Mevlana Celaleddin-i Rumi

Mevlana Celaleddin-i Rumi
Evliyanın büyüklerinden. Asıl adı Muhammed’dir. Lakabı Celâleddîn olup, Konya’yı teşrif etmelerinden dolayı Rûmî diye anılmıştır. Kendisi ayrıca, Hüdâvendigâr, Mevlânâ, Sultân-ül-âşıkîn, Sultân-ül-mahbûdîn, Mollâ-yı Rûm gibi lakablarıyla zikredilmiş, Molla Hünkâr olarak da anılmıştır. Soyundan gelenlere Çelebî denmektedir. Mevlânâ; “Efendimiz” demektir.

Yüce ve temiz soyu Resûlullah’ın ilk halîfesi olan Ebû Bekr-i Sıddîk (radıyallahü anh)’a ulaşır. Bu silsile, babası Sultân-ül-ulemâ Bahâeddîn Veled Muhammed bin Hüseyn bin Ahmed el-Hatîbî bin Mahmûd bin Mevdûd bin Sabit bin Müseyyib bin Mazhar ibni Hammâd bin Abdurrahmân bin Ebî Bekr-i Sıddîk (rıdvânullahü aleyhim ecmaîn şeklindedir. Annesi, Mü’mine Hâtun’dur ve neseben İbrahim Edhem hazretlerine dayandığını, bâzı kaynaklar zikretmektedir.

1207 (H. 604) yılında Rabî’ül-evvel ayının altıncı günü Belh şehrinde doğmuştur. Muhammed Celâleddîn’in Belh’teki hayâtı pek fazla değildir. Henüz beş yaşında iken buradan ayrılmıştır. Babası Behâeddîn Veled bölgenin büyük âlimlerindendir. Zâten bütün ecdadı hürmet gösterilen âlimlerden olup, Belh’te ve Horasan’da tanınmakta idiler. Ona, Sultân-ül-ulemâ lakabı, o yörenin âlimlerinin de gördüğü ve birbirlerine anlattıkları bir rüyada Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm tarafından verilmiştir. Bu vak’adan sonra verdiği fetvaların altına; “Sultân-ül-ulemâ” yazdıkları görülmüştür. Ayrıca kendisini inkâr-eden âlimlerde, hakkı teslîm etmişlerdir.

Sultân-ül-ulemâ Behâeddîn Veled’in büyüklüğü âfâkı tutmuş, âlimler, melikler ve şeyhler onun meclis ve yazlarında bulunmuşlardır. Bunlar arasında Harezm Şahı Sultan Saîd Celâleddîn de vardır ki üstadı Fahreddîn-i Râzî ile birlikte Sultân-ül-ulemâ’nın meclis ve vâzında bulunmuşlardır.

Sultân-ül-ulemâ bâzı sebeblerle, kendisine bağlı üç yüz kişi ile birlikte Belh’ten ayrıldı. İlk olarak Nişâbur’a uğramış, burada Şeyh Ferîdüddîn-i Attâr Esrâr-nâme’sini bir rivayette ise Mantuk-ut-Tanyr’ını küçük Celâleddîn’e hediye etmiş, sorduğu sorulara beklenmedik cevaplar alarak, onu takdir etmiştir. Daha sonra Bağdâd’a ulaşan Sultân-ül-ulemâ’yı Şeyh Şehâbeddîn hazretleri hürmet için Bağdâd halkı ile birlikte yaya olarak karşılamıştır. Behâeddîn Veled hazretleri Bağdâd halkına vâz ve nasîhatte bulunmuşlar ve Mustansıriyye Medresesi’nde misafir olmuşlardır. Bu sırada devrin sultânlarından Konya’da hükümet süren Türkiye Selçuklu Sultânı Alâüddîn Keykubâd, can u gönülden ona gâibâne muhabbet göstermiştir.

Bağdâd’dan Hicaz’a hareket eden Sultân-ül-ulemâ hac farîzasmı îfâdan sonra Şam’a gelmişlerdir. Şam’dan Erzincan’a, oradan da Karaman (Larende)’ye ulaşmışlar ve Karaman’da yedi sene kalmışlardır. Bu zaman zarfında bulûğ çağına ulaşan Celâleddîn Muhammed, Hoca Şerâfeddîn Lala Semerkandî’nin kızı Gevher Hâtûn ile evlenmiş ve 1227 (H. 623)’de oğlu Sultân Veled dünyâya gelmiştir. Mevlânâ burada annesini kaybetmiştir. Bu aileden Karaman’da kalan yadigârlardan biri de annesi olmuştur.

Daha sonra Sultân Alâüddîn Keykubâd’ın dâvetine icabet eden Behâeddîn Veled, 1230 (H. 628) yılında Konya’ya gelmiştir. Bu gelişte Sultan Alâüddîn bizzat karşılamış, fevkalâde hürmet göstermiştir. Artık Konya onlara mekân olmuş ve Altûniyye Medresesi’nde kalmışlardır. Ondan sonra ilim neşriyle meşgul olmuşlar ve ölüm târihi olan 628 yılına kadar bu vazifeyi sürdürmüşlerdir. Sultân-ül-ulemâ Behâeddîn Veled’in bu zaman içinde Alâeddîn Keykubâd’a maddî ve manevî yardımları olmuş, onu gerektiği zaman irşâd ve îkaz etmiştir. Sultân Alâeddîn’e dâima melik diye hitabetmiş, o da Behâeddîn Veled’in varlığının büyük devlet olduğunu her zaman bilmiştir. Naklolunur ki, birgün Sultân’a; “Ey melik! Ben sultanım, sen de sultansın. Fakat senin saltanatın gözlerin açık oldukça devam eder, benimki ise gözlerimi kapadığım vakit başlar” buyurmuştur.

Târihte olduğu gibi bugün de bir Türk şehri olan Belh’de doğan, ilk çocukluk devrelerini bu şehirde geçiren, beş yaşında ise sefere çıkan Celâleddîn-i Rûmî hazretleri; babasından ayrılmamış, her nevî ilmi ilk olarak ondan tahsîl etmiştir. Bu hâl çocukluğundan başlayarak orta yaşlarına kadar sürmüştür. Dımeşk (Şam)’da bulundukları zaman Şeyh Muhyiddîn-i Arabî, Şeyh Sâdeddîn Hamevî ve şeyhlerin efendisi Osman Rûmî, Necmeddîn-i Konevî gibi büyüklerle sohbet etmiş, onların yanında bulunmuş ve nazarlarına mazhar olmuştur. Hattâ Şam Medresesi’ndeki hücrede, zaman zaman Hızır aleyhisselâmla da görüşmüştür.

O, babasının ölümüne kadar lügat ve arabiyâtdan çeşitli ilimlere kadar pek çok ilmi tahsîl etmiş, tefsîr, hadîs, fıkıh, mantık, usûl, meânî, edebiyat, matematik, fen ve tıb gibi pek çok zahirî ilimlerde mütehassıs olmuştur. Sultân-ül-ulemâ Behâeddîn Veled’in vefatından sonra tedris ile uğraşmışsa da, sevgili babalarının, Seyyid Burhâneddîn Tirmizî’ye mânevî işaretleri üzerine ledünnî ilmi ondan öğrenmeye başlamıştır. Böylece, Burhâneddîn Tirmîzî de, şeyhi Sultan-ül-ulemâ Behâeddîn Veled’den aldığı ilimleri, Celâleddîn-i Rûmî’ye öğretmiştir. Celâleddîn-i Rûmî’ye ledünnî ilimler açıldığı gibi, riyâzât ve mücâhedât ile, Seyyid Burhâneddîn sayesinde vilâyet makamlarına yükselme hâsıl olmuştur. Ayrıca, Hızır aleyhisselâmdan da manevî olarak istifâde etmiştir.

Hâsılı hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Arabiyât ve lügat ilimlerinde, fıkıh, hadîs ve tefsirde, aklî ve naklr ilimlerde en yüksek derece ve olgunluklara ulaşmıştı. Asrında, dünyâ âlimlerinin önde geleni idi. Bütün ilimlerde muteber icazetler almıştır. Yukarda zikredilen âlimlerin hâricinde yine Şam’da iken şöhreti her yere yayılan Mevlânâ Kemâleddîn bin Adîm’derr de ders almıştır. Akranları arasında Ortaya çıkan müşkiller onun tarafından çözülmüştür. O hiç bir zaman öğrenme ve öğretmede zamanını zayi etmemiştir.

Seyyid Burhâneddîn Tirmizî ile dokuz sene birlikte bulunan Mevlânâ Celâleddîn, onun Kayseri’ye dönüşünden sonra, Konya’da binlerce ilim talebesine akıllara durgunluk verecek bir şekilde ilim öğretmeye devam etmiştir.

İşte bu sıralarda Kayseri’de Seyyid Burhâneddîn Tirmizî vefat etmiş; Muhammed Celâleddîn tedrisât ile meşgul iken Şems-i Tebrîzî Konya’ya gelmişti. Şems-i Tebrîzî ile karşılaşan Celâleddîn-i Rûmî altı ay kadar onunla bulunmuş, zikir ve ibâdetle meşgul olmuştur. Bu zaman zarfında yanlarına sâdece Sultan Veled hazretleri girmekteydi. Bu hâl bâzılarının hasedini ortaya çıkarmış ve; “Şemseddînri Tebrîzî, Mevlânâ’ya tedrisâtı, okuyup öğretmeyi terk ettirdi” gibi dedikoduların yayılması üzerine, Şems, Şam tarafına gitmiştir.

Celâleddîn-i Rûmî, Şems’in ayrılığına dayanamamış ve oğlu Sultân Veled’i Şam’a göndermiştir. Şems, bu rica üzerine tekrar Konya’ya gelmiştir. 1247 (H. 645)’de bir gece Mevlânâ ile otururken, yedi kişi gelip, Şems’i dışarı çağırdılar ve şehîd ettiler. Başka bir rivayette de Şems habersizce Konya’yı terk etmiş, onu aramaya çıkan Mevlânâ, bizzat Şam’a, bir rivayete göre ise Tebriz’e kadar gidip gelmişse de ondan haber alamamıştır.

Celâleddîn-i Rûmî bu aşkla 48 bin beyti bulan Dîvân-ı Kebîr’i yazmaya başlamıştır. Hazret-i Şems’e olan muhabbetinden eserinde Şems ve Hâmûs kelimelerini mahlas olarak kullanmış, Dîvânı, Şems’e izafeten Dîvân-ı Şems olarak anılmış ve bu ismin devamlılığını sağlamıştır.

Bütün bunlardan sonra müridlerinden Selâhaddîn Zerkûb-i Konevî’yi yakını olarak bilmiştir. Gerçekte kendi hücresinde bir kuyumcu olan Selâhaddîn Zerkûb müsâhib ve nedîm olmuştur. Hazret-i Mevlânâ, Selâhaddîn Zerkûb’a çok düşkün idi. Bu düşkünlüğü sebebiyle Selâhaddîn Zerkûb hazretlerinin kızını Sultân Veled ile evlendirerek sihri akrabalığa kadar gitmişlerdir. Şeyh Selâhaddîn ile Mevlânâ’nın sohbeti on seneyi bulmuştur. Mevlânâ’nın sağlığında Şeyh Selâhaddîn de vefat etmiştir. Celâleddîn-i Rûmî hazretleri bizzat bütün Konyalılarla birlikte onun cenazesini teşyî etmişlerdir. Selâhaddîn Zerkûb’un vefatına çok üzülen Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddîn’i kendisine halîfe seçmiştir. Hüsâmeddîn Çelebi, Mevlânâ ile olan sohbetlerinin yanındg en mühim vazifesi, Dîvân-i Kebîr’den sonra meşhûr bir eser olan Mesnevî-i Şerîf’i yazması olmuştur. Hüsâmeddîn Çelebi’nin kalbine, şeyhinden bir eser yazma isteğinin doğması üzerine Mevlânâ (k. sirruh) eserin ilk on sekiz beytini kendisi yazmış, daha sonra söyleyerek Hüsâmeddîn Çelebi’ye yazdırmıştır. Altı cildi bulan ve 24 bin beyt civarında olan Mesnevî-i Şerîf’e hatimeyi, Sultân Veled yazmıştır. Hüsâmeddîn Çelebî, Selâhaddîn Zerkûb’dan sonra hazret-i Mevlânâ ile dokuz sene birlikte bulunmuştur. Nihayet bir güz mevsiminde 1273 (H. 672) senesi Cemâziyel-âhır ayının beşinci Pazar (19 Aralık) günü vefat eden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin cenaze namazını, hocası Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi aleyh) kıldırdı.

Yerine Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri halîfe olmuştur. Hazret-i Mevlânâ onu Mesnevî’sinde anmış hattâ eserinin ismini onun ismine hasrederek Hüsâmi-nâme koymuştur. Hazret-i Mevlânâ’nın ölümünden sonra on iki yıl halîfesi olan Hüsâmeddîn Çelebi’nin ölümü üzerine yerine Sultân Veled geçmiştir.

Celâleddîn-i Rûmî hazretleri sıdk-ı tam (en mükemmel, noksansız bağlılık) yönünden aşkın sonuna ulaşmış bir velî olarak istirahat ettiği ve uyku uyudukları görülmemiştir. Açlığı son haddine ulaşmıştır. “Tamam kırk sene benim midemde bir gece taam bulunmadı” diye buyurmuştur. En çok iftar buyurdukları yemek on lokmayı bulmamıştır. “Sînemde bir ejderha vardır, onun gıdaya tahammülü yoktur” demiştir. “Oruç sofrası sırrın sevdasını arttırır, lâkin böyle bir sofradan Allahü teâlâya büsbütün bağlanmış olan sâdık kullar yed-i beyzâ bulurlar” demiştir. O’nun için hakîkî oruç, Allahü teâlâdan başka her şeyi terk etmek olup kendisinde hâsıl olmuş bir hâldir.

Namazda tam bir istiğrak ve huşu ile niyaz üzere bulunur ve tamamen Hakk’ın sıfatları ile bulunmayı elde ederlerdi. “Namaz, Allahü teâlâya kavuşmadır. Fakat bu kavuşmanın ne şekilde olduğunu zahir ehli bilmez” buyurmuşlardır. Bu yüzden; “Mihrabı, dost cemâli olan kimse için yüz çeşit namaz, rükû ve sücûd vardır” demişlerdir.

Verâ ve takvası o derece idi ki lisâne gelmezdi.’Takvâ, nefse ait zevkleri terk etmektir” diye buyurmuşlardır.

“Biri bana âşıklık nedir?” diye sordu. Dedim ki: “Benim gibi olursan bilirsin” diyen Mevlânâ; şiir için de; “Ben o rütbe dildârım. O mertebe gönül almasını isterim ki meselâ dostlar yanıma geldiklerinde sıkılmasınlar diye şiir söylerim... Yoksa ben neredeyim, şiir nerede?” demektedir.

Oğlu Sultân Veled de bu hususta, Evliyâullah’ın şiirinin baştan başa tefsîr ve Kur’ân-ı kerîmin esrarlarıdır. Çünkü onlar kendilerinden fânî, Hak ile kâim olmuşlardır. Onların hareket ve sükûnetleri Hak’tandır. Şâirlerin şiirleri bunun zıddına fikir ve hayâl mahsûlüdür. Onların şiir söylemekten maksadı kendini göstermektedir. Şâirler velîlerin şiirlerini kendi şiirleri gibi görürler. Hâlbuki, evliyâullah’ın şiirleri Huda’yı göstermek içindir” demektedir.

Celâleddîn-i Rûmî hazretleri hakkında pek çok menkıbe vardır. Şahsı ve eserleri ile Türk edebiyatında taht kuranların başında Hazret-i Mevlânâ gelmektedir. O, edebiyatımızda şahıs olarak ve eserleri ile yer almıştır. Pek çok şâirimiz onun te’siri altında kalmışlar ve ona şiirlerinde yer vermişlerdir. Eserlerinden en çok Mesnevî-i Şerîf üzerinde durulmuştur. Zâten o; “Mesnevi benden sonra şeyhlik eder” buyurmuştur. Bu eseri ölümünden pek az bir zaman sonra Türk edebiyatına tercüme ve serh edilmeye başlanmıştır. Bunların ilki Muînüddîn bin Mustafa tarafından II. Sultan Murâd Hân adına tercüme ve şerh edilen Mesnevî-i Murâdiyye’dir. Mesnevî-i Şerîf İslâm âlimleri arasında da muteber bir eserdir. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri “Üç kitabın eşi yoktur. Bunlar: Kur’ân-ı kerîmBuhâr-i Şerîf ve Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sidir” buyurmuştur.

Üçüncü olarak, eserleri kaynak olmak üzere Türk Edebiyatı içinde bir Mevlevî edebiyatı gelişmiştir. Bu durum günümüzde de kendisini kuvvetli bir şekilde hissettirmektedir.

Babası Behâeddîn Veled’e kadar tarikatın silsilesi Ahmed el-Hatîbî, İmâm-ı Gazâlî, Ebû Bekr Nessâc, Muhammed Züccâc, Ebû Bekr-i Şiblî, Cüneyd-i Bağdadî, Sırrîy-i Sekatî, Ma’rûf-ı Kerhî, Dâvûd-ı Tâî, Habîb-i Acemî, Hasen-i Basrî, Ali bin Ebû Tâlib ondan sonra Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme dayanır. Kendisi de bu silsileye tâbi olup, ölümünden sonra ortaya çıkan Mevlevî tarikatının erkânı (usûl ve âdabı) oğlu Sultân Veled tarafından te’sîs edilmiştir. Osmanlı devletinin son zamanlarında sultânlara cülûs (tahta çıkma) larıhda kılıç kuşatmak vazifesi bunlara aittir.

Celâleddîn-i Rûmî (k. sirruh), ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Mûsikî dinlemedi ve raks etmedi. Yâni dans etmedi. Dünyâya nur saçan Mesnevî’sinde her memlekette, bir çok dillerde şerhler, açıklamalar yapılmıştır. Bunlardan pek kıymetlisi ve lezzetlisi, Mevlânâ Câmî’nin kitabı olup, bunu da birçok kimse, ayrıca şerh etmiştir. Bunların içinde de, Süleyman Neş’et Efendi’nin şerhinden elli altı sahifesi, yalnız dört beytin şerhi olup, sultan Abdülmecîd Hân zamanında, 1847 (H. 1263)’de Matbaa-i Âmire’de tâb edilmiştir. Bu kitapta, Mevlânâ Câmî (k. sirruh) buyuruyor ki: “Mesnevî”nin birinci beytinde (Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor) ney, İslâm dîninde yetişen kâmil yüksek insan demektir. Bunlar kendilerini ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri her an, Allahü teâlânın rızâsını aramaktadır. Ney, Fârisî dilinde yok demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden hâsıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinde, Allahü teâlânın ahlâkı, sıfatları ve kemâlâtı zahir olmaktadır. Neyin üçüncü mânâsı, kamış kalem demektir ki, bundan da, insan-ı kâmil kasd edilmektedir. Kalemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hareketleri ve sözleri de, hep Allahü teâlânın ilhamı iledir.” İkinci Sultan Abdülhamîd Hân zamanında Ankara valisi olan Âbidin Paşa, Mesnevi şerhi’nde ney’in insan-ı kâmil olduğunu, dokuz türlü isbât etmektedir. Mevlevîlik, sonraları câhillerin eline düşdüğünden, ney’i çalgı sanarak, ney, dümbelek gibi şeyler çalmağa, dans etmeğe başlamışlar, ibâdete haram karıştırmışlardır. Dînimizin ve Celâleddîn-i Rûmî’nin (k. sirruh) beğenmediği bu oyun âletleri, tekkelerden toplanarak, o tasavvuf üstadının türbesine konunca, şimdi türbeyi ziyaret edenlerden bir kısmı, bunları, onun kullandığını zan ederek aldan makda ise de, Mesnevî şerhlerini okuyarak, o hakikat güneşini yakından tanıyanlar, elbette aldanmamaktadır.

Ney çalmak, ilâhi okumak, oynamak, zıplamak şöyle dursun, Celâleddîn-i Rûmî (k. sirruh) yüksek sesle zikr bile yapmazdı. Nitekim “Mesnevî” sinde;

Pes zi can kün, vasl-ı cânânrâ taleb
Bîleb ü bîgam mîgû, nâm-ı Rab.

Yâni “O hâlde sevgiliye kavuşmayı candan ve gönülden dile. Dudağını ve damağını kıpırdatmadan, Rabbin ismini (kalbinden) söyle.” demektedir.

Sultân Veled’e; “Oğlum! Eğer Cennet’te olmak istersen herkesle dost geçin, kimseye kin tutma ve herkese tevazu göster. Zîrâ asıl sultanlık alçak gönüllü olmaktır” buyurmuştur.

Eserleri: Mesnevî-i Şerîf, Dîvân-ı Kebîr, Dîvân-ı Rubâiyât, Fîh-i Mâfîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât’tan ibarettir.

HIZIR HAKLIDIR

Şemseddîn-i Attâr anlatır: “Mevlânâ Celleddîn-i Rûmî hazretleri bir gün camide vâz ederken, mevzu; Hızır ile Mûsâ aleyhisselâmın hikâyesine gelmiş idi. Bu kıssayı, öyle fesahat ve belagat ile anlatıyordu ki, herkes nefesini kesip, can kulağı ile dinliyordu. Benim yanımda bir şahıs başını önüne eğmiş bir şeyler mırıldanıyordu. “Sanki yanımızda idin, sanki üçüncümüz sen idin” diyordu. Bunun Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Yanına sokuldum. “Anladım, sen Hızır’sın, ne olur bana ihsan eyle” dedim. Cevâb olarak; “Burada Hazret-i Mevlânâ varken, benim sana ihsanda bulunmam deniz yanında teyemmüm gibi olur. Senin bütün müşkillerini o hâlleder” deyip, gözümden kayboldu. Ben bu hâli Mevlânâ hazretlerine anlatmak için yanına gittiğimde, daha söze başlamadan, o; “Ey Attâr! Hızır aleyhisselâmın sözleri doğrudur” diyerek benim sözümü kesti.

Muhammed.net

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkında hadis, siyer, sünnet, sahabe, Kur'an, dua vb. konularda yayın yapan web sitesidir.

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski