artık unutmayacaksın.

6. Cenab-ı Hak, Yüce Peygamberini müjdelemek için buyuruyor ki: Habibim!. (Sana okutacağız) Seni Cibrîl-i Emîn vasıtasiyle ilâhî vahyi almaya kabiliyetli kılacağız. Kur’an-ı Kerim’i ezberlemeyi başaracaksın (artık unutmayacaksın.) Büyük bir hafıza kuvvetine kavuşacaksın. Bu, Resûl-i Ekrem hakkında bir ilâhî hidayettir, bir ilâhî te’sirdir, bir mûcize numunesidir, çünkü Yüce Peygamber hiç bir şey okumuş, yazmış değildi, Ümmi idi, o öyle olduğu hâlde böyle bir Kur’an-ı Kerime nâil ve onu derhal ezberlemeye kadîr oldu.

Sonra bu Sûre-i celîle, Mekke-i Mükerreme’de ilk nâzil olanlardandır. Fevkalâde bir emrin vuku bulacağını haber verdi, ve o emir bilâhare tahakkuk etti ki: O da Resûl-i Ekrem’in bir hârika olmak üzere bütün Kur’an-ı ezberlemesinden diğer kurtuluş eserlerinin yüz göstermesinden vesâireden ibarettir.
7. Allah’ın dilediği müstesnâ, şüphe yok ki: O, aşikâr olanı da bilir, gizliyi de.

7. (Allah’ın dilediği müstesna) Evet.. Ey Yüce Peygamber bütün Kur’an âyetlerini, ezberlemeye okumaya muvaffak olacaksındır. Ancak Cenab-ı Hak’kın hikmet gereği neshettiği veya hafızandan geçici olarak giderildiği bâzı âyetleri unutacaksındır. Bunların dışında bütün Kuran âyetleri hafızanı aydınlatacak ve süsleyip duracaktır. (Şüphe yok ki. O) Kerem Sâhibi Mâbud (âşikâr olanı da bilir, gizliyi de) bilir. Kullarının bütün sözlerini işlerini kalplerindeki düşüncelerini bilmektedir. Bu cümleden olmak üzere Yüce Peygamberine vahyettiği şeylerde ve onlardan bâzılarının neshedilmiş olduğu da Allah katında bilmektedir.
8. Ve seni en kolayına muvaffak ederiz.

8. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Seni en kolayına muvaffak ederiz.) Yâni: Seni tam bir kolaylığa Kur’an-ı Kerim’i ezberlemeye muvaffak kılarız, seni en kolay bir şeriate, takibi pek kolay bir saadet yoluna eriştiririz, sen müsterih ol…
9. Artık öğüt ver, eğer, öğüt fâide verirse.

9. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sen insanlara (öğüt ver) sana vahyedilen Kuran âyetleriyle halkı irşâda çalış. (Eğer öğüt fâide verirse,) Kendilerinde kabiliyet bulunur da verilen nasihatleri kabul ederse ne güzel, kendileri fâidelenirler, selâmet yolunu takibe muvaffak olurlar. İnat edip de verilen öğütleri kabul etmeyenler de lâyık oldukları kötü bir âkibete uğrarlar, sen ey merhametli Peygamber!. Mahzun olma.
10. Korkan kimse, öğüdü dinleyecektir.

10. Evet.. (Korkan kimse) Allâh-ü Teâlâ’nın azabından korkan herhangi bir takva sâhibi zât, (öğüdü dinleyecektir.) Öyle bir kimseye verilen nasihat, her hâlde kendisine fâide verecektir. Binaenaleyh insanlara karşı güzelce nasihatte bulunmak, haddi zâtında bir iyilik severlik vazifesidir. Nasihat veren, sevaba nâil olur. Nasihat dinleyenler de iki kısma ayrılır, bir kısmı o nasihati dinleyerek istifâde eder, bir kısmı da kabul etmeyerek sapıklık içinde kalır, yarın âhirette bir mâzeret ileri sürmeğe selâhiyeti kalmamış bulunur.
11. En kötü olan ise ondan kaçınır.

11. Evet.. (En kötü olan) Hakkı kabulden kaçınan, katı kalpli olan kimse (ise ondan kaçınır) öğüt dinlemez, kendi aleyhinde hareket etmiş bulunur, nihâyet o hareketin cezasına kavuşur.
12. O kimsedir ki: En büyük ateşe yaslanacaktır.

12. İşte (O kimsedir ki:) Öyle pek mutsuz, inkârcı olan şahıstır ki: (En büyük ateşe yaslanacaktır.) Âhirette cehenneme atılacaktır. Orada yanıp yakılacaktır.
13. Sonra orada ne ölür ve ne dirilir.

13. (Sonra orada) o cehennemde öyle bir şahıs ebediyyen azap görecektir. (Ne ölür ve ne dirilir.) Yâni: Ne ölür ki, azaptan kurtulabilsin, ne de fâideli bir hayata nâil bulunur ki: Bir istirahata kavuşabilsin.
14. Muhakkak o kimse felâha ermiştir ki: Temizlenmiştir.

14. (Muhakkak o kimse felaha) kurtuluşa, murâdına (ermiştir ki, temizlenmiştir.) İmânı sâyesinde küfür pisliğinden kurtularak mânevî bir temizliğe kavuşmuştur. Veya zekâtını vermiştir. Veyâhut namaz için abdest alıp tertemiz bir hâlde yaşamıştır.
15. Ve Rabbi’nin ismini zikredip de namaz kılmıştır.

15. (Ve) O zât (Rab’binin) mukaddes (ismini) kalbiyle ve lisâniyle (zikredip de namaz kılmıştır.) Beş vakit namazını kılmaya devam etmiştir. İşte kurtuluşa eren bu gibi samimi mü’mîn kullardır. Bir görüşe göre bu ilâhî beyandan maksat, fitir sadakasını verip bayram gününde Allah’ın ismini zikrederek tekbirde ve bayram namazını edada bulunmaktadır. Bu dinî vazifeyi yerine getiren bir mümin kurtuluşa erecektir. Aslında bu âyeti kerîme, bu sadaka-i fitrin ve bayram namazının vücubundan evvel nâzil olmuş ise de inmesinin, hükmün icra edilmesinden bir müddet önce bulunması câizdir.
16. Belki siz, dünya hayatını tercih edersiniz.

16. (Belki siz) Ey insanlar!. Çoğunluk itibariyle (dünya hayatını) âhiret hayatı üzerine (tercih edersiniz) her hangi bir fânî varlığı, bir zevk ve safayı tercih ederek o gelecekteki bakî hayatı düşünmezsiniz, onun için çalışmazsınız.
17. Halbuki, âhiret daha hayırlıdır ve daha bâkîdir.

17. (Halbuki âhiret) Dünyadan (daha hayırlıdır ve daha bâkidir.) Çünkü: Âhiret hayatı ebedîdir, müminler hakkında cismanî ve ruhanî saadetleri içermektedir, dünya hayatı ise fânidir, elem ve kederlerden uzak değildir. Artık öyle saadete dayalı olan bir âhiret hayatını, bu fâni ve elem verici dünya hayatına tercih etmek lâzım değil midir?. O ebedî hayat için selâmet ve saadete vesîle olan güzel amellerde bulunmak icâbetmez mi?
18. Şüphe yok ki: Bu, elbette evvelki sahifelerde bildirilmiştir.

18. (Şüphe yok ki, bu) Temizlenenlerin, namaz ile, zikrile uğraşanların ebedî bir amelde kurtuluşa erecekleri (elbette evvelki sahifelerde) bildirilmiş (tir.) Kur’an-ı Kerim’den evvel nâzil olmuş olan semâvî kitaplar da bu hakikati haber vermiştir.
“Suhuf” sahifenin çoğuludur. Esasen hitap mânâsına ise de Tevrat, Zebûr, İncil ve Kur’an-ı Kerim’den ibaret olan dört büyük semâvî kitaptan başka bâzı Peygamberlere verilmiş olan risalelerden her birine “sahife” denilmiştir.
19. İbrâhim’in ve Mûsa’nın sahifelerinde.

19. Evet.. Kimlerin kurtuluşa erişecekleri, kısaca (İbrâhim’in ve Mûsa’nın sahifelerinde…) de bildirilmiştir. İbrâhim Aleyhisselâm’a on sahife verilmiş olduğu gibi Mûsa Aleyhisselâm’a da Tevrat’tan önce on sahife verilmiştir. Bütün bu mukaddes kitaplar, insanlık için kurtuluş ve selâmet vesîle olacak vazifeleri, muameleleri insanlara bildirmiş, telkin etmişlerdir. Artık her akıl sâhibi, düşünen insan için lâzımdır ki: Bütün ilâhî kitapların, risalelerin haber verdikleri âkıbetleri dikkate alsın, ona göre çalışsın, ebedî bir selâmet ve saadete aday bulunsun, Kerem Sâhibi Yaratıcı cümlemize uyanmalar, güzel ameller nasîb buyursun, Hamd, âlemlerin Rabbî Allah’adır.
Daha yeni Daha eski