Manevi Hastalıklardan Kurtulmak İçin 6 Reçete

Manevi Hastalıklardan Kurtulmak İçin 6 Reçete

Bir çoğumuzun sıkıntısı olan manevi hastalıklardan hepimiz kurtulmak isteriz. Tam beyaza döndük derken, başka bir siyahı üzerimize alırız. Allah’ın izniyle bu hastalıklardan kurtulmak mümkündür.

Mânevi hastalıklara dûçâr olan kalbler, mutlaka tedâvîye muhtaçtır ve mânevî bir eğitime girmek mec­bûriyetindedirler. Bunların tedâvîsi için bâzı hususlara dikkat etmek zarûrîdir. Bunların bir kısmı şöyledir:

Kalbler, mânevî durumlarına göre beş kısma ayrılır:
  1. Mühürlü ve Kilitli Kalbler
  2. Hasta Kalbler
  3. Gâfil Kalbler
  4. Zâkir Kalbler
  5. Diri Kalbler
Mânevi hastalıklara dûçâr olan kalbler, mutlaka tedâvîye muhtaçtır ve mânevî bir eğitime girmek mec­bûriyetindedirler. Bunların tedâvîsi için bâzı hususlara dikkat etmek zarûrîdir. Bunların bir kısmı şöyledir:

HELÂL GIDÂ

İbâdetlerimizi vücûdumuzun güç ve kuvvetiyle yapabilmekteyiz. Helâl gıdâ, bünyeye feyz ve rûhâniyet verirken haram ve şüpheli gıdâlar ise kasvet verir. Tasavvuf erbâbı, kalbî hayâtın inkişâfı için iki husûsa dikkat çekerek:

“Yerken ağzınıza girene, konuşurken ağzınızdan çıkana dikkat edin, bu hususta titiz davranın!” buyurur­lar. Ab­dül­kâ­dir Gey­lâ­nî -kud­di­se sir­ruh- da, lok­ma­nın kalb tas­fi­ye­sin­de­ki ehem­mi­ye­ti­ne şöy­le dik­kat çe­ker:

“Bak ev­lâ­dım! Ha­ram ye­mek kal­bi öl­dü­rür. Lok­ma var­dır, kal­bi­ni nûr­lan­dı­rır; lok­ma var­dır, onu ka­ran­lı­ğa bo­ğar. Yi­ne lok­ma var­dır, se­ni dün­yâ ile meş­gul eder; lok­ma var­dır, uk­bâ ile meş­gul eder. Lok­ma var­dır, se­ni her iki dün­yâ­nın da zâ­hidi ya­par, gönlünü dün­yâ ve âhi­re­tin Hâ­lı­k’ına yö­nel­tir. Ha­ram ye­mek, se­ni dün­yâ ile meş­gul eder ve mâsı­yet­le­ri sa­na se­vim­li gös­te­rir. Mü­bah ye­mek, se­ni âhi­ret­le meş­gul eder ve tâatleri sana sevdirir. He­lâl ye­mek ise kal­bi­ni Mev­lâ’ya yak­laş­tı­rır. Yiyeceklerin keyfiyeti ve te­si­ri an­cak mâ­ri­fe­tul­lâh ile bi­li­ne­bi­lir. Mâ­ri­fe­tul­lâh ise kalb­de olur, ki­tap ve def­ter­de de­ğil. Mâ­ri­fet-i ilâ­hi­yye, Hâ­lık’tan kal­be ih­sân edi­lir; mah­lûk­tan de­ğil. Bu ise tev­hîd-i ilâ­hî­yi tas­dîk ve ilâ­hî ah­kâm­la amel et­tik­ten son­ra ta­hak­kuk eder.”

Helâl nîmetleri kullanırken de dengeyi iyi muhâfaza etmek, isrâfa gitmemek gerekir. Âyet-i kerîmede:

“Bir de, akrabâya, yoksula ve yolcuya hakkını ver! Gereksiz yere de saçıp savurma! Zîrâ böylesine saçıp savuranlar, şeytanların arkadaşlarıdırlar. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür.” (el-İsrâ, 26-27) buyrulmaktadır. Bir hadîs-i şerîfte de:

“Canının çektiği ve arzu ettiğin her şeyi yemen, şüphesiz israftır!” (İbn-i Mâce, Et’ime, 51) îkâzı yapılmaktadır.

Helâl olmak şartıyla misâfire ikrâmda cömert davranmak tavsiye edilmiş ve bunun israf olmayacağı bildirilmiştir.

KUR’ÂN-I KERÎM’İ TEFEKKÜRLE OKUMAK

Kur’ân-ı Kerîm’i tefekkürle okumak, yâni emir ve nehiylerin hikmetini düşünmek, kıssalardan ibret almak lâzımdır. Kalblerimiz ne kadar temizlenmiş ise, Kur’ân-ı Kerîm’in feyzi, bizleri o kadar tesiri altına alır. Kur’ân-ı Kerîm’in kalbdeki mânevî hastalıklara şifâ olduğunu âyet-i kerîme şöyle beyân etmektedir:

“Biz Kur’ân’dan, öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifâ ve rahmettir; zâlimlerin ise yalnızca ziyânını artırır.” (el-İsrâ, 82)

Ebû Zer -radıyallâhu anh- diyor ki:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana öğütte bulun.” dedim.

“–Sana takvâyı tavsiye ederim, zîrâ takvâ her işin başıdır.” buyurdu.

Ben tekrar:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana biraz daha öğütte bulun.” dedim.

Efendimiz:

“–Kur’ân okumaya ve Allâh’ı zikretmeye bak, çünkü Kur’ân yeryüzünde senin için bir nûr, gökyüzünde de bir azıktır.” buyurdu. (İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 78)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Kur’ân’ı okuyup ona sâhip çıkan kimseye (âhirette): «Oku ve yüksel, dünyada nasıl ağır ağır okuyor idiysen öyle oku! Zîrâ senin makâmın, okuduğun en son âyetin seviyesindedir.» denilir.” (Ebû Dâvûd, Vitr, 20)

İBÂDETLERİ HUŞÛ İLE EDÂ ETMEK

Kalbin hastalıklardan temizlenebilmesi için ibâdetleri huşû ile yapmaya gayret etmek îcâb eder. Zîrâ Cenâb-ı Hak huşû­suz bir ibâdeti istememekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Vay o namaz kılanların hâline ki onlar namazlarından gâfildirler.” (el-Mâûn, 4-5)

Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin tefsîrinde şöyle demektedir:

“–Onlar namazın ehemmiyetinden gaflet edip, onu gereği gibi ciddî bir vazîfe olarak yapmazlar,

–Kılınıp kılınmadığına aldırmazlar,

–Vaktine dikkat etmezler, vaktin geçip geçmediğine aldırmayıp tehir ederler,

–Namazın terkinden müteessir olmazlar,

–Kıldıkları vakit de, Allâh için hâlis niyetle kılmayıp dünyevî birtakım maksatlar için kılarlar,

–İnsanlarla beraber bulunduklarında namaz kıldıkları hâlde, yalnız kaldıklarında kılmazlar; kılsalar bile Hakk’ın huzûrunda imiş gibi bir huşû ve tâzim içinde değil, gösterişle kılarlar.” (Hak Dîni Kur’ân Dili, IX, 6168)

Mü’minûn Sûresi’nde de:

“Muhakkak ki (şu) mü’minler felâh bulmuştur: Onlar, namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 1-2) buyrulmaktadır.

Diğer bir âyet-i kerîmede ise namazı huşû ile kılmanın nasıl mümkün olabileceği şöyle îzâh edilmektedir:

“Sabır ve namaz ile Allâh’tan yardım isteyin. Şüphesiz ki o, huşû sâhibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir. Onlar ki kendilerinin hakîkaten Rab’lerine kavuşacaklarına ve O’na rücû edeceklerine inanırlar.” (el-Bakara, 45-46)

Huşûu, bâzıları korku, çekingenlik gibi kalbî fiillerden biri olarak târif etmiş; bâzıları da onu, gereksiz hareketleri terk etmek ve sükûnet içinde olmak gibi âzâlara âit fiillerden göstermiştir. Doğrusu huşû, aslı kalbde, tezâhürü bedende olmak üzere ikisini de içinde bulundurur. Kalbe âit tarafı, Rabbin azamet ve celâli karşısında kendi hiçliğini görerek, nefsi, Hakk’ın emrine baş eğdirmek, son derece yüksek bir edeb, tâzim ve saygı hissi duymaktır. Dış görünüşle alâkalı yönü de, vücut organlarında bu duygunun zuhûruyla bir sâkinlik meydana gelmesi, namazda gözlerin etrafa değil, önüne ve secde mahalline bakmasıdır.

Dikkat edilecek olursa âyet-i kerîmede, namazı huşû ile kılabilmek için kişinin, “Allâh’a kavuşuyormuşçasına” ve “O’na dönüyormuşçasına” bir hâlet-i rûhiye içinde bulunmasının lüzûmu açıkça belirtilmektedir. Yâni namazın beden ve kalb âhengi içinde kılınması zarûrîdir. Ancak böyle bir namaz mü’mini fahşâ ve münkerden koruyabilir.

Bahâeddîn Nakşibend -kuddise sirruh-’a sordular:

“–Bir kul, namazda nasıl huşûa erer?”

O da cevâben:

“–Dört şeyle.” buyurdular:
“Helâl lokma,
Abdest sırasında gafletten uzak durmak,
İlk tekbîri alırken kendini huzûr-i ilâhî’de bilmek,
Namaz dışında da Cenâb-ı Hakk’ı aslâ unutmamak.”

Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23)

İbâdetlerde huşûu yakalayabilmek ve ibâdet hâricinde de sanki namazdaymış gibi mânevî bir hâlet-i rûhiye içinde olabilmek için diri bir kalble fuzûlî söz ve davranışlardan âzamî derecede uzak durmak gerekmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Onlar ki, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3)

Diğer ibâdetler de böyledir. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“O mü’minler ki, verdikleri (hayır ve sadakaları), kalbleri her an Rab’lerine dönüyor olmanın haşyetiyle ürpererek verirler. (Diğer bir kıraata göre ise): Yaptıkları her işi bu haşyet, korku ve ürperme hissiyâtı içinde yaparlar.” (el-Mü’minûn, 60)

“Şüphesiz ki Allâh, kullarının (samîmî) tevbesini kabûl eder ve (gönülden verdikleri) sadakaları alır!..”(et-Tevbe, 104)

Âyette sadakanın, yâni infâkın da, namaz gibi riyâdan uzak ve huşû içinde verilmesi istenmektedir. Bu incelik, hadîs-i şerîfte “sağ elin verdiğinden sol elin haberdâr olmaması” (Buhârî, Ezan, 36) şeklinde ifâde buyrulmuştur.

ZİKRULLÂH’A DEVÂM ETMEK

Kur’ân-ı Kerîm’de 250 küsur yerde “zikir” kelimesi geçer. Zikir, kulun Rabbini çokça anması ve O’nu unutmamasıdır. Âyet-i kerîmelerde Allâh Teâlâ’nın sabah-akşam, ayakta, otururken ve yatarken, hâsılı devamlı ve çok çok zikredilmesi emredilmektedir. Bu ilâhî beyanların bir kısmı şöyledir:

“Ey îmân edenler! Allâh’ı çok çok zikredin ve O’nu sabah-akşam tesbîh edin.” (el-Ahzâb, 41-42)

“(O gerçek akıl sâhibi) mü’minler, ayaktayken, otururken ve yanları üzerinde yatarken Allâh’ı dâimâ zikrederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, “hiç kimsenin bulunmadığı tenhâ yerlerde Allâh’ı zikrederek, için için gözyaşı döken”lerin, kıyâmet günü hiçbir gölgenin bulunmadığı bir anda Cenâb-ı Hakk’ın arşının gölgesi altında gölgeleneceğini müjdelemektedir.[1]

Kalbin tasfiye edilip mânen yükselebilmesi için Allâh’ı zikre devâm etmek büyük ehemmiyet arz etmektedir. Mü’minler zikrin ehemmiyetini kıyâmette daha iyi anlayacaklardır. Nitekim cennete giren mü’minler hakkında Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Cennet halkı, başka bir şey için değil, sâdece dünyâda Allâh’ı zikretmeksizin geçirmiş oldukları vakitlere hasret ve nedâmet duyacaktır!” (Heysemî, X, 73-74)

GECELERİ İHYÂ ETMEK

Gece, dünyâ boyuna ve endâmına göre biçilmiş bir huzur ve nîmet elbisesidir. Madden ve mânen gizlenmek isteyenler için de, mükemmel bir örtüdür. Nitekim gecenin bu vasfı Nebe’ Sûresi’nde:

“Biz geceyi bir elbise yaptık.” (en-Nebe’, 10) buyrularak beyân edilmektedir. Gerçekten gecenin, sıhhî, ictimâî, ahlâkî ve bediî bir libâs olduğu muhakkaktır. İnsanın kendi iç dünyâsına dönebil­mesi ve gündüzün maddî-mânevî sıkletlerini (ağırlıklarını) atabilmesi, ancak gecenin sükûnetine bürünmesiyle mümkündür. Çünkü gündüzler, gecenin sıhhî ve rûhî istirahatini vermekten uzaktır. Gecelerin nîmetini bilmeyenler için gündüzün hayrını düşünmek mümkün değildir. Gecenin sû-i istîmâli ve boş şeylerle geçirilmesi, sabahın selâmetini ve hakîkatini zâyî etmekten başka bir şey değildir.

Kalb eh­li için ge­ce­nin sü­kû­ne­tin­den da­ha fe­yiz­li bir za­man ola­maz. Ge­ce­le­ri -bel­li mik­tar­da- uya­nık ge­çi­re­rek onun feyz ve be­re­kâ­tın­dan is­ti­fâ­de et­mek îcâb eder. Bu hu­sus­ta âyet-i ke­rî­me­ler­de şöy­le buyrulur:

“(O mut­ta­kî kim­se­ler, ge­ce­le­ri na­maz kıl­mak ve is­tiğ­fâr et­mek için) yan­la­rı­nı (tat­lı) ya­tak­la­rın­dan kal­dı­rır­lar. Rab­le­ri­ne, azâ­bın­dan kor­ka­rak ve rah­me­ti­ni uma­rak duâ eder­ler, yal­va­rır­lar. Ken­di­le­ri­ne ver­di­ği­miz rı­zık­lar­dan da ha­yır yol­la­rı­na in­fâk eder­ler. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevindirici ve göz kamaştırıcı nîmetlerin saklı olduğunu hiç kimse bilmez.” (es-Sec­de, 16-17)

“Ge­ce­nin bir kıs­mın­da O’na sec­de et! Ge­ce­nin uzun bir bö­lü­mün­de de O’nu tes­bîh et!” (el-İn­sân, 26)

Gecenin ilâhî ve mânevî manzaralarını müşâhede edebilmek için, onu gâ­yeli kullanmak mecbûriyeti vardır.

“(Gerçekten takvâ sâhibi olanlar) gecenin az bir kısmında uyurlar. Seher va­kitlerinde hep istiğfâr ederler.” (ez-Zâriyât, 17-18)

“Gecenin bir kısmında da uyanıp sana has bir ilâve olmak üzere namaz kıl! Umulur ki Rabbin seni makâm-ı mahmûda (şefaat makamına) ulaştırır.” (el-İsrâ, 79)

Teheccüd namazı bu âyet-i kerîme ile Peygamber Efendimiz’e farz, biz ümmetine ise sünnet-i müekkede kılınmıştır. Cenâb-ı Hak bu mühim sünneti devâm ettirenleri şöyle methetmektedir:

“(O Rah­mân’ın kul­la­rı ki,) Rab­’le­ri­nin hu­zû­run­da kı­yâ­ma du­ra­rak ve sec­de­le­re ka­pa­na­rak ge­ce­le­ri­ni ih­yâ eder­ler.” (el-Fur­kân, 64)

Di­ğer bir âyet-i ke­rî­me­de Ce­nâb-ı Hak şöy­le bu­yu­rur:

“(Ey Ra­sû­lüm!) Al­lâh, (ge­ce na­ma­za) kalk­tı­ğın va­kit se­ni ve sec­de eden­ler ara­sın­da dolaşmanı gö­rü­yor.”(eş-Şuarâ, 218-219)

Bu âyet-i ke­rî­menin tefsîrinde Kâ­dî Bey­zâ­vî di­yor ki:

“Üm­met için beş va­kit na­maz farz olup da ge­ce na­ma­zı sün­net hâ­li­ne ge­lin­ce, Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, as­hâ­bın ah­vâ­li­ni mü­şâ­he­de sa­de­din­de ge­ce vak­ti hüc­re-i sa­âdet­le­rin­den dı­şa­rı çı­kıp as­hâ­bın ev­le­ri ara­sın­da do­laş­mış ve o ev­le­ri, Kur’ân ti­lâ­ve­ti, zi­kir ve tes­bîh ses­le­riy­le arı ko­van­la­rı gi­bi uğul­dar bir hâl­de bul­muş­tu.” (Envâru’t-Tenzîl, IV, 111)

SÂLİHLER VE SÂDIKLARLA BERABER OLMAK

Kalbin muhâfazası, selâmeti ve inkişâfı için sâlihler ve sâdıklarla berâber olmak îcâb eder. Kalb, yakınında bulunduğu kimselerin mânevî tesir alanına girer ve böylece şahsiyet transferi başlar. Rûhâniyet yönünden güçlü olanlar, mânevî yönden zayıf olanları etkileyerek onlar için bir ilham kaynağı olurlar. Yâni sâdıklar ve sâlihlerin, şefkat, merhamet, rûhî incelik ve meziyetleri, etrafındakilere sirâyet eder. Sahâbe-i Kirâm’ın, ümmetin en faziletlileri olmasının sebebi de Allâh Rasûlü’nün sohbetinde bulu­nup, O’nun feyzinden nasîb almalarıdır. Ce­nâb-ı Hak âyet-i ke­rî­me­de şöy­le bu­yu­rur:

“Ey îmân eden­ler! Al­lâh’tan it­ti­kâ edin ve sâ­dık­lar­la be­râ­ber olun!” (et-Tev­be, 119)

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de sâ­dık­lar­la be­râ­ber ol­ma­nın ehemmiyetini şu misâlle ne gü­zel ifâ­de bu­yu­rur:

“İyi ar­ka­daş­la kö­tü ar­ka­da­şın misâ­li, misk ta­şı­yan­la kö­rük çe­ken in­san­lar gi­bi­dir. Misk sâ­hi­bi ya sa­na ko­ku­sun­dan ik­râm eder ve­ya sen on­dan sa­tın alır­sın.

Kö­rük çe­ke­ne ge­lin­ce, o, ya se­nin bedenini veya el­bi­se­ni ya­kar, ya­hut da oradan sana pis ko­ku­ sirâyet eder.”(Bu­hâ­rî, Bu­yû, 38)

Yine Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ha­yat­ta iken olduğu gibi öldükten sonra da sâ­lih­ler­le be­ra­ber­ olmanın ehemmi­yet­ini:

“Ölü­le­ri­ni­zi sâ­lih in­san­la­rın ara­sı­na def­ne­di­niz.” (Dey­le­mî, Müs­ned, I, 102) hadîs-i şerîfiyle ifâde buyurmuşlardır.

Sâlihlerle berâber olanlar, zaman içinde kâbiliyetleri nisbetinde sâlihleşirler. Fâsıklarla berâber olanlar da fâsıklaşırlar. Bunun için kalb, -müsbet veya menfî- bulunduğu her mânevî iklîmin dâimî bir tesiri altındadır. Çün­kü her uzuv­da bir irâ­de bu­lun­ma­sı­na rağ­men, yal­nız kalbde irâ­de yok­tur ve kalb, çev­re­sin­den ge­len te­sir­le­rin ken­di­si­ne tel­kîn et­ti­ği is­ti­kâ­me­te tâ­bî ol­mak te­mâ­yü­lünde­dir.

Ni­te­kim Lok­man -aley­his­se­lâm-’ın oğ­lu­na yap­tı­ğı şu tavsi­ye­ler de kalbin bu hassâsiyetine işâret ederek sâlih âlimlerle beraber bulunmanın ehemmiyetine dik­kat çek­mek­te­dir:

“Yav­rum! Âlim kim­se­ler­le be­râ­ber ol ve on­la­rın soh­be­tin­den ay­rıl­ma­ma­ya ça­lış! Zî­râ Al­lâh Te­âlâ, yağ­mur­la top­ra­ğı can­lan­dır­dı­ğı gi­bi, hik­met nû­ruy­la da kalb­le­ri can­lan­dı­rır.” (Ah­med b. Han­bel, Zühd, hd. no: 551)

Sa­hâbî ha­nım­lar, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sellem-’i gör­mek­te ge­ci­ken, bu hususta ağır davranan ve O’nunla uzun za­man gö­rüş­me­yen ev­lâdla­rı­nı îkâz eder­ler­di. Ni­te­kim Hu­zey­fe -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, bir­kaç gün Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in huzûr-i âlîlerine çıkmadığı ve sohbetinde bulunmadığı için an­ne­si tarafından azarlanmıştır. Huzeyfe Hazretleri bu ibretli hâdiseyi şöyle anlatmaktadır:

An­nem ba­na sor­du:

“–Pey­gam­ber Efen­di­miz’le en son ne za­man gö­rüş­tün?”

Ben de:

“– Bir­kaç gün­den be­ri onun­la gö­rü­şe­me­dim.” de­dim.

Ba­na çok kız­dı ve beni fe­nâ bir şe­kil­de azar­la­dı. Ben de:

“–Dur kız­ma! He­men Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in ya­nı­na gide­yim, onun­la be­ra­ber ak­şam na­ma­zı­nı kı­la­yım, son­ra da benim ve senin için is­tiğ­fârda bulunmasını ta­leb ede­yim.” de­dim. (Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 30; Ah­med b. Han­bel, Müs­ned, V, 391-2)

Dipnot: [1] Bkz. Buhârî, Ezân, 36; Müslim, Zekât, 91.
Kur’ân-ı Kerim Işığında Nebiler Silsilesi
Daha yeni Daha eski